Bende aynı hisleri yaşamıştım. ![]()
Bu kitabı okumak için temel birkaç kitap okuyarak sağlam bir altyapı oluşturmak gerekebilir. Özellikle ağırlıklı olarak Heidegger ve Proust’un kitaplarından referans alınan cümleler, paragraflar var. Diğer yandan yazar belli başlı yerlerde bu alıntıları açıklasa da yeterli gelmeyebilir. Çeşitli yazarların zaman hakkındaki argümanlarını açıklamasının yanı sıra onları kendi düşünceleriyle de eleştirebilme cesaretini göstermiştir. Zamanın ne idiğü ile başlayıp, nasıl dayanaksız kalarak dağıldığına ve buna bağlı olarak, insanın bu dağılmış doğrusal zamanda nasıl sürüklendiğini anlatmış.
'‘Zamanın Kokusu’'nun, tüm insanlığın hasretine mazhar olduğunu ve yine insanların beklenen, düzene girmiş yerli yerine oturtulmuş bir zamanın hasretini çektiklerini vurgulamış. Zamanın meçhullerine hürmet zorunluluğuna da değinmiş.
İnsanın can sıkıntısının doğru eylemlerde bulunmama, ıstırap duymama ve kendi nefsini olanlar karşısında hesaba çekmemesinden kaynaklandığını söyleyebilirim.
“Bir günü bir gününe eş olan ziyandadır.” hadisinin yer yer kitapta hissedilmesi mevzu…
Aksiyonun, makineleşmeye yani akt’a dönmesinin insanı çıkmaza sokması ve zamanın kişi üstünde hükmünün kalmaması hissi…
Öte yandan unsur üstü dile ve unsur üstü manaya çıkan Allah dostlarının yani zamanı ve mekanı aşanların belli başlı hallerini, “hacı-turist” benzetmelerinde yer yer göreceksiniz.
Yine yazarın, ‘‘tefekkür’’ kavramına ne kadar önem verdiğini de okuyacaksınız. Çünkü tefekkürsüz hadiseleri irdeleme işi insana, yaşamı boyunca karşılaşacağı olaylarda sürekli olarak şaşmasını ve tüketimin de üretiminde hızla akıp gittiği bu zaman diliminde nasıl davranacağını bilememesinden ötürü oradan oraya savrulduğunu deneyimletir.
Yazar, internet çağının, zamanın bu olağan hızına yaptığı katkıyı da es geçmez ve mekâna tâbi olan zaman mefhumunun ve mekânın kendisininde nasıl ortadan kalktığını vurgular.
Byung Chul Han’a katılmadığım yerlerde var lakin yorumu fazla fazla uzatacağı için şimdilik burada keselim.
Not: Kitabın az sayfa olduğuna aldanmayın. Okuması kolay değil. Şayet ben bile altyapımın eksik olduğunu yer yer hissettim. O yüzden daha sonra tekrar okuyacağım.
Neuromancer - William Gibson
Öncelikle şunu söylemeliyim; bu eser okuması kolay bir kitap değil ve herkese hitap etmeyebilir. Bunun başlıca sebebi de yazarın hikaye anlatma yeteneğinin hayal gücünün gerisinde kalıyor olması.
Kitabın kesinlikle bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. Hikayeyi anlayabilen herkesin de aynı şeyi düşüneceğine eminim, beğenilmeme sebebinin genellikle hikayeyi takip edememe ve anlayamama olduğunu düşünüyorum.
Bunun sebebi bence yazar ve çevirmen kaynaklı yarı yarıya.
Kitabın efsaneleşmiş açılış cümlesinden örnek vermek istiyorum.
“Limanın tepesindeki gökyüzü, ölü bir kanala çevrilmiş televizyon rengindeydi.”
Bu cümlenin orijinalinde yazar gökyüzünün karıncalanmış televizyon renginde olduğunu söylüyor. Yani şu görüntü;

acaba kitabı okuyan kaç kişinin zihninde bu görüntü canlandı. “ölü bir kanala çevrilmiş televizyon rengindeydi.” bence çok kötü bir çeviri.
“The sky above the port was the color of television, tuned to a dead channel.” Orijinal cümle. Dead Channel derken ne kastedildiği bariz bence. Bunu ölü kanal diye çevirince anlam yok oluyor. Ölü kanal tabirini hiç kullanmadım ve duymadım şimdiye kadar. Karıncalanmış veya karlanmış ekran kullanılıyor.
Motamot olarak doğrudur ancak anlam kaybı mevcut. Örneğin; İngilizce’de “raining cats and dogs” şeklinde bir deyim vardır, bunu “bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor” şeklinde değil de “kedi ve köpek yağıyor” şeklinde çevirmek motamot olarak doğru ama anlam yok oluyor. Bence çevirmen bu kitapta bolca bu hataya düşmüş. Belki cyberpunk türüne aşina değil, kitabı sevmedi veya uğraşmak istemedi bilemiyorum ama 6:45 yayınlarının çevirisindeki yazım hataları temizlenmiş olsa bile(kitabın son bölümde bolca imla ve yazım hatası mevcuttu) çeviri kalitesi bence artmamış.
Hangi sebeple yapıldığını anlamadığım saçma bulduğum Türkçeleştirmeler; kitabın adını “Neuromancer” olarak kullanıp içeride bu kelimeyi “Nöromansçı” olarak kullanmanın sebebi ne olabilir?
Türkçede nöromansçı diye bir kelime mi var? Ayrıca neuromancer kelimesi necromancer kelimesinden esinlenerek oluşturulmuş yani necromancer ölüm büyücüsü olduğuna göre neuromancerı da nöron büyücüsü olarak çevirebilirsin illa çevirmek istiyorsan.
Tek tek incelemeyeceğim sadece çevirmenin hangi mantıkla çeviri yaptığının anlaşılması adına örnek vermek istediğim. Eminim araştırsak bir çok örnek bulabiliriz. Kitap zaten takip etmesi ve anlaşılması zor bir eser bir de bu tür anlam kaybı yaşatan cümleler eklenince okumak iyice zorlaşıyor.
Kitapta bence Matrix filminden Neo, Trinity, Morpheus, Kahin ve Mimar karakterlerine esin kaynağı olmuş karakterler mevcut. Yazar Ubik, Vakıf gibi öncül eserlere de selam göndermiş. İki kitapta olan konseptler birebir kullanılmış burada da.
Kitap çok derinlikli bir başyapıt bence fakat fazlasıyla emek istiyor. Kitabı okumakta zorlananlara aşağıya bıraktığım videoyu öneririm. Bölüm bölüm konuşuyorlar ve kaçırdığınız, farkına varmadığınız bir çok şeyi fark ediyorsunuz.
Bir de tek seferde okunarak tamamen anlaşılabilecek bir kitap değil bence. Bir süre sonra not alarak tekrardan okumayı düşünüyorum. Özellikle kitabın ilk yarısında okurken fark etmediğim bir çok ayrıntı olduğuna eminim.
4/5
Bu yapıcı ve güzel yorum için teşekkür ederiz. Kargomun gelmesini ve kitabı okumayı sabırsızlıkla bekliyorum.
Altıkırkbeş basımının ilk cümlesi de şu şekilde: Limanın üzerindeki gökyüzü, yayını yapılmayan bir kanala ayarlanmış gibiydi.
Görünmez Adam - H.G. Wells
1897 yılında yayınlanan bu romanda, Iping köyüne gelen garip bir adamın başından geçenleri görüyoruz. Garip olmakla birlikte son derece asabi de olan adam, köylülerin dikkatini çekecek davranışlar yapar. Sonra tatsız olaylar meydana gelir.
Fazlasıyla akıcı ve sürükleyici bir roman, konusu zaten en baştan belli oluyor. Görünmez adam yazarın diğer romanlarında gördüğüm ana karakterlerden epey farklıydı. Hiç hoş biri değildi. Böyle bir karakter görmek gerçekten şaşırtıcı geldi. Romanla ilgili tek eleştirim var diyebilirim. O da kısa olması. Hemen bitiyor siz daha ne olduğunu anlamıyorsunuz.
Puanım: 8/10
Henüz bitirmedim ama kitapta biraz Stalker (Uzayda Piknik) havası var. Nasıl anlatsam bilemedim ama.
Mars’a Seyahat ¬ Hans Dominik
2108 yılında, Mars ile ilk başarılı bağlantıyı kuracak olan kâşife verilecek Mars Ödülü’nün miktarı yıllar geçtikçe devlet tahvilleriyle katlanmaktadır. Artık mütevelli heyeti bu kadar yüksek bir parayı kimseye vermek istememektedir.
Bir gün kâşif Doktor Müller, yerçekiminin etkisini ortadan kaldırabildiği kartvizit ve yüzükle gelir. Aynı teknikle bir uzay gemisi yapacağını, ayrıca yerçekimini yeri gelince artırabilecek bir sıvıyla yönetebileceğini, ödülün %75’ini mütevelli heyetine vereceğini söyleyip onları Mars’a seyahate ikna eder.
Öykü 1908’de yazılmış. O zamanlar yerçekimine “suyun süngere nüfuz ettiği gibi atomlara nüfuz eden ışık eterinin etkisi” olarak bakılıyordu. Bugün eter/esir diye bir şey olmadığını, kütleçekimin ise kütlenin uzayı bükmesinden meydana geldiğini biliyoruz.
Dünya’nın atmosferinden çıkmanın mümkün olmadığı sanılıyor. Mars’ın suya, bol oksijene, zengin bitki örtüsüne sahip olduğu hayal ediliyor; bugünkü bol karbondioksit ve demiroksitli kızıl yapısı da bilinmiyor. Öyküdeki Mars, Meram bağları gibi. ![]()
Bilimsel öngörüleri tamamen yanlış olmasına rağmen okuması keyifli bir kısa öyküydü.
Neuromancer
Matrix serisine ilhamını veren kitap diye geçen, yazıldığı dönemde ödülden ödüle koşan bir ilk kitap olan Neuromancer’ın başına yılların beklentisi ile oturdum. Geçmişte dilimize kötü çeviriler ile kazandırıldığını bildiğimden uzun bir süre yeni ve hakkını verecek bir çeviri ile gelmesini beklemiştim. Maalesef fazla beklentiye girmişim, aradığımı bulamadım.
Gibson yazım tarzı olarak kesinlikle okur dostu değil. Sizi olayların içine bırakan, betimlemeye ya da açıklamaya girmeyen bir yapıda Neuromancer. Ek olarak Gibson bol bol kitap içi terim yaratmış, bu terimleri de açıklama zahmetine girmiyor. Okur gidişat ile ya da belirli mantıklara oturarak öğreniyor okuma sürecinde. Bu da Neuromancer’ı yer yer anlaşılması zor yapabiliyor, bazı yerleri dönüp iki kez okumak zorunda bıraktırabiliyor. Ben nispeten yavaş bir okuma temposunda, sakin bir ortamda pür dikkat okuyarak yazarın tüm anlatımını yakaladığıma inanarak bitirdim kitabı. Yine de sevdiğim okuma tarzı bu değil, herkese de hitap edeceğini düşünmüyorum. Bu nedenle Neuromancer’ı okumaya karar verirken zor bir okuma olacağını kabul edip başlamakta fayda var.
Çeviri/editöryal kısmı da pek tatmin etmedi, bir üstte belirttiğim zorlukları çok ufak dipnotlar ile okur adına kolaylaştırabilirlerdi diye düşünüyorum ama yazarın yazım tarzına müdahil olma gibi düşündüler sanırım. Ancak bu terim kelimeler bazen çevrilirken anlam da kaybetmiş, bazen çevrilememiş, bazen de çok havada kalmış. Zaten çevirmesi zor bir esere de hakkını veremeyen bir çalışma olmuş gibi ancak anadili ile karşılaştıramadığımdan çok da kabahat bulmak istemiyorum açıkçası. Okurken dil seviyesi iyi olan okurların İngilizce okumayı tercih etmeleri daha mantıklı gibi geldi çoğu zaman bana. Sprawl üçlemesine devam etmeyi düşünsem devamını İngilizce okuyabilirim belki ben de.
Orijinal ve harika fikirlerin olduğu ancak bunu sunmada yeterli olamayan, tarihte her zaman özel bir yeri olacak bir bilimkurgu Neuromancer. Basıldığı 84 yılında ne kadar özel bir kitap olduğunu, getirdiği sesi anlayabiliyorum ve 80-90 larda okunduğunda mükemmel bir zevk vereceğini düşünüyorum. Ancak günümüzün içerik bombardımanına tutulduğumuz dünyasında okuyacaklar için yeni ve özel bir şeyler sunamamış kalacak. Edebi olarak da yetersiz bir anlatıma sahip olduğu için türün gedikli okurları hariç fazla sevilip tercih edileceğini düşünmüyorum maalesef.
A TRUE STORY
Kitabımız, Romalı hiciv ustası Lucian’ın üç farklı metnini içeriyor.
İlki tarihyazımı üzerine bir deneme. Lucian, dönemin tarihçilerini aşırı süslü dillerinden, abartılı anlatımlarından ve bilgisizliklerinden dolayı eleştirdikten sonra, nasıl iyi bir tarihçi olunacağını izah ediyor.
İkinci metinde ise eleştirdiği tarihçileri taklit ediyor. Odysseus misali yolunu kaybedişini ve kendisini bulduğu tuhaf yerleri anlatan “gerçek” bir hikaye yazıyor. Bu tuhaf yerlerden biri de Ay olduğu için yazılan ilk bilim-kurgu hikayesi diyebiliriz.
Son metin ise filozofların eleştirildiği bir diyalog. Evren ve tanrılar hakkında herkesin farklı bir şey söylemesinden bıkmış Menippus’un, kendisine bir çift kanat yapıp Tanrılarla konuşmak için göklere doğru uçuşunu anlatıyor.

Agatha’den yine bir çırpıda okunacak güzel bir polisiye kitabı. Kitabı okunaya başladıktan sonra Miss Marple’ın son macerasıymış meğer bu kitap. Ama yine de bitirmek istedim.
Evde örgü örerken ve durağan bir gün geçirirken Miss Marple’a bir mektup gelir. Bu mektup daha önce gittiğu bir yerde ilk kez tanıştığı Bay Rafielzden gelir. Bay Rafiel bir teklifte bulunur ama Miss Marple’a olayın ne olduğunu anlatmaz. Böylelikle ihtiyar kahramanımız kendisini tam bir bilinmezin içinde bulur. Marple olayları çözebilecek mi yoksa bu hengamenin içinde kaybolacak mı?
Artık Agatha Christie’nin kitaplarına şüpheyle yaklaşmayacağımdan bu kitapla emin oldum. Poirot’nun olduğu kitaplarda olaylar daha hareketliyken Marple’ın yer aldığı olaylar biraz daha durağandı. Tabii bunu sadece bu kitap için söylüyorum. Diğerleri de aynı mıdır bilemem. Marple’ın gençliğini konu alan bir kitabı var mı acaba?
Kitapta olaylar klasik bir şekilde sin 20 sayfaya kadar gizemini koruyor. Agatha hayranları eminim katili ufak bir gayretle bulabilirler ama benim gibi yeni okuyucular için bu biraz zor. Karakterlerin bolluğu başta gız korkutsa da ilerleyen sayfalarda bunkarakterlerin üzerinde çok durulmuyor. Bu da kitabın akıcılığına katkı sağlıyor.
Benim için güzel bir ara kitabı oldu. Tavsiye ederim.
7/10
Benim için de sıkıcı bir okumaydı.
Karanlık fantezinin hakkını veren ve epey rahatsız edici kısımlar barındıran +18 bir kitaptı. Kanlı çarpışmalar, kara büyüler, ölüler, ihanetler… En önemlisi de kötü mü kötü bir ana karakter.
Çoğu fantastik kitabın aksine iyilik abidesi olmaktan uzak bir karakteri okumak hem ilginç hem de keyifliydi. Yazar burada dengeyi iyi tutturmuş. Bizi ne karakterin özünde iyi biri olduğuna inandırmaya çalışmış ne de kötü biri olsun derken aşırıya kaçıp insani yönünü kaybettirmiş.
Anti-kahramanımız Jorg bir prens. Parçalanmış İmparatorluk’ta yaklaşık yüz tane kral var ve hepsi de birbirleriyle savaş halinde. Jorg da henüz dokuz yaşındayken annesi ile kardeşinin ölümüne şahit oluyor ve ardından intikam arzusuyla yola çıkıyor ama işler çok farklı bir yere evriliyor. Biz onun on dört yaşındaki halini okuyoruz.
Yine birçok fantastiğin aksine birinci şahısla yazılmış ve kendine ait bir evren içermiyor. Aralarda Platon’dan, Nietzsche’den, Cermenlerden ve Türkmen kılıçlarından bahsedilince yadırgamadım diyemem
Ama bir dünya inşası olmadığı için de içine girmek daha kolay oldu.
Ayrıca olay odaklı olduğu ve betimlemeye az yer verdiği için de çok akıcıydı. Örneğin bir yerden başka bir yere giderken o yolculukta sadece bahsetmeye değer bir olay varsa okuyoruz. Şimdiye kadar okuduğum en konsantre olay örgüsü diyebilirim.
Peki, kitap mükemmel miydi? Tabii ki hayır. Bazı kısımlar gerçekçi değildi. Örneğin karakterin yaşı gibi davranmaması ve fantastik kitaplardaki çoğu ergen karakter gibi aşırı yetenekli/şanslı olması… Ama aksi takdirde hikâyelik bir malzeme de olmazdı sanırım. Diğer eksiklikleri ise karakter çeşitliliğinden yoksun olması (kadın karakter yok ve diğer erkek karakterler de silik) ve akıcılık uğruna derinlikten vazgeçilmesi. Olay örgüsü hızlı olunca haliyle pek çok şey sığ kalmaya mahkûm oluyor. Zengin bir kurgu veya dünya beklememek gerek.
Velhasıl kusursuz değil fakat ilginç ve okuması keyifliydi. Güzel vakit geçirmelik, sizi yormayacak ve kolayca içine girebileceğiniz bir kitap arayışındaysanız tam size göre. Serinin diğer iki kitabı da benzer uzunlukta. Muhtemelen tempo aynı şekilde devam ediyor. Arayı çok açmadan onları da okumayı düşünüyorum.
8/10
Okuduğum Tarih: 01-06 Yelin 2023
[Okuduğum 382.betik]
2023 (Tavşan) yılında okuduğum 12.betik
[Yelin (Mart) ayının ilk betiği]
Öykü seçkisinde distopik yanı ağır basan, bizi toplumsal yok oluşların sınırında gezdiren, hatta bazen bu sınırın ötesine de geçen öykülere ağırlıktadır. Elbette arada şafağın aydınlanır gibi olduğu öykülere de rastlayacaksınız. Ama çoğunda sökecek olan şafak, karanlık… Daha önce başka öykü seçkilerinde okuduğum öykülerden sadece Gebe, seçkinin en iyi öyküsüdür.
Daha önce Karanlıktaki Kadınlar adlı korku-gerilim öykü seçkisinde okuduğum Seran Demiral’ın Gebe adlı öyküsüne yaptığım yorumu yeniden sizlerle paylaşıyorum. Gerilim unsurları içinde barındıran öyküyü kurgu olarak beğenmekle birlikte etik açısından kabul etmediğim bilimsel atılım vardır. Kurguda özgür kadınlar, kendi klonlarını doğurarak anne oluyorlar. Ayrıca annesinin klonu doğuruyor Irmak. Bu iki işlem de yanlış çünkü klon doğurmanın altında dolaylı olarak babası ve dedesiyle zina etmiş oluyorlar özgür kadınlar. Bizleri bir araya getiren anne ve babamızın DNA sentezidir. Böyle bir gelecek yaşasak biz erkeklerin hataları sonucudur. Hatalarımızla onları büyük günaha sürüklemiş oluruz. Tanrı, kadın ile erkeği birbirini tamamlayan yapboz gibi olarak yaratmış. Biri olmadan diğeri olmaz.
Kırmızı Buton (Funda Özlem ŞERAN); %75 olarak beğendiğim distopik öykü; kıyamet koptuktan sonra yeryüzünde makinaların kaldığı bir dönemde geçiyor. Betimlemelerin gücü az olmasına rağmen makinalardan Türk mizahisi sözler duydukça insanın yüzünü güldürüyor ister istermez. Kıyamet koptuktan sonra Dünya, Venüs ve Mars gibi çorak bir gezegen olup olmayacağı belli olmadı için kıyamet anlayışımıza ters düşmemesi gayet normaldır. Makinalar bize Tanrı yada Tanrılar demesinde bir sorun yoktur çünkü onlarda insani duygular olmadığı için onlardan inançlılık beklemek makul değildir.
Demokrasinizi Hangi Boy Alırsınız? (Ruhşen Doğan NAR); Kısmen beğendiğim öykü olmasının yanı sıra ülkemizin üniter cumhuriyetine ters düştüğü için öyküyü desteklemiyorum. Ayrıca Elerkiç denilen cihaz (yarak) sayesinde düşünce özgürlüğünün perçinleştiği bir döneme imza atabiliriz. Elerkiç’in yanlış kişilerin tanımlanması sayesinde nasıl kötücül bir sisteme dönüştüğünü görüyoruz. Aslında burada dersler çıkartılıp geleceğimizi yeniden inşa edebiliriz.
Çok Satan (Kutsal) Kitaplar (Özgür HÜNEL); Öncelikle beni bilenler bilir ki bu öykünün beğenmediğim yönlerini apaçık biliyorlar. Buna ek olarak Darwin evrim teorisine asla inanmıyorum ve bu teoriyi benimseyen öyküler benden tam geçerli not almayacağını bilinsin. Yaratılış Akademisi sayesinde kod ad sistemi takdir ediyorum. O dönem de yaşasaydım Erdenay adını kod ad alarak keşfedilen gezegen gidip İslam dinini sağlıklı bir şekilde yayardım. Arapsevicilik ve bağnazlık olmadan dinimizi dosdoğru bilirlerdi. Şunu unutmasın ki uzaylılar içinde Tanrı’ya inan ve ona sığınan (ibadet eden)lar vardır. Bir de uzaylılar böyle ilkel varlıklar olmayacağı su götürmez bir gerçektir. Yerli bilimkurgu öyküsü olmayıp Türkçe absürt bilimkurgu öyküsü olarak değerlendirilir.
Lütfen Rahatsız Etmeyin (Selin ARAPKİRLİ); Fuhuşun bir yardımlaşma olarak yaygınlaştığı distopik gelecekte seçilen kavramlar betimlemelerle güçlendirilmediği için anlamsız sözlere dönüştüğünü görüyoruz. Ana karakterin insan mı puma mı olduğunu öykünün sonunda az çok idrak ediyoruz. Kafa ütüleme derecesinde didaktik anlatım kullanıldığı için yirmi dakikalık öykü maalesef bir saat gibi sıkıcı bir gerçekliğe dönüşmesi su götürmez bir gerçektir. Didaktik anlatım yerine betimlemelerle güçlenmiş bir olay örgüsüne dayalı bir olay öyküsü olarak yazılsaydı belki de kısmen beğendiğim öykü olurdu.
Daha önce Silsile (TBD 4.Bilimkurgu Öykü Seçkisi) içinde okuduğum Funda Özlem ŞERAN’ın Kapat-Aç öyküsünü yeniden okuyunca hem o seçki içinde beğenmediğim öykü olduğu için bu seçkide yer alan diğer öykü karşısında yine beğenmediğim öykü oldu. Mantık hatalarının ön planda olan öyküde ruhsuz bedenler zaman içinde çürüyüp gittiği için beden değiştirme gibi düşsel kurgu motifi, bilimkurgu temasına hiç uygun değildir. Onun içinde mankurtlaşma (siborglaşma) güzellemesinde hem büyüleyici yanı hem de dramatik yanını gözler önüne seriliyor. Mankurt olmak yerine gözü rahatsız etmeyen bilgi lenslerini yeğlerim.
Yarını Hatırla (Selin ARAPKİRLİ); Öncelikle öykü adıyla umut vaat edici görünse de öyküyü okuduktan sonra anlamsız ve sıkıcı bir öykü olduğunu anladım. Belli bir olay örgüsü olmadığı için hazırlanmış bir senaryo okumakla birlikte fiziksel ve ruhsal betimlemeler zayıf olduğu için karakterler gözlerimizin önünde canlanmaz. Sevi adlı karakterden dolayı yarı yerli bilimkurgu öyküsü olarak kabul ederken gezegendeki düzeni alt üst eden sarı salgından nasıl başladı ve nasıl bir salgın olduğundan hiç bahsedilmiyor. Sadece ad olarak geçer öyküde.
Son Umut (Ruhşen Doğan NAR); Normalde bu tarz öyküleri yorumlamıyorum çünkü hem inancıma hem de savunduğum yerli bilimkurgu ışığına ters düştüğü için. Bu seferlik yorumlamanın nedeni ise Ruhşen Doğan NAR’ın gelecek vaat eden kalemi daha da gelişmesine vesile olmak istiyorum. Öncelikle karakter adları absürt seçildiği için kimin kadın kimin erkek olduğunu ayırt edemiyorsun. Bir de üçüncü tür olan uzaylılar detaylı betimlemediği için zihinlerde onların görüntüsü oluşmuyor. İnançlı bir insanın kıyameti unutup ve Darwin evrim teorisini benimsemeyi insanların akıllarında soru işareti bırakıyor. İnsanların yeniden paganlığa dönmeleriyle siyasal dincileri alaylı bir şekilde dile getiriyor. Bu noktada onu takdir ediyorum çünkü skolastik düşüncelerden arınmalıyız.
Üzerine basa basa distopik öyküleri sevmemekle birlikte İslam dinindeki Kıyamet’e ters düşen kurgulardan da haz etmem çünkü inançlı olduğum için bilimkurgu öykülerinde ayakları sağlam bir şekilde yere basan kurguları çok seviyorum. Ayrıca seçkide yer alan TechNE adlı öyküyü yorumlamamamın nedeni de bilimkurgu öykülerinde Latince’nin üstün dil hastalığına tahammülüm yok. Hele bu hastalığı ısrarla savunan Türk (!) kalemlerinin bu tür öykülerini sevemem. Okuyup okumamayı sizlere bırakıyorum. Güzel öykü seçkilerinde görüşmek dileğiyle Betikkurtlarım…
Japon Klasikleri 24- Naomi: Bir Aptalın Aşkı, Cuniçiro Tanizaki
Sizce aşkın kaç hâli vardır? Rakamlarla ifade etmek ve bilindik söylemlerle belirtmek doğru olur mu? Sanmam. Yazarların çoğu aşkı anlatır; hep başka aşklara, yani birbirinden farklı aşk durumlarına şahit oluruz. İnsanlar farklıysa aşklar neden aynı kalıplarda yaşansın, yazılsın ve çizilsin? Böyle sıradan beklentiler mümkün olabilir mi? Aşk şeklini değiştirirken eserler de başka şekillerde okutur kendini. Değişik aşklar okunurken de tekdüzelikten, sadelikten ve daha birçok şeyden arınır insan.
Cuniçiro Tanizaki’den de bir aşk romanı okudum. Aşkın ‘’aptal’’ hâlini hem de. Aptal bir aşk olması, ‘‘tehlikeli ilişki’’ çanları çalıyor demek. Öncelikle herkese tavsiye etmek için yazmıyorum bu kitabın incelemesini; Tanizaki severlere, özellikle de aptal bir aşk hikâyesi okumak isteyenlere önerebileceğim bir eser sadece.
Doğrusu kitabı elime aldığımda sıradan bir aşk romanı okuyacağım beklentisindeydim, henüz başlarındayken yanıldığımı anladım. Bu farkındalığa varmam beni hızlıca sona götürdü. Uzun zamandır sonunu delicesine merak ettiğim bir parçayla yolumuz kesişmemişti. Heyecanlanmak, gülmek, üzülmek, sinirlenmek ve şaşkınlıktan çıkamamak gibi bir sürü duyguyu bir arada yaşadım, Tanizaki sağ olsun. Japon klasikleri incelemeleri yazarken en sık kullandığım kelimenin ‘’tuhaf’’ olduğunu biliyorum ama gerçekten de bu diziden okuduğum hiçbir kitaba ‘’normal’’ diyemem. Hakâret olur bu. ‘’Naomi: Bir Aptalın Aşkı’’ da tuhaflığından ödün vermedi bu anlamda.
Coci’nin gözünden okuduğum bu kurgu, böyle aşk olmaz olsun dedirtti, neler söyletti bana neler. Coci ve Naomi hayatımda okuduğum en uyumsuz çiftlerden olabilirler. Peki yazar bu uyumsuz iki insanı neden birleştirmiş? Bence Tanizaki yanlış ilişki nasıl yaşanır örneğinin öğretisini zihinlere kazımak istemiş. Normal bir ilişki sarsıcı olmazdı ki, etkilemesinin altında yatan başlıca şey bir çatışmayı yansıtması. Kadın-erkek çatışması ve farklılıkları üzerinde durmasının yanı sıra Japonya’nın Birinci Dünya Savaşı sonrası Batılılaşma sürecine kapılması da işleniyor. Sürekli ‘’Batılı’’ hayranlığı söz konusu diyebilirim.
Aşk bir insanı olduğu gibi kabul etmek ve sevmektir bence. Burada ise birbirlerinden farklı iki insanın ego savaşını okudum. Artık aşk değil de işkence metoduydu sanki. Kitabı bitirdikten sonra insanın aklında birçok soru oluşmasına olanak sağlayan Tanizaki’nin amacı da buydu. Aşkı çileye dönüştürmek yerine doğru insanla doğru ânı yaşamanın fikrini uyandırıyor insanda. Tabii her okuyana başka düşünceler çağrıştırabilir eser. Sonuç olarak aşkla ilgili tonlarca şeyin farkındalığını bu uyumsuz çiftin ilişkisinde yaşayabiliyorsunuz. Bu bile yeterli.
Puanım: 7/10
İncelememi yayımladığım platform: Wannart
READINGS IN CLASSICAL CHINESE PHILOSOPHY
Kitabımız, Klasik Dönem Çin Felsefesi’ne genel bir bakış niteliğinde. Dönemin önemli felsefi akımlarını, filozoflarını ve bu filozofların metinlerinden parçaları derliyor. Başlıca 7 filozofun temsil ettiği Konfüçyüsçülük(Kongzi, Mengzi ve Xunzi), Taoizm(Laozi, Zhuangzi), Mohizm(Mozi) ve Legalizm(Han Feizi) detaylı olarak işlenirken; Yangizm ve İsimcilik’ten de birer örnek metin verilmiş. Ek olarak kitabın sonunda, metinlerde sık sık bahsedilen önemli kişilerin, dönemlerin ve terimlerin açıklandığı bir bölüm var.
Robert Jordan’dan Warrior of the Altaii’ı okuyorum. Biraz daha bizden olduğu için aldığım gün okumaya başlamıştım ![]()
Altay halklarının lideri olan Wulfgar’ın fantastik bir dünyada geçen hikayesi anlatılıyor. Rober Jordan’ın Zaman Çarkından önce, 70’li yıllarda yazdığı ilk romanı fakat basılması 2019 yılına sarkmış ![]()
Belki Türkçeye de çevirilir umuduyla spoiler olmasın diye olup bitene hiç girmeyeceğim yanlız Altay halkının yaşantısı ve kültürü beklediğim kadar yansıtılmamış. Daha çok bozkırda çadırlarda yaşayan cermen halkı havası var. Wulfgar’a My Lord diye hitap ediliyor, habire şarap içiliyor vs. Arada bizden kelimelere de rastlıyoruz örneğin adı Bartu olan bir asker ve toklava diye bir çeşit yemekten bahsediyor yazar, sanırım baklavadan türetmiş ![]()
Öyle bir fantastik edebiyat şaheseri olmasa da ben gayet beğenerek okudum. Goodreads başta olmak üzere farklı mecralarda puanının kısmen düşük olması “kitapta kadına barbarca şiddet uygulanıyor, kadın karakterler hiç güçlü değil, tam bir hayal kırıklığı” diye 1 yıldız veren beyinsiz toplum tenyalarından kaynaklanıyor. O yüzden denk geldiğiniz puanlara yıldızlara vs. her kitap gibi bunda da aladanmayın. Ortalama üstü güzel bir fantastik kurgu bence.
Altay halklarının lideri nin adı wulfgar…nedense bana kuzey insanlarını hatırlatıyor… belki hint-avrupa kökenli halktandır…yani indus vadisi uygarlığını kuranlar gibi sonuçta…conan tarzı. sanskritçe falan. yazarın eski Türkik veya Mongoloid halklardan esinlenmediği belli sadece farklı bir yön seçmiş.
Dışlanmış ve zor şartlarda yaşayan bir çocuk olan Giovanni, bir gece tek arkadaşıyla birlikte Samanyolu Galaksisi’nde bir tren yolculuğuna çıkıyor. İki çocuğun bu yolculuk esnasında karşılaştıkları onları mutluluk, hayatın amacı ve ölüm üzerine düşünmeye itiyor.
Karakterlerden dolayı çocuk edebiyatı olarak sınıflandırılsa da yetişkinler için daha uygun bir kitap. Çünkü pek çok dini gönderme ve sembolik öğe mevcut.
Yazar bir Niçiren Budisti ve hayatı boyunca da bu inancı yaymaya çalışmış. Bu inanca göre insanlar, yaşarken Buda’ya ulaşma potansiyeline sahiptir ve herkes aydınlanmaya ulaşabilir. Üstelik bunu semavi dinlerdeki gibi kendi bireysel kurtuluşu uğruna dünyevi yaşamı göz ardı ederek ölüm sonrası bir yaşam için değil; tüm insanlığın acılarını dindirmek, aydınlanmalarını ve mutluluğa kavuşmalarını sağlamak için yapar. Kitapta da bu inancın özgecil ve fedakâr yönünü sık sık görüyoruz. “Eğer tüm insanlara gerçek mutluluğu bahşedebilecek olsaydım, bedenimin yüz kere yanıp tutuşması umurumda dahi olmazdı.”
Yazar bir kısımda doğrudan Hıristiyanlığı eleştiriyor.
“Kim demiş cennete gitmemiz gerektiğini? Nerede olursak olalım cennetten daha güzel bir yer kurmak bizim elimizde.”
“Tanrı gitmemiz gerektiğini söylüyor.”
“Böyle bir Tanrı şarlatan bir Tanrı’dır.”
Yazar aydınlanma ve mutluluğun yaşarken kendini bir şeylerden mahrum bırakarak değil, bu dünyada ulaşılabilecek bir şey olduğunu telkin ediyor ve bu temaları sembolizmle veriyor. Samanyolu Galaksisi yaşam ve ölüm arasında akan bir nehri, Kömür Çuvalı Bulutsusu insanların cennet sandığı öte dünyaya karşın ölümün gerçek doğası olan hiçlik ve karanlığı, Akrep Takımyıldızı ise çoğunluğun mutluluğu için kendini feda etmeyi simgeliyor.
Bu denli derin felsefi ve teolojik konuları ele alırken, karakterlerin çocukluğa özgü o masumiyet ve doğallığı yitirmemesi takdir edilesi bir yazma becerisiydi. Bu yönüyle bana biraz Küçük Prens’i anımsattı.
Kitabın bir olumsuzluğu da mekânları ve olayları gözümde canlandırmakta epey zorluk çekmem oldu. Fantezi/bilim kurgu yönü sönük kaldığı için beklentinizi yükseltmeden okumanızı tavsiye ederim. Kitap neredeyse tamamen yukarıda bahsettiğim temaların işlenmesinden oluşuyor.
Papazın Kızı - George Orwell
İlk kez 1935 yılında yayınlanmış roman. Orwell aslında bu kitabını beğenmeyip yayınlatmak istememiş. Ne var ki para için yayınlatmış.
Roman toplamda beş bölümden oluşuyor. İlk bölümde, huysuz bir taşra papazının kızı olan Dorothy Hare’in günlük hayatını görüyoruz. Dorothy, kilisede babasının en büyük yardımcısı olmakla birlikte evle ilgili tüm yük onun omuzlarındadır. Kendisini günah saydığı en ufak şeyde cezalandırmaktan da geri durmaz. Ancak Dorothy’nin bu monoton hayatı bir gün iftira nedeniyle bozulur. Kendisini bambaşka olaylar arasında bulur.
Kitapta genel olarak yoksulluk, inanç-inançsızlıkla ilgili konulara değiniliyor. Okurken bazen detaylar yüzünden sıkıldım. Bazı bölümler, olaylar çok akıcıydı. İnsan betimlemeleri de çok canlıydı. İkinci bölümden itibaren bir film izlermişim gibi hissettim. Sonuysa maalesef beni memnun etmedi. Daha farklı bir son beklemiştim. Biraz hayal kırıklığı oldu.
Puanım: 7/10












