Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Kitabı almayışım isabet olmuş o hâlde :slight_smile: İnceleme için teşekkürler.

1 Beğeni

Seri için alınır ama çoğu bırak ortalama bir şey bile beklenmez bana göre. Daha detaylı incelemeyi salı günü Bilimkurgu Kulübü’nde okuyabilirsin.

3 Beğeni

Seriyi tamamlama gibi bir kaygım olmadığı için seçerek alıyorum kitapları. Bunu almam muhtemelen.

3 Beğeni

Bilim kurgu kitapları, mitlerin modernleşmiş hali mi?

İşte kitap, başlıktaki soruyu yanıtlıyor ve ayrıntılı incelemeyle yanıtına ikna ediyor. Geleceği Geçmişle Kurgulamak, Dr. Ülfet Dağ’ın karşılaştırmalı edebiyat dalındaki doktora tezinin kitap olarak düzenlenmiş hali. Otostopçu Galaksi Rehberi ve Dune serilerinin arketipçi ve monomit analizini yapan kitap beş bölümden oluşuyor.

Kitabın ilk bölümü, “Kavramsal Çerçeve” başlığını taşıyor. Bilim kurgunun tanımı, kökeni ve tarihçesinin anlatıldığı bölümde fantastik edebiyatın tanımı ve özellikleri de yer alıyor. Ardından mitolojik hikayelerin kökeni ve doğası anlatılıyor. Mitlere niçin ihtiyaç duyarız? Niçin bütün uluslar mitler üretmiş? Mitler felsefe, bilim ve sanata nasıl kaynaklık eder? Karşılaştırmalı mitoloji nedir ve mitleri hangi tekniklerle inceler?

“Kaoid” kavramı önem taşıyor. “Kaos” (düzensizlik) sözcüğünden türeyen kaoid, kaostan doğan üretimleri ifade ediyor. Mesela bir sanatçı yoğun ve biçimsiz çağrışımlar denizinden bazı parçaları seçiyor, biçimlendiriyor ve sanat eserine dönüştürüyor. Bilim insanı, kaotik gibi görünen, bilinmeyen bir olguyu ölçüp gözlemliyor ve teorilerle açıklıyor. Filozof, karmaşa içindeki kavramları bir düşünce sistematiğine dönüştürüyor. Başka bir deyişle kaos; bilim, felsefe ve sanatın hamuru. Hamurdan kopan parçalar da kaoid.

İnsanlığın ilk felsefesinin mitler olduğunu söylüyor kitap. Antik topluluklar, “Ben kimim? Nasıl var oldum? Varlığımın anlamı nedir? Öldükten sonra beni neler bekliyor?” gibi temel soruların cevaplarını hikayeler üreterek aşmış. Oysaki hikayeler üretmek antik topluluklara özgü değil. Şekil değiştirerek de olsa biz de mitik hikayeler üretiyoruz. Bugün yeryüzüne şimşek gönderen tanrılardan bahsetmiyoruz, fakat süper kahramanların ya da dünyayı işgal eden uzaylıların kitaplarını, filmlerini üretiyoruz. Mitlerin geçmişte gördüğü işlevi bugün bilim kurgu ve fantastik edebiyat görüyor.

İkinci bölüm, “Kuramsal Çerçeve” başlığını taşıyor. Yazar, burada analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’un bahsettiği temel arketiplerden ve Campbell’in “kahramanın sonsuz yolculuğu” modellemesinden bahsediyor.

Jung’a göre, bireysel kişiliğimiz haricinde insanlığın yeryüzü üzerindeki uzun serüveninden ve ortak mirasından doğan bir ortak/kolektif bilinçdışı taşıyoruz. Ortak bilinçdışımızda benliğimizin parçaları var. Arketipler… Unutulmayan, yok olmayan ve mitlerde kendini simgeyle gösteren modeller.

Kitapta dört temel arketip işleniyor,

  • İç benlik arketipi, benliğin merkezi.
  • Gölge arketipi, kişiliğin olumsuz yanı.
  • Anima/animus arketipi, bütünleyici karşı cins öge. Kadınlar için bilinçdışındaki erkek öge (animus), erkekler için de bilinçdışındaki dişi öge (anima).
  • Persona/maske arketipi, toplum içinde büründüğümüz roller.

Campbell’in mitleri, antik hikayeleri inceleyerek oluşturduğu modelinde baş kahraman üç temel aşamadan geçiyor:

  • Yola çıkış,
  • Erginlenme,
  • Geri dönüş.

Kahraman alıştığı şartlardan ayrılıp maceraya atılıyor, çeşitli zorluk ve sınavlardan geçtikten sonra olgunlaşıyor, geri dönerek ödülüne kavuşuyor. Bu modele de “monomit” deniyor.

Kitabın üçüncü bölümü, Otostopçunun Galaksi Rehberi ve Dune’u özetliyor. Dördüncü bölümü, bilimkurgu romanlarının niçin geleceğin ve bugünün mitolojisi olduğunu anlatıyor.

Beşinci bölümüyse en uzun ve kitabın asıl bölümü.

Otostopçunun Galaksi Rehberi ve Dune’un baş kahramanları Arthur Dent ve Paul Atreides’in davranışlarını, tavırlarını, karşılaştıkları olayları, Jung’un arketipçi görüşüne ve Campbell’in monomit modeline göre analiz ediyor.

Ufuk açıcı bir kitap. Bundan sonra okuduğum eserleri farklı bir açıdan değerlendirmemi sağlayacak. Zengin kaynakçası ve satırlarda örnek verdiği diğer eserlerle epey uzun bir okuma listesi yaptırabilir. Tüm bilimkurgu severlere öneriyorum.

23 Beğeni

51aSZ+0kJRL.SL500

Joe Abercrombie - Blade Itself romanını okudum.

Burada çoğu kişi okumuştur sanırım. O yüzden konusuna şusuna busuna girmeyeceğim :slight_smile:

Grimdark listelerinde mutlaka ilk üçte gördüğüm için başladım. Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Sanki GoT’dan bolca esinlenmeler var gibi. Fantastik türünde yer yer karşılaştığımız vahşi barbarlarların illa kuzeyden geliyor olmaları veya yakın dostun güzel kız kardeşine yükselme klişeleri hiç kullanılmasaymış bence daha iyiymiş. Roman karakterleri çok orijinal. Yazarın ilk kitabı olduğunu sonradan öğrendim. Çıkış kitabı için çok çok başarılı.

28 Beğeni

Tam da Dune okurken yorumunuz aracılığıyla bu kitabı keşfetmek güzel oldu. Bilim kurgu yoluna henüz yeni çıkmış sayılsam da biraz daha yol katettikten sonra bu kitabı da okumaya karar verdim, oldukça ilgi çekici görünüyor. :grinning:

1 Beğeni

Seri olarak çok çok iyi bir seri. Dünyasıda kendi şahsına münhasır. Ben okurken çok çok keyif almıştım. Karakterleri de çok iyi. Hikayesi klişeden uzak.

2 Beğeni

İkinci Dünya Savaşı’nın seyrini etkilemiş bir Türk casusun kendi kaleminden hayat hikayesi…

1904 yılında Priştine’de doğan İlyas Bazna’nın ailesi, Osmanlı’nın Balkanlardaki topraklarını kaybetmesiyle birlikte birkaç kez taşınarak İstanbul’a gelmiştir. Her taşınma mal ve para kaybı demektir. Bazna’nın babası bir din öğretmenidir ve para kazanmaktan da pek anlamaz. Bu yüzden yaşam şartları giderek geriler ve çocuk Bazna niçin daha iyi yaşamadıklarını sorgulayarak büyür.

Osmanlı’nın yıkılışı yaklaşmış, İstanbul işgal edilmiştir. O dönemde Fransız nakliye biriminde çalışan genç Bazna araba kullanmayı öğrenir. Bu, onun için bir tutkuya dönüşür, hatta arabalara olan tutkusu ömür boyu devam edecektir. Disipline, kurallara karşı gelen bir yapısı vardır. Bundan dolayı birkaç kez suç işler ve Fransızlar tarafından hapse atılır. Hapiste öğrendiği Fransızca ileride işine yarayacaktır.

Hapisten çıktıktan sonra birkaç farklı işte çalışır. Yugoslavya Büyükelçisi Jankovic’in şoförü olur. Ne var ki hayatından memnun değildir. Çünkü basit birisi olduğunu, arabalar hariç hiçbir işten anlamadığını düşünür. Başarısız bir hayat yaşadığına inanır ve kendini küçümser. Sıradan bir kavas (elçilik veya konsolosluklarda görev yapan hizmetli) olmaktan nefret eder. Jankovic ona sesinin güzel olduğunu ve iyi fotoğraf çektiğini söylemiştir. Bu yüzden konservatuvarda eğitim alır ve büyük bir şarkıcı olmak ister fakat hüsrana uğrar.

Almanya Konsolosluğu danışmanı Herr Jenke’nin yanında çalışırken gizlice mektuplarını okur. Hatta iki mektubun fotoğrafını çekerek karısına gösterir. Herhangi bir maksat olmadan, sadece merakından yapmıştır. Herr Jenke şüphelenerek Bazna’yı işten çıkarır.

İngiliz Büyükelçiliğinde işe giren İlyas Bazna, gizli dosyalardan birini kaçırır ve makine dairesinde okur. İngilizlerin Türkiye’yi savaşa sokmak istediğini öğrenir. Türkiye için hangi taraftan olursa olsun savaşa dahil olmasının kötü oldğunu düşünür. Aklına parlak bir fikir gelir. Eğer Almanlar için çalışır, onlara İngiliz belgelerini satarsa Müttefiklerin planını engelleyebilecek, Türkiye’nin tarafsızlığını korumasına hizmet edecektir. Ayrıca Almanlardan alacağı para ona iyi bir hayat yaşatacaktır. İşte İlyas Bazna’nın casusluk hayatı ve kitabın asıl kısmı da böylece başlar.

Yıl 1943’tür, Alman Büyükelçiliğine giden Bazna elinde önemli belgelerin fotoğrafının olduğunu söyler. Hali hazırdaki belgeler için 20 bin Sterlin, sonraki her belge içinse 15 bin Sterlin ister. Alman istihbaratının önemli isimlerinden biri olan Moyzisch devreye girer. Berlin’le iletişime geçilir, ödemeye onay verilir. Bazna, gizli İngiliz belgelerinin fotoğrafını çekip Almanlara iletmeye başlar.

Gizli görüşmeler, yalanlar, takipler, maskeler, tehlikeler ve riskler… İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’si yabancı ülkeler arasında istihbarat savaşlarının yaşandığı bir yerdir. İlyas Bazna da bunun önemli bir parçası olmuş ve yakalanmadan sonuna dek sürdürmüştür. Kitabın anlatımı güzeldi. Ya Bazna’nın kalemi oldukça iyi ya da editör iyi bir iş çıkarmış, bilemiyorum, fakat ortaya dönemi yansıtan başarılı bir casusluk romanı çıkmış.

Okurken, bu hayat hikayesinden sağlam bir film çıkabileceğini düşündüm. Araştırdığımda gördüm ki 1951 yılında 5 Fingers adında filmi çekilmiş Joseph L. Mankiewicz tarafından. En kısa zamanda izlemeyi düşünüyorum.

Bir de 2019’da vizyona giren Mustafa Uslu’nun Çiçero filmi var tabii ama internette okuduğum kadarıyla tarihsel gerçeklere uymadığı ve Bazna’nın kişiliğini değiştirdiği için çokça eleştirilmiş. Ellerindeki malzemeyi boşa harcamışlar yani. Onu da izler miyim bilmiyorum.

13 Beğeni

images(43)

Kitabın içeriğinde yer alan bölümler:

İnsan Kendini Nasıl İnşa Eder?
Yetenek Nedir, Nasıl kullanılır?
İdame-i Hayat Nedir Nasıl Kullanılır?
Zor Zamanlarda Nelerden Güç Alırız?
Toplum Kendini Nasıl Devam Ettirir?
Eğitimden En Çok Nasıl Fayda Sağlanır?
Etrafa Bakma Sanatı Nedir, Nasıl Öğrenilir?
İlhamı Nerede Alacağız
Umudumuzu Nasıl Koruyacağız?

Kitap bu konu başlıklarıyla sohbet havasıyla işlemiş İlber hoca, bu başlıklar hakkında kendi düşüncelerini söylemeden önce tarihten belli başlı kimseleri örnek gösterip o kişilerle ilgili genel bir çerçeve çizip ve kendi yorumlarını katarak o konu başlığını incelemiş. Kitap boyunca Hannibal, Fatih Sultan Mehmet, Cicero, Seneca, Neron, Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi kimseler işlenmiş onlar hakkında genel olarak İlber Hoca ufaktan bir bilgilendirme yapmış. Durum böyle olunca da bazen ana konuyu unutup İlber Hoca’nın ana konuyu desteklemek için anlattığı bazı şeylere odaklanmışlığım oldu. Şunu söylemeliyim ki çok ilginç bir kitap. Kitabın kapak yazısında yazan İnsan Geleceğini Nasıl Kurar bana kalırsa kitabın yüzde otuz veya kırkını oluşturuyor. Hocamız Şehirlerin mevcut durumunu, neden dil öğrenmemizin şart olduğu,bazen politikaya girerek ufaktan dokundurmalar yapması gerçekten takdire şayan. Kitabın aralarında da eser önerileri var ve bunun düşünülmesi oldukça güzel olmuş. Yani kısacası kitabı sadece adıyla yargılamamak gerekiyor. İnsanı gerçekten belli bir seviyeye getiriyor çünkü daha önceden de dediğim gibi İlber Hoca’nın değinmediği mevzu kalmamış.

12 Beğeni

AZTEC THOUGHT AND CULTURE

Azteklerin; felsefe, din, sanat, edebiyat, eğitim, hukuk vb. konularda fikirlerini, mitoloji ve edebiyattan örneklerle inceleyen bir kitap. Felsefe ve din konularına çokça sayfa ayırıp; evren anlayışı, bilgi arayışı, insan yaratılışı ve ahiret inancı üzerinde özellikle duruyor. Hem felsefe hem mitoloji hem de şiir kitabı okuyormuş tadı veriyor.

11 Beğeni

Bu gönderi konu dışı olabilir. Yetkililer tarafından kontrol edilene kadar geçici olarak gizlenmiştir.

@SJack Bu reklamlar forum kurallarına aykırı değil mi?

Edit: Otomatik olarak gizleniyor sanırım.

1 Beğeni

Bildirilince gizleniyor. Forum kurallarına aykırı bir içerikle karşılaşırsanız siz de bildirebilirsiniz.

2 Beğeni

Evet bu tür reklam amacı güden paylaşınlar yasak. Sistem güvenilir bir kullanıcının raporlamasıyla direkt olarak kendisi gizleyebiliyor içeriği. Diğer yandan bu link diğer kinularda da birden fazla paylaşıldığı anda herhangi bir rapora gerek kalmadan sistem ototmatik de gizleyebiliyor. Kulkanıcı da sonsuza dek uzaklaştırılmıştır.

1 Beğeni

@Pyrewrath @SJack Teşekkürler, bilgilendirmeler için👍

2 Beğeni

Japon Klasikleri 18: Büyücü ve Diğer Gotik Öyküler, Kyoka İzumi

Japon gotik edebiyatın sevilen yazarlarından Kyoka İzumi’den birbirinden farklı şekilde ilerleyen dört öykü okudum. Fantazi ve gizem öyküleri okumayı seven biri olduğumdan çok hoşuma giden bir eser oldu. Özellikle ‘’Koya Dağı’ndaki Kutsal Adam’’ adlı uzun öyküye bayıldım.

Gerçekçilik akımı nedeniyle yazıldığı dönemde eserlerinin pek ilgi görememesi pek talihsiz olmuş. Okuduğum birçok Japon klasiğinde bu duruma rastlıyorum genelde. Geleneksel toplum anlayışında yaşayan halk haliyle ait olduğu döneme sıkı sıkı tutunuyor. Japon toplumu da bu anlamda dönemine ve belli başlı tarzlara çok bağlı insanlar. Edebiyata bile yansıyor bu durum. Neyse ki sonradan kıymetini anlamışlar, hatta 1973 yılından beri adına ‘’Kyoka İzumi Edebiyat Ödülü’’ veriliyor.

Yukio Mişima ve Cuniçiro Tanizaki, yazar ile eserlerinden övgüyle bahsediyorlar, ayrıca gotik edebiyatta Hoffmann ve Poe gibi yazarlarla birlikte anılıyor. Gotik edebiyatla sıkı bağlarınız varsa eğer, bu kitabı okurken büyük beklentilere girerek okuma yolculuğunuzu mahvetmeyin derim. Japon gotik edebiyatını farklı ve ayrı bir tür olarak değerlendirmenizi öneririm. Karşılaştırma yapmak ve ön yargılarda bulunmak gibi eylemler, Japon edebiyatı okurken bir rafa kaldırılmalı bence. Japon toplumunun kültürü, inançları ve daha birçok şeyi o kadar değişik ve farklı ki sanki başka dünyaya ait bir şey bulmuşum gibi okuyorum bu eserleri. Üstelik gizemli öykülerse bu okuduklarım, akışına kapılıp gidiyorum.

Japon gotik edebiyatın sevilen yazarlarından Kyoka İzumi’den birbirinden farklı şekilde ilerleyen dört öykü okudum. Fantazi ve gizem öyküleri okumayı seven biri olduğumdan çok hoşuma giden bir eser oldu. Özellikle ‘’Koya Dağı’ndaki Kutsal Adam’’ adlı uzun öyküye bayıldım.

Gerçekçilik akımı nedeniyle yazıldığı dönemde eserlerinin pek ilgi görememesi pek talihsiz olmuş. Okuduğum birçok Japon klasiğinde bu duruma rastlıyorum genelde. Geleneksel toplum anlayışında yaşayan halk haliyle ait olduğu döneme sıkı sıkı tutunuyor. Japon toplumu da bu anlamda dönemine ve belli başlı tarzlara çok bağlı insanlar. Edebiyata bile yansıyor bu durum. Neyse ki sonradan kıymetini anlamışlar, hatta 1973 yılından beri adına ‘’Kyoka İzumi Edebiyat Ödülü’’ veriliyor.

Yukio Mişima ve Cuniçiro Tanizaki, yazar ile eserlerinden övgüyle bahsediyorlar, ayrıca gotik edebiyatta Hoffmann ve Poe gibi yazarlarla birlikte anılıyor. Gotik edebiyatla sıkı bağlarınız varsa eğer, bu kitabı okurken büyük beklentilere girerek okuma yolculuğunuzu mahvetmeyin derim. Japon gotik edebiyatını farklı ve ayrı bir tür olarak değerlendirmenizi öneririm. Karşılaştırma yapmak ve ön yargılarda bulunmak gibi eylemler, Japon edebiyatı okurken bir rafa kaldırılmalı bence. Japon toplumunun kültürü, inançları ve daha birçok şeyi o kadar değişik ve farklı ki sanki başka dünyaya ait bir şey bulmuşum gibi okuyorum bu eserleri. Üstelik gizemli öykülerse bu okuduklarım, akışına kapılıp gidiyorum.

Doğanın eşsiz güzelliğiyle birlikte ürkütücü yanlarını da ele alan ve ilk kez dilimize kazandırılan Büyücü ve Diğer Gotik Öyküler kitabını çok beğendim. Yazara ve eserlerine dair kritik bilgiler içeren önsözü okuduktan sonra yolculuğunuza eşlik edecek hikayeler ise şöyle:

-Ameliyathane

-Koya Dağı’ndaki Kutsal Adam

-Büyücü

-Deniz Şeytanları

‘’Ameliyathane’’ biraz havada kaldı ama diğer öykülerin kurguları ve olaylar mükemmeldi. ‘’Büyücü’’ ise geçtiğimiz aylarda okuduğum Tokyo Ueno İstasyonu romanına çok benziyor. Belki Miri Yu bu öyküden esinlenmiştir. Böyle tesadüfleri seviyorum. :slight_smile:

Hikayelerin ortak özelliği ise doğanın her yönüyle sunulması ve heyecan duygusunun ilk sayfadan itibaren okuru sarıp sarmalaması diyebilirim. Kurguların garipliği, olur olmadık bir şeylerin her an gerçekleşebilme ihtimali olması nedeniyle gotik bir eser okuduğumu düşünüyorum. Çoğu okur böyle hissetmemiş tabii, belki beklentimi kenara bıraktığım için bu kadar çok sevdim.

Japon kültürünü ve edebiyatını seven herkese tavsiye ederim. 1000kitap uygulamasında 5.9/10 puanı oldukça acımasızca buldum. Benim puanım 9/10.

Yayımladığım diğer platformlar: wannart ,bubisanat
1000kitap

14 Beğeni

Can Yayınları’ndan okuduğum bu kitapta üç öykü bir aradaydı. İncelemeler spoiler içerecek.

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde,

Kötü tarafıyla yüzleşemediği için onu kendinden ayırmak isteyen bir insanın, kötü tarafı tarafından ele geçirilmesinin hikayesi.

İnsan psikolojisinin en temel çatışmalarından birine değinen, bu çatışmayı 19. yüzyılın kasvetli İngiltere atmosferinde çekici ve gizem-gerilim dolu bir kurguyla işleyen ve böylece “klasik” sıfatını hak ederek alan bu novellada tasvirler, okura karakterlerle bir akşam yemeği yemiş gibi hissettirecek kadar canlı.

Jung’un gölge arketipi… Freud’un id’si… Stevenson, insanın kötü yanıyla olan çatışmasını bu iki büyük psikiyatristten de önce, 1800’lü yıllarda yazmış ve Mr. Hyde (“hide”, yani “saklanmak”) karakterini yaratmış. İnsanın olumsuz duygularını bastırmasının yalnızca onların daha çok patlak vermesine neden olacağını başarılı bir şekilde işlemiş.

Toplumda saygın bir doktor olan Dr. Jekyll, avukatı Mr. Utterson’a garip bir vasiyet vermiştir. Ölmesi ya da ortadan kaybolması halinde her şeyi Mr. Hyde adında, kısa boylu ve meymenetsiz görünüşlü bir adama bırakacaktır. Utterson Dr. Jekyll gibi ünlü bir doktorun böylesine tuhaf bir adamla yakınlığını anlamlandıramaz ve vasiyeti tasvip etmez ama uygulayacağına söz verir. Derken bir cinayet işlenir, bütün deliller katilin Mr. Hyde olduğunu gösteriyordur. Dr. Jekyll ise odasına kapanıp inzivaya çekilmiş, bir nevi ortadan kaybolmuştur. Olaylar gelişir…

Ceset Hırsızı,

1800’ler, tıp fakültelerinin diseksiyon dersi için idam mahkumlarını kadavra olarak kullandığı zamanlar. Yasal yolla alınan kadavralar yetmeyince bazı tıp doktorları mezarlardan ceset çalar ya da mezar hırsızlarından ceset satın alırlar. Fakat bazı cesetler diğerlerinden daha tazedir? Neden? Yoksa…

Gerçek bir olaydan esinlenerek yazılan bu öyküde, bir tıp öğrencisi taze kadavraların cinayet sonucu geldiğini keşfeder. Fakat akıbeti için sessiz kalmak zorundadır. Ceset Hırsızları suç ortaklığını, güvenin yitimini ve ölüm korkusunu okura aktaran enfes bir korku hikayesiydi.

Olalla,

Gotik, gerilimli ve temelinde, ailesinin düşüşünün yükünü omzunda taşıyan bir karakterin önüne çıkan fedakârlık-bencillik ikilemi olan bir öykü.

Önce konusundan kısaca bahsedeyim. Bir İskoç askeri, 19. yüzyıldaki İspanya iç savaşında yaralandıktan sonra hastanede tedavi olur. Doktor, askere oralı bir ailenin yanında kalıp dinlenmesini önerir. Bu aile eskiden soyludur fakat sonradan yoksul düşmüştür, babaları ölmüştür. Sürekli gününü verandada uzanarak geçiren bir anne ve zeka geriliği olan bir oğul - Felipe vardır. Asker genelde Felipe’yle muhatap olur. Bir de ortalıkta hiç görünmeyen evin kızı vardır. Olalla…

Gece evin içinde çığlıklar duyan asker, evin içindeki araştırmaları sırasında soğuk bir odada din, bilim, tarih kitapları bulur. Bir de duygulu bir şiir bulur. Zekanın pırıltısı ve hayat ışıkları sönmüş gibi görünen bu evde, kalbi hâlâ atan biri vardır. İşte o Olalla’dır. Asker, genç kızı gördüğü ilk an âşık olur ve aşkı karşılık bulur. Sonradan çığlıkların anneye ait olduğunu anlar. Anne -köyün rahibine göre öyle olmasa bile- aklını yitirmiş, kötücül bir gücün etkisi altına girmiştir.

Asker, genç kıza evlenme teklif eder. Peki kız askerle evlenip oralardan gidecek midir? Yoksa o ailesinin yanında mı kalacaktır?

“Zevk acı ve utançla yaklaştı / Keder zambak çelengiyle yaklaştı” yazmıştır şiirinde Olalla. Beyaz zambak, masumiyeti temsil eder. Şiir, kızın ona zevk verecek seçeneğin aslında acı ve utanç verici, keder veren seçeneğinse masumiyete yaklaştırıcı bulduğunu ifade eder. Burada öykünün sonundaki yol ayrımına vardığında kızın yapacağı tercihe işaret vardır.

Farklı kaynaklarda bu öykünün vampir öyküsü olduğunu söylüyorlar ama katılmıyorum. Senyora, yani Olalla’nın annesi, kana susamıştı ama vampir değildi. Çünkü vampir mitinin özelliği vampirin ısırdığı kişiyi de vampire çevirmesidir. Buradaki kadının çığlıklar atan, kan arzusu duyan bir vahşiye dönüşmesini şöyle yorumlayabiliriz… Kan, hayat ve canlılık demektir. Ancak kitaptaki soylu aile çoktan şaşalı dönemlerini yitirmiş, parlak zekaları yok olmuş, halk tarafından şüphe çeker hâle gelmişlerdir. Dolayısıyla evin annesinin kan arzusu da hayata dönme arzusunun bir simgesiydi. Bu arzunun vahşet ve delilik kılığında olması ise ironiyi ve umutsuzluğu ifade eder.

Bu açıdan bakıldığında öykü gotik ama fantastik değil: akıl hastası bir anne, hafif zeka geriliği olan bir kardeş ve onlara bakıp evi idare etmek zorunda olan bir genç kız. Soylu ve büyük bir aileden geriye kalan eski bir malikane ve üç kişi. Batıl inançlarıyla onlardan nefret eden ama içinde bulundukları zor durumu görmeyen cahil köylüler. Çağın sosyal şartlarının bir edebiyatçının kaleminden tam bir resmi.

Olalla’yı bitirdiğimde aklımdan geçen ilk şey, “Yok ya, olmamış.” oldu. “Diğerleri kadar iyi değil.” Bugün mini bir kitap maratonu yapmak istediğim için diğer kitabı elime aldım ve 1000Kitap’a ‘okuyorum’ olarak kaydettim. Fakat bu kadarla yetinmek zorunda kaldım çünkü Olalla, canlı renkli elbiselerin içindeki solgun ruh, bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Neden öyle yapmıştı? Neden hem âşık olduğu hem de ona âşık olan adamı reddetmişti? Yaklaşık yarım saat sonra hâlâ Olalla’nın kişiliğini analiz etmeye çalıştığımı fark ettiğim için sanırım artık itiraf etmeliyim: Öykü beni etkiledi. Öykü, bana bir öyküden beklediğim her şeyi verdi.

İlk okuduğumda Olalla’ya kızdım ama biraz düşününce nedenini anladım, Olalla askerle gidemezdi. Çünkü gitseydi annesiyle kardeşi açlıktan ölürdü. Annesinin tuhaf durumunu “içine şeytan kaçmış” olarak niteleyen köylüler, malikaneyi yakmaya gelebilirdi. Bu saf ve naif bir trajedi… Başka türlü olamayan…

13 Beğeni

İkinci öyküyü okumadım ama sanırım Burke ve Hare isimli mezar hırsızlarından esinlenmiş.

1 Beğeni

image

Yanan Tanrı - Haşhaş Savaşı 3

Üçüncü kitabın bitişi ile beraber seri benim için bir hayal kırıklığı olarak sonuçlanmış oldu. İlk kitabın ilk yarısı ile vaat ettiği potansiyeli hiç kullanamadığı gibi seri sürekli oradan oraya savrulan konular kakofonisi şeklindeydi.

İmparatorluğu mu yıkıyoruz, cumhuriyet mi getiriyoruz, gerilla mı oluyoruz yoksa imparator mu olacağız derken ortada ülke falan kalmamasını amaçlamış yazar ama bu kadar kısa bir zaman diliminde bu kadar değişim rüzgarının hiçbir tutarlılığının olamayacağını görememiş.

Hikayeye makro perspektiften bakmayalım, mikrodan zevk alalım desek Rin gerçekten can sıkıcı ve tahammül edilemez bir karakter. Belki güçleri, statüsü vs değişik gelişse de 3 koca kitapta geçirdiği karakter olgunluğu sıfır. Ama asıl sıkıntı başta Rin olmak üzere pek çok karakterin duygusal ve davranışsal tutarsızlıkları. 2 sayfa önce dünyaları titretecek güç ve özgüvendeyken sonrasında korku ile ağlamalar, birkaç satır öncesinde nefretle dolu düşmanlarken sonrasında dostluk kareleri… Bu şekil çok fazla örnek ve sahne mevcut. Okurken sürekli bir oraya bir buraya savruluyoruz ama bunların altyapısı ve derinliği hiçbir zaman oturtulmuyor.

Neyse fazla yazmak istemiyordum, sonuca bağlarsak Kuang kafasında vurucu sahneler düşünüp hayal eden bir yazar ve eserlerine de sürekli bu şekil sahneler koyup okuru kendine böyle bağlamayı tercih ediyor. Ama fantastik edebiyatta üçleme bir seri yazıyorum diye yola çıkıyorsanız evreniniz, karakterleriniz, hikayenizin gelişimi, sisteminiz ve olay örgünüz çok daha iyi olmalı ki üstüne vurucu/epik/duygusal sahneler koyduğunuzda bir anlamı bir ağırlığı olsun.

Yurt dışı popülaritesini de hesaba katarak başlayan olumlu ve yüksek Haşhaş Savaşı beklentim serinin sonlarına doğru bitse de gitsek moduna dönüştü maalesef bende. Okuma listesinde olanlar için; serinin artılarının kolay okunabilen basit dili, akıcılığı ve esin kaynağı coğrafyası olduğunu bilip yine de genç ve acemi bir yazarın ilk ciddi denemesi olduğunu unutmadan okumaya girişmekte fayda var.

21 Beğeni

Operasyon Mussolini - Selçuk Uygur

Selçuk Uygur uzun zamandır Twitter üzerinden takip ettiğim, görüşlerini beğendiğim, Türkiye’de eksik olan İkinci Dünya Savaşı Tarihi çalışmalarına katkıda bulunan , genç yaşına rağmen çok fazla sayıda eser veren bir kişi. Kendisine destek olmak amacıyla emeğinin geçtiği tüm çalışmaları satın alıyorum.

Selçuk Uygur külliyatına girmek için seçtiğim kitap ise Operasyon Mussolini oldu. Eser yazarın kendi çalışması
yani direkt çeviri bir eser değil. Eserin en güzel yani, inanılmaz akıcı bir dili ve sanki gerçek olaylardan değil de kurgu bir olay anlatıyormuşcasına olan yapısı oldu. Kitap İkinci Dünya Savaşında ülkesini diktatörlükle yöneten Mussolininin iktidardan indirilip, tutuklanmasını, savaşta kendisiyle müttefik olan Hitler ve Nazilerin Mussolini’yi kurtarıp yeniden İtalya’nın başına getirme çalışmalarını anlatıyor.

Konuda herhangi bir sır veya sürpriz olmadığı için çok detay vermeye gerek görmüyorum. Kitabın yapısına gelecek olursam tarih kitaplarında en sevdiğim 3 özelliğe sahip.

  1. Kaynak kullanılması; bilgilerin oradan, buradan, internetten çala kalem okunan yazılardan değil de , kaynak kabul edilebilecek eserler kullanılması , kitabı ciddiye almamı sağlar.
  2. Dipnotlar kullanılması; konuya vakıf olmadığımız için , metin içinde geçen normal bir kişinin bilemeyeceği konularda dipnotların verilmesini çok faydalı bulur ve severim.
  3. Resim ve fotoğraflar içeriğin desteklenmesi; özellikle tarihi eserlerde, konuya dair fotoğraflar ve resimler , okuyucunun konuya ilgisini cezbettiği için çok dikkat çekici oluyor.

Yukarıda sevdiğim özelliklere sahip olan bu eseri bir çırpıda okuyup bitirdim. Yazarın çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Diğer taraftan tarihi kitaplar okurken dönemin havasını koklamak adına verilen bilgiler konunun ete kemiğe bürünmesini sağlıyor. Özellikle Alman İtalya arasındaki ilişki, Nazilerin kendi içinde yapılanması, Hitler’in etrafında oluşan çemberde zaman geçtikçe ve Almanya zor duruma düştükçe, liyakatten çok kayırmacılığa dönen yapıların anlatılması olayların iç yüzünü anlamanızda yardımcı oluyor.

Kitabı yerebileceğim tek kısım, özellikle Almanya İtalya işbirliği (Mihver Devletleri) ve Mussolini iktidarı hakkında daha çok bilgi verilmesini isterdim.

Kitaba puanım 8,5-10

17 Beğeni