Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Silo serisinin yazarı Hugh Howey’den Modern Bilimkurgu öykülerinin yer aldığı Makine Öğrenmesini okudum.

Uzaylılar, Yapay Zeka ve Kıyamet Sonrası gibi daha birçok Bilimkurgunun alt temalarının olduğu 21 kısa öyküden oluşuyor kitap. Ve her öykünün sonunda da yazar bu hikayelerin çıkış noktasına ve o konuyla ilgili fikirlerine yer veriyor.

Benim için farklı bir deneyim oldu diyebilirim. Daha çok eski Bilimkurgu öykülerini okumayı sevsem de Bilimkurgu öykü seçkerine hayır diyemiyorum. Makine Öğrenmesi de eski tarz olmasa da günümüzü daha yakın konuları işleyen öykülere ev sahipliği yapıyor. Hatta bazı öyküleri dizilerden ve filmlerden tanıyabilirsiniz. Ne kadar benzer olsalar da yazarın kendi dokunuşları bu olumsuzluğu gideriyor. Fakat o dizi ve filmlerde Hugh’ın parmağı var mı bilmiyorum ama araştırmak gerekiyor.

Seçkide neredeyse 10 öykü ön olana çıkıyor. Geri kalanları ise biraz karışık ve yer yer sıkıcı diyebilirim. Ama okunmayacak kadar da kötü değiller. Özellikle Silo öyküleri seriyi alma kararımda etkili oldu. Yakın zamanda edineceğim.

En kısa zamanda da Bilimkurgu Kulübünde daha detaylı bir inceleme kaleme alacağım.

Benim puanım 7/10

17 Beğeni

resim

Okuduğum Tarih: 01-13 Sarıca 2022
[Okuduğum 332.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 59.betik
[Sarıca (Eylül) ayının ilk betiği]

Gezgin Perde serisinin final sezonu ilk betiğini okuduğumu sezdim çünkü Denizhan ve Dağhan büyüdüğünü görüyoruz. Dağhan ile Selcen evlenmiş ve Dağhan’ın baba olma isteği hatta kardeşi Denizhan’sız Vega Yıldızı’na doğru yolculuk etmesi vs hepsi birer final tadındadır. Gezgin Perde’nin diğer betiklerine göre yetişkinler için yazılmış bir betik olduğu su götürmez bir gerçektir.

Yetişkinler için yazıldığından dolayı olay örgüsü günümüzdeki diziler gibi sıkıcı ve yavaş akıttığı için sürükleyiciliğin esamesi resmen okunmuyordu. Bulutsu’nun merkezine yolculuk normalde eski dizi sürelerine göre onbeş veya yirmi dakika sürerken günümüzdeki dizilerin sürelerine göre resmen bir dizinin ilk yarısının tamamı ve ikinci yarısından on veya onbeş dakikayı işgal ediyor. Heyecanı yitirmeden bence düzeltmesi gereken bir sahnedir.

Öd yolcusu olan yalvaç ve bilge Zülkarneyn (AS), Gog-Magog (Yecüc-Mecüc)'u Dağıstan coğrafyasında setin içine tutsak ettiriyor. Kalem de Ersin Özdil gibi Akyıldız üçlü yıldız sisteminde geçtiğine dair kurgulanmıştır. Zülkarneyn’i uzay ve öd yolcusu olduğunu neye dayanarak böyle kurguladığını anlayamadım. Bu konuda bir açıklama bekliyorum.

Taner Güler’in Uçan Balon öyküsünde üçüncü türle temasını kurgulamıştı. Onları gözle göremediğimiz için hacimsiz ve cinsiyetsiz olup dilediği forma bürünüp o formunun özelliklerini benimsiyor olarak betimlemek bence en mantıklısıdır. Taner Güler’den önce Zübeyir Tokgöz’ün üçüncü türün ışık ve enerjiden yaratıldığını kurgulayarak 2018 yılında Taner Güler’in üçüncü tür algısını anlatan öyküsüne makul bir destek sağladığına inanıyorum.

Öncelikle üzerine basa basa 2078-2079 yıllarında kıyametin kopacağını ön görerek insanlığın bu betikteki gibi Güneş Sistemi federasyonu kurup Mars’a yerleşme düzeyine geleceğini öngöremiyorum. Kristal Çiçeği denilen biyolojik silah kurgusuyla on üç yıl sonra ortaya çıkacak Koronavirüsü salgınına işaret etti ve ileri görüşlü bir kalem olacağına inanıyorum. Kısmen beğendiğim bu betiği okumanızı tavsiye ediyorum çünkü Latince hastalığına kapılmayan bir kalem olduğu için Türk Bilimkurgu Edebiyatı’nın mihenk taşı olacağına gönülden inanıyorum.

resim

Okuduğum Tarih: 13-17 Sarıca 2022
[Okuduğum 333.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 60.betik
[Sarıca ayının 2.betiği]

Hakan Bıçakçı alışılmadık konu, kahraman ve olay örgüleriyle yine bizi başka zeminlerde yolculuğa çıkartmış. Okuması kolay gibi görünen ama biraz üzerinde durarak okunduğunda çok da kolay olmayan hikayeler bunlar. Bildiğimiz absürt tarzın dışında ve arka kapakta vurgulandığı gibi “tuhaf” hikayeler. Genelde rüya- gerçek arasında gidip gelen hikayeleri benzerlik taşısa da kendi içerisinde bağımsız tatlar taşıdığı için onu psikolojik gerilimin önden gelen yerli kalemdir. Kendini okutmayı alışkanlık haline getirme yetisine iyedir,

Herkesin karanlığa gömüldüğü hikayenin kahramanının ihtiyari olarak karanlığı seçmesi gibi tuhaflıklar. Kişiyi aydınlatan bilgeliğin çevresindekilere (b)ulaştırılamaması ve faydalandırılamaması halinde, çaresizce cehaletin mutlu karanlığına karışmak. Bu sağırlık hepimizin bir noktada vardığı o boşvermişlik değil mi?

Kitabın başında yer alan notta belirtildiği üzere, kitapta yer alan 27 öyküden 15’i daha önce, Oğlak Yayınları tarafından basılmış olan Bir Yaz Gecesi Kabusu kitabında yer almış ve bu kitapta yer almadan önce gözden geçirilmiş. Diğer 12 öykü ise ilk kez yayınlanmış. Her biri birbirinden ilginç aslında, pek öyle sıradan hikayeler, sıradan konular değiller. Öyküleri okurken bir çizgi roman okuyormuşsunuz da resimleri eksikmiş hissi yaratıyor, dili oldukça sade, düz ve akıcı. Paranoyalar, kabuslar, korkular, kasvet, hezeyan, iç sıkıntısı… Hikayelerin ana ekseni bunlar. Psikolojik sorunlu karakterler ve gerçeküstü hikayeler. Bazı hikayelerin sonu çok başından belliydi, bazı hikayeler pat diye gereksiz bir sıradanlıkla bitti, bazı hikayeleri ise okurken sıkıldım. Aslında sıkıldım yanlış bir açıklama olur çünkü hikayeler neredeyse 3-4 sayfa uzunluğunda, sıkılmaya vakit bulamadan bitiyor, ona rağmen bittiğinde bu neydi şimdi dediğim hikayeler oldu.

Uykular, kabuslar, hayaller, Deja vu’lar, sanrılar, hayal güçleri iç içe günlük, sıradan yaşamların içinde, hepsi kısa öykülerin içine sığışmış. Bu öyküleri okurken aslında kendinizde eksik yanı yani cesareti hatırlamaya çalışıyorsunuz. Hayatın içinde var olma yarışına daha sımsıkı sarılıyorsunuz. Böylece sıradanlaşan, depresifleşen ve anlamsızlaşan hayatlarımıza yeniden canlılık geliyor. hayat hep son sözü söyler ama bizim de arsız duygularımızın ve cümlelerimizin olduğunu hatırlatıyor bir psikyatris edasıyla Bıçakcı.

İncelemeyi yazarken alıntılama yaptığım okurlara sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca sürekli öykülerinde pop müziğimizin eserlerini küçümseyen cümleler resmen gözüme batıyor. Kuzum madem bu kadar rahatsızsan Kingston Blader adıyla İngiltere’ye yerleş ve oradaki şarkılarla nirvanaya rahatlıkla ulaşırsın. Pop müziğimizin hakkındaki düşüncelerine hem fikir değilim. Ayrıca yabancı şarkıları reklam etmek bana kültür kabalığı olarak geldi çünkü herkes senin ve diğer kalemler gibi yabancı müzik meraklısı değildir. Biraz bizden olan eserlere yer verirsen incilerin dökülmez. Beğendiğim bu öykü seçkisini okumanızı tavsiye ederim çünkü Türk Psikolojik Gerilim Edebiyatı tanınmasına vesile olmak istiyorum.

2 Beğeni

Kelebeğin Tiranlığı’nı 150. sayfada bıraktım. Okunacak gibi değil.

Yazardan Sürü kitabını okumuş beğenmiştim fakat bu kitapta kullanılan dilin ve anlatımın Sürü ile alakası yok. Bu kadar gereksiz ve don lastiği gibi uzatılmış betimlemelerle, gönderilerle ve anlatılarla başka hiçbir kitapta karşılaşmadım. Kendini göstermek için edebiyat parçalayacağım diye kasan yeni yetme yazarlar gibi karakterin elindeki bardaktan tutun her sahnedeki güneş ışığına kadar “sanki şöyle şöyle şöyle şöyle gibiydi, sanki şunu bunu şunu bunu şunu bunu andırıyordu, sanki şöyle böyle şöyle böyle şöyle böyle gibi gelmişti, sanki şuna buna şuna buna şuna buna benziyordu…” diye uzatıldıkça uzatılıyor ve bu “sanki” ler kitap içinde ana hikayeden daha çok yer kaplıyor. Yapılan göndermeler ve karakterlerin arasındaki konuşmalar da bir acayip, wattpad kitabı gibi hiçbir anlam ifade etmiyor. Ana hikaye o kadar çok gereksiz detay, betimleme ve gönderi ile dallanıp budaklanıyor ki hikayenin ana hattı paramparça olmuş.

Bunlar yetmezmiş gibi bir de bizden kaynaklanan rezaletler var. Sözde editör ve düzelti olarak iki kişinin adı geçiyor fakat ikisi de işlerini doğru düzgün yapmaktan acizler. Kitaba 190 TL fiyat etiketi koymuşlar ama 5 kuruşluk iş yapmamışlar. Silinmesi gerekirken silinmeyip duran kelimeler, bir “Kimmy” bir “Kimmie” diye yazılan isimler ve çok daha kötüsü bir sahne bitip diğeri başlarken orijinal metinde bırakılan satır arası boşluğunun bırakılmayıp devam ettirildiği yerler okumayı eziyete çevirmekten ziyade imkansız hale getiriyor.

Kimseye tavsiye etmiyorum. Paranızı ve vaktinizi boşa harcamayın.

20 Beğeni

Desenize 60 TL’miz boşa gitti.

Ben amazondan iade talebi oluşturdum, iade edeceğim. 1 TL bile vermiş olsam yine iade ederdim. Para ile ilgili değil, bu kadar sorumsuz iş yapılmaz.

2 Beğeni

Haklısınız elbette. Ne yazık ki ben birkaç ay önce almıştım, artık iade edemeyeceğim doğal olarak. İşin kötü yanı ben diğer kitaplarını da almıştım. Umarım onlar da hem anlatım olarak hem de editörlük açısından kötü çıkmaz deyip kendimi avutmaya çalışayım :slight_smile:

1 Beğeni

Okuduğum Tarih: 17-18 Sarıca 2022
[Okuduğum 334.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 61.betik
[Sarıca ayının 3.betiği]

Rahmetli kalemin arabesk kokmayan uzun öykülerinden biriyle karşınızdayım. Bu uzun öykü sayesinde dış görünüşle ve yapılan yanlış hatalarla insanları yargılamayı terk etmemize vesile oluyor çünkü insanı insan yapan dış görünüş ve yapılan yanlış hatalar değil aksine iç dünyasıdır. Fıtratında iyilik olanlar çevresine ışık saçar ve o ışığı ancak görmek isteyenler görür. Bu uzun öykü sayesinde hayatıma dair izler buldum.

Daha önce Cengiz Han’a Küsen Bulut incelemedeki Zafer Yılmaz durumunu yeniden hatırlayalım; Zafer Yılmaz, öğretmen kimliği altında bir sürü kız öğrenciyi kandırarak onların sürekli ırzına geçseydi belki şu an mesleğinde olurdu (!) Toplumun gözönünde terörist duruma düşen bir insanın aslında yargılamak yerine onun hayatlarınızda bıraktığı izlere bakmalısınız. Sevgisizlikle robotlaşan ruhlarınıza canlılık katar onun bıraktığı izler ve yeniden sevgi dolu insan olduğunuzu hatırlarsınız. Ona dedim; “Hiç kimseye kırılıp üzülme. Sen kendini bildikten sonra kimin ne düşündüğü ne dediği seni ilgilendiremez. Başın dik ve göğsünü gere gere dolaş toplumun içinde. Onlar seni kaybetmiş. Sen onları kaybetmedin.”

Uzun öyküyü okurken Turgutlu Şehirlerarası Otobüs Terminali’nde karşımda babacan bir adamla gördüm kendimi. Evet inandığı değerler ve doğrular ışığında yaşayan insan, eğitim camiasında pek sevilmese de Kürşat’ın ricasıyla benimle ilgilendi. Beni tanıdıkça kendini mecburi değil. Gönüllü olarak ilgilendi. Belki de hiç doğmayan erkek evladı ben de gördü. Ne bilim belki de beni sevdi ve merhametiyle yardımcısı olmak istedi. Batı’nın robotlaşmış yüzlerine rağmen içindeki insani ışığa sımsıkı sarıldı. İnanıyorum ki Doğu’da büyümüş olsaydı belki de o içinden gelerek bana sarılıp yanaklarımdan öperdi. Ben de onu bir baba ve dayı olarak gördüm.

Her ne kadar dengesiz bir tavır sergilemiş olsa o Antalyalı arkadaşımın yüreğinde insani değerler var olduğuna inanıyorum. Ona sarıldığımdan dolayı yaptığı davranış belki bazı arkadaşlarım yanlış yorumlasa da ben öyle düşünmüyorum çünkü onun durumunu ve yaşından dolayı geçtiği değişken hormonları döneminin etkisiyle öyle bir davranış sergiledi. Belki benim ona söylememi kabahat olarak gördüğü için değil onun yaptığı davranışın yanlış olduğundan dolayı suçluluk duygusu sezmiş olmasını gururuna yediremediği için ona söylememi kabahat olarak etiketleyip hiç açıklama yapmadan kendince uzak durmak istedi. Elbette de doğrusunu Tanrı bilir çünkü onun iç dünyasını ve onun kalbini görüyor. Biz insanlar onu değerlendirmek ve yargılamaktan öteye gidemeyiz.

Evet! Uzun öykünün bende bıraktığı izler sayesinde hayatımdaki üç insana dair neler düşündüğümü sizlerle paylaştım çünkü toplum gibi düşünmüyorum. Belki sizler de bu uzun öyküyü okuyup hayatlarınızdaki insanları toplumun gözüyle değil içdünyalarıyla değerlendirmenize vesile olur. Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

4 Beğeni

HEROIDES

Romalı şair Ovidius, bu şiir derlemesiyle Yunan mitolojisinin arka planda kalmış kadınlarına bir nevi mikrofon uzatıyor. Hayatlarındaki erkeklere yazdıkları mektuplarda kimi aşkını anlatıyor, kimi özlemini dile getiriyor, kimi nefretini kusuyor, kimi üvey oğlunu ayartmaya çalışıyor… Helen, Medea ve Ariadne gibi tanıdık isimlerin yanında daha az bilinen Hero, Hypermenstra, Canace vb. karakterler de var.

Mitoloji, şiir ve romantizm sevenlere tavsiye ederim.

10 Beğeni

TRUMAN CAPOTE/SOĞUKKANLILIKLA

Truman Capote’un meşhur "kurmaca olmayan roman"ı, 1959’da Kansas’ta katledilen bir ailenin hikayesini anlatıyor. Tamamen gerçek bir hikaye olduğu için tanık ifadelerine yer veriyor ama bu kısımlar romanla uyumlu. Yine de normal bir kurgu romana göre gidişat epey yavaş. Bu yüzden kurgu gözüyle bakarsanız akıcılık biraz sekteye uğrayabilir. Ama benim gibi hem polisiyeden, hem gerçek suç hikayeleri ve kriminolojiden keyif alıyorsanız bu kitabı da seversiniz. Çünkü gerçek bir olay kurguya ancak bu kadar güzel uyarlanabilirdi.

16 Beğeni

Kitabın yazım sürecindeki işleyen şöyle de bir filmi vardır, izlemediyseniz tavsiye :smiley:

Hoffman’a Capote rolü ile en iyi erkek oyuncu oscarını getirmesinin yanında sezonunun da üst kalite filmlerindendi, beğendiğim bir filmdir.

4 Beğeni

resim

Okuduğum Tarih: 18-20 Sarıca 2022
[Okuduğum 335.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 62.betik
[Sarıca ayının 4.betiği]

Ahmet Mithat’ın kendi doğruları doğrultusunda ders vermek amaçlı yazdığı bir eser. Döneminin ve bir parça bu dönemin düşüncelerini yansıtıyor. Dönemine göre gayet cesur bir eser oluşturmuş yazar. Zira aşk denen duygu, o dönemin penceresinden bakıldığında her ne kadar sadece destanlarda yazılanlardan ibaret olsa da, Ahmet Mithat bu konuda kendisi de bir destan oluşturmaya çalışmış.

Romanın olay örgüsü Dürdane Hanım üzerine kurgulanmıştır. Lakin romanda ki baş karakter Ulviye Hanım namı diğer Acem Ali Bey’dir. Zengin ve maceracı bir dul olan Ulviye Hanım, yalı komşusu Dürdane Hanım’ın hayatını gözlemler. Dürdane Hanım’ın yaşadığı aşk macerasını ve uğradığı ihaneti, onu bu duruma düşüren Mergup Bey’den intikamını nasıl alacağının ele alındığı okurken merak ve heyecanınızın hiç eksilmeyeceği eşsiz bir eser…

Kitapta bir yerde genç kız için eğer kitap okuyor olsaydı insanların hallerini bilip bu kötü hal içine düşmemiş olacağı yazıyordu. Bilmek her zaman yanılmamak için engel teşkil etmiyor ne yazık ki. Ancak okumak yönünde hem kadınları hem erkekleri hedeflemiş olması o dönem şartlarını düşündüğümde dikkat çekici bir husus oldu. Zaten hikaye kadınları konu edinmesiyle eserin hedef kitlesinin kadınlar olduğu anlaşılıyor. Adalet, ceza, mahkumiyet üzerine düşünülmesini, bir suç olayında çok boyutlu bakılmasını teşvik ediyor.

Dürdane Hanım, Acem Ali Bey, Ulviye Hanım, Sandalcı Sohbet ve Gülbeyaz Kalfa’dan oluşuyor karakterler. Sanki her birini Ahmet Mithat Efendi’nin ağzından dinliyormuşçasına bir öykü tadı var cümlelerinde. Ahmet Mithat Efendi’nin eğitici ve bilgilendirici kaleminden dolayı eserleri okurken sıkıcı bulurum. İlk kez bir eserini okurken hiç sıkılmazdım çünkü kalemindeki eğitici ve bilgilendiricilik yok denecek kadar az olmasının yanı sıra Yason Yayınları, bu romandaki kavramları, günümüze uygun hale getirerek sadeleştirmesinden dolayıdır. Editör yönünde ufak tefek hataları yok sayarsak İşbankası Kültür Yayınları Günümüz Türkçesi furyasıyla kıyaslarsak Yason Yayınları üç adım önde çünkü bizi dipnotlara yönlendirmeden kendini okutan eserler sunuyorlar.

Evet! Dizi Uyarlaması köşeme ve kalbime hoşgeldiniz! Öncelikle dizimiz KÖSTEBEK adıyla yayımlanmalıdır çünkü Ulviye Hanım’ın erkek tiplemesi, meraktan doğan köstebek özelliği taşıyor. Andonaki rolü günümüz Türkiye’sinde zengin bir züppe karakterine evrilecektir çünkü hayata ciddi bakmayan bir karakterdir. Dürdane Hanım rolünde Afra Saraçoğlu, Acem Ali / Ulviye Hanım rolünde Ece Çeşmioğlu, Sandalcı Sohbet rolünde Tolga Sarıtaş, Mergup (günümüzde adı Seçkin) rolünde Kaan Urgancıoğlu, Gülbeyaz rolünde Veda Yurtsever ve Memduh (günümüzde adı Mecnun) rolünde Sercan Badur canlandırsa çok güzel bir internet dizisi ortaya çıkar. Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum…

Aşık Şeytan - Jacques Cazotte

Aşık Şeytan, ilk kez 1772 yılında yayımlanmış fantastik ve gotik izler barındıran bir kısa roman. Yazarı Cizvit eğitimi almış bir burjuva. Ayrıca Fransız Devrimi karşıtı görüşleri nedeniyle de giyotinle idam edilmiş. Bu eser için fantastiğin öncülerinden deniliyormuş.

Kitabın konusu kısaca şöyle; genç bir adam, arkadaşı aracılığıyla ruh çağırmayı öğrenir. Karşısına şeytan bile çıksa ona haddini bildirecek kadar kendinden emindir. Böylece bir ruh çağırır ve gelen gerçekten de şeytan olur. Şeytan, güzel bir kadın kılığına bürünür; bu genç adama aşık olduğunu söyler. Onun peşini bırakmamaya kararlıdır…

Kitap için, içinde yalnız aşk barındırıyor demek yanlış olur. Bence göründüğünden çok daha derin bir içeriği var. Olumsuz tek yorumum sonunu bir noktada belirsiz bulmam. Okuduğum için pişman olmadım. Tavsiye ederim.

Puanım: 10/10

14 Beğeni

Alex Michaelides - Sessiz Hasta

Alicia Berenson kocasına 5 kez ateş ederek onu öldürüyor (ya da öldürdüğü iddia ediliyor) ve sonrasında hiç konuşmamaya başlıyor ve bir kliniğe kapatılıyor. Bir psikoterapist olan ana karakterimiz Theo Faber de Alicia’nın neden hiç konuşmadığını ve o gün aslında neler olduğunu çözmeye çalışıyor. Kitabın büyük kısmını Theo Faber’in gözünden, birinci tekil şahıs yazımıyla okuyoruz. Bunun dışında Alicia’nın günlüklerinden oluşan birkaç bölüm var.

Bu kitabı 2019 yılında Goodreads’te yılın en iyi gerilim romanı seçildiğinde listeye almıştım. İnternetteki yorumları da genelde olumluydu. Bence en iyi gerilim romanı seçilecek kadar iyi bir kitap değil. Akıcı ve kolay okunuyor, gizemi de bir şekilde sonuna kadar taşımayı başarıyor ama türe bir yenilik ya da farklı bir yaklaşım getirdiğini söylemek mümkün değil.

Kitabın internetteki yorumlarında özellikle kitabın sürpriz sonu övülüyor. Aslında bu tür kitaplar okumaya ve film/diziler seyretmeye alışkınsanız az çok tahmin edebileceğiniz bir sonu var. Burada elbette spoiler olmasın diye detaya girmeyeceğim ama yazar okuyucunun sonu tahmin edememesi için okuyucuyu yanlış yöne yönlendiren bir yazım tarzı tercih etmiş. Kötü bir son değil ama ben o kadar etkilenmedim.

Yazar Kıbrıs kökenli bir kişi, babası Kıbrıslı bir Yunan iken annesi de Kıbrıslı bir İngilizmiş. Yunan kökenini bu romanına da çokça yansıtmış. Bazen bu yaklaşımın biraz anlamsız olduğu durumlar da var :slightly_smiling_face:. En belirgin konu Alkestis isimli bir Yunan tragedyasından bahsetmesi ki hikayeyle bağlantılı (bu tragedyada da ölümden döndükten sonra hiç konuşmayan bir karakter var) ve hiçbir sıkıntı yok. Alicia karakterinin kapatıldığı kliniğin müdürü Yunan kökenli bir kişi, hikayede böyle olmasını gerektirecek bir durum yok ama olmaması için bir sebep de yok, buna da bir şey demiyorum. Ama bir yerde hikayenin geçtiği Londra’nın sıcağını tasvir ederken “Atina’dan bile daha sıcak” diye söyleniyor, söyleyen karakterin de Yunanistan’la bir alakası yok, sıcaklık belirtmek için biraz zorlama bir karşılaştırma olmuş.

Bu kitap yazarın ilk kitabı, kendisi aslında senaryo yazarlığı yapıyor. Kitapta da bu durumu hissetmek mümkün, bir film senaryosu gibi ilerliyor. Sanırım kitabın filmi de çekilecek, sadece hikayeye bakarak 6-7 arası bir imdb puanına sahip bir film olacağını tahmin ediyorum. Aslında bu yazar için ileriye doğru önemli bir adım olur çünkü şu ana kadar senaryosunu yazdığı mevcut yapımlar imdb’de 3-4 arası puan almış :slightly_smiling_face:.

Genel olarak olumsuz yorum yapmış oldum ama okumuş olmaktan pişman değilim, çok kötü bir kitap olduğunu düşünmüyorum, okurken keyif de aldım ama bu popülerliği hak ettiğini düşünmüyorum. Yazarın Yitik Kızlar adıyla Türkçeye çevrilen bir kitabı daha var, o kitabın yorumları o kadar iyi değil, onu okumayı düşünmüyorum.

Orijinal haliyle karşılaştırma yapmadım ama 1-2 sıkıntılı gözüken yer dışında çeviri ve editörlüğü iyi bulduğumu söyleyebilirim.

9 Beğeni

Bakkhalar:

Dionysos (veya Bakkhos - Bromios) : Zeus ve Semele’nin oğludur. Zeus Hera ile evliyken Semele’ye aşık olur. Zeus’un karısı Hera ikiliyi kıskandığı için yaşlı bir kadın kılığına girer ve Semele’ye Zeus’un ona güçlerini göstermesini söyler. Semele, Zeus’tan güçlerini göstermesini isteyince ise Zeus’un gücü Semele’yi yakarak öldürür. Bu sırada Semele’nin karnındaki yedi aylık bebeği düşer. Zeus ise bu sırada oradaki yapraklı bir sarmaşığın yanmaktan koruduğu Dionysos’u kurtarır ve baldırında saklar. Daha sonra Tanrı Dionysos Zeus’un baldırından doğar. İnsanlar Dionysos’u parçalayıp yedikten sonra titanların küllerinden doğar. Onun için özünde iki kişilik vardır. Bir yanı sevinç ve neşe getirirken diğer tarafının azap getiren ve kör öfkeye sahip olduğu söylenmektedir. Şarap tanrısıdır. Şarabı bulur ve üzümü dünyaya yaymak için uzak memleketleri dolaşmaya başlar. Dionysos dininde çiğ et yemek tanrı ile birleşmek ve kaynaşmak içindir. Müritleri olan bakkhalar hayvanları parça parça edip yerler.

Dionysos’un teyzeleri, (Yani Pentheus’un annesi olan Agaue, Ino ve Autonoe) Dionysos’un annesi Semele’ye iftira atarlar. Semele’nin Zeus’tan değil de bir insandan hamile kaldığı ve Dionysos’un babasının Zeus olmadığını söylerler. Bu sebeple Dionysos kendine ve annesine atılan iftiraların intikamını almak için Thebai şehrine gelir. Thebai halkını dinine tapınmaya zorlar. Thebai şehrindeki kadınları baştan çıkartıp müridi yapar. Dionysos’un şehre geldiğini duyan Thebai kralı Pentheus onun bir tanrı olduğuna inanmaz ve tapınmayı reddeder. Dionysos’un etkinliklerini engellemek için onu ve müritlerini tutuklattırır. Fakat bakkhalar Dionysos’un kudretiyle kurtulur ve Thebai sarayı yerle bir olur. Daha sonrasında Dionysos, dağ bayırda ekstazi halinde bulunan kadınların yanına götürmek için Pentheus’u kandırır ve ona kadın elbiseleri giydirir. Dağa vardıklarında Pentheus, çılgınlık içinde olan annesi Agave tarafından paramparça edilerek öldürülür. Oğlunun kafasını keserek değneğine takan Agave sevinç içinde şehre gelir. Sarhoşluk hali geçtiğinde kendi oğlunu öldürdüğünün farkına varır. Dionysos ise Agave ve diğer teyzelerini sürgüne yollar.

Alkestis:

Alkestis, tragedya şairi Euripides’in m.ö 438’de yazdığı bir oyundur. Teselya’daki Pherae şehrinin kralı Admetos ölmek üzeredir. Zeus ve Letu’nun oğlu olan Apollon, kral Admetos’a yardım etmek ister. Kralın yazgısındaki ölümü ertelemek için kader tanrıçalarına gider. Apollon kader tanrıçalarını sarhoş eder. Tanrıçalar Admetos’un yerine ölmeyi kabul edecek birisi bulunursa, kralın canını almamayı kabul eder. Kralın karısı olan Alkestis dışında hiç kimse Admetos’un yerine ölmeyi kabul etmez. Alkestis fedakarca kocasının yerine ölmek istediğini belirtir. Admetos kendisi yerine ölecek kişinin yaşlı anne ve babasından birisi olacağını düşünürken (evlata bak) genç karısının bu şekilde davranması onu çok üzer ve kendi canının da karısıyla birlikte alınmasını ister. Alkestis kocasının kollarında son nefesini verirken Admetos son derece üzgündür. Alkestis’in ölümünden çok kısa bir süre sonra Herakles oyuna dahil olur.

Herakles, insan yiyen vahşi atlara sahip olan Diomedes’in atlarını öldürmeye gitmektedir. Pherae şehri yolunun üstünde olduğundan dolayı Admetos’un konağına dinlenmek için uğrar fakat felaketten haberi yoktur. Misafirperverliğiyle ünlü olan Admetos ise başındaki felaketi bahane etmeksizin Herakles’i evinde ağırlar fakat karısının öldüğünü ona söylemez. Cenaze evinde müthiş bir ziyafet çeken ve sarhoş bir şekilde sağa sola bağıran Herakles evin hizmetçisi tarafından uyarılır. Kendisine cenaze evinde böyle yakışık olmayan hareketler yapmaması söylenir ve işte bu sırada Herakles, Admetos’un karısı Alkestis’in öldüğünü öğrenir. Kendisinin böyle bir felaket içinde ağırlandığını üzülerek öğrenen Herakles Admetos’a yardım etmek ister. Yeraltı dünyasına iner ve ölüm tanrısı Thanatos ile onunla Alkestis’i serbest bırakmayı kabul edene kadar güreşir. Muzaffer olarak Pherea’ya Alkestis ile birlikte döner. Herakles onu örtülere sarar ve Admetos’a bu kadını bir oyundan zafer mükafatı olarak aldığını ve görevinden dönene kadar onu kendisi için saklamasını söyler. Admetos da haliyle içinde bulunduğu durumdan dolayı bu kadını kabul etmeye yanaşmaz. Herakles zorla Alkestis’i ona kabul ettirir ve birden kadının örtüsünü üstünden atar. Karşısında eşini gören Admetos sevinçten havalara uçar ve tragedya mutlu bir biçimde sona erer…
Talih birçok şekiller aldı ve hiç beklenilmeyen birçok hadiseleri tanrılar tahakkuk ettirdi. Beklenen şey sonuna varmadı ve tanrılar beklenilmeyene yol verdi. Bu dram işte bundan çıkmıştır.

9 Beğeni

Operasyon: Mussolini

Bilindiği gibi 1942 sonlarında İtalya Doğu Afrika’daki sömürge topraklarının tamamını kaybetmiş; Sovyet Cephesi’ne gönderilen 235.000 mevcutlu 8. Ordu darmaduman olarak 114.500 zayiat vermişti. Üstüne üstlük 19 Temmuz’da Roma ilk kez ağır bombalanmış, yaklaşık 500 uçağın katılımıyla icra edilen bombardımanda Aziz Lawrence Basilikası gibi tarihi yapılar hasar görmüş, binlerce sivil hayatını kaybetmişti. Yüksek Faşist Konseyi bir araya gelerek yedi saat süren tartışmaların sonunda Dino Grandi bir önerge sunarak Duce’nin tek adam yönetiminin ilga edilmesini ve diktatörün alaşağı edilmesini istemişti. 8’e karşı 19 oyla kabul edilen bu önerge sonucunda 78 yaşındaki pasif ve tedbirciliğiyle bilinen kral 3. Vittorio Emmanuelle, Mussolini’yi görevden alarak diktatörün düşmanı olan Pietro Badoglio’yu hükümetin başına koymuştu. Mussolini alıkonularak bir ambulansa bindirilmiş ve araç Roma sokaklarında kayıplara karışmıştı. Badoglio’nun müttefikler ile ateşkes imzalayacağını bilen Hitler, hiç zaman kaybetmeden Otto Skorzeny’i ve Kurt Student’i görevlendirerek Mussolini’yi kurtarma operasyonunu başlatmıştı. İşte bu kitap, tarihin en değişik kişiliklerinden biri olan Otto Skorzeny’in neden bu görev için seçildiğini; ve Gran Sasso Baskını’nın hangi şartlar altında gerçekleştiğini adeta bir belgesel izlermiş gibi aktarıyor. Aşağıda vereceğim örneklerdeki gibi bu kitap, Otto Skorzeny’in şan şöhret delisi olan karakter yapısını da anlamamızı sağlıyor.

  • Gran Sasso sıradağlarında bir otelde tutuklu halde bulunan Mussolini’yi kurtarmak için paraşütçü ekibe ihtiyaç duyuluyor. Harekatta on adet uçak kullanılıyor. En öndeki kılavuz uçakta Yüzbaşı Langguth yer alıyor. Fakat hava akımı yüzünden tırmanma hızı düşük olduğu için Langguth irtifa kazanma amacıyla doğu yönünde geniş bir daire çiziyor. Arkasındaki pilotların bu hareketi takip edeceğini düşünen Langguth fena halde yanılıyor. SS komandolarını taşıyan ikinci grup ile Gran Sasso’daki teleferiği ele geçirecek olan üçüncü grup doğrudan yoluna devam ederek kılavız uçağı geçmiş oluyor. Yani Otto Skorzeny’in bulunduğu DFS-230 model planör grubu, oteli işgal edip Mussolini’yi kurtaracak Üsteğmen Berlepsch ve paraşütçülerini taşıyan uçağın önüne geçmiş oluyor. Böylece otele ilk giren de Skorzeny ve yanındaki bir SS subayı oluyor. Yani kaderin bir cilvesi sonucu Skorzeny bir nevi başrole geçmiş oluyor.

  • Gran Sasso’ya başarılı bir şekilde yumuşak iniş yapan hünerli pilot Gerlach, Mussolini’yi taşıyacak olan Fi-156 gibi küçük bir irtibat uçağıyla nasıl kalkış yapacağını kara kara düşünürken bizim çakal Skorzeny, Gerlach’a yaklaşarak ona Mussolini’ye uçuş sırasında refakat etmek istediğini söylüyor. Fazladan yüz kiloluk bir ilavenin intihar anlamına geleceğini iyi bilen Gerlach, Skorzeny’in teklifini şiddetle geri çevirdiyse de Otto zorla isteğini kabul ettiriyor. Kalkış esnasında nitekim bir türlü havalanamayan uçak, pist görevi gören taşlık uçurum alanın sonuna kadar geldiğinde zar zor havalanıyor. Hatta uçak uçurumdan aşağı gözden kayboluyor. Soğukkanlı pilot Gerlach uçağı zar zor toplayıp alçak irtifada yola çıkmayı başarıyor. Skorzeny operasyonu kendine mâl etmek adına, ölüm pahasına da olsa uçakta devrik diktatöre eşlik ediyor. Şöhret için görevin başarısını tehlikeye atıyor.

  • Meşe Harekatı’ndan iki gün sonra Alman radyosuna çıkan Skorzeny, kendini harekatın planlayıcısı ve komutanı olarak tanıtıyor. Halbuki Meşe Harekatı’nın harekat planı, 2. Hava İndirme Tümeni bünyesinde bulunan Binbaşı Harald Mors tarafından hazırlanıyor. Ayrıca yaptığı konuşmada paraşütçülerin birçoğunun operasyon sırasında öldüğünü söylüyor. Fakat bilindiği gibi Meşe Operasyonu, tek bir kurşun bile atılmadan başarı ile tamamlanmış bir operasyon.

  • Skorzeny, pek çok dile çevrilen hatıratlarında yalan yanlış ifadeler kullanıyor ve kendini operasyonun kahramanı ilan ediyor. Yazdığı kitapta paraşütçülere ve diğerlerine neredeyse hiç yer vermiyor. Askeri kariyerinin büyük bir kısmını bakım bölümünde geçiriyor. Otto Skorzeny, operasyonun başarıyla tamamlanmasında katkıları olan Harald Mors, Heiner Lohrmann, Teğmen Meyer, Yüzbaşı Gerlach, Georg Freiherr von Berlepsch ve Kurt Student’in ekmeğini yiyor ve Üçüncü Reich’in en prestijli madalyası olan Şövalye Haçı’na sahip oluyor. Otto Skorzeny’in harekat alanını uçaktan fotoğraflaması ve doğrudan Hitler’den emir alması bir gerçek, fakat bence bunlar tek başına madalya alması için yeterli değil.

Sonuç olarak Almanya’nın, dört bir yandan döküldüğü bu dönemde muhtemelen böylesi bir kahramanlığa ihtiyacı vardı ve bu “kahramanların” Schutzstaffel personeli olması Nazilerin işine geliyordu. Ayrıca Schutzstaffel’in Abwehr ile olan mücadelesinden galip olarak çıkması gerekiyordu. Bu sebeple de Otto Skorzeny’in operasyon sonrasında verdiği demeçlerin görmezden gelinmesi gerekiyordu.

Bu arada herif çok ilginç bir kariyere sahip. Adamın kariyeri Batuhan Karadeniz’in kariyerinden daha absürt. Gerisini siz düşünün. :rofl:

8 Beğeni

Spiderlight - Adrian Tchaikovsky

44773188.SY475

Sevgili @isos81 ve @Abraxas ile yaptığımız okuma etkinliğinde bu ay Spiderlight vardı.

Bir rahip, bir büyücü, bir paladin, bir hırsız ve bir savaşçı dünyaya yayılan kötülüğün kaynağı olan Karanlık Lord’u öldürmek için bir göreve çıkar. Kehanete göre kötülüğü yok etmek için bir örümceğin dişine ve yoluna ihtiyaç vardır. Kahramanlarımız bu uğurda korkunç örümceklerin inine dalarlar ve macera başlar…

Oldukça klişe bir konu seçimi yapan yazar (Zamanın Çocukları’ndan hatırlayabilirsiniz) ilk bakışta bize sıradan bir fantastik hikayeden fazlasını verecekmiş gibi görünmüyor. İlk bölümün sonlarında basit bir klişeden daha fazlasının olduğunun sinyalini verip sonraki her bölümde o klişelerden bir bir sıyrılarak devam ediyor. Ekibe hiç beklenmeyen bir üye olan Nth’in katılması beraberinde hem ruhani hem de dünyevi ikilemler doğurmaya başlayınca hikayemizin başladığı gibi gitmeyeceği de belli oluyor.

Kitabın başlarında kullanılan esprili dili çok sevmesem de yazarın akıcı üslubu bunu görmezden gelmemi kolayca sağladı. Hikaye ilerlerken anlatımın ve yaşananların yavaşça ton değiştirmesi, dünyanın gerçekleriyle yüzleş(emey)en karakterler, aydınlık ve karanlığın basitçe iyi ve kötüyü tanımlamakta yetersiz kalması anlatılırken bir yandan da kölelik, feminizm ve inanç konuları da hafiften masaya yatırılıyor. Bazı kısımlar aceleyle geçiştirildiği hissini verse de yazar son sayfaları okurken tatmin hissini yaşatıyor size.

Dili de ağır olmayan bu kısa romanı (300 sf) fantastik kurgu sevenlere gönül rahatlığıyla önerebilirim.

9 Beğeni