Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Hocam ufak bir ekleme: “Merkür retro yapıyor” tarzında safsatalarin sebebi beş yüzyıl önce geçerli sayılan dünya merkezli evren anlayışında gezegenlerin kimi zaman geriye doğru gidiyor gibi gorunmesidir. Güneşin etrafında aslında alelade dönen gezegen, evrenin merkezi dünya sayıldığında bir ileri bir geri gidiyor gibi görünür.

Astrolojinin popüler olmasının bir sebebi de insanın kaderinin hâkimiyetini kendi ellerine alma korkusu olabilir. “Yaptıklarımın ve yapacaklarimin sorumluluğunu almaktansa bunu beş yüz milyor kilometre ötedeki bir gezegene havale etmek daha kolay.”

8 Beğeni

İrlandalı yazar Irish Murdoch’tan okuduğum dördüncü kitap ve kesinlikle 2022 okuduklarım arasında favorim.

Beni yerden yere vuran, düşündüren, bitirip kapağını kapattığım an içimde burukluk bırakan başka bir kitap yok. Doğru ya da yanlışı tartamadığım, kitaptaki kimseye güvenemediğim, aklımı kurcalayan bir eserdi.

Murdoch’a hayranım; diline, felsefesine, ustalıkla işlediği kurmacasına hayranım. Her kitabını kapatışımda ayrı bir duygu, ayrı bir şok yaşıyorum. Kitaplarında benzer konuları işleyen ama hepsinde birbirinden vurucu eserler çıkaran bir kadın. Bana kalırsa o yüzyılın en zeki ve en cesur kadınlarından biri.
Kitap içinde kitap, yanılmasa içinde yanılsama bilir misiniz? Kara Prens bu tanımları kapsayan uçsuz bucaksız bir nehir.

Atıfları, psikolojik metinleri, motifleri her şeyi içinde bulunduran bir nehir, bunların hepsi de birer su damlası.

Yazarın inanılmaz bir psikoloji bilgisi var ve bu kitabında da inanılmaz farklı bir şekilde işlemiş. Kitabın sonunda, her karaktere atfedilen sonsöz kısmı aslında yazarın kitap üzerinden bizlere vermek istediği bilgileri kapsıyor. Psikanalitik alt metinleri, atıfta bulunduğu motifleri anlatıyor, bir yandan da kurgu üzerinde işlediği durumların yanılsama mı yoksa gerçek mi olduğu üzerinde duruyor. Bildiğim, inandığım çoğu şey ellerimden kayıp gidiyorken bir an da tekrar bu düşünceleri toparlamaya çalışıyorum elimle. En son bunu Büyük Defter/Kanıt/Üçüncü Yalan eserinde yaşamıştım. Aynı hisleri tekrardan yaşamak, beni çok etkiledi. Çünkü bu metinden daha vurucu bir metin olamaz derken Kara Prens’i okudum.

Diğer bir beğendiğim husus ise, Kara Prens göndermesi. Murdoch, Shakespeare seven bir felsefeci. Ustalığını konuşturarak harika bir şekilde dahil etmiş bu meşhur tiyatro yazarını ki kendisi bunun çok ötesinde bir yazardı.
Kara Prens olarak atfedilen Hamlet, babasının ölümü sonrasında annesinin amcasıyla evlenmesi üzerine yıkılır ve o nefretini, yasını ve kırgınlığını siyahlara bürünerek yansıtır çevreye. Onu görenler artık onu yalnızca Kara Prens olarak adlandırır. Karalar içinde bir prens.

Muazzam. Tek kelimeyle, muazzam.
10/10
Şiddetle önerimdir fakat Irish Murdoch’ı tanımak için doğru bir eser değil. Yazar, her bir kitabında temel olan benzer kurgunun üstüne bir şeyler ekleyerek ustalaşıyor.
Kara Prens, benim için yazarın kaleminden çıkan en iyi roman. O yüzden Kara Prens’i daha ileri bir okumaya erteleyebilirsiniz.
Ağ kitabı ile başlayıp sonrasında Kesik Bir Baş ile devam etmek onu tanımak için güzel bir başlangıç.

Sevgiler, keyifli okumalar.

20 Beğeni

Üstat merhaba, bahsettiğiniz gibi tarihte astrolojinin çıkış noktasında o günün koşullarında açıklanamayan şeylerin yorumlanması gibi kısımlar mevcut.

Kitapta ismini hatırlamadığım Portekizli birisinin bundan 600 yıl önce “Bu işler bence saçmalık” gibi bir açıklaması var ama o çağın koşullarında kimsenin bilimsellik veya mantığa çok önem vermediği gerçek.

Diğer bahsettiğiniz konu zaten sadece astrolojinin değil diğer birçok sosyolojik olgunun temeli. Dinlerde bile insanın kendi davranışlarından dolayı sorumlu olup hesap vereceği düşüncesi temel kuralken, insanlar hep suçu kadere atma eğiliminde. Veya şeytana uyduk gibi gariplikler mevcut :slight_smile:

1 Beğeni

Saki - Lady Anne Susuyor

1870 yılında Doğu’da doğan yazarın gerçek adı Hector Hugh Munro’dur. Saki takma adının, Hayyam’ın Rubailer’ine bir gönderme olduğu söyleniyor. H.H Munro çok küçük yaşta annesini kaybedince onu ve iki kardeşini, katı ve bağnaz büyükannesiyle halaları büyütmüş. Yazar hayvanları çok sevdiği için halaları hayvanlardan nefret dahi etmiş. Bazı öykülerine bu iki halası model olmuş. Özellikle “Siredni Vaştar” ve “Tavan Arası” isimli öykülere.

Saki, Birinci Dünya Savaşı çıktığında gönüllü olarak ismini yazdırmış. Kara mizah ustasının ölümünün de bir karamizah olduğu söyleniyor. Birkaç kaynağa göre Saki’nin başına gelen bir kurşunla ölmeden önceki son sözleri, “Söndür şu lanet sigarayı!” olmuş…

Yazardan daha önce bir öykü (Siredni Vaştar) okumuştum. Delidolu yayınlarından çıkan Ölüler, Diriler ve Deliler isimli gotik öykülerde vardı. Yazım tarzını o zaman -tek bir öykü üzerinden- anlamadığımı fark ettim. O öyküyü karanlık bulup çocuk psikolojisine uymadığını düşünmüştüm. Şimdiyse Saki’nin öykülerinin nasıl olduğunu anladım.

Saki, kısa öykülerin ustalarından biri. Öykülerinde gerçekten karanlık, kasvetli bir taraf var. Anlatımıysa çok güçlü, bir o kadar etkileyici. Aynı zamanda fantastik taraflara sahip. Saki’nin bazı öykülerinde hayvanlar; bazılarında çocuklara durmadan yasaklar koyan sevimsiz, katı teyzeler; konuşan bir kedi; bir kurt adam; yaşlı cadılar yer alıyor.

Kitapta yer alan öykülerin isimleri ise şöyle:

1-) Lady Anne Susuyor
2-)Masalcı Amca
3-)Tavan Arası
4-)Gabriel~Ernest
5-)Tobermory
6-)Derisi ve Gerisi
7-)Dinlenmeme Kürü
8-)Mowsle Barton’da Huzur
9-)Bıldırcın Yemi
10-)Açık Pencere
11-)Siredni Vaştar
12-)Araya Girenler

Bu öyküleri okuyunca belki siz de benim gibi öykü yazmak isteyebilirsiniz. Yazarın kaleminin gücü hayranlık uyandırıyor.

Puanım: 10/10

21 Beğeni

image

Buzun Anıları - Malazan 3

Bitirmemin üzerinden 4-5 gün geçmesine rağmen bende etkisi hala canlı bir kitap oldu Buzun Anıları. Detaylı bir yorum yazacak vakit bulamadığım için ötelemiştim, yine de her sahne her olay alev alev yanıyor zihnimde. Heyecanlı, çarpıcı, şok edici, duygu yüklü… Kısacası Buzun Anıları 1000 küsür sayfasıyla dolu dolu bir macera sunuyor, beklentimi karşılıyor.

Bu kadar geniş hacimli bir serinin üçüncü cildinde, hangi detaya girsem ister istemez spoiler olacağını fark ettiğimden uzun bir yorum yazmaktan vazgeçtim. Yazarın önceki kitapları ile tanıdığımız üslubu devam etse de ben Erikson’un olay akışlarının kurgusal birleşimi ve aktarımlarında bu kitap ile kendini epey geliştirdiğini düşünüyorum. Kitabın kurgusu üç ana koldan akarak ilerlerken hikayeyi bir bütüne taşımada, detaylar ile birbirine bağlamada ve bütünlüklü bir son maceraya erişirken bize tanıttığı küçüklü büyüklü pek çok karakteri kullanma ve derinleştirmede tertemiz bir iş çıkarmış Erikson.

Ay Bahçeleri ile tanıdığımız pek çok karakter hakkında merak ettiklerimizin yanında evrene dair de pek çok yeni şey öğrendik bu kitapta. Bu açıdan da çok doyurucu olmuş Buzun Anıları, tabi cevapladığı sorular kadar yeni merakların da tohumları atıldığı için sabırsızlıkla devam kitabını bekleyeceğiz.

Seride iki kitabı okuyup devam etmeyi düşünenler zaten beğeniyor ve devam edeceklerdir diye düşünüyorum ki bende onlara gönül rahatlığı ile bu maceraya devam öneriyorum. Serinin ve Erkison’un kendini geliştirerek devam ettiğini bilmeleri kafi bence. Bir de bu kitap ilk kitabın biraz daha devamı ancak ikinci kitap ile de zamansal olarak aynı paralelde geçmekte olduğu için 1 den 3 e geçip 2 yi atlayarak okumayı tavsiye etmem ( internetteki bu tarz okuma şemaları yanıltıcı olabilir ) . Epey bilgi kaybı ve kaçırılacak ince nüanslar olur atlanırsa. Yazım sırasına göre devam en uygun mantıklısı.

28 Beğeni

Katılıyorum. Özellikle kitabın kapanışındaki han sahnesinin sonundaki vurucu etkiyi hissetmeyeceklerdir 1-3 şeklinde okuyanlar.

2 Beğeni

Japon Klasikleri 20: Gönül, Natsume Soseki

Yaklaşık bir hafta öncesine kadar Soseki’nin kalemi yüzünden yorgun ve tükenmiş bir okur gibi hissetmişken yine aynı yazar sayesinde bugün yüzüm güldü. Aynı zamanda hüzünlendiren bir okuma yolculuğunun da sonuna gelmiş bulundum. Bu kadar basit görünen ve akıcı bir okuma sunan böyle bir kitabın olağanüstü derecede bir haz vermesi nasıl mümkün olabilir inanın bilmiyorum. Tahmin edilmesi imkânsız bir tonda ilerleyen olayların, sürekli yanıtı bulunmayan sorularla da sona getirmesi işin en garip tarafıydı bence.

Daha önce de belirttiğim gibi Ardından ile yazarla tanıştım ve bayılmasam da hoşuma gitti. Üç Köşeli Dünya ise hayal kırıklığıydı, ama Gönül, adı gibi gönlümde taht kurdu.

Gönül’e başlamadan önce tutkulu bir aşk romanı okuyacağımı sanıyordum fakat beklediğimden fazlasını buldum bu eserde. Başından sonuna kadar insanların ‘’iyi’’ ve ‘’kötü’’ birey oluş süreçlerini ve ruh halinin etkilerinin derin sorgulamalarını işleyen bir Soseki eseri diyebiliriz. Tabii ki bu durumu incik cıncık bir şekilde irdelemiyor yazar, bir Japon klasiğinin belirgin bir anlamda bunu yansıtması da olmazdı zaten. Hep bir belirsizlik ve sadelik sizinle olacaktır. Muğlaklık eşittir Japon klasikleri…

Kitabımıza dönelim biz… Gönül üç bölümden oluşuyor; Birinci bölümde genç bir üniversite öğrencisi tatile gider ve orada tuhaf bir yabancıyla tanışır. Bu yabancı adam, genç öğrencinin ona ‘’Hocam’’ demesiyle birlikte artık yabancı biri değildir. Bana göre ise hâlâ bir yabancı, okuma yolculuğumun sonuna kadar beni merak içinde bırakmaktan geri durmaz kendileri. Tatil bittikten sonra şehirde de görüşmeye başlarlar… ‘’Hocam’’ diye bahsedilen yaşça büyük bu adam, eşinden başka kimseyle yakınlık kurmayan, toplumla tüm ilişkilerini kesmiş biri. Genç arkadaşımız işte bu nedenle olsa gerek, kendisine ilginç gelen bu durumu anlamak ve adamla görüşmek için bahaneler yaratır. Toplumdan soyutlamanın anlamını çözmenin zorluğu ve adamın sırrı artık nasıl bir şeyse, gerçekten de hem öğrenciyi hem de okuru derin bir meraka sürüklüyor.

İkinci bölüm ise öğrencinin şehirden taşraya dönmesini ve ailesiyle birlikte yaşadığı olayları anlatır. Şehir-taşra hayatlarının karşılaştırmasını ve kültür çatışmasını net bir şekilde görebiliyoruz burada. Japonya’da ‘’batılılaşma’’, Meici Dönemi’nde toplumun modernleşmesiyle birlikte hızlanan bir olgu. Arka planda ülkenin durumunu ve toplumun değişimini de gözler önüne seren bir kurgu hazırlamış Soseki.

İlk iki bölümde öğrencinin bakış açısıyla okuduğum roman, son bölümde anlatıcı değiştiriyor: Bu gizemli adamın gerçeklerini, nedenlerini ve sonuçlarını öğreniyoruz. Eğer ikilinin beklenen yakınlaşması olmasaydı adamın herkesten sakladığı yaşam öyküsünü öğrenmemiz mümkün olmazdı. İnsanlığa olan inancını kaybetmiş bir adamın son pişmanlıkla kaleme aldığı hikâyesi, kitabın en çok hoşuma giden bölümüydü.

Soseki bu kitapla birlikte edebiyatı her anlamıyla hissettiren ve okuma zevki veren bir eser yaratmış. Şiddetle tavsiye edilir.

Hoşuma giden bazı alıntılar:

“Özgürlük, bağımsızlık ve bencillikle dolu bu devirde doğmanın bedelini yalnızlıkla ödüyoruz.” /s.48

‘Özellikle kötüdür diyeceğim biri yok gibi’ dedin değil mi? Sen cidden dünyada ‘kötü insan’ diye bir tip olduğunu mu sanıyorsun? Dünyada böyle kalıba sokabileceğin ‘kötü insan’ diye bir şeyin olması mümkün değil. Normal zamanlarda herkes ‘iyi insan’dır. En azından hepsi ‘normal insan’dır. Gelgelelim bıçak kemiğe dayandığında bir anda ‘kötü insan’a dönüşmeleri işin korkunç tarafı. /s.89

“Para işte, evlat. Parayı görünce erdemli insanlar bile kötü insana dönüşür.” /s.93

Yazın memlekete döndüğümde kulak tırmalayan ağustos böceklerinin sesleri içinde hareketsizce oturduğumda defalarca hüzünlü bir ruh hâline büründüğüm olmuştu. Gönlümdeki bu acı, her daim bu böceğin şiddetli sesiyle birlikte içime işliyordu. Böyle zamanlarda hiç hareket etmeksizin kendi kendimi seyre dalardım. /s.139

Bir süre oturduğum yerde kitap okudum. Evde çıt çıkmıyordu, kimsenin sesi bile duyulmayan bu ortamda, kışın iyiden iyiye hissedilmeye başlanan soğuğu ve kasvetli sessizlik içime işlemeye başlamıştı. Kitabı elimden bırakıp ayağa kalktım. Derhal kalabalık bir yerlere gidesim gelmişti. /s.270

Bu yılın başında ‘’Japon klasikleri’’ dizisiyle tanışmama vesile olan herkese teşekkür ediyorum, İthaki Yayınları’na da sevgiler. Birbirinden güzel yirmi tane Japon klasiği okudum bu sene. Sevmediğim de oldu ama sevdiklerimin sayısı daha fazla. Hepsinin yorumlarına ulaşmak için bakabilirsiniz:

https://1000kitap.com/gonderi/176477217

21 numaralı kitap Raşomon ise henüz elimde değil. Okumak için sabırsızlanıyorum :slight_smile:

Puanım: 9/10

İncelememi yayımladığım diğer platformlar:
Wannart
Bubisanat
1000kitap

23 Beğeni

Biraz uzun sürse de Ay Bahçeleri’ni sonunda bitirebildim.

Öncelikle biraz karmaşık duygular içerisindeyim, çünkü kitabın çok beğendiğim kısımları olsa da illallah ettiren kısımları da oldu.

Çok ilgi çekici konseptler vardı, evet. Ama sürekli yeni terim spamlanması ve bunlara açıklama getirilmemesi çok zorladı başlarda. Zamanla alıştık tabii.

Erikson’ın ilk kitabı yazarken henüz yazarlık eğitimi almadığını, yani daha amatörken yazdığını duymuştum. Yer yer bazı olaylar çok eğreti duruyordu ancak çok da büyük bir sorun değil bu. Arkadaşım diğer kitapların çok daha iyi olduğundan bahsetmişti çünkü yazar işin eğitimini falan da almış sonrasında.

Evrenin geniş olması benim açımdan çok iyi, hatta bu fazla bile geniş denilebilir 300 bin senelik bir tarihten bahsediyoruz. Sayısız tanrı, badass karakterler. Kotilyon ve Anomender Rake her gözüktüğünde çok büyük keyif verdi. Kruppe de epey hoş bir tipti, yer yer Coll, Crokus gibi empati kurabileceğim karakterler de vardı. Lorn, Whiskey Jack gibi kendini sorgulayan karakterlerin olması da renk kattı.

Yani genel olarak memnun ayrıldığımı söyleyebilirim. Bu seriye devam etmeyi planlıyorum.

20 Beğeni

Esperanto ve Çokdilli Bir Gelecek - Umberto Eco

Bugün dünyanın en yaygın yapay dili olan, Polonyalı göz doktoru Ludwik Łejzer Zamenhof tarafından 1887’de icat edilen Esperantoyla nasıl tanıştığımı şurada anlatmıştım:

İki bölümlük bu kitabın ilk kısmında; Umberto Eco’nun, István Ertl ve François Lo Jacomo’yla yaptığı söyleşi yer alıyor.

Söyleşi "çeviri sorunu"yla başlıyor. Bir dilin diğer dile eksiksiz olarak çevrilmesi mümkün müdür? Eğer mümkünse neden bir yapay dile ihtiyaç duyulsun? Eğer değilse yapay dil nasıl bir işe yarayabilir?

Bu soru ortaya konulduktan sonra konu anadillere ve dil öğrenme motivasyonuna geliyor. Birden fazla anadili olan çocuklar, başka bir yabancı dili öğrenmeye daha mı yatkın olurlar? Yoksa “anadil” dediğimiz şey bir mit midir? Öğrenilen dil, sokağın dili midir? Dil öğrenmenin duygusal sebepleri olduğuna değindikten sonra başta ortaya konulan paradoksal duruma şu şekilde bir çözüm getiriyor, Ertl ve Lo Jacomo: Doğal diller doğdukları kültürün izini taşırlar. Mesela İngilizce İngilizlerin, Rusça Rusların, Türkçe de Türklerin dünyaya bakış açısını ve kültürünü yansıtır. Ancak Esperanto herhangi bir millete ya da kültüre ait değildir. Bütün dünyaya ait, tarafsız bir dildir. (Esperantoyla ilgili blog yazımda buna ben de değinmiştim.)

Umberto Eco burada Esperantistlerin de bir topluluk oluşturabileceğini söylüyor. Esperanto bir ülkeye ait değildir, evet ama bir topluluğa aittir, "onu konuşanlar topluluğu"na. Dolayısıyla da Esperanto zaman içinde kendi dünyaya bakış açısını ve kültürünü inşa etmeye başlayabilir.

Devamında Umberto Eco değişen bir görüşünü açıklıyor. Önceden yapay bir dilin dünya genelinde kabul görmeyeceğini, çünkü tarihte bunun hiçbir zaman olmadığını düşünüyormuş. Ancak tarihte daha önce Ay’a çıkmadığımız halde geçtiğimiz yüzyılda bunu başardığımız gibi, belki de yapay dilin kabul görmesinin daha kolay olduğu tarihsel bir andayız, diyor Eco. Daha sonra konu Esperantonun evrimine geliyor. Dünyanın yarısı Esperanto konuşmaya başlarsa Brezilya’da konuşulan Esperanto ile Türkiye’de konuşulan Esperanto, zaman içerisinde farklılaşmayacak mıdır? "Merkez"den bu evrim ne kadar sınırlandırılabilecektir?

Esperantonun okullarda öğretilmesi de başka bir mesele olarak ortaya çıkıyor. Hükümetler doğal dillerin eğitimini doğru düzgün planlayamazken Esperanto eğitimini nasıl planlayacaktır? Hükümetler kendi dilleri yaymaya öncelik verip uluslararası bir dile destek vermekten kaçınır mı? Yoksa tam aksine, başka doğal dillerin popülerleşmesi yerine uluslararası bir dili mi tercih ederler? Umberto Eco, ikinci seçeneğin olabilirliğini gayet yüksek görüyor.

Ayrıca Umberto Eco, Esperantodan bağımsız olarak, okullarda yabancı diller öğretilmesinin faydalı olduğunu söylüyor: Herkes dil öğrenmeye yatkın olmayabilir ama tam olarak öğrenmeseler bile yabancı dillere aşina olmaları genel kültür açısından çokdilli bir kuşak ortaya çıkarıp halkların birbirini daha iyi anlamasını sağlayabilecektir.

İnsanlar niçin Esperanto öğrenmek ister? Neden bu dil dünyanın en yaygın yapay dili olmuştur? Eco’ya göre Esperantonun ardında -fazla bilinmese bile- bir felsefe, bir barış ideolojisi vardır. Diğer yapay dillerin üzerine kurulduğu güçlü bir düşünceler bütünü yokken bu dilin buna sahip olması, bu düşünceden etkilenen insanlarda bu dili kullanma itkisi doğurmuştur.

Esperantonun esnek söz dizimini (Mesela “seni seviyorum” demek için “mi amas vin”, “mi vin amas”, “vin amas mi” şeklinde istediğiniz gibi sıralayabilirsiniz ama ilki standarttır diyebiliriz.) doğal dilden çeviri yaparken doğal dilin söz diziminin çeviriyi etkileyip etkilemeyeceğini, bunun farklı anadilleri olan Esperantistler arasında anlaşmazlık yaratıp yaratmayacağını tartışıyorlar ve söyleşi böylece sonlanıyor.

İkinci kısımda ise Umberto Eco’nun Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı adlı kitabının yapay dillerle (kitabın deyimiyle uluslararası yardımcı dillerle) ilgili bölümü yer alıyor.

Yirminci yüzyılın başında gelişen iletişim araçlarının etkisiyle dünya genelinde bir bilimsel dil standardı oturtulması gerekir. Bunun için yapay bir dilden faydalanılması düşünülmüştür. Ne var ki 1903 yılında 38 yapay dil projesi ortaya çıkmıştır araştırmacıların karşısına. Volapük, Langue Nouvelle, bükümsüz Latince, bunlardan sadece bazılarıdır.

Esperanto da 1800’lerin sonunda üretilmiş projelerden biridir. Polonyalı bir göz doktoru olan ve Yahudi bir ailede doğan Leyzer Ludwik Zamenhof, o dönemin Avrupa’sındaki milliyetçi akımların ve Yahudilerin dışlanmasının da etkisiyle, evrensel bir kardeşlik düşüncesi ve yapay dilini düşünür. İcat ettiği dil önce Slav dünyasında sonra da Avrupa’da yaygınlaşır, bilim derneklerinin, filozofların, dilbilimcilerin ilgisini çeker ve birçok uluslararası toplantı yapılır. Tolstoy da Esperantoyu destekleyenlerden biridir. Önceleri Rus Çarı, daha sonra da Naziler Esperantoyu yasaklamış ve savunanları cezalandırmıştır.

Daha sonra Esperantonun temel dil bilgisinden kısaca bahseder kitap. Anlam karmaşıklığını önleyecek dilsel kurallarını anlatır. Daha sonra uluslararası yardımcı dile itiraz edenleri ve argümanlarını kısaca özetler.

Kısa olmasına rağmen dolu dolu bir kitaptı. Yabancı diller ve dil öğrenmek farklı bakış açıları vererek ufkumu açan bir kitap oldu. Bu konularla ilgilenen herkese öneriyorum.

18 Beğeni

Sandinge Kasabası - Henrik Pontoppidan

Doğa tasvirleriyle okuru adeta üç boyutlu bir gerçekliğe götüren bu kitap, yeni bir halk kilisesi inşa edilen ve dini anlayışı değişmeye başlayan küçük bir kasabada, çok fakir bir ailede yaşayan Boel adındaki bir kızın büyük şehre gidişini ve orada yaşadıklarını konu alıyor.

Henrik Pontoppidan’la tanışsaydım ona din ve tanrı hakkındaki düşüncelerini sorardım. Çünkü kitaplarında değindiği ana konulardan biri genelde din, özelde papazların halk üzerindeki etkisi ve birey-tanrı ilişkisi. Diğeri de taşra-kent ikililiği.

Buradan sonrası hem Şans Avcısı Per hem de Sandinge Kasabası hakkında spoiler içerebilir.

Yazarın diğer kitabı Şans Avcısı Per ile bu kitabın baş karakterleri (Per ve Boel) arasında çokça benzerlik var. Her iki karakter de küçük bir kasabada, dini ayrılıklar nedeniyle dışlanmış ve fakirlik çeken bir ailede doğuyorlar. Taşradaki hayatlarından nefret edip büyük şehirdeki o büyük hayatlara özeniyorlar. Birisi babasının aşırı dindarlığından bunalarak, diğeri de annesinin dinden uzaklığından bunalarak evden kaçıyor, büyük şehre gidiyorlar.

Hayatlarına zengin kesimden birisi giriyor, ancak sevgi bütün sorunları, özellikle de baş karakterlerin kafasındaki sorunları çözmeye yetmiyor. Böylece yolları ayrılıyor.

Hikâyenin başında Tanrı’dan lütuf bekleyen, zorluklar karşısında yaratıcıya sığınan karakterler hikâyenin sonunda ne eski taşralı yaşamlarına ne de hayal ettikleri o büyük zengin yaşama giriyor - ikisinin arasında, akıp giden yaşamın kıyısında mütevazı bir hayat kuruyorlar. Vakur, gururlu bir karaktere bürünüp kendi yeteneklerine güveniyor ve Tanrı’yla bağlarını koparıyorlar. Tanrı’ya artık ihtiyaçları olmadığını iddia ediyorlar.

Per babasıyla, Boel de annesiyle çatışıyor. Ancak “kendimi bulmaktan korktuğum yerdeyim, sendeyim.” dizesi misali, kitapların sonunda Per babasına, Boel de annesine benziyor.

Sandinge Kasabası, Şans Avcısı Per’in bir nevi özeti gibi, baş karakteri erkek bir mühendis değil de genç bir köylü kızı olduğu versiyonu gibi. Akıcı ve bir saat içinde bitebilecek bir kitap.

Bu arada Sandinge Kasabası’na yapılan demiryolunun öykü içinde daha çok yer almasını bekledim ama arkada bir dekor olarak kaldı.

12 Beğeni

Luna - Buğra Gülsoy

Luna, yılın sonunda gelip favorilerim arasına yerleşen muhteşem bir kitaptı. :crystal_ball:

Luna’yı belirli bir türe sığdırabilmek mümkün değil, zira içinde polisiye, gizem, bilimkurgu, distopya, ütopya gibi birçok elementi bir arada bulunduran, 200 sayfa olmasına rağmen yarattığı etki sayfa sayısından 200 kat daha fazla olan bir kitaptı. Üstelik kitapta geçen konu ve olaylar şu an içinde yaşadığımız dünyaya hiç de uzak değil. Daha önce bu tanımın bir benzerini Cesur Yeni Dünya için yapmıştım, şimdi de Luna için aynısını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Dürüst olmak gerekirse kitabı satın almadan önce konusundan çok, Luna’nın defterinden alıntılar beni çekmişti, kitabı okurken de en çok bu kısımları sevdiğimi fark ettim. Çünkü Luna, defterinde bazı kehanetlerden bahsediyor ama aslında çoğu günümüzde farklı şekillerde de olsa gerçekleşmiş ya da gerçekleşmesi an meselesi olaylar. Bununla birlikte, bahsi geçen kehanetler bir noktada o kadar mantıklı geliyor ki, “acaba gerçekten bir oyunun içinde miyiz” - “gözlerimizi gerçeklere kapatıp bir yalanı yaşamamızı mı istiyorlar” düşünceleri zihninizde dönüp duruyor. Komplo teorisi olarak adlandırılan ama belki de arkaplanı görebilenlerin yazdığı, paylaşmaya çalıştığı gerçekler her zaman ilgimi çekmiştir. Luna da bu yönüyle beni çok etkiledi, devamının geleceğinden eminim, çünkü bu hikaye müthiş bir şekilde devam edebilecek potansiyele sahip.

Bu anlattıklarıma paralel olarak ortada şüpheli bir ceset, kim olduğunu anlamaya çalışan polisler ve gerçekleri gizlemeye çalışan karanlık şahıslar var. Tüm bunların içinde kaybolmuş bir de başkarakterimiz var, tıpkı biz insanoğulları gibi… Zaten adı da Âdem karakterimizin. Yaşadığı şeyler ağır, içinden geçtiği durumlar dramatik, tıpkı bizlerin yaşadığı şeyler gibi. Âdem’in bir farkı var, hem de büyük bir farkı var ama bunu sadece kitabı okursanız anlayabileceksiniz. Üstelik bununla birlikte Luna’nın aslında ‘ne’ olduğunu anlama şansına da erişeceksiniz. Tabir-i caizse göz açan, gerçekleri göstermeyi kendine misyon edinmiş, çok değerli bir eser. Buğra Gülsoy’un kalemine de bayıldım, inanılmaz akıcı bir yazım tarzı var. Yazdığı büyülü cümlelerle insanı sonraki sayfalara adeta sürüklüyor. :lotus:

13 Beğeni

Kapak tasarımı çok iyiymiş. Görür görmez vuruldum.

2 Beğeni

Benim de en beğendiğim kitap kapakları arasına girdi, Albino bir karakterin gözü bir de.

2 Beğeni

1 adet gönderi şu konuya taşındı: Okuyorum (Görsel Başlık)

YUNAN DİNİ

Antik Yunan Dini ve Mitolojisi ile ilgili bulabileceğiniz en kapsamlı kitaplardan biri. Konu başlıkları: Minoa ve Miken Uygarlıklarında Din, Ayin ve İbadetler, Tanrılar, Kahramanlar ve Ahiret Anlayışı, Şehir ve Çoktanrıcılık, Gizem Tarikatları, Felsefi Din olarak ayrılmış.

Zayıf bulduğum tek yer Tanrılar başlığıydı. Başka kitaplarda daha ayrıntılı anlatımlar okumuştum. Geriye kalanından ise çok şey öğrendim. Özellikle de felsefe ve din ilişkisinin tarihi gelişiminin anlatıldığı kısım ilgi çekiciydi.

11 Beğeni

Ucube Kocakarılar - Terry Pratchett

İlk kez 1988’de yayınlanan Ucube Kocakarılar’ın, orijinal ismi Wyrd Sisters. Bu isim, aslında Macbeth’te bulunan üç cadıya yani Weird Sisters’a bir atıf. Kitaptaki bazı sahnelerde de Macbeth’e göndermeler var. Kitabın en başındaki bir olay, cadıların bir sözü, kralın tekrarlanan bir davranışı gibi… Kitap, konusunu oluşturan asıl hikayeyi de genel olarak Macbeth’ten alıyor. Tabii bu farklı bir yorum ve bu kez başrolde üç cadı bulunuyor. Onlar Terry Pratchett’in cadıları. Yan rollerde ise hayalet, kral, kraliçe, soytarı, kedi, ruhlar, Ölüm, ormanlar, hançerler, saklı varisler, cüceler, taçlar vs var.

Terry Pratchett’i okumak gerçekten keyifli, büyüleyici bir yolculuk. Onun evreninde gerçekten sihirli olan bir durum var. Bu belki de sözcüklerin, doğru yerde doğru şekilde kullanılmasının gücü…Kitaptaki absürtlükler, alaylar, iğnelemeler üzerine diyecek yok. Cadılar özellikle harikuladeydi! Onların masallardaki cadı rollerini hatırlatmalarına gülümsedim. Ancak sonunu biraz daha farklı beklemiştim.

Bu kitap, Diskdünya’nın alt serilerinden biri olan Cadı serisinin ikinci kitabı. İlk kitapla (Eşit Haklar) cadılar dışında bağlantısı yok. Kitabı okumadan önce Macbeth’i okumanızı tavsiye ederim. Atıfları anlayarak okumak hoştu. Kitapta Shakespeare’in başka eserlerinden de izler bulunuyor; Hamlet’te bulunan hayalet ve oyun içinde oyun gibi.

Puanım: 9/10

Kitaptan bazı alıntılar:

“Havamumu Nine kaybolmamıştı. O kaybolan cinsten bir insan değildi. Şu anda KENDİ yerini tam olarak biliyordu fakat başka hiçbir yerin yerini bilmiyordu.”

“Burada öyle bir şey var ki, diye düşündü, tanrılara ait sanılabilir. İnsanlar dünya içinde bir dünya yapmışlardı ve bu dünya, bir su damlasının evreni yansıtması gibi, gerçek dünyayı yansıtıyordu. Ama yine de…yine de…Bu minik dünyanın içine, kaçınmaya çalışacaklarını düşündüğünüz her şeyi koyuyorlardı - nefret, korku, zulüm.”

23 Beğeni

Kitabı az önce bitirdim. Gerçekten çok güzel bir deneyimdi bu kitabı okumak. Aksiyon ve bilimkurgunun yanında hak, işçilik, çalışma, etik gibi bir çok konuda sorgulamalar yaptıran bir eserdi.

Kısaca içeriğinden bahsetmek gerekirse 2. Dünya Savaşı’nın sonunda başlayan bir hikayemiz var. Savaşı ve getirdiklerini gören, değişik görüşlere sahip zengin bir iş adamı var: Andrew Ryan. Bu kişi kafasında bir ütopya kuruyor ve bunu gerçekleştiriyor. Ancak eksikleri olan bu ütopyada sorunlar baş gösteriyor ve işler hiç umulmadık bir noktaya varıyor.

İlk başlarda kurgusu ağır ilerlese de özellikle 2. bölümden sonra açılıyor. Aksiyon sahneleri ve bölüm sonları oldukça güzel işlenmiş. Bence tek eksiği betimlemeler. Ben şehrin görüntüsünü aklımda oluşturamadım. Bir de şehri gösteren bir harita olsaydı okuma zevkinin artacağını düşünüyorum.

Bilgisayar oyunlarının ön hikayesi olduğu için yarıda kesiliyor. Bu eserden sonra oyuna da şans vereceğim.

Özetle aksiyon ve bilimkurgu arayanlar için güzel bir kitap. Yalnız biraz fazla şiddet ve rahatsızlık verebilecek unsurlar var. Okumadan önce bunu göz önünde bulundurmanızı öneririm.

Senenin son kitabı için iyi bir seçim yaptığımı düşünüyorum. Okumanızı öneriyorum.

2023 yılı ülkemiz ve tüm dünya için güzel bir yıl olsun. Güzel ve bol kitaplı bir yıl diliyorum herkese.:slightly_smiling_face:

14 Beğeni

518Z-CT7-zS.AC_SY1000

Franz Kafka - Dönüşüm

İlk kez Franz Kafka okudum ve çok çok çarpıcı bulduğumu söylemeliyim.

Betimlemeler öyle çok güçlü olmamasına rağmen insanın içine işliyor, böyle bir durumda ne yapılırdı sorusuna itiyordu okurken. Vaktim olsaydı detaylı bir inceleme yazmak isterdim ancak altından kalkabileceğimi de düşünmüyorum açıkçası.(Bu konuyu sadece okuduklarımı atmak için kullanıyorum genelde.)

Kitap Gregor’un etrafında dönse de Gregor’un ailesi, özellikle Grete karakteri de çok önemli bu noktada. Kitabın başında umursamaz, sorumsuz ailenin küçük kızıyken birden bire çok ağır bir yük biniyor sırtına.

Amatör olarak yazmakla ilgilnen biri olarak böyle bir hikayeyi ben nasıl betimlerdim diye sormuyor değilim kendime açıkçası, çünkü Kafka yer yer haddinden fazla doğal anlatmış ve bu da durumu daha da korkutucu yapıyor. Ancak gerçekçi olduğunu yakınen biliyorum bizde de laf vardır ya ‘düşenin dostu olmaz,’ diye. Tabii buradaki çok daha ekstrem bir örnek. Aile ne yapabiilirdi? Sorusuna bir cevabım yok zaten kitapta da aile ‘villain’ olarak resmedilmiyor. Onların bakış açısından da görebiliyoruz olan biteni bir noktada.

Kitaptaki en etkilendiğim yer Gregor’un başlarım lan size deyip kız kardeşi keman çalarken onu odasına davet etmek istemesi. Sonrasında ise maruz kaldığı muameleye dayanamayıp kahrından gidiyor, yazar bu kısmı çok iyi anlatmış gerçekten.

Çok etkilendiğimi söylemeliyim.

Evet, yıl başını yatakta döneleyerek, akşam üstü binaların çöpünü atarak(türlü aksilikler) bebelerle Zombi Rock ve Franz Kafka ile geçirdim. Müthişti gerçekten.

15 Beğeni

görüntü

Leziz Kadavralar, tüm hayvanlara bulaşan ve temas halinde insanlar için ölümcül olan bir virüsün yayılması ile insanların bütün hayvanları öldürdüğü ve besi hayvanlarının yerini artık çiftliklerde yenmek için yetiştirilen insanların aldığı bir dünyayı, insan mezbahasından sorumlu Marcos Tejo adlı karekterin üzerinden okuduğumuz dram yüklü pesimist bir roman.

Hikaye okuduğum en bunalımlı, en dram yüklü, en pesimist hikayelerden biriydi. Dram öğeleri özellike ana karakterin üzerine boca edilmiş. Marcos çocuğunu yeni kaybetmiş, eşi evi terk etmiş, annesi vefat etmiş, babası huzurevinde hasta yatıyor, kardeşi ile araları kötü, yaptığı işten nefret ediyor vs. Öte yandan bu virüs nerden geldi? Nasıl yayıldı? Semptomları neler? gibi işin bilimsel kısmına hiç değinmediği için herhangi bir bilimkurgu tarafı yok. “Ya öyle bir virüs varmış, yayılmış işte” diye oldukça sığ bir şekilde başlıyor.

Kitabın adından da anlaşılacağı gibi et üretimi için günümüzde büyükbaş besi hayvanları için uygulanan prosedürler artık insanlar üzerinde uygulanmaya başlanıyor. Et çiftliklerinde insanlar yetiştiriliyor, ses çıkarmasınlar diye ses telleri alınıyor, ilişkiye zorlanıyor, etleri lezzetli, derileri kaliteli olsun diye çeşitli işlemlerden geçiyor ve sonra kesimhanede kesilip, parçalara ayrılıp yeniliyor. Kitap direkt olarak bu olayın ortasına dalıyor. Zaten kitabın ilk yarısı tamamen bu kesim işlemlerinin açık açık anlatılmasına ayrılmış. Kafeslerde tutulan kolu bacağı kesik hamile kadınların kafalarına tokmakla vurup bayıltılmasından, insan sakatatlarının tek tek paketlenmesine kadar uzun ve ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor. Bu yüzden midesi kaldırmayacak olanlar dikkatli olsun.

Aslında marketten aldığı janjanlı paketlerdeki etler ağaçta yetişiyor sanan insanların et üretim çiftliklerinde olan bitenlerin farkındalığına sahip olup empati yapabilmesi ve bu yolla insanlığımızı ve kurduğumuz “medeniyeti” sorgulamamız için oldukça vurucu ve etkili bir konu seçimi ama bence edebi yönü başarılı değil. Çoğu yer çok havada ve anlamsız kalıyor. Örneğin ana karekterimiz Marcos geçmiş güzel günleri de hatırlayabilsin diye bu virüsün yayılıp tüm havyanların öldürülmesi ile insan çiftliklerinin kurulup insan etinin yenmesinin yasallaşması yaklaşık 20 yıllık çok kısa bir süre içinde oluyor. Ayrıca ana karakterimiz dahil olmak üzere mezbahada çalışıp insan kesen işçiler aslında özünde çok çok iyi kalpli insanlar ama “Ya napalım baba mesleği, tek bildiğimiz iş bu, parası da iyi” diyerek insanların boğazını kesiyor, derisi yüzüyor, bağırsaklarını temizleyip, beyinlerini paketliyorlar. Çok saçma… Bu besi insanları avcılar tarafından satın alındıktan sonra araziye salınıp spor olsun diye avlamak için dahi kullanılabilmelerine rağmen herhangi bir çiftlik hayvanı gibi köle olarak çalıştırılamıyorlar, yasak. yazar tahminimce “Aman Ali Rıza bey tadımız kaçmasın.” diye SJW-Woke çirkefi üstüne sıçramasın istemiş olabilir. Böyle tutarsız, absürd yanları var ve bıkkınlık verici dram öğeler ile bence gereksiz uzatılmış, yerinde kısa bir novella olabilirmiş.

Yapmaya çalıştığı şey iyi, yapma şekli hayli kötü bir kitaptı.

13 Beğeni

Okuduğum Tarih: 19-25 Aralık 2022
[Okuduğum 365.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 92.betik
[Aralık ayının 7.betiği]

Türk Korku-Gerilim Edebiyatı’nın taçsız kraliçesinden karabasanlarımız olacak türde öykülerden oluşan bir hafif korku-gerilim menüsünü hazırlanmış. Öyküleri okurken “Tıkabasa” doyamadım çünkü ürpertisi yüksek korku-gerilim öyküleri bekliyordum. Kalem, ilk kez bu korku-gerilimin alt türünde yazdığına tanık olduk. Gelin birlikte öykülerin bende bıraktığı izlenimlere bir bakış atalım…

Arsız Asım’ın Akıbeti; Bu öyküde uçkuruna ve paraya düşkün insanın hazin sonunu görüyoruz. Ayrıca yediğimiz kabı kirletmek yerine o kabı tertemizlemek daha önemlisi olduğunu görüyoruz. Okurken resmen nutkum tutuldu çünkü sıkıcı ve basit başlanan öykü birden sürprizlerle dolu bir sonu götürdü beni. Resmen “Nasıl yani? İsa aslında hangi yaratıktır?” diye sormaktan kendimi alıkoyamadım. Bence orada İsa (as) ölmediğine metaforik bir gönderme olduğunu görüyoruz. Hristiyan inancındaki İsa (as) çarmıha gerilerek öldürülme olayına parodi ve Müslümanca bir yanıt verilmiş. Yani siz onun öldüğünü söylüyorsanız aslında onu ispiyonlayan havarini öldüğünü biliyorsunuz. Kısacası sizin okuduğunuz martavallar bizi bozmaz. İlk öyküdeki Nettin Usta’nın kötülerin eline geçtiğini görüyoruz. Yani öyküler son kısımlarla birbirine bağlanır.

Dulavrat Çorbası; Öykünün sonlarına doğru korku-gerilim havasını iliklerine kadar yaşarken birden özünü o bataklığın önünde bulacaksın ve çığlık atmamak için özünü zor tutacaksın. Ürpeten korku-gerilim öykülerini çok seviyorum. Öyküye dönersek kadınlar bizden zayıf olsa da onlara zulmetmemiz bence etikdışı ve yanlıştır. Kısırlık sadece kadınlara özgü değildir. Çocuk istiyorsa karşılıklı muayene olacaksın. Neyine güvenerek özünü sağlıklı görüyorsun. Ayrıca erkek yada kız çocuğu olması bizim genimize bağlıdır çünkü hem X hem de Y kromozomu taşıyoruz. Kadına şiddeti kınarak sözlerime nokta koyuyorum.

Azdır Gülü; Bu öyküde uçkuruna düşkün insanı ne kadar terbiye etmeye çalışsan da o senin işgüzarlığından faydalanarak önlemini çiğner. Öncelikle kişinin kanıyla beslendiği için o kişiyi gençleştirdiğini sanarken aslında o gülün bir yaprağını yedikten sonra gençleştiğini görüyoruz. Bir de bu kadar birbirine benzeyen insan akraba değil birbirinin aynısı olur. Yani Fiko Junior, Fiko’nun gençleşmiş halidir. Ayrıca Çetin gelene kadar o apartmandakileri elden geçirmemiş mi Fiko Dede? Çetin onu mu yoldan çıkarttı yoksa onu ıslah eden mi? Ayrıca azdır gülü satan dükkan, Tepegöz Restoranı’na en iyi kötüyü seçen kasifçilerden mi? Sorular peşe peşe sıralanırken de Fiko Dede, sebepsizce kötü tarafa geçtiğini anlıyoruz.

Bir Fırt Yeter; Ters köşeleriyle enfes bir öykü okudum. Öyküde Sadi’yi masum bilirken Tepegöz Restoranı’ndaki caytganlardan günahlarını öğrenince ağzım açık kaldı. Keşke masum olarak kalsaydı belki de mutlu bir hayatı olurdu. İlk defa bir karakter için çok üzüldüm çünkü adamcağız kasıtlı olarak kimseye zarar vermedi. Saadet Hanım meğer ayartıcı cinmiş. İnsanlar hep aksilikler için debelenirken özünü hiçbir zaman bulamaz. Hep kayıptır. Işığını bulduğu zaman özünü anlamdıracak…

Saç Kavurma; Bu öyküde paragöz insanın hazin sonuna tanık olunurken kimseyi emellerimizin uğruna harcatmanın ne denli zararlı olduğunu görüyoruz. Belki de İblis Restoranı’nda herkes işlediği suçu yerken aslında öteki hayattaki panoramamıza küçük bir bakış atıldığını gördük. Saç kılları sayesinde bir kuruş ödemeden restoranda çıkarıyoruz. Öteki yaşamda kıyamete kadar saç telleri kavurması yer. Tabak bittiği gibi yeniden tabak dolunur. Ayrıca yaşlıdır diyip geçmemeliyiz. Hataları ve yanlışları olunca onlara usulen tane tane anlatmalıyız. Merhametten ve iyilikten maraz doğacağını bu öyküden bir kez daha öğrendik.

Nektar; Öykünün sonlarına doğru doğa korkusu iliklerine kadar sezerken doğa, Tanrı’nın emriyle sebepsiz yere öldürülen kişinin öcünü almak için hareket geçiyor. Bugüne kadar işlenen korku gerilim öykülerinde kötücül yaratıklar sahnedeyken bu öyküde ise doğa korkusu Tanrı’nın emridir. Doğa, yapısında kötülük barındırmaz. Doğa cömerttir. Özüne iyi bakana bereket yağdırır. Cansız doğa, canlı insandan daha iyidir. Doğa korkusu öyküler, kraliçenin kalemine çok yakışır. Taş Uyur, doğa korkusuyla yazılan kraliçenin öyküsüdür. Öykünün sonunda Caytgan, İçkici Süleyman’ı neden istemediğini soru işaretiyle bize veda ediyor.

İtadakimasu; Öykü adı bana bir yokai korku-gerilim öyküsü okuyacağımı sezdirse de aslında öykünün adı Japonca’da “bu yemek için hayatını almak zorunda kaldığım için özür dilerim.” anlamına gelse de öyküde paranormal bir restoran adıdır. Burada kibirin, karşı kültürüne saygı ve merak ettiğin şeyi aceleci olarak yememeyi öğretir. Bir işte uzman değilsen o işe girişmeyeceksin. Yumurtan yoksa gıdaklamayacaksın yani bir iş için bilgi ve tecrübe lazımdır. Yani detaylı bir araştırmada olmasını vurguluyor.

Bir Şerbet Kazası; Bu öyküde evladın dahil yabancı olsa da onun dış görünüşüyle dalga geçmenin hazin sonunu görürsün. Yada başkaları memnun etmek için güzelleşmek için ne olduğunu bilmediğin içecekler bodoslanma dalmayacaksın. Bir insan seni seviyorsa o senin kalbinin ve aklının güzelliğinden olmalıdır. Ayrıca sana ilgi duyanlara elinden geldikçe ilgileneceksin ki yarın öbür gün ondan canavar çıkıp senin veya sevdiğinin sonu getirmesin. Duryanmamak için Geçkurtul olmaya çalışacaksın bu yaşamdan.

En Leziz Günahlar; Öykü bana karmaşık gelse de öykünün verdiği ileti ortadadır. Öykü sayesinde ne edersen özüne edersin. Ayrıca burada gerilim havası içerisinde hayatlarımızdaki pişmanlıklara bakıp hatta bencil ve kibirli davranmamayı öğütlüyor. Kara Kara Kapkara öykü seçkisindeki öykülerle kıyasladığım zaman kraliçenin kısmen beğendiklerimin içinde yer aldı. Nettin Usta, bana Zebercet Bey’i anımsatsa da Zebercet, enazında ölürken yaptıklarından pişmanlık duyup hatalarını telafi etmek istedi.

Daha önce okuduğum “Kara Kara Kapkara” öykü seçkisindeki öyküleri mumla aradım çünkü okurken çığlık atacak moda giremedim. Sanki Işın Beril Tetik değil Demokan Atasoy veya Galip Dursun’un yazdığını sezdim çünkü bu iki kalemimizin inişli çıkışlı bir grafiğe sahip korku-gerilim öyküleri yazdıkları su götürmez bir gerçektir. Beğendiğim ve kısmen beğendiğim öykülerden oluşan menüyle “Tıkabasa” doymadan masadan kalkıyorum. Okuduğum için hiç pişman değilim çünkü nitelikli bir kalem okuduğum için gurur duyuyorum. Okumanızı tavsiye ediyorum.

7 Beğeni