Dayanamadım.
Öyküler gitgide çok iyi olunca ve tanıdık isimler de gelince neler oldu diye hemen okumak istedim.
@J.S şimdilik güzel başladı. Fazla betimleme vs yok. Eğer seversem direkt Melekler ve Şeytanlar’a da geçiş yapabilirim.
Dayanamadım.
Öyküler gitgide çok iyi olunca ve tanıdık isimler de gelince neler oldu diye hemen okumak istedim.
@J.S şimdilik güzel başladı. Fazla betimleme vs yok. Eğer seversem direkt Melekler ve Şeytanlar’a da geçiş yapabilirim.
Beğenmene sevindim. Melekler Ve Şeytanlar yazarın en sevdiğim kitabı. Muhakkak sende seversin ![]()
Begümün Beş Yüz Milyonu - Jules Verne
Öncelikle kitabı okurken bir ara beğenmedim. Teknik detaylarda boğuldum. Sonra olayların heyecanı yükseldi ve hikayeye tekrar bağlandım.
Konusundan bahsetmek istiyorum.
Begüm aslında Hint Prenseslerine verilen bir ünvan. Hikayede bir Fransız askeri, dul kalan bir Hint prensesiyle evlenir. Böylelikle ondan torunlarına büyük bir servet miras kalmış olur.
Mirasçılardan biri kendini halk sağlığına adamış, ellili yaşlardaki Fransız doktor Sarrasin’dir. Mirasla birlikte doktorun hayali her bakımdan refah seviyesinde olan ve insanların mutluluk içinde yaşadığı bir şehir kurmaktır.
Diğer mirasçıysa, Alman ve ırkçı bir bilim adamı olan Schultze’dir. Schultze kendisine düşen mirasla üstün nitelikli silahlar üreten bir şehir kurmak ister. Kitapta, birbirine tamamen zıt bu iki karakterin inşa ettikleri şehirlerde yaşanan olaylar gözler önüne seriliyor.
Kitap elimde bir ara epey süründü. Ayrıca kitapta dikkatimi çeken bir şey var. Yazar, Almanları ırkçılıkla suçlarken kendisi de ırkçılık yapıyor. Fransız milletini de abartılı şekilde yüceltiyor. Yine de kitabı okuduğuma pişman olmadım. Teknik detaylarla boğulmasam daha çok sevebilirdim.
Sonlara doğru bir cümlede hatalı basım yapılmıştı. Neyseki okuyabildim.
Puanım: 7/10

Okuduğum Tarih: 09-23 Tamız 2022
[Okuduğum 330.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 57.betik
[Tamız ayının 5.betiği]
Yomaksı Fantastik (Epik Fantastik) türünün başarılı ve gelecek vaat eden yıldızı, Hüseyin Nihal Atsız gibi tarih kurgu türünde başarılı olacağının sinyalini veriyor. Ülkemizde genellikle tarih kurgu romanlarında aşırı İslamcı ve yayınevlerinin etkisiyle çarpıtılmış bir tarih olarak okurlara sunuluyor. Elimdeki bu betikte çarpıtılmış tarih anlayışı yok çünkü yazar Müslüman olduğu halde tarafsız bir şekilde tarihi kurgulamıştır. Betikte İlhanlı Devleti olarak bildiğimiz Hülagü Ulusu’nun doğuşunu ve Moğollar’ın İslam Dünyası’na en büyük jesti olan Batınilik denilen Sapkın Müslümanları yok edişini anlatılıyor.
Türkler ile Moğollar, akraba uluslar olduğu halde birbirine zıt karakterlere iyedirler. Türkler, yeryüzünde adaletin temsilcisi iken Moğollar ise yeryüzünde zorbalığın temsilcisidir. Bu iki akraba ulus, yüz yıllarca bir arada yaşadıkları için birbirlerinden karşılıklı olarak etkilenmiştir. Tevrat’a göre Türkler ve Moğollar, Nuh (as)'un oğlu Yafes’in soyundandırlar. Türkler, Yafes’in oğlu Türük soyundan iken Moğollar ise Magog soyundandır. Ayrıca Moğolların atası efsanesindeki Tatarlar, farklı bir ulus değildir. Tatarlar, Türkler ile Moğolların karışımı sonucu ortayan çıkan ve Kıpçak Türkçesi konuşan Türk boyudur.
Alamut, İran’in Kazvin şehri içinde yer alan kale olup adının anlamı “Kartal Yuvası” demektir. Hatta Hasan Sabbah tarafında kurulan İsmaili-Nizari-Batıni teokratik devletinin başkentiydi. Bu devlette Şiiler ve Batıni denilen sapkın dine inananların yaşadı. Moğollar, bu devlette son vermeseydi belki şimdi İslam Dünyası’nda söz sahibi olurdular. Moğollar’ın bu tarihi jesti için onlara teşekkür etmeliyiz. Keşke günümüzde yeniden Moğol İmparatorluğu kurulsaydı Vehhabi denilen hastalığa da son verirdiler. İslam Dünyası’nda Moğollar’ın sevilmemesinin nedeni İslam İmparatorluğu’nun Abbasi Hanedanı’nı Bağdat sürmeleri ve Bağdat Kütüphanesi’ni yakmalarıdır. Keşke Abbasiler değil de Emevi Hanedanı’nı sürmenin yanı sıra onların soyunu kurutsaydılar.
Betikte geçen kehanetteki Kutların Savaşı bence İlhanlılar ile Memlükler arasındaki Ayn-ı Câlut ve Elbistan Savaşları kast ediliyor. Memlûk Sultanı Baybars, bu iki savaşta İlhanlılar’ı yenilgiye uğratarak Moğol İstilası’na durdurdu. İlhanlılar bu iki savaşı kaybetmeseydiler belki de Avrupa’da istiladan nasibini alırlardı. Osmanlı Devleti’nin yükselişine kadar Memlûk Devleti prestijli durumdaydılar. Belki bir gün bu iki savaşı anlatan Çağlayan Yılmaz romanı okuyabiliriz. Bu betikte Kutların Savaşı kehanetinden bahsediliyorsa bu romanını geleceği sinyali veriyor.
Cengiz Han’ın kurduğu Moğol İmparatorluğu, Kubilay Han’ın 1294 yılında ölmesiyle dört devlete bölündü. Kubilay Hanlığı dışındaki diğer üç devlet zamanla Türkleşerek Türk-Moğol devletleri haline geldi. Kubilay Hanlığı ise Çin’e yerleştiği için zamanla Çinleştiler. Moğollar her ne kadar eleştirilirse bazı noktalardaki zaferleri bence takdir edilmelidir çünkü onların zorbalığı olmasaydı belki de din satanların hüküm sürdüğü bir çağda yaşardık. Gereksiz uzatma ve dolgun sahneleri olmasaydı sıkılmadan okunacak çok güzel bir Tarih Kurgu romanı olabilirdi. Çarpıtılmış Tarih Kurgu romanlar okumak yerine Turabi Çamkıran ve Nisa Bölükbaşı gibi Z kuşağına hitap eden Çağlayan Yılmaz’ın bu tarih kurgu romanı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum çünkü onun bu alandan diğer romanları yazmasını teşvik etmeliyiz.

Muazzez İlmiye Çığ, “Başörtülü kadınlara hayat kadını diyor, kendisini toprak bile kabul etmiyor, aslında akademisyen eğitimci değil kütüphane görevlisiymiş” şeklinde, eskinin hoca efendileri şimdinin teröristleri ve şimdinin hoca efendileri geleceğin teröristleri olarak nitelendirebileceğimiz devlet destekli vahhabi yalakaları tarafından her dönem itibar suikasti yapılmaya çalışılmış, rezil iftiralara maruz kalmış ve artık yalama olmuş başörtüsü mağduriyetinin bir numaraları sömürü malzemesi olarak kullanmış. Bunların çıkış noktası aslında bu kitap. Bu kitabın eski kapaklı olanı bende vardı, Muazzez hocanın diğer kitapları ile beraber okumuştum fakat şu an nerede olduğu konusunda hiç bir fikrim yok
İndirimde görünce tekrar aldım, almışken de bilgileri tazelemek için bir defa daha okudum. Zaten 100 sayfalık görece kısa bir eser.
Eser adından da anlaşılacağı gibi semavi dinlerin kutsal kitaparında bulunan mitleri, orjinalleri olan Sümer mitleri ile karşılaştırıyor. Eser Yaratılış, Tufan, Baş örtüsü gibi farklı bölümlere ayrılarak, “Tevratta şu yazıyor ama aynısı 1000 sene önceye tarihlenen tablette şu şekilde geçiyor. Sümerlerin böyle bir anlatısı var ve bunun aynısı Kuran’da şöyle geçiyor.” diye oldukça sade ve anlaşılabilir bir şekilde yazılmış. Çok tanrılı Mezopotamya inançlarının anlatılarının ve motiflerinin zaman içinde toplulukların sosyopolitik ve sosyokültürel ihtiyaçlarına uygun bir şekilde nasıl şekillendiğine, üst üste eklenerek birleştiğine, damıtılıp değişerek semavi dinlerin doktrinlerine dönüştüğünü görmek ufuk açıcı.
Örneğin “Havva Adem’in kaburgasından yaratıldı.” mevzusu bu konuya ilk defa denk geldiğim yıllar olan ortaokuldaki din derslerinde “Ne alaka lan kaburga” dememe sebebiyet vermişti. Tabiki kimse tarafından bunun mantıklı bir açıklaması yapılmıyordu daha doğrusu yapılamıyordu. Klasik olarak “Aslında kaburgayla şunu bunu kastediyor, ya inanacaksın ya yanacaksın” durumu vardı haliyle. Tabiki yaşım ilerleyince araştırıp bunun açıklamasını öğrendim. Şimdi bu kitabı okurken Ninti motifine tekrar denk gelmek beni ta o yıllara, ortaokuldaki din derslerine götürdü ![]()
Kendisi şu an 108 yaşında ve hala zehir gibi. Muazzez hocanın kitaplarını okuyun, okutturun.

Kambur - Şule Gürbüz
Oldukça kısa bir kitap ve içeriğinin çoğunu günlükler oluşturuyor. Kitap belli bir olay örgüsü üzerinde gitmiyor. Daha çok anlatıcının düşünce dünyası aktarılıyor. Karışık, birbirinden kopuk, daha doğrusu dağınık düşünceler. Bunlar Kambur’un zihninde olanlar. Sözcükler bazen anlamlı, bazen absürt.
Düşündüm de kitap bana birazcık, Gogol’un Bir Delinin Hatıra Defteri eserini anımsattı. Tabii çok benzerliği yok. Bu kitabı okurken karmaşık düşünceler denizinde yüzüyormuş ve orada boğuyormuş gibi hissettim.
Kitabı @_Ged 'in tavsiyesi üzerine okudum, buradan ona tekrar teşekkür ederim. Daha önce okumamış olduğum bir yazarla tanışmış oldum.
Kitabın herkese hitap edip etmeyeceğini bilmiyorum. Benim için müthiş bir okuma oldu diyemem ama fena bulmadım.
Puanım: 6/10
![]()
Beşinci Fil / Terry Prachtett
Diskdünya evrenini çok seviyorum. Keşke hayatım Diskdünya’nın Koçbaşı dağlarında, HavaMumu ninenin dizinin dibinde geçseydi. Neyse Beşinci Fil kitabını da keyifle okudum. Kitabın ismi dört elementten sonra beşinci bir element olan eterden geliyor. Biliyorsunuz Diskdünya evreni filler ve büyük kaplumbağa A’Tuinden oluşuyor. Hatta bu giriş alışagelmiş felsefi sorulara esprili bir gönderme. (Ormanda bir ağaç devrilse…) Kitabın genelini daha iyi anlamak için dünya siyaset tarihini bilmek gerektiğini düşünüyorum. Sanırım bu konuda fazla bir şey bilmediğim için çok keyif alamadım. Ve de espriler diğer kitaplara nazaran daha azdı. Ondan olabilir. Hikayemize gelecek olursak; Sam Vimes yine bir problemi daha çözmek zorundadır. Ama işler bekçilikten değil diplomasiden geçer. Überwald’a gidip kurtadamlar, vampirler ve cücelerle uğraşmak zorundadır. Ve bu yolculuk dondurucu bir havayla beraber hiç de kolay olmayacaktır.
Süt ve Bal / Rupi Kaur
2/10
Ergen duygularıyla dolu bir kitap… daha ötesi olduğunu düşünmüyorum. Bu kadar abartılma nedeni kesinlikle biz kadınların hassas olduğu konular. İşleyebilmiş mi? Yok. Peki biz bu kadar güçsüz müyüz? Bu şiirler mi bizi güçlü yapıyor? Hiç sanmıyorum, sadece yaşadığımız şeyleri ergen gibi sunup aşağı çekiyor. Duygu yoksunu sen ve ben kelimesinden, cinsellikten ayrılmayan kamyon arkası sözler. İnsan edebiyat istiyor ajitasyon değil. Hislerimizin daha iyi tercümana ihtiyacı var. Abartıldığı kadar güzel olduğunu düşünmüyorum.
Cimri - Moliere
Yazarın tam adı Jean-Baptiste Poquelin’dir. Bilindiği gibi o bir komedya yazarıdır ama mutluluk onun hayatında değil de daha çok eserlerinde bulunmuştur. Kilise, tiyatroya ve onun softa takımını eleştiren eserlerine bilenmiştir. Öldüğünde dahi normal bir şekilde gömülmesine izin verilmemiştir. Karısı, kraldan zorla ve gizlice gömülme izni almıştır. Sonradan kemikleri mezardan çıkarılıp bir yere atılmıştır…
Önsözde yazarın hayatını okuyunca hüzünlendim. Bu yüzden buraya da atmak istedim.
Kitapla ilgili yorumuma gelince ilk kez Moliere okudum. Cimri’yi çok sevdim. Okurken epey güldürdü. Tam bir klasik gerçekten. Bunun üstüne daha ne söylenebilir ki? Mutlaka okuyun derim.
Puanım:9/10
Ahmet Ümit - Agatha’nın Anahtarı
Ahmet Ümit’in kitaplarını kronolojik okuma sırasında, sıra kısa polisiye öykülerden Agatha’nın Anahtarına geldi.
Kitap Başkomiser Nevzat’ı gördüğümüz ilk kitap, kitapta kısa kısa polisiye öyküler mevcut.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, öykü yazmak roman yazmaya göre biraz daha kolay gibi görünse de polisiye gibi aslında bir yapısı, akışı olması gereken türde, öykü yazabilmek beceri ister.
Kitaba bu gözle baktığımız zaman güzel ortalama üstü öyküler var. Ben genel olarak öyküleri beğendim, ancak çok iyi olarak nitelendiremem. Zaten Ahmet Ümit’in romanlarında gördüğüm sonu iyi bağlayamama problemi bu kitapta da mevcut. Ancak öykülerde enteresan durumlar ve olaylar mevcut. Özellikle Arsadaki Bacak öyküsü biraz çok boyutlu olmasıyla beğenimi kazandı.
Kitabın kendisi de kısa olduğu için, kısa sürede okuyabileceğiniz, değişik öyküler içeren, polisiye olarak katil kim oyununu pek oynama şansınız olmayan güzel bir Türk polisiye öyküleri örneği. Tavsiye ederim.
Puanım 7.5/10
Haşhaş Savaşı beğendiğim kadar beğenemediğim yerleri de bol olan, genel anlamda keyif verse de eksikli bir okuma oldu benim için. İlk olarak pozitif yorumunun bol olması ve hem kitabın ismi hem de tarihi özelliğine bol değinilmesi bende yanlış bir beklenti oluşturmuş. Ben tarihi kurgu beklemişim, ortada tarihi bir kurgu yokmuş meğer. Çin tarihinden; Çin-Japon savaşının ve Britanya ile Haşhaş savaşının geçtiği dönemlerden esinlenilen ama yazarın kendi kurgusunu oluşturduğu bir seriymiş Poppy War.
Seri bir tarihi kurgu olsaydı biz Haşhaş ürününün stratejik önemi, ticari değeri, kullanımının etkileri, uluslardaki karşılığı gibi pek çok makro ölçekli toplumsal ve coğrafi politikalar okumalıydık diye düşünüyorum. Kitapta ise Haşhaşın halisünojen etkileri ve tiryakiliği adına çok daha mikro kullanımlar görüyoruz. Çinden esinlenilmiş Nikara İmparatorluğunda zaten yasaklı bir bitki şu an; geçmişteki etkileri, yasadışı kullanımdaki etkileri ve şamanik transtaki etkilerini ufak ufak işliyor yazar sadece. Hem ilk kitabın hem de tüm serinin adını veren haşhaş bu olmamalıydı bence ama neyse, fazla takıldım ben buna ![]()
Kitabın en olumlu tarafı yazarın çok akıcı bir dil ve anlatım kullanması, öyle ki Çin/Japon/Uzakdoğu kültürüne çok uzak bile olsanız sizi atmosfere aloyor ve sürükleyerek taşıyor. Bir başka güzel tarafı ilk üçte birlik kısmında yaşadığımız akademi ortamı, ayakları yere basan karakter gelişimi ve dünyanın yaratımıydı. Benim için sıkıntıları ise bu bölümden sonra başladı.
Kuang kitabını üçe bölerek anlatmayı tercih etmiş. Ancak bir kitap kendi içinde bölündükten sonra bu kadar farklı yollara giderek anlatılmamalı bence. Anlatım bütünlüğü de karakter ve olay örgüleri de havada kalmış maalesef, derinlik kazanamamış. Oysaki ilk bölümde yazar akademiye, derslere, hocalara, öğrencilere ayrı ayrı derinlik katmaya çalışıyordu. 2. bölüm ile başlayan savaş ortamında bunların hepsini bırakıyor, sadece savaşın Rin gözünden gördüğümüz bazı sahnelerini yakından izleyip savaşın çarpıcı sonuçlarına odaklanma yaşıyoruz.
Üçüncü bölümde bu yazım stratejisi artarak devam ediyor; savaşın sonuçları ile ortaya çıkan çarpıcı sahneler, vahşetler, kan dondurucu ve şok edici kısımlar arttırılmaya çalışılıyor. Ben bu taktiği beğenemedim maalesef. Çin-Japon savaşlarındaki Çin şehirlerindeki katliamların izdüşümünü işlemek istemiş yazar, en azından ben öyle hissettim, ama savaşlı fantastik edebiyat kitabı yazmak bu değil ya. Hani savaşın kendisi nerde? Bir bakıyoruz 6 ay kuşatma, sonra bir bakıyoruz hop düşman ordusu ülkenin merkezinde? Böyle ülke savunması mı olur Kuang ablam, böyle şehir savaşı mı olur? Spoiler vermek istemediğimden detaya girmiyorum ama işin tarih kısmını okumuşsun, tarihi canlandırmayı unutmuşsun
Savaşı ilmik ilmik işleyip yaşatacaksın ki, savaş sırasında olacak vahşet ile okur ondan sonra duygusal bir bağ kurabilecek.
Kuang’ın Rin üzerinden yazımı ve kitabın 2/3 lük kısmındaki hızlı akışlar, zamansal atlamalar, derinliksiz olgular derken kitabın başında sempati duyduğumuz ana karakter Rin ya da Altan/Jiang vs gibi hemen hemen her karaktere sonlara doğru da uyuz olmamak elde değil maalesef.
Ciddi motivasyon sıkıntılarının üstüne dikkatli bir okurun çok kolay tahmin edebileceği bazı karakterlerin hikayesel yönleri de birleşince açıkçası bir genç yazarın ilk kitabında olabilecek pek çok acemilik güçlerini birleştirmiş oluyor. Yine de kitabı beğenmemin temelinde akıcılık, nispeten low-fantasy öğeler ile kolay okunabilir bir evren olması ve farklılık denenen uzakdoğu atmosferini örnek verebilirim. Sonraki kitaplar adına beklentimi epey düşürmekle beraber devam edeceğim ben.
Bu zamana kadar okuduğum en sıkıcı fantastik kitap. Yüzüklerin Efendisi de kimilerine göre sıkıcı bir kitap gerek betimlemelerinden gerek dilinin ağır olmasından dolayı ancak onda dünya ayrıntılı bir şekilde anlatılsa bile bir şekilde olaylar gelişiyordu yani kitapta bir şeyler oluyordu hatta o betimlemeler sayesinde olayları kafamızda daha iyi kurgulayabiliyorduk haliyle de kitap ağır olmasına rağmen zevk alınarak okunuyordu. Ama bu kitap da olaylar gelişmiyor arkadaşlar şu anda 500. Sayfalardayım karakterler bir yerlerde sıkışıp kalmış aynı hapishanede gibiler o kadar uzatılarak anlatılmış ki… bir de uzatarak anlatmayı kestim birçok karakter olduğundan dolayı da ve bazen geriye dönüşler yapıldığından ötürü kitabın içerisine girmek oldukça zor. Ve bir karakteri daha tanıyamadan hemen o karakterinhemen köle olması ayrı bir saçmalık. Bu yazarın tarzı bu azar azar ilerletiyor kitabı. Ama ne yazık ki tarzı bana hitap etmiyor onu anladım. Son 50 sayfa kala heyecanlanacak bir şey yaşasam ne yaşamasam ne 550 küsür sayfa okuduktan sonra. Hayal kırıklığına uğradım çok olumlu yorumlar görmüştüm ama ne yazık ki her kitap başı 500 sayfa okuyup kalan son sayfalarda heyecanlanacak ne zamanım var ne sabrım.
Çok çok çok büyük bir evrenin en kapsamlı dünyasının henüz ilk kitabının ilk cildini okuyorsunuz. Okumadıysanız öncelikle sissoylu serisini öneririm. Ardından fırtınaışığı serisine geçebilirsiniz.
Ayrıca 2.cilt bambaşka bir havada geçiyor bunuda söyleyeyim.
Anladım hocam peki 1.ciltte 502 de Rysn, Axies, Szeth karakterlerin bulunduğu ara sözü atlayıp üçüncü kısma geçsem ileride sorun olur mu olayları anlama da falan? Fazla önemli mi o ara söz?
Arasözlerdeki karakter ve olaylar ileride karşına çıkacak haberin olsun, ama kitaptan sonra okuyabilirsin. Bence sabır et ilk kitabın son 300 400 sayfası komple aksiyon ve heyecandan ibaret.
Sanderson kitapları sona doğru açılır. Sıkıldıysanız araya çerezlik kitaplar sıkıştırabilirsiniz.
Hocam bende ilk kitabı sevmemiştim. Mücevher kapma yarışlarını okumak benide sarmamıştı.
Açıkçası Stormlight Archive her anı güzel olan bir seri değil. Güzel anları azar azar veren ama verdiğindede tam veren bir seri. Bu tasarımı bende çok sevmiyorum. Birde kitabın sonundaki Arşiv ismi boşun değil. Harbiden Arşiv gibi kitap. Hatta geçen gün reditte bir yorum gördüm Stormlight Archive Kozmerin incilidir diye. Bence çok doğru bir tanım(en azından Dragonsteel gelene kadar) son olarak ilk 2 kitap seriye Giriş kitabı. Asıl olaylar 2. kitabın sonunda başlıyor. Bende seriyi 3. kitap ile sevdim o yüzden Hissetiklerinizi çok iyi anlıyorum. Buna rağmen hala daha ayılıp bayıldığım bir seri değil.
Bir seri olacağını bilmiyordum, biraz daha bekletesim geldi. Patrick Rothfuss abiden aldığım gibi bir darbeyi bir daha kaldırabilir miyim onu da hiç bilmiyorum… ![]()
Japon klasikleri dizisine kadın bir yazar dahil olur olmaz okumak için baya heyecanlandım. Japon bir kadının yazdıklarıyla hiç tanışmamış olduğumu düşünürsek bu heyecanım da normal aslında. İki novelladan oluşan (Japon Balığı Kargaşası ve Yemek İblisi) bu kitap, olaylar ve kurgu bakımından beğendiğim fakat çeviri yönünden yetersiz bulduğum bir eser oldu, maalesef.
Daha önce Osamu Dazai’den Yeşil Bambu ve Diğer Öyküler’i okumuştum; çevirmenler aynı ve okurken de zorlanmıştım birazcık. Tabii o zamanlar bu dizi hakkında pek bilgim yoktu ve kültüre de oldukça yabancıydım. Çeviri yüzünden olabileceği aklıma gelmemişti hiç. Neden zorlandığımı daha iyi anlıyorum şu an. Sonuç olarak bu kitapta da aynısı oldu. Çeviri konusunda konuşacak yetkinliğe sahip bir okur olduğumu düşünmüyorum ama eserin eksik yönünün bu sorundan kaynaklandığına eminim de.
Kısa romanlarımıza dönecek olursak erkek karakterlerin bakış açısıyla yazılmış olmasına rağmen bu karakterlerin odağında yer alan kadınları okuyoruz gibi. Bu kadınların da kişisel özelliklerinden çok görünüşleriyle eserde var olduklarını görüyoruz. Onları pek tanıyamıyoruz ve kendileriyle ilgili bilgimiz oldukça az da olsa içimizi sonsuz bir merak duygusu ele geçiriyor sanki.
Mataiçi ve Betsuşiro’nun arzularını okurken saplantılarını, bulundukları sınıfı yargılamalarını, hayattan memnuniyetsizlik duymalarını ve bunun gibi umutsuz eylemlerine sık sık şahit oluyoruz. Bu karakterler ise iki novellanın erkek kahramanları. Peki kadınlar kim?
Kadınlar üst sınıftan ve güzeller. Güçlü ve ulaşılmazlar da… Mataiçi ve Betsuşiro’nun arzuları neden saplantıya dönüşmüş olabilir? Bunlar okuduktan sonra yanıt bulacağınız sorular…
Kitabı bir hata yaparak beklenti halinde okudum. Bu yüzden bazı şeyler havada kaldı ve tam içine giremedim. Yine de Japon edebiyatı seven arkadaşlara tavsiye etmekten çekinmeyeceğim bir eser Japon Balığı Kargaşası.

Okuduğum Tarih: 23-31 Tamız 2022
[Okuduğum 331.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 58.betik
[Tamız ayının 6.betiği]
Ordu-Kent’te yani Saka Türkleri’nin başkentinde sizlere merhaba ediyorum. Alp Er Tunga, Şehname’de Afrasiyab adıyla geçtiğini biliyor muydunuz? Şehname’de Saka Türkleri’nin ilk kağanı Tur Han, İran’ın ulamışsal batırı Feridun’un oğlu olduğunu kurgulamışlar yani Türkler, Farslar’dan türeme bir ulus olduğu algısını yaymaya çalışıyorlar. Türkler, Yafes’in oğlu Türük soyundan gelir. Şehname’deki İran-Turan mücadelelerini Yomakçı Ata’dan dinleyiniz.
Saka (Turan) Kağanlığı kurulduğu dönemde İran’da Partlar yani Arsaklar iktidardaydılar. Farslar’ın Türk korkusu ve nefreti; Saka Türkleri’nden beri devam ettiğini biliyor muydunuz? İran coğrafyası’nı asıl sahibi Türkler’dir çünkü Farslar’da yurt sevgisi olmadığı için o coğrafya’da uzun süreli hükmetmemişler. 1378-1925 yılları arasında Türkler, bu coğrafya’ya hükmetmişler. Bir coğrafyanın iye olmak için yüreklerinde yurt sevgisini taşımalıdırlar. Farslar’ın kahpeliği, Türkler’in yiğitliğini asla tarihte silemeyecekler.
Şehname’de Ferngîs adıyla geçen Alp Er Tunga’nın kızı Kaz Kız, Şehname’ye göre Siyavuş’la evlenmesi, Farslar’ın abartı sahnelerinden biridir. Kaz Kız, MÖ 7. yüzyılda Saka kabilelerinden veya Dahae’ün kraliçesi Zarinayā olma ihtimali yüksektir çünkü Kaz Kız, Semerkant Valisi olduğu için Saka Türk sülalelerinden Dahaeler de bugünkü batı ve kuzeybatı Türkmenistan, uzak güneybatı Kazakistan ve uzak batı Özbekistan yani Hazar Denizi ile Aral Gölü arasında yaşarlardı. Yunan yazar Diodorus Siculus tarafından bahsedilmiştir Zarinayā.
Altın Çocuk dışında Alp Er Tunga’nın başka oğulları olduğuna inanıyorum çünkü Saka (Turan) tahtına Tomiris Hatun geçtiği için Tomiris Hatun ya Kaz Kız’ın soyundan ya da onun eşi soyundandır. Şehnamede Sede adında bir oğuldan bahseder. Sede’nin sözlük anlamına baktıktan sonra ona benzer uygun bir Türkçe ad kullanılabilirdi. Elbette doğrusunu Taňrı bilir. Ayrıca Partlar da Taňrı diyemezler çünkü onlar putperestliğe dayalı İran dinlerine mensupturlar. Ne bilim “Ulu Ehrimen!” diyebilirlerdi.
Saka (Turan) elordası Ordu-Kent’ten buyruk ayrılırken sizlere İran-Turan Savaşları’nı Şehname’den değil Yomakçı Ata’nın Alp Er Tunga ve Tomiris Hatun yomakımsı romanlarını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum çünkü Yomakçı Ata, tarafsız ve dönemin ruhuna sadık kalarak tarihi yomaklaştırıyor. Ayrıca okurlarına karşı babacan davranır yani ego nedir bilmez. Size asıl anayurdumuzu unuturup ilk anayurt Orta Asya kavramını tarihlerimize ve kültürümüze yerleştiren Hun Türkleri’nin bilinen ilk kağanı Teoman Han zamanında sesleneceğim bir dahaki sefere. Betiksiz ve aşksız kalmayınız…
Yıkıma Giden Adam - Alfred Bester
Yıkıma Giden Adam ilk kez 1952 yılında yayımlanmış. Anarşist, Yirmi Dördüncü Yüzyılda Cinayet ve Yıkım’a Giden Adam isimleriyle dilimize daha önceden çevrilmiş.
Konusu kısaca şöyle: Büyük iş adamlarından biri olan Ben Reich, 70 yıldır kimsenin işlemediği bir suçu işlemek niyetindedir. Ne var ki toplumda yer alan ve insanların düşünce suçlarına müdahale eden ( düşünce okuyan) esper polislerin olduğu dünyada, bu fazlasıyla zorlu bir iş olacaktır.
Kitap bilimkurguyla - polisiyenin muhteşem bir şekilde harmanlanışını gözler önüne seriyor. İçinde psikolojik bir taraf da var. Freudyan bir etki de.
Kitabı okurken o dünyada yaşamanın nasıl olduğunu düşündüm. Kesinlikle korkutucu ve rahatsız edici olurdu. Aslında içeriği biraz distopya, biraz ütopyaya giriyor. Sonuyla da ters köşe yapıyor. 1952 yılında böyle bir kitap yazmak gerçekten harika. Bu nasıl bir hayal gücü, hayranlık uyandırıyor.
Okumadıysanız, kesinlikle tavsiye ederim.
Puanım: 10/10