Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Yaşamak - Yu Hua

Uzun süredir bu başlığı bir kitap hakkında karalamıyordum ama bu kitabı okurken o kadar kahroldum ki bir şey yazmadan edemedim. Kitaba sabah metroda işe giderken başladım ve az önce bitirdim. Çevirmen iyi bir iş çıkardığı için kitap aşırı akıcı.

Kitabın konusu Kanını Satan Adam gibi Mao dönemi ve öncesi Çin’de geçiyor, yine içerisinde komünizm eleştirileri mevcut. Bu dönemde bir adamın hayat hikayesine tanık oluyoruz. Adamın hayatı resmen Ali Rıza Bey x5. Kitabın her sayfasında sigara yakmak istedim. Hayatımda ilk kez bu kadar acıklı kitap okuyorum, elbet daha acıklı kitaplar vardır ama ben genelde fantastik, bilimkurgu okuduğum için böyle bir kitaba denk gelmedim. Birisi bana dokunsa, neyin var dese ağlayacaktım resmen. Gerçekten hikaye benim için çok çarpıcıydı.

Bu kitap sanırım Çin’de yasaklanmış, çünkü toplumun Mao döneminde ilk başlarda refah olarak yükseldiğini ve sonra çok hızlı bir çöküşe geçtiğini, fakirleştiğini, hükümetin mallara el koyduğunu anlatıyor. Aynı konulara Kanını Satan Adam’da da değiniyordu.

Kanını Satan Adam’ı önerdiğim gibi bu kitabı da şiddetle tavsiye ediyorum. Belki spoiler vermek kaygısından tam olarak sizlere anlatamamış olabilirim ama asla sizi pişman etmeyecek bir eser.

25 Beğeni

HANDBOOK OF JAPANESE MYTHOLOGY

Japon mitolojisine giriş kitabı. Sade, anlaşılır ve yeterince detaylı bir rehber. Sadece Shinto’yu değil aynı zamanda Budizm ve Japon azınlıkların inançlarını da içeriyor.

Konu başlıklarını sıralarsam:

  • Japonya din tarihi

  • Budizm, Japon Budizmi, mezhepleri, önemli figürleri ve mitleri

  • Shinto tarihi, önemli figürleri ve mitleri

  • Ryukyu ve Ainu azınlıklarının mitleri

  • Tanrılar ve yaratıklar sözlüğü

11 Beğeni

Rithmatist devamı için biraz daha bekleyeceksiniz gibi çünkü yazar bir türlü oturtamadı kitabı. Bir ara yardımcı bir yazar arıyordu kitap için ama bir daha bahsetmedi bu konudan. Alcatraz 6 da bu ay çıkacak, o kitap da Janci Patterson ile ortak yazıldı. Alcatraz’dan sonraki yan proje de büyük ihtimalle Rithmatist olacak gibi ama kesin bir şey yok şimdilik.

2 Beğeni

Daha önce Brandon Sanderson’ ı hiç okumadım yalnızca Ritmatist ilgimi çekmişti. Şu an okuma listem epey kabarık bir kısmını okuduktan sonra yazarın diğer kitaplarına yöneleceğim gibi duruyo. Bilgi verdiğiniz için teşekkürler :slight_smile:

1 Beğeni

KONT BELİSARİOS

kont belisarios

Tam 518 sayfalık bir maratondu. –çok daha fazla okuyan arkadaşlara ayıp olmasın diye maraton demeyeyim de yarı maraton olsun- 6. Yüzyılın ilk yarısı diyebileceğimiz ve Konstantiniye yani Doğu Roma İmparatorluğu yani Bizans merkezli anlatılan bir roman. Hala güçlü ve etkili hatta barbar saldırıları altında kalan Batı Roma’ya yardım edecek ama onların zenginliklerini alacak kadar güçlü. Kahramanımız Kont Belisarios’a gelirsek çok iyi bir asker, disiplinli bir general ve övgü dolu hayatıyla düşmanlarını kıskandıracak biri. Halk tarafından ve özellikle kendi eğittiği ve komuta askerler tarafından saygı görüyor ve çoğu zaman bir kurtarıcı olarak görülüyor.

Bu arada bizler zaman zaman Alparslan’ı Anadolu’nun kapılarını açan kişi olarak görüyoruz ama bunun sembolik olduğunu bu kitap kanıtlamış oluyor. Tabi bu sözlerimi Hunların Türklerin ataları olduğu teorisine dayandırarak söylüyorum. Herül Hunları diyor, Bulgar Hunlarının varlığından söz ediyor. Bunu bir not olarak belirtmiş olayım. Bu arada halklar bunlardan ibaret değil. Gotlar, Vandallar, Franklar, Persler, Ermeniler, Bedeviler vb sürekli birbirleriyle didişiyor.

Okumayı zorlaştıran kısımlara gelirsek, Yer adları kafamı bulandırdı, tabii kişi adları da. Bildiğimiz yerlerin o zamanki adlarını ve yerlerini akılda tutmak zor oluyor. Keşke –yazımın bu bölümünü büyük yazayım da belki yayıncılar okur HARİTALAR KİTABA EKLENSEYDİ-
Dinler ve mezheplerden söz etmeden de geçmemek lazım. Hristiyanlığın mezheplerinin 6. Yüzyıldaki durumunu anlamak için faydalıdır diyorum.

Sonuç olarak Kont Belisarios güzel bir kitap Goodreads’ta benim verdiğim not; 5 (yüzlük sistemde 85 veya 90 verebilirdim)

Goodreads notu ise 4,02. Bu not 2250 değerlendirme sonucunda verildiği için daha gerçekçi.

Öneri konusuna gelirsek Tarihi ve tarihi romanları seviyorsanız kesinlikle okumalısınız diyorum.

22 Beğeni

Aslında bekçilik mülakatları olmasa daha kısa bir sürede okuyup bitirebileceğim bir kitaptı Da Vinci Şifresi. Çünkü akıcı ve çok güzeldi.

Yazardan okuduğum ilk kitap olan Da Vinci Şifresi gerçekten de övüldüğü kadar varmış. Eminim forumun birçok üyesi de okumuştur.

Bir müze müdürünün ölmesine yakın torununa ve daha sonra onunla birlikte gizemi çözme yoluna giren öğretmene bıraktığı şifreli notla başlayan olaylar, okurunu bir gizemin peşinde sürüklerken, Dan Brown da bu vesileyle bizlere Hristiyanlık, kadın ve erkeğin ayrımı, kutsal kase, Leonardo Da Vinci ve daha birçok şey hakkında ders veriyor adeta. Meğer neler oluyormuş neler! Kendi adıma bu bölümleri okumak benim için daha zevkliydi.

Kitap hakkında daha fazla şeyin yazılması gerekse de bu tür kitapları anlatmakta çok iyi değilim. O yüzden de biraz kısa kesmek istiyorum. Gizemi, gerilimi, kurgusu ve anlatımıyla müthiş bir kitaptı. Bazı yerleri tahmin edilebilir olsa da çoğu ters köşesi etkiliydi Dan Brown’ın.

Hem polisiye hem de tarihi roman seviyorsanız mutlaka okumalısınız.

Kitaba puanım 9/10.

20 Beğeni

Dan Brown’ ın kitaplarından hiç birini okumadım. Yazınız teşvik edici oldu, başlayacağım…

2 Beğeni

Bence en iyi kitabı Melekler ve Şeytanlar. Sonrakiler bu ikisi kadar iyi değil.

5 Beğeni

@J.S de öyle diyor. Araya bir Bilimkurgu kitabı aldım. Okuduktan sonra ona geçiş yapacağım büyük ihtimalle.

2 Beğeni

Okuma sırası var mı?

Ben Dan Brown kitaplarının bir seri olduğunu bilmeden direkt sonuncusu olan Başlangıç’ tan başladım. Yazarın yazım tarzı; gerek sanat hakkında bilgi verişi gerek yaptığı yer tasvirleri ve bahsettiği bilgiler olarak okurken benim çok hoşuma gitti. Hatta tasviri yapılan yerleri ve bahsettiklerini bir yandan google üzerinden aratıp araştırmak oldukça keyifli.Tabii yeni yeni öğrendiğim “Goodreads” adlı sitede sevenlerin olduğu kadar sevmeyenlerinin de olduğunu gördüm. Birde bu seri olayını araştırdığımda kitapların birbirinden bağımsız olduğunu ve illa sıralamaya bağlı okumamıza gerek olmadığını da öğrenmiş oldum. :smile:

3 Beğeni

Sıralama yok. Çoğu kitabı Dr. Langdon karakterini içerse de, onun olmadığı kitaplar da var.

Ben olsam kronolojik okurdum yine de.

En beğendiğim iki kitabı Da Vinci ve MŞ. Inferno’nun bir kısmı yanlış hatırlamıyorsam İstanbul’da geçiyor, ona da o yüzden biraz tavım. :slight_smile:

2 Beğeni

Hici_Destani-620x350

Bir gecede bitirdiğim Çıkış Kapısı ile Hiçi Destanı serisine beklentimin çok üstünde bir başlangıç yapmış oldum. Kitap iki ayrı zaman çizgisinde ilerliyor, birinde ana karakter Robinette’in Çıkış Kapısı’ndaki maceraları anlatılırken, diğer çizgide Robinette’in bahsedilen maceraları yaşadıktan sonraki psikoterapi seanslarından söz ediliyor ki bu seansların bir yapay zekayla gerçekleşiyor olması hikayeye güzel bir derinlik katıyor.

Robinette herkesin sevebileceği biri olmaktan çok uzak fakat bir o kadar da gerçek; egosu, bencilliği, özellikle psikoterapi seanslarındaki hali ve birtakım freudyen çözümlemeler çok hoşuma gitti. Bilimkurgu yönünden ise bana biraz Clarke’ın Rama serisinin ilk kitabını anımsattı ve bu tatta başka bir kitap bulmuş olmaktan da ayrıca keyifliyim.

Öte yandan bu kitabı araştırırken okuduklarım fazlasıyla ilgimi çekse de çoğu sürprizbozanmış, benim keyfimi kaçırmadı ama yine de okuyacak olanlara dikkatli olmalarını tavsiye ederim.

Umarım bir gün bu seriyi tüm kitapları dilimize kazandırılmış şekilde, kütüphane kütüphane gezmeden de bulabiliriz.

19 Beğeni

Kitap, nükleer savaş sonrasında dünyadaki yaşamın yerle bir olduğu post apokaliptik bir zaman diliminde geçmekte. Eğitimin, cahil ve günübirlik yaşanılan dünyada hiçbir işe yaramadığı; nefes alan her türlü canlının hastalandığı, öldüğü; ağaçların ve ekinlerin tamamen kuruduğu bir dönem bu. İnsanlar, nükleer savaşa sebebiyet verdiği gerekçesiyle önüne çıkan bilim adamlarını, ilim irfan sahiplerini, öğretmenleri, hatta ve hatta sadece okuma ve yazma bildiği için dümdüz insanları bile katletmiş. Kalabalıkların kör öfkesinden kurtulabilmek için hala sağ kalmış ilim irfan sahipleri bulabildikleri yerlere kaçmışlar ve kiliseler onları kabul ettiğinde cüppeler giyerek manastırlara sığınmışlar. İşte tam bu sıralarda elektrik mühendisi Isaac Edward Leibowitz, karısını bir süre aradıktan sonra Sistersiyenlere sığınmış ve orada bir süre güven içinde saklanmış. Yıllar sonra rahip olduğunda çevresine birkaç arkadaş toplamış ve bir süre sonra Papa’dan cemaat kurma izni almış. Mühendis Leibowitz’in cemaati, insanlığın tarihini gelecek nesillere aktarabilme amacıyla yazılı olan metinleri ve kitapları saklamış. Cemaatin üyeleri “kitap kaçıran” ya da “ezberci” olarak görev yapmış. Kitap kaçıran rahipler, gizlice topladıkları kitapları varillere toplayıp gömerken ezberci rahipler, ciltler dolusu tarihi eserleri ve bilimsel kitapları ezberlemeye başlamış. Günlerden bir gün bu tarikatın üyeleri, kitap depolarına üç günlük mesafede bir su kuyusu keşfetmiş ve buraya bir manastır inşa etmiş. İşte medeniyeti kurtarmayı amaçlayan Leibowitz’in projesi bu manastırla birlikte uygulamaya konulmuş.

Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içerebilir.

Fiat Homo: Kitabın ilk bölümü yukarıda bahsettiğim nükleer felaketin 600 yıl sonrasında Utah’ta bir çöl manastırında geçiyor. Leibowitz’in öğretilerini sürdüren bu manastırın Francis adlı genç bir rahip adayı, çölde perhiz orucunda bulunurken karşısına peştemalli yaşlı bir hacı çıkar. Francis hacıyla karşılaştığında aralarında ufak bir sürtüşme yaşanır. Bu arada, Francis çölün ortasında bir perhiz orucunda olduğu için kendine bir sığınak inşa etmesi gerekmektedir. Bunu öğrenen yaşlı gezgin Francis’e yardım teklif eder. Böylece gezgin, Francis’in sığınağını daha güvenli hale getirecek ağır bir kaya bulur ve bu kayanın yerini genç rahip adayına gösterir. Francis kayayı almaya gittiğinde bu kayanın altında nükleer savaş öncesinden kalma radyoaktif serpinti sığınağı keşfeder. Sığınağı keşfettiğinde burada bir insan kalıntısı ile üzerinde Leibowitz yazan birtakım yazılı belgeler bulur. Francis keşfini başrahibine sunduğunda başrahip bu keşiften etkilenmemiş gözükür. Bunu bir küfür olarak algılar ve başlarına bela alacaklarını düşünerek bu keşfin üzerini kapamaya çalışır. Bu keşfin sonucu kendini yedi sene boyunca acemi rahip adayı olarak geçireceği uzun bir döneme mal olur. Fakat yıllar sonra Yeni Roma soruşturmayı yeniden açar ve bu sığınakta bulunan insan kalıntısının Leibowitz’in eşine ait olduğunu, belgelerin de elektrik mühendisi Edward Leibowitz’e ait olduğunu tasdikler. Böylece Francis rahip olur ve kendine manastırda kopyacı olarak bir iş verilir. Keşfettiği belgenin (Leibowitz’in çizdiği basit bir elektrik bağlantı şeması) kopyasını yapmaya başlar ve bu kopya üzerinde tam on beş yıl çalışır. Yeni Roma’dan davet aldığında yanında Leibowitz’in orijinal belgesiyle birlikte kendi yaptığı kopyayı da götürür ve böylece geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkar. Yazar bu bölümde bilgisizliğe ve cahelete karşı duran bir zümrenin de cahil olabileceği mesajını vermek istiyor. Çünkü Francis’in basit bir elektrik şemasıyla birlikte bulduğu birtakım kağıtlar, (Alışveriş listesi, at yarışı bülteni bile) rahiplerin gözünde adeta bir tanrı kelamı gibi algılanıyor.

Fiat Lux: İkinci kısım Fiat Homo’nun 600 yıl sonrasında aynı manastırda geçiyor. Fiat Lux bölümünde uygarlık, emekleme aşamasından çıkarak yürüme evresine geçmiş bir biçimde aktarılıyor. Bu süreçte en azından basılı eserler anlaşılabilmiş ve bu eserler üzerine kafa yoran kişiler yetişmiş. Hatta ve hatta Kornhoer adlı rahip, bir koşu bandından güç alan bir elektrik jeneratörü aracılığıyla ark lambası üretmiş ve manastırın bir bölgesini aydınlatmayı başarmış. Ayrıca bu dönemde politika ve siyaset de bir şekilde gelişmiş. Hannegan gibi ihtiraslı yöneticiler peyda olmuş. Laredo hanedanlığı ile Texarkana arasında çatışmalar patlak vermiş. İşte böyle bir ortamda laik bir dekan olan Thon Taddeo, rahiplerin elindeki belgeleri ve hatıratları incelemek üzere manastıra gelir ve ikinci bölüm bu dekan ile manastırın başrahibi olan Dom Paulo arasındaki çatışmaları konu eder. Taddeo manastırı bilimi tecrit eden ve uygulamaya koymayan bir kurum olarak suçlarken Dom Paulo da aksini iddia etmektedir.

Fiat Voluntas: Üçüncü bölüm Fiat Lux’tan 600 sene sonrasını anlatıyor. İnsanlık kaybettiği teknolojileri çoktan keşfetmiş; nükleer silahlar üretmiş ve uzaya çıkmıştır. Nükleer silahlar yüzünden dünya diken üstündedir. Dünyanın iki süper gücü (Asya Koalisyonu ve Atlantik Konfederasyonu) bir tür soğuk savaşın içindedir. Nükleer silahlar dünyanın bir yerlerinde patlarken bu iki süper güç birbirine ültimatom vermektedir. Dünyanın kaçınılmaz bir yıkıma doğru gittiğinin farkında olan Başrahip Zerchi ile Yeni Roma, bir uzay misyonu hazırlar. Manastırlardaki bütün yazılı belgeleri ve Leibowitz hatıralarını bir uzay gemisine yükleyerek kiliseyi dünya dışı koloni gezegenlerde sürdürmek için acil bir durum planı yapar. Peder Joshua bu misyona önderlik yapmayı kabul eder. Misyon hazırlığı sırasında Texarkana’ya nükleer bomba atılır ve milyonlarca insan hayatını kaybeder. Peder Joshua ve ekibi dünyayı terk etmek üzere Yeni Roma’ya doğru yola çıkar. Bu bölümde ise yazar ötenaziyi, nükleer felaketten sağ çıkan ve kiliseye sığınan bir anne ile kızı üzerinden sorgular.

Bu kadar geç okuduğum için pişman olduğum ve okurken acayip Fallout New Vegas tadı aldığım bu eseri türü seven herkese tavsiye ederim. 9.5/10

33 Beğeni

Japon Klasikleri 14: Nagasaki’nin Çanları, Takaşi Nagai

Takaşi Nagai tarafından kaleme alınan tıbbi bir raporun beni ne kadar etkilediğini tarif edemem belki, ama bu özel eserden bahsedebilirim sizlere.

‘’Nagasaki’nin Çanları’’: İsminden de anlaşılacağı üzere 9 Ağustos 1945’te Japonya’da yaşanan dehşet aklınıza geliyor; Nagasaki’de yaklaşık 500 bin insanın hayatını ve şehri yerle bir eden bir atom bombasının yaşattıklarını anlatıyor. Kitabı özel kılan durum ise olayların birinci ağızdan sunulması; bir radyolog olan Nagai, atom bombası atıldığında hastanede çalışıyordu. Yaralanmamıştı ve her şeyden habersizdi.

Bomba atılmadan hemen önce Japonya halkından, şehirden ve hastaneden izler görüyoruz. Her şey çok güzel :slight_smile: O korkunç durum henüz gerçekleşmemiş… Ve hazin olay vuku buluyor: Her yer sıcak, nefes almak zor ve cesetler ortalıkta. Kömürleşmiş insanlar… Bir saniye önce vardılar, şimdi ise yoklar. Cehennem gibi sanki.

Korkunç olan bu yıkımın birçok detayını bizlere özetleyebildiğine göre Nagai’nin hayatta kalmış olmasına sevinebiliriz. Daha sonra, ölümden kıl payı kurtulan diğer sağlıkçı arkadaşlarıyla birlikte, başka insanlara ne zorluklarla yardım edebildiklerini hayretle okudum. Kafalarında sargılar, yarı aç yarı tok bir şekilde yollardalar ve insanlara ulaşmaya çalışıyorlar. Kaybettiklerinin yasını yaşarken, acıları tazeyken bunları yapabilmek çok güç değil mi? Yılmayan ve her şeye rağmen yaşama tutunmaya çalışan, umutlu bir toplumun portresi çizilmiş adeta.

Bu nedenlerle olsa gerek, 136 sayfalık Nagasaki’nin Çanları, yaşanan trajedi hakkında çekilmiş belgesellerden ve binlerce yazıdan çok daha büyük bir etkiye sahip. Çünkü o anları yazarın kendisi anlatıyor ve okurken gözümüzde canlanıyor bu vahşet. Yazıldığı dönemde de Amerikan işgali yüzünden basılmasına izin verilmemiş, sonunda 1949 yılında yayımlanabilmiş.

KİTABIN BÖLÜMLERİ:

-Bombadan Hemen Önce

-Atom Bombası

-Bombardımanın Hemen Sonrasındaki Manzara

-Yardım

-O Gece

-Atom Bombasının Gücü

-Atom Bombası Yaraları

-Mitsuyama Yardım Ekibi

-Radyasyon Hastalığı

-Radyasyon Hastalığının Tedavisi

-Sığınağımdaki Misafirler

-Atom Bölgesindeki Çanlar

Kapakla kitabın uyumu müthiş olmuş bu arada. Yazar aynı zamanda bir doktor olduğundan ‘’mükemmel bir edebiyat örneği okuyacağım’’ beklentisine girmemenizi tavsiye ederim, ayrıca birçok tıbbi terimle karşılaşacaksınız. Çevirmenlerin notları sayesinde bu konuda bir sıkıntı yaşamıyorsunuz tabii. Bir sağlıkçı olduğum için bu anlamda okumak daha bir keyifli oldu, trajik bir gerçeği okumak ise hiç tatlı bir yolculuk değildi maalesef. Yine de yakından tanık olma fırsatı yakaladığım için herkese önermekten çekinmeyeceğim bir klasik Nagasaki’nin Çanları.

ALINTILAR:

Sanki görünmeyen büyük bir silindir yuvarlanarak zemini dümdüz ediyordu. Yalnızca bunu düşünebiliyordu. Yakında paramparça olacağını düşünen Çimoto, ellerini birleştirerek Tanrı’ya dua ederken yüzünü tekrar yere bastırdı. Korkunç bir ses kulağında yankılandığı sırada, yere kapaklanmış hâldeyken havaya fırladı. /sayfa 13

Gözümün görüyor olduğuna kanaat getirdiğimde ilk kez dehşete kapıldım. Binanın tamamen çöktüğüne ve diri diri gömüldüğüme şüphem yoktu. Üstelik diri diri gömülmek hayal kırıklığı yaratan ve insana kendini zayıf hissettiren bir ölüm şekliydi. Ne olursa olsun elimden geleni yapmaya çalışarak parçalanan eşyaların altında ağır bir şekilde ölüm kalım mücadelesine devam ettim. /sayfa 18

“Böylesine acımasız bir gerçek, her ne kadar savaştaysak da, mümkün olamaz.” /sayfa 28

Mızrağı elime alıp havaya kaldırdığımda gözyaşlarına boğuldum. Bambu mızraklara karşı atom bombası! Ah, bambu mızraklara karşı atom bombası! Trajikomik! Bu savaş olamaz. Savaş bu değil. İnsanlarımız sırf öldürülsünler diye vatan topraklarında sıraya diziliyordu. Bu ortadaydı. /sayfa 60

“Aptal liderlere sahip olan bilge insanlara üzülüyorum.’’ /sayfa 70

“Ancak atom bombasının güzelliği nerede acaba? O gün, o anda bu topraklara yayılan cehennem manzarasına tek bir bakış dahi atsaydınız yeniden savaşmak için aptalca bir duyguya kapılmazdınız kesinlikle. Gelecekte bir savaşın meydana geleceğini varsayarsak her yerde atom bombaları patlayacaktır muhtemelen. Ardından sayısız insan her gün atom bombasıyla katledilecektir. Etkileyici hikâyeler olmayacak, şiirler olmayacak, resim, müzik, edebiyat ve araştırma olmayacak. Her yer, bir karınca sürüsünün silindirle ezilmesi gibi ezilecek. Tüm dünya düzleştirilecek.” /sayfa 120

Yayımladığım diğer platformlar:
wannart bubisanat 1000kitap

21 Beğeni

Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Kitap zaten listemdeydi, yorumunuzla daha da heveslendim okumak için.

2 Beğeni

Rica ederim. Ben de teşekkür ediyorum güzel yorumunuz için :slight_smile: Okuduktan sonra kitap hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Buraya birkaç şey yazabilirseniz sevinirim, iyi okumalar :cherry_blossom:

1 Beğeni

HOMERIC HYMNS

Homerosçu İlahiler; İlyada, Odesa veya Teogoni kadar meşhur olmasa bile Yunan Mitolojisinin en önemli kaynaklarından biri. Yunan panteonunu; özellikle de Demeter, Dionysus, Apollo, Hermes ve Afrodit’in hikayelerini öğrenmek isteyenler okumalı.

14 Beğeni

Hici_Destani-620x350 2

Hiçi Destanı serisine umutla devam ederken kötü çeviri tadımı kaçırdı. Özellikle bilimkurgu yönünün ağır bastığı, terimlerin iç içe geçtiği paragraflarda olanları kavrayabilmek benim için epey zorluydu, adı geçen terimlere ve teorilere oldukça aşina olmama rağmen. Fakat kitabın bilimkurgu yönünde bu kadar zorlanmış olmamın bir diğer sebebinin kurgunun kendisi olduğunu düşünüyorum, aşağıda spoilerlı bir şekilde bahsedeceğim fakat kitabın ilk kitaptan ayrılıp gelmiş olduğu nokta beni çok şaşırttı, işin bilimkurgusal kısmı benim için bilimi çok aştı ve özellikle son sayfalarda çüş dediğim fikirler oldukça fazlaydı. Okuduğum en orijinal kurgulardan biriyle karşı karşıyayım, hiç beklemediğim -ve aşırı bulduğum- fikirlerle karşılaşmış olmak serinin nereye bağlanacağını iyice merak etmemi sağladı.

Biraz da benim için bu kitaba yüksek beklentiyle başlamış olmamın sebebi olan psikolojik tahlillerle ilgili kısımlardan bahsedeceğim. İlk kitaptaki gibi ana hikayeyle paralel giden psikoterapi seansları ne yazık ki bu kitapta yoktu, yine de daha önce hiç insan görmemiş bir ergenin bakış açısını görmek ve ergenliğe yeni giren fakat çevresinde yaşıtı hiçbir erkek bulunmayan genç bir kızın cinselliğini keşfedişini okumak fena değildi. Bir bilimkurgunun içerisinde bu konulara değinildiğini görmek hoşuma gitse de Frederik Pohl’un ilk kitapta tahlillere verdiği ağırlıktan sonra bu bölümler biraz yüzeysel kalmış. Ayrıca kitapla ilgili yorumları okurken, bazı okuyucuların bahsettiğim kısımları çocukların cinselleştirilmesi şeklinde yorumladığını gördüm, bu düşünceye kesinlikle katılmamakla beraber okuyucuların böyle bir yanılgıya düşmesinin sebebinin sözünü ettiğim yüzeysellik olduğunu düşünüyorum.

Kısaca berbat çeviri dışında hiçbir kesin yargıya varamadığım bir kitaptı. Sanırım beğendim, ama hiç beğenmemiş veya çok beğenmiş de olabilirim.

Aşağıda okuduğum bu iki kitabı basitçe özetleyeceğim:

Önceki kitap Robinette’in (erkek) piyangodan kazandığı parayla Çıkış Kapısı’na arayıcı olarak gitmesiyle başlıyor. Çıkış Kapısı ise Hiçiler diye adlandırılan dünya dışı varlıkların yaptığı, terkedilmiş bir nevi liman. Terk edilmiş olmasına rağmen Hiçilerin icat ettiği uzay gemileri olduğu gibi duruyor, insanlar ise teknoloji yetersizliğiyle bu gemilerin nereye gittiğini ve nasıl kullanıldığını çözemediği için arayıcı dediğimiz pilotları bir haftalık kursla eğitiyor ve eğitimin sonunda arayıcılar kendi istedikleri bir gemiye binerek uzaya açılıyor. Nereye gittikleri, yolculuklarının ne kadar süreceği ve güvenlikleri tamamen belirsiz. Geri dönen arayıcıların alacağı para ise yolculuklarından getirdiği bilgilerle belirleniyor.
Robinette’in Çıkış Kapısı’nda çıktığı son yolculuk toksik sevgilisi Klara ve 8 kişi ile bir karadeliğe oluyor. Karadelikten bencilliği sayesinde diğer 9 kişiyi orada bırakarak kurtulan Robinette, geri döndüğünde en zenginlerden oluyor ve ikinci kitap buradan devam ediyor.
İkinci kitapta Hiçilerin yıldız gazlarını bir fabrikada işleme sokarak besin ihtiyacını karşıladığını öğreniyoruz ve artık patronlardan biri olan Robinette’in önderliğinde bu fabrikaya dört kişilik bir ailenin -14 yaşındaki ergen kız, oldukça yaşlanmış baba, orta yaşlı abla ve kocası- de içinde bulunduğu bir gemi yollanıyor. Varış noktasına ulaşan aile, fabrikayı keşfe çıkıyor. Bu esnada 14 yaşındaki ergenliğe girmiş olan kız fabrikada kendinden başka bir insan olduğunu fark ediyor, ailenin daha sonradan öğreneceği gibi daha önce hiçbir insanla karşılaşmamış, ergen bir erkek olan Wan, kızı gördüğü gibi mastürbasyon yapmaya başlıyor. Wan sayesinde Hiçiler ile ilgili birçok şey öğreniyoruz ve buraları fazla uzatmadan asıl bahsetmek istediğim konuya geliyorum:
Kitabın bir noktasında şöyle bir teoriyle karşılaşıyoruz, vay canına sayıları dedikleri bir nane varmış, bu sayılar evrenle ilgiliymiş ve evrenin özelliklerini belirtiyormuş. Hiçiler yüksek zekaları ve teknolojileriyle bu sayıların anlamını çözmüş ve aynı zamanda bu adamların ellerinde şöyle de bir teknoloji varmış ki kütleyi istedikleri gibi enerjiye çevirip sonrasında enerjiyi tekrardan kütleye çevirebiliyorlarmış. Bu sayıların anlamını çözen Hiçiler evrenin cennet gibi olması için gereken sayıları hesaplamışlar ve demişler ki: Madem elimizde kütle-enerji dönüşümü için yeterli teknoloji var, biz bu evreni alalım büzüştürelim, Big Bang’den de tekrar başlatalım ama bu vay canına sayıları değişmiş olsun ve sonrasında bir bakalım ki evren cennet olmuş. E biz bu esnada n’apalım? O da soru mu, bir karadeliğin içerisinde oturup bekleyelim!
Bu fikirle ilgili ne düşünmem gerektiğini hala çözemedim. Biraz orijinal, biraz zorlama buldum, azıcık da güldüm. Kitabın son sayfalarında işler daha ilgi çekici bir noktaya geldi ama nereye bağlanacak göreceğiz.

10 Beğeni

indir
Alice Ölüler Diyarında
Kitabımız ünlü masalda olduğu gibi başlıyor. Alice, tavşan kulaklı ısırıcının peşinden bir deliğe giriyor ve bütün hikaye değişiyor.

Dünya’da “Ayaklanma” adı verilen bir olay yaşanmış. Aslında artık alıştığımız bir olay: bir laboratuvardan bir virüs yayılmış ve zombi istilası başlamış. İstila karşısında insanlık birleşmiş ve nükleer silahları kullanmak zorunda kalmış. En azından deliğe giren Alice’in bildiği bu.

Isırıcılar, bildiğimiz zombiler gibiler; ölüler ancak yaşıyorlar, ısırdıkları insanlar da ısırıcı oluyor. Alice tüm hayatı boyunca onları öldürmek için eğitim almış. Ancak deliğe girdikten sonra bir kişi ile karşılaşıyor: Isırıcıların Kraliçesi. Ve bu kraliçenin elinde “Alice Harikalar Diyarında” adlı kitap var.

Kitabın konusu böyle başlıyor. Tabii ki ilerledikçe ısırıcıların aslında ne oldukları, Kraliçe’nin kimliği, Ayaklanma’nın ardındaki gerçekler ve birçok şey daha ortaya çıkıyor. Ancak bunları anlatırsam tüm sürprizi bozmuş olurum.

Şimdi kitapla ilgili düşüncelerimi söylemek istiyorum. Konusunu genel olarak beğendim. Klasik bir zombi istilası olmaktan daha fazlası var kitapta çünkü. Aksiyon her zaman çok fazla. Kendimi film izliyormuş gibi hissettim. Ve yazarın kıyamet sonrası Dünya’yı güzel hayal ettiğini düşünüyorum. İnsanlar belirli gruplara bölünmüşler, eğitim sadece öldürme üzerine, teknoloji yok vs.

Beğenmediğim nokta ise kitabın duygusal yönü. Aslında karşımızda oldukça güçlü bir karakter olan Alice var. Bazı kayıplar yaşıyor, olaylar sonucu gittikçe bir lidere dönüşüyor. Ancak yazar bu duygusallığı hiç aktaramamış. Yakınını kaybeden, yaralanan veya zor durumda kalan bir kişinin vereceği tepkiler çok sönük kalmış. Bir de bu tarz duygusal olaylar oldu bittiye getirilmiş. Yazar bu olayları ayrıntılandırmak yerine sadece Alice’e odaklanmış. Yazarın bu konuda eksiği olduğunu düşünüyorum. Aksiyon sahnelerini yazmadaki başarısı duygusal sahnelerde yok.

Çeviri ve editörlük de biraz zayıf. Bazı cümlelerde neden bahsettiğini anlayamadım. Harf eksiklikler ve yazım yanlışları çok olmasa da vardı.

Özetle aksiyonu yüksek, duygusal yönden zayıf bir zombi istilası kitabı. Kitabı aksiyon beklentisi ile okursanız istediğinizi alırsınız ancak karakter gelişimi ve duygusal bir beklentiye girerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Ben herhangi bir beklenti ile başlamadığım için beğendim.

Unutmadan, kitap bir üçlemenin ilk kitabı. Bu kitabın devamı olan “Öldüren Aynanın İçinden” adlı kitap aynı yayınevinden çıkmış. Ayaklanma olayını anlatan bir kitap daha var ancak Türkçe’ye çevrilmemiş. Devam kitabını da okurum büyük ihtimalle.

Herkese iyi okumalar.:slightly_smiling_face:

@DragonRebornRand

16 Beğeni