Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Japon Klasikleri 25: Galaktik Trenyolu’nda Gece Vakti, Kenci Miyazava

Yine bir Japon ve yine ölümünden sonra üne kavuşabilmiş bir yazar: 37 yaşında hayata veda eden Kenci Miyazava.

Diziden okuduğum bazı yazarlarda aynı duruma birçok kez şahit olduğum için artık şaşırmıyorum. Sadece üzülüyorum. Neyse ki değeri geç de olsa anlaşılan yazarın adına hayatına ve çalışmalarına adanmış bir müze açılmış 1982 yılında. Galaktik Trenyolu’nda Gece Vakti ise animeye uyarlanmış.

Galaktik Trenyolu’nda Gece Vakti demişken de henüz okumadan başlığıyla dikkat çeken bir eser. Ayrıca kapak tasarımının başlık ve konu ile uyumu müthiş olmuş.

Bir dışlanmayla karşı karşıya kalan Giovanni, hiç yalnız kalmaması gereken bir gecede, Yıldız Festivali’nde, kendisini bir tepede gökyüzünü izlerken bulur. O gün derste öğretmeninin bahsettiği Samanyolu’ndaki o nehri düşünmeye başlar. Fakat akla, hayale sığmayacak bir şey olur; gizemli bir tren ona doğru geliyordur.

Galaksinin ve takımyıldızlarının içinde dolaşan bu trende Giovanni bu sefer yalnız değildir; onu diğer arkadaşları gibi dışlamayan Campanella ile aynı vagondadır. Şaşkınlıklardan ve sürprizlerden bir türlü sıyrılamayan ve yolculuğun sırlarına kapılan Giovanni, dostluğa, mutluluğa ve hatta ölüme dair birçok şey öğrenir.

Kitabın konusu böyleydi fakat bu kadar basit bir eser değil. Derin anlamlarla dolu, birçok göndermeye ve ifadeye sahip. Yazar eleştirilerini yaparken de üslubunun doğal çizgisinden uzaklaşmıyor ve bu eseri daha özgün kılıyor gözümde. Bir Budist olduğundan dolayı semavi dinlere karşı farklı bir bakış görebiliyoruz, ayrıca Jeoloji okuması, çiftçilikle ilgilenmesi, doğaya karşı ne kadar hassas olduğunun bir yansıması. Doğa betimlemeleri belki bu nedenle çok güzeldi, o duyguyu ve masumiyeti verebildi bana.

Çocuk edebiyatı üzerine yazdıklarından başka aynı zamanda bir şair Miyazava. Japonya’nın en önemli şairlerinden biri olarak görülüyor.

Galaktik Trenyolu’nda Gece Vakti eseriyle tanışma fırsatı yakaladığım Kenci Miyazava’nın bu kısa öyküsünü keyifle okudum. Daha önce dilimize kazandırılmış Japonya’dan Öyküler kitabından haberim yoktu. Bu eseri de dizide yer almasaydı belki hiç okumayacağım bir yazar olarak kalacaktı.

Eserin sonunda yaşadığım şok bile başlı başına bir öneri sebebi benim için, Japon edebiyatı seven herkese tavsiye edilir. Galakside tren yolculuğu kulağa heyecanlı geliyor, sizce?

-Yazarın hayatı için ayrıca bakabilirsiniz: Kenci Miyazava

Puanım: 9/10

İncelememi yayımladığım platform: Wannart

20 Beğeni

Avrupalılar İskitleri filan Hint-Avrupa halkı sayıyorlar.

2 Beğeni

Yerli Bilimkurgu Yükseliyor 65. Sayı İnceleme

:small_blue_diamond: Yerli Bilimkurgu Yükseliyor dergisinin yeni sayısı, Türkiye’nin ilk uzun metraj kadın bilimkurgu ve distopya yönetmeni Serpil Altın’ın başarısıyla açılıyor. Amerika’da 19. Phoenix Uluslararası Korku ve Bilimkurgu festivalinde En iyi Bilimkurgu Filmi Seçilen “Bir Zamanlar Gelecek: 2121” adını taşıyan distopik filmin konusu şöyle:

“Gelecekte iklim krizi ve kıtlık sebebiyle yeryüzü yaşanılmaz hale gelir. “Kıtlık Kanunları” gereği sisteme getirilen yeni hayat karşılığında, yaşlı neslin yok edilmesi zorunludur. Bu sistemde yaşayan ailenin hayatı yeni bebek haberiyle değişir.”

Filmden kesitler, replikler, oyuncuların kısa biyografileri ve filmin katıldığı diğer festivallerle tanıtım yazısı tamamlanıyor.

:small_blue_diamond: Ardından, Alper Bozdağ’ın Depremsellik ve Bilimkurgu adlı yazı dizisinin “Dünya’da Yerbilimleri” adlı 2. bölümü var. Jeoloji beş temel bilimden biri olmasına rağmen eğitim sistemimizden adım adım kaldırılmış. Tesadüf eseri (!) olarak jeoloji dersinin kaldırıldığı 1957 yılında petrollerimiz ve madenlerimiz yabancı şirketlerin erişimine açılmış.

Yazının devamında ise Taş Devri’nden itibaren dönemin inançlarının, putlarının ve tapınaklarının iklim ve coğrafyanın özelliklerine göre nasıl şekil aldığını anlatıyor. Bilimkurgu ve yerbilimlerin kesişim noktasında geniş bakış açıları sunuyor.

:small_blue_diamond: 20. sayfada, Doç. Dr. Sümeyra Buran Utku’nun yazdığı, feminist cyberpunk tarzı roman yazarı Şeyda Aydın’ın romanlarının akademik incelemesi yer alıyor.

Okumayı düşünüyorsanız ve spoiler sevmiyorsanız atlayın ama okuduysanız, okumayacaksanız ya da okuyacaksanız bile spoiler severseniz, okuyabilirsiniz. (Bir cümlede “oku” fiilini kullanma rekoru kırdım.)

:small_blue_diamond: Orhan Duru’nun kısa biyografisinden sonra, E. Nihan Acar’ın Bilimkurgu Rafı köşesine geliyoruz. Bu sayıda Barış Müstecaplıoğlu’nun Osmanlı Cadısı kitabının incelemesi var. Yazarı kısaca tanıtan Acar, ardından çeşitli macera, polisiye, distopik ve tarihi öğeler içeren bu kitabı tanıtır.

:small_blue_diamond: Özgüç Bayrak’ın Olorinla adlı kısa öyküsü, konforlu bir hücrede hapsedilen bir kaçağın başından geçenleri anlatır. Tam kontrol yetkisi verilen yapay zekâ Olorinla, daha düzenli bir toplum için insanları ikiye ayırmış, ideal vatandaş olmayı hak edenleri Mornham adlı yerleşkelere almış, diğer insanları dışarı atmıştır. Dışarıda kalanlar Nomotarm adlı özgür bir dünya kurmuştur.

:small_blue_diamond: İsmail Şahin, Melih Emeç’in Nartugan adlı kitabını inceliyor. Türkiye’nin dünyada sözü geçen bir ülke olduğu polisiye-bilimkurgu türündeki kitabın konusunu ve isminin nereden geldiğini anlatıyor.

:small_blue_diamond: Mehmet Kardaş’ın Sakın Unutma adlı öyküsü bir anne ve kızının harabe olmuş bir şehirde, aklını yitirmiş zombi benzeri insanların arasında verdiği hayat mücadelesiyle başlamıştı. Bu sayıdaki 2. bölümünde de anneyle kız açlıktan ölmemek için yıkıntılar arasında yiyecek bulmak zorunda. Öykü, anlatma ve betimleme gücüyle sizi hikayenin içerisine çekiyor.

:small_blue_diamond: Bleda Gençay Sönmez Bilimkurgu Frekansı adlı köşesinde, 2003’te yayınlanmış Gelecek Öyküler adlı öykü seçkisinden beş öyküyü yorumluyor, öykülerin konusunu ve ona neler hissettirdiğini anlatıyor.

:small_blue_diamond: Mehlika Fırat’ın kaleme aldığı Gizlem Avcısı’nın 12. bölümü var, başından itibaren okumadığım için şimdilik geçiyorum. İlk bölümden okuyup yorumlamak istiyorum.

:small_blue_diamond: Ali Öztürk’ün Değişim adlı öyküsü, bir gece bekçisinin yeni işindeki, yani bir uzay üssündeki ilk gecesiyle başlıyor. Minik çöpçü bir robotla yarenlik eden bekçi sayesinde gündelik hayatta yardımcı robotların yaygınlaştığını öğreniyoruz. Derken uzay üssü yönetim kurulu üyeleri, uzayda, bir bölgede, kaybolmuş bir uzay gemisi hakkında toplantı yapıyor. O bölgeye robot ekiplerinden oluşan bir uzay gemisi gönderilmesi kararı alınıyor ve ilk bölüm bitiyor. Güzel bir öyküydü, devam edecekmiş.

:small_blue_diamond: Arzu Çur’un kısa öykü dizisinin 4. bölümü, Tehirreya’nın Çocuk Hükümdarı’nı, başından beri okumadığım için geçiyorum.

:small_blue_diamond: Şevval Zerda Höçük’ün Çark, Fare, Köle adlı distopik öyküsü, dipten gelerek yükselen ve dünyayı köleleştiren bir yapay zeka trilyonerini anlatmakta. Kısa öykü, güçlü cümleleriyle vurucu bir anlatıma sahip.

“— Nasıl bugüne geldin?
— Yetkililer bilgisiz, bilgililer yetkisizdi.”

:small_blue_diamond: Esra Uysal, Kütüphanemden Seçtiklerim köşesinde iki kitap seçiyor okurlar için: Ümran Gündüz’den Dion: Galaktik Federasyon ve Can Evrenol’dan Omega Vatan.

:small_blue_diamond: Mustafa Bilgücü’nün Yıldızgemisi Polen adlı öykü dizisinin 5. ve son bölümü var. Başından beri okumadığım için geçiyorum.

:small_blue_diamond: Emine Vildan’ın Göç adlı öyküsü, dünyanın durması sonucu gezegenin güneş gören ve görmeyen yerlerinin birbirinden ayrılıp bambaşka yaşam şartları oluşmasını, karanlık tarafın robotlar tarafından ele geçirilmesini ve aydınlık tarafa göç etmeye çalışan insanları anlatıyor.

:small_blue_diamond: Commander64 Günlükleri, Muhittin Yağmur Polat’ın 90’lardaki bilimkurgu temalı oyunları tanıttığı köşe. Bu sayıda, okyanusların derinliklerinde geçen denizaltı savaşlarını konu alan Subwar 2050 adlı bilgisayar oyununu anlatıyor. Oyunun senaryosunu,

:small_blue_diamond: Cüneyt Gültakın’ın Karar adlı öyküsü, bir uzay öyküsü. Samanyolu galaksi meclisi, galaksinin kanatlarından birinde evcilleştirilmiş kara deliklerden oluşan enerji tarlaları kurmaya karar verir. Ne var ki tarlaların kurulacağı yerde bir zamanlar var olmuş bir uygarlık vardır.

:small_blue_diamond: Bünyamin Tan’ın Biz, Biriz! adlı öyküsü sayıdaki en ilginç öykülerden biriydi. Bir profesör, çoklu kişilik bozukluğu yaşayan hastasını, spiral aynayla tedavi etmeye karar verir. Tedavi süreci hiç beklenmedik bir yere gider.

Öyküde geçen “Kozyrev aynası”, ismini bir Rus kozmonottan alıyormuş ve gerçekten de varmış. Hem bilimkurgusal hem de korku ögelerini çok sevdim. Sayıdaki favori öyküm oldu.

:small_blue_diamond: 94. sayfada bir sayfalık Yan Etki adında kısa öyküm yer alıyor. Mikro iğnelerle sinir sistemine bağlanan kol saatleriyle ilgili bir öykü.

:small_blue_diamond: Eren Kasapoğlu’nun Küresel Islanma adlı öyküsü, tufan benzeri, gezegenin durmadan yağan yağmurlarla sular altında kalmaya başlamasını ve insanlığın hayatını sürdürme çabalarını anlatıyor.

Öyküden etkileyici bir cümle: “İnsanlığın Kuantum Çağında geliştirdiği Muazzam teknoloji, yetersiz kaynaklar yüzünden, bir televizyon kanalının deyimiyle insana benzetilmek istenen bir farenin yüzüne yapılan makyaj kadar etkili olabilmişti.”

:small_blue_diamond: Sezai Özden’in Bilimkurgu Yazarlarımız ve Eserleri adlı köşesi, sayfalarca süren yerli bilimkurgu kitaplarının bir listesini barındırıyor. Yıl 2023 olmuşken “Türkler bilimkurgu yazamaz ki!” diye önyargılar dillendirenler için çıktısının alınıp, kürek şeklinde bükülüp tam ağzına… Öhö öhö… Çıktısının alınıp kibar bir şekilde uzatılarak eserler hakkında bilgi verilebilecek bir liste.

:small_blue_diamond: Sezai Özden’in Yürüyen Tank çizimiyle -ben öyle adlandırdım, çünkü Yürüyen Şato’ya benzettim, bu çizgiyi, yani uzun, ince ve bol karışık detaylı çizimlere bayılırım- derginin sonuna geliyoruz.

Bu değerli dergide emeği geçen herkesin emeğini kutlarım. Daha nice sayılara…

12 Beğeni

Vejetaryen - Han Kang

Üç bölüme ayrılmış, her bölümde farklı bir kişinin odağında aynı hikâyeyi anlatan çarpıcı bir roman. Yazar bu üç bölümü ayrı ayrı öyküler olarak yazmış. Tek başına okunabileceğini düşünüyor özellikle ilk ikisinin ama bu roman bir bütün. Bu hali daha doğru yani.

Kitap, Uluslararası Booker ödülünün bugünkü halini aldığı, her yıl verilmeye başlandığı 2016 yılında, bu ödülü yeni formatta ilk alan eser. Bundan önce iki yılda bir ve esere değil yazara veriliyordu International Booker. Bu ödülü hak etmiş mi etmemiş mi karar siz okurların. Bana soracak olursanız gerçekten farklı ve dikkat çekici bir roman.

Güney Kore sineması ve edebiyatı inanılmaz bir yükselişte. Türkiye dolaylarında da özellikle son 5-6 yıldır sular seller gibi tüketiliyor. Hal böyle olunca ortaokul-lise düzeyindeki gençlerimiz, çocuklarımız bu içerikleri büyük merakla takip ediyor. Vejetaryen ise bu yüzden benim kafamda bir çok soru işareti bıraktı. Bu kadar cinsellik, ruhsal bozukluk teması genç dimağlar için kesinlikle faydalı değil. Bundan eminim. Buradan kitaba geçmek istiyorum.

İlk bölüm Yonğhe yani esas kızımızın kocasının gözünden anlatılıyor. Birinci şahıs anlatıcı tercih edilmiş. Yoğnhe bir rüya görür ve et yemeyi bırakır. Kitabın reklam konusu aslında ilk bölümde karşımıza çıkıyor. Basit bir konu.

İkinci bölümde işler karışmaya başlıyor. Bu sefer üçüncü şahıs anlatıcıyla devam ediyoruz ancak odakta Yoğnhe’nin ablasının kocası, yani eniştesi var. Bu bölüm birden kitabın seyrini değiştirip “aman aman nerelere geldik” hissi yaşatıyor. Sanat adı altında yoğun bir cinsellik bombardımanı şeklinde gelişiyor. İşte garipsediğim kısım büyük oranda burası zaten.

Üçüncü bölüm yine üçüncü şahıs anlatıcıyla odağına Yoğnhe’nin ablasını alıyor. Yoğnhe’nin içinde bulunduğu durumun hiç de sadece vejetaryen olmasıyla sınırlı olmadığını, işin bambaşka bir boyutta olduğunu ikinci bölümde hissetmiş olsak da bu bölümde tamamen idrak ediyoruz.

Bu arada başta söyleyeceğimi sonda söylemiş olacağım ama Yoğnhe’nin beslenme şekli vejetaryen falan değil, bildiğiniz vegan beslenme(ilk bölümde). Sonrası zaten tufan :slight_smile:

Ben kitabı genel anlamda sürükleyici buldum. Kore edebiyatı ve sineması bu açıdan çok güçlü zaten. Bu eser de farklı değil.

11 Beğeni

Olesya - Alexander Kuprin

Olesya, “ormanın kızı” anlamına gelen bir Slav ismi. Bu roman, Alexander Kuprin’in hayatından izler barındıyormuş. Yazarın en sevdiği eseri olduğu söyleniyor, ilk aşkını anlatıyormuş.

Bu kısa romanı, şehirli bir beyefendinin ağzından okuyoruz. Genç adam Polesye yakınlarındaki köyde, bir süreliğine vakit geçirmektedir. Bir gün yardımcısından, ormanda yaşlı bir cadıyla torunun yaşadığını duyar. Daha sonra söz konusu iki kadınla ormanda karşılaşır. Cadının torunu olan Olesya ile zamanla arkadaş olur. Ancak kızın gelecekle ilgili kehanetleri, kötü şeyleri işaret etmektedir.

Kısacık bir romandı ama benim için hoş bir okuma oldu. Anlatım, doğa betimlemeleri, insan tasvirleri hayranlık uyandırıcı seviyedeydi. Bazı yerlerde de sanki bir nahiflik, tatlılık vardı. Severek okudum.

10/10

20 Beğeni

0001969646001-1

Octavia E. Butler - Lilith’in Dölü

Çok çok uzun bir zamandır foruma yazıp çizmiyordum. Ama bu kitap hakkında kesinlikle bir şeyler anlatma ve paylaşma ihtiyacı içindeyim. Butler’ı ilk kez okudum ve kitabı o kadar çok beğendim ki yeni basılan Tohumdan Hasada kitabını da bir an önce alıp okumak istiyorum.

Gelelim kitaba. Kitap aslında bir üçleme ve ilk olarak Xenogenesis Üçlemesi adı altında üç ayrı kitap olarak yayınlanmış. Sonrasında tek cilt olarak birleştirilmiş. Bu sebeple biraz kalınca bir kitap (yaklaşık 900 sayfa). Ama buna karşın inanılmaz akıcı bir dili var ve gerek konusu olsun gerek yazarın üslubu olsun insanı içine alan bir kitap.

Kitap insanlığın atom bombaları ile Dünya 'yı yaşanamayacak bir yer haline getirmesi ve neredeyse kendi neslinin tükenmesine yol açtığı bir dönemin sonrasını anlatıyor. Hikaye ana karakter Lilith’in bir uzay gemisinde uyanması ve insanlığı yok olmaktan kurtaran uzaylılarla tanışması ile başlıyor. İnsanlığı kurtaran Oankali adındaki uzaylıların insanları Dünya’ya geri götürmek için tek bir şartı var. Bu da insanların Oankaliler ile melezleşmesi. Sonrasında hikaye Oankaliler’in insanları bu fikre alıştırmak, bunu insanlara kabul ettirmek için yaptıkları ve her şeye rağmen karşı çıkan insanlarlar ve çıkmayanlar arasındaki çatışmaları anlatarak devam ediyor.

Kitap benim bugüne kadar okuduğum diğer bilimkurgulardan biyolojiye dayalı olması yönüyle farklı. Bilimkurgu edebiyatın genel çoğunluğunda kurgular bir takım fizik veya kimya teorileri üzerine kurulu. Bu kitap ise tamamen gen mühendisliği teknolojilerinden, genetik biliminden yola çıkılarak yazılmış. Moleküler biyolog olduğum için kitapla ilgili beni en çok etkileyen şey de biyoloji temelli bir bilimkurgu olması.

Beni en çok etkileyen bir diğer yönü de okurken sürekli insanlığa dair ve evrime dair beni düşündürmesi. Kitabı okurken insanlık mutasyonları, doğal seleksiyonu ve gen kombinasyonlarını kontrol edebiliyor olsaydı tarih boyunca nasıl evrilir neye dönüşür diye düşünüp durdum. Bir diğer yandan da insanın hangi durumda olursa olsun bir birine ne kadar ihtiyacı olursa olsun şiddete, kavgaya yönelmek için bir sebep bulabiliyor olduğunu düşündüm. Belki de insanoğlu işbirliği yapmak ve ortak çıkarlar için birlikte hareket etmek için geçirmesi gereken evrimi henüz tam olarak tamamlayamamıştır diye düşünmekten de kendimi alamadım kitap boyunca. Tabi ortak çıkar için bir bütün halinde hareket etmenin de karıncalara benzemek gibi olduğunu, bireyselliğimiz insanlığımızın bir parçasıysa çatışmaları nasıl engelleyeceğimizi de düşündüm. Kısacası aynı anda karşıt görüşler uyandırdı kitap bende ve okurken içimde kendimle münazaralar yaparak okudum sanki bu kitabı. Bu açıdan benim için çok keyifli bir okuma oldu.

Kitapla ilgili tek olumsuzluk ikinci kitapta yer alan bazı olaylara üçüncü kitapta tam olarak değinilmemiş. Daha doğrusu üçüncü kitaba geçerken bir zaman atlaması yapılmış ve ikinci kitaptaki olayların nihai sonucunun ne olduğu okuyucuya doğrudan aktarılmış. Ama ben bu sonuca giderken yaşananların hikayesini de merak ettiğimden son kitapta bunlara yönelik bir cevap bulamadım. Hoşuma gitmeyen tek yönü de bu oldu. Serinin son kitabı yine de kötü bir kitap değil ve ilk ikisi kadar keyifle okunuyor.

Son olarak bilimkurgu edebiyatında kadınlara yer verilmeyen, kadın yazarların erkek isimleri kullanarak kitaplarını yayınladıkları bir dönemde bir kadın, üstelik siyahi bir kadın olarak yer alması da benim açımdan takdire şayandır. Umarım Türkçe’ye daha da fazla kitabı çevrilir.

9/10

32 Beğeni

görüntü

Fahrenheit 451, 1966 yılında Amerikan yazar Ray Bradbury tarafından kaleme alınmış. Önce öykü, daha sonra kısa bir roman olarak yayımlanmış ve son olarak biraz daha uzatılarak roman halini almış.
İthaki Bilimkurgu Klasikleri dizisinin en çok okunan kitabı. Belki konusuyla, belki de kapağıyla bilmiyorum. Fakat bana göre kesinlikle seriden önerilecek kitaplar arasında değil. Dizinin en çok okunan bir diğer kitabı Huxley’in Cesur Yeni Dünya kitabı da benim için aynı şekilde.
Elimde olsa, kendim de bilimkurguyu çok seven biri olarak, bu dizideki en çok okunanlar listesinde ilk sıralarda okuduğunuzda içinizde bilimkurgu ateşini yakacak, ağzınızı açık bırakacak ve “bilimkurgu gerçekten muhteşemmiş” dedirtecek kitaplar olmasını yeğlerdim. Maymunlar Gezegeni, Çocukluğun Sonu, Kaplan! Kaplan! kendi okuduğum kitaplar içerisindeki şu an aklıma gelen ilk örnekler. Çünkü bir türe ilk kez başlayacak olan herkes o türde en çok yazılan kitapları okuyarak başlar ve beğenirse devam eder. Dizinin en çok okunan kitabı olduğuna göre bana göre çok kişiyi daha ilk bilimkurgu kitaplarında türden uzaklaştırmıştır.
Neden sevmediğime gelince; yazar, muhteşem bir konu bulup fakat bunu çeviremeyip, konuyu harcamış hissi uyandırdı bende bu kitapla. Ki Bradbury ilk kez okuduğum bir yazar değil ve gerçekten de çok iyi bir yazar olduğunu düşünüyorum. Ama bu kitap için aynısını söyleyemiyorum. Kitap bir türlü gitmiyor, bir türlü açılmıyor. Kitaba aksiyon koymuyorsan bir fikir üzerinden ilerleyeceksin sonuçta bir bilimkurgu romanı ve okuyan bir şeyler almak istiyor. Aksiyon yok, iyi bir fikir var ama üzerine konuşmalar yerine boş boş muhabbetler var. Örneğin Orwell’ın 1984 kitabı da çok fazla aksiyon içeren bir kitap değil fakat en azından fikrini, düşüncelerini işliyor tüm kitap boyunca insana. Buraya baktığımızda ise fikir var ama üzerine yorumlar düşünceler yok, aksiyon zaten yok. Kitaplar yakılıyor, evet ama neden? Ya da bir distopya dünyası yaratıyorsun, biraz anlat yarattığın dünyanın neye benzeyip nasıl olduğunu. Belki de ilk yazıldığı gibi, İtfaiyeci öyküsü olarak kalmalıydı. Bradbury kesinlikle çok daha iyisini yapabilirdi.

6/10 :-1:t3:

14 Beğeni

Japon Klasikleri 26: Japon Çocuk Öyküleri, Kolektif

Japonya’nın önemli yazarlarının çocuk edebiyatı için kaleme aldıkları kısa öyküler, Japon Çocuk Öyküleri eserinde bir araya getirilmiş. İthaki Yayınları tarafından yayımlanan eserin çevirisi ve derlemesi ise Okan Haluk Akbay’a ait. On dokuz öykünün toplandığı kitap, tam on dört yazara ev sahipliği yapıyor. Birkaç yazarın ise birden fazla öyküsü eserin içinde yer alıyor. Galaktik Trenyolu’nda Gece Vakti eseriyle tanıştığım Kenci Miyazava’dan dört öykü okudum mesela. Çoğu yazarın adını ilk defa gördüm, bildiklerime denk gelince sevindim. Miyazava’dan başka Raşomon eseriyle tanıştığım Ryunosuke Akutagava son öyküde kendisini gösterdi. İkisi hariç kitaplarını okuduğum yazar yoktu maalesef. Umarım kısa öykülerini okuduğum bu yazarların kitaplarının Japon Klasikleri Dizisi’nde basıldığı günleri de görebiliriz.

Yüzeysel bahsimizi geride bırakıp içeriğe dönecek olursam da genel olarak harika öyküler okumadım fakat neredeyse hepsinin ortak özelliği insanlara en çok da çocuklara bir mesaj vermesi ya da vermeye çalışması diyebilirim. Neden ‘’vermeye çalışması’’ dedim? Çünkü bazı öykülerde bu mesajlar çok derinlerde kalmış, hatta bazılarında her şey o kadar açık ve ortada ki gözden kaçıyor gibi. ‘‘Masum, basit, çocuk masalları bunlar ya’’ beklentisiyle okumayıp dikkatli bir şekilde elinize aldığınızda bu yazdıklarımın yersiz olmadığına siz de katılacaksınız bence.

Japonların çocuk öyküleri de bir ‘’tuhaf’’; bazı detayları oldukça ürkütücü, gerilim dolu yanları da var. Bazılarında ise gülümsetmeden geçmiyor. Çocuklara anlatmak istediklerimizi anlatmak zor olabiliyor zaman zaman. Bu öykülerde çocuklar canlarının istediklerini yapınca başlarına ne geleceğine tanık oluyorlar. Öykülerin büyük kısmı bu yönde anlamlı ve başarılı doğrusu. Hayvanların ve bitkilerin dile geldiği öyküler de çok keyifliydi. Fabl okumayı sevenlerin hoşuna gidecektir. Tabii yine ders veren yönleri vardı bu kısa öykülerin.

Öykülerin çoğu masalsı kurguyla ilerliyor. Olağanüstü olayların yaşanması ve öykü bitişlerinin garip sonları okurun heyecanını diri tutuyor. Sıkmadan, yormadan her sayfada yeni bir yolculuğa yelken açtırıyor. En sevdiğim öyküler ise: Mutluluk, İstekleri Bitmeyen Lokanta, Tilki Gon, Tepedeki Ev, Ay Manzaralı Gece ve Gözlük, Babil Kulesi, Eldiven, Kırmızı Mum ve Denizkızı, Mandalinalar.

Bu aralar okumalarınızın temposu olumsuzluğa sürüklenmiş bir haldeyse Japon Çocuk Öyküleri ile volümü arttırabilirsiniz. Ara okumalar için müthiş bir seçenek. Herkese şiddetle tavsiye ederim.

Puanım: 8/10

İncelememi yayımladığım platform: Wannart

16 Beğeni

Shirley Jackson, Biz Hep Şatoda Yaşadık.

Gerçekten enfes bir amerikan gotiği. Finalini merak ediyorum.

4 Beğeni

Baudolino - Umberto Eco

Bu kitap okuduğum 3. Eco kitabı oldu, benim okuma serüvenim sırasıyla Foucault Sarkacı, Gülün Adı, Baudolino şeklinde oldu. Foucault Sarkacı’yla başlamak doğru bir tercih olmasa da şuan bulunduğum noktadan çok memnunum. Baudolino’nun iyi bir kitap olduğunu biliyordum ve okumak için bekletiyordum.

Kesinlikle beklentimi karşıladı. Mükemmel, harika, harikulade bir eser. Bolca fantastik öğeler bulunduran, maceradan maceraya atıldığımız, edebi açıdan da tatmin eden usta işi bir eser.

Özellikle Kral Katili Güncesi’ni seven kişilere bu kitabı tavsiye ederim. Patrick Rothfuss’un kitabını yazarken yer yer bu eserden esinlendiği düşünüyorum.

Kendisinin yalancı olduğunu söyleyen ana kahramanımızın geçmişte yaşadığı fantastik maceraları yazması için bir tarihçiye anlatıyor olması desem? Sadece bu da değil, kahramanımızın macerası sırasında yaşadığı olaylarda da benzerlikler mevcut.

Kahramanımız Almanya ormanlarından İtalyan şehirlerine oradan Paris’e, Constantinople’den Hindistan’a oradan suikastçıların kalesine soluksuz fantastik bir yolculuk.

Fantastik diyorum çünkü bir çok fantastik eserde gördüğümüzden daha fazla bu ögeleri içeriyor. Elbette hikaye anlatıcımızın yalan söylemek konusunda uzman olduğunu unutmamamız gerekiyor :slight_smile:

Kısacası bu kitapta Baudolino’nun maceralarını, aşklarını, yalanlarını, gördüklerini ve yaptıklarını yine Baudolino’nun ağzından dinliyoruz. :slight_smile:

Puanım : 5/5

34 Beğeni

Ölü Dağcı Oteli

Strugatski kardeşlerin eserlerini genel olarak seviyorum ben. Tarzları bana hitap ediyor genel okuyucuların aksine. Özellikle buldukları konular her zaman kitaplarının dahi üzerinde oluyor, zaten o nedenle de eleştiriliyorlar “daha iyi yazabilirlerdi” şeklinde. Bense onların bu biraz da bize bırakan tarzlarını seviyorum ve özgün buluyorum.

Bu kitap ise kendi tarzlarının dışında bir kitap. Zaten kitabın sonunda Boris’in açıklaması var; farklı bir şey yapmak istediklerini ve polisiyenin oldukça popüler olduğu bir dönemde bu alanda bir eser vermek istediklerini belirtiyor ve kendisi de kabul ediyor ki istediklerini tam da başarılı bir şekilde yapamıyorlar. Yine de fena bir kitap ortaya çıkmadığını söylüyorlar ki ben de katılıyorum.

Öncelikle kitap akıcı, hatta baya akıcı. Konu başlarda ilgi çekici ama bir yerden sonra o kadar başka noktalara kayıyor ki resmen yazarlarımız toparlayamamışlar konuyu ve bambaşka bir noktada bitirmişler. Aslında hedefleri de zaten buymuş ama gerçekten başarısız bir gidişat tutturmuşlar. Kitap biraz karikatürize kalıyor bilim kurgu alanında, polisiye konusunda pek bilgim yok ama o alanda da basit kaldığından eminim. Karakter yaratımı her zamanki gibi başarılı. Zaten Strugatskilerin bence en başarılı olduğu alanlardan bir diğeri karakter yaratımı.

Kitap polis memuru Glebsky’nin herkesten uzakta biraz kafa dinlemek için geldiği otelde meydana gelen esrarengiz olaylarla başlıyor. Otel ismini dağda kaybolup ölen bir dağcıdan alıyor ama bu dağcıyla alakalı süregelen esrarengiz olaylar nedeniyle de reklamını yapıyor. Olaylar bu şekilde başlıyor ama ilerleyen bölümlerde gittikçe karışıklaşıyor ve bambaşka noktalarda bitiyor. Biraz yunan tragedyalarında alışık olduğumuz Deus Ex Machina durumuyla bitiyor diyebiliriz (yani tam olarak öyle değil ama ona yakın bir durum).

Kitabın anlatımı birinci tekil şahıs, güvenilmez anlatıcı durumu var. Yani kitap bitse de olaylar tam olarak gerçek miydi net bir yanıtınız olmayabilir. Dili akıcı ve anlaşılırdı. Üç dört yazım yanlışı birkaç da imla ya da harf hatası hariç pek bir hata görmedim. Ayrıca yazarlar önemli gördükleri noktaları sık sık kahraman aracılığıyla tekrar ederek sizin de aklınızda tutmaya çalışmışlar ama o noktalar da tam bağlanacak gibi giderken bir anda bambaşka noktaya gelmeleri biraz havada kalmış.

Kısacası ilginç bir kitap, polisiye fantastik bilim kurgu melezi. Akıcı ama okumasanız bir şey kaybetmezsiniz, okursanız da keyif alırsınız. Yazarların da kabul ettiği gibi bir deneme yapılmış ama tam da olmamış gibi. Yine de ortaya çıkan sonuç okunabilir, eğlenceli bir eser olmuş.

Herkese keyifli okumalar ve de harika haftasonları dilerim. :blush::heart_hands:t2:

20 Beğeni

Yaman Adam - Miguel De Unamuno

Yazarla tanışma kitabım. Yaman Adam, İspanyol yazarın 10 öyküsünden oluşuyor. Behçet Necatigil, bu öyküleri Almancadan çevirmiş.

Öykülerin konusunu (daha doğrusu ilk dört öykünün konusunu) aşk, kadın- erkek ilişkileri, evlilik, sadakat, analık gibi şeyler oluşturuyor. Bazı öykülerde felsefi bir taraf bulmak mümkün. Kitapta tuhaf bir Don Juan öyküsü de (İki Ana) var. Önsözde bu öykünün Ahd-i Atikteki Süleyman kıssasıyla, daha anlaşılır olduğu yazıyor. Ama bence bu öyküde sadece çarpık bir ilişki anlatılıyordu.

Kitabın bazı öyküleri pembe dizi havasındaydı. Çeviri eski olduğundan, sonlara doğru bazı öykülerde hiç duymadığım birkaç eski kelimeyle karşılaştım.

Herkese hitap etmeyecek öykülerdi. Ancak ben fena bulmadım. Anlatım güzel, hoştu. Ara ara okuyarak bitirdim. Yazarı karakter yaratmada ve anlatımda epey etkileyici buldum.

Puanım: 7/10

11 Beğeni

Dakikalar İçinde Psikoloji - Marcus Weeks

Cep boyutlu olduğu için taşıması epey kolay olan bu kitapta, psikolojiyle ilgili tam iki yüz adet kısa kısa açıklanmış. Psikolojiyle ilgili hiçbir fikri olmayan bir insan, bu kitabı kolayca okuyup bitirerek, önemli kavramlar hakkında bilgi sahibi olabilir. Sol taraftaki sayfalarda kavram ile açıklaması, sağ tarafta ise kavramı anlatan bir görsel yer alıyor.

Geniş bir göl gibi kapsamlı ve yüzeysel bir kitap.

11 Beğeni

Umberto Eco - Efsanevi Yerlerin Tarihi kitabını okudum.

İnsanların geçmişte veya günümüzde gerçek olduğuna inandıkları, efsanelerde, mitolojik anlatılarda ve sanatta rastladığımız tam olarak nerede olduğu bilinmeyen Kral Süleymanın Tapınağı, Atlantis, Eldorado, Hyperborea vs. gibi hayali yerlerin tarihi kaynaklar eşliğinde derleniyor. Tarih Araştırma kitabı olduğudan Narnia’dır Orta Dünya’dır vs. gibi herkesin kurgu olduğunu bildiği yerler tabiki yok :slight_smile:

Gerek anlatımı olsun gerek içinde kullanılan muazzam görseller olsun tarih araştırma kitabı olmasına rağmen akıp gidiyor. En beğenerek okuduğum kurgu-dışı kitaplardan biri oldu kesinlikle.

İlk baskısı büyük boy ciltli yapılmışken bendeki 2. baskısı ilk baskıdan birkaç cm daha küçük ve karton kapaklı ama yine kalın kuşe kağıt kullanılmış.

29 Beğeni

Aslında kitabı yanlışlıkla okudum. :sweat_smile: Kargo geldikten sonra göz gezdireyim derken baktım yarılamışım, bitireyim madem dedim.
Gözünü hastanede açan ve hiçbir şey hatırlamayan ana karakterimiz ile birlikte olayı anlamaya çalışıyoruz. Yaşadığımız dünya dahil tüm evrenlerin aslında Amber isimli şehrin gölgelerinden ibaret olduğunu öğrendikten sonra asıl hikayemiz başlıyor.
Esas oğlan Corwin hafızasını kazanana kadar çok ilgi çekiciyken sonrasında bariz şekilde temposunu kaybetti ve sıkıcı hale geldi benim açımdan. Hikayeyi bize Corwin anlattığı için zaman zaman palavra atan birini dinliyormuşum hissine kapıldım.

Corwin ve kardeşleri arasındaki ilişkiyi Sandman evrenindeki Sonsuzlar’a benzettim. Ancak aile içindeki entrikalar ve güvensizlik çok daha derin. Mevcut atmosferde Corwin davasında beni ikna edemedi :joy: Ayırt edici hiçbir özelliğin yok ki neden seni destekleyelim diye düşündüm açıkçası.

Kitabın tarif edemediğim tuhaf bir atmosferi var. Absürt mü desem bilmiyorum. Bir yandan rahatsız edici bir yandan da komik. Nedense zihnimde anime izler gibi canlandı olaylar. Ağırlıklı olarak olumsuz noktalarından bahsetsem de keyifle okudum. Alışılagelmiş fantastik serilerden farklı olması çok hoşuma gitti. Eksik noktaları var evet ama şans vermeye değer. Ben kesinlikle devam edeceğim.
4/5

Son olarak kapakları beğenmedim söylemeden geçemeyeceğim. Çok sıkışık, hem yazı hem görsel sığmamış sanki. Baktıkça içim daralıyor. Daha minimal olsun isterdim.

20 Beğeni

Kitabı nereden satın aldığınızı sorabilir miyim? Benimde çok ilgimi çekti kitap ama Amazonda 2290 tl görünce şok oldum.

1 Beğeni

Ben 2. Baskısı yapıldığı zaman D&R’dan almıştım.

1 Beğeni

golem

Golem - Gustav Meyrink

Golem, Prag’da bir Yahudi gettosunda geçiyor. Romanı orada oturan ve taş ustası olarak çalışan Athanasius Pernath’ın bakış açısından görüyoruz. Pernath’ın komşuları incelikle tanıtılıyor; onlarla ilgili düşünceleri, ilişkileri gözler önüne seriliyor. Sonra Pernath’ın içsel deneyimleri; halüsinasyonları, rüyaları ve gerçek zamanda başından geçen olaylar aktarılıyor.

Bir gün yüzünü bir türlü hatırlayamadığı bir kimse, ona tamir etmesi için bir kitap (İbbur Kitabı) verir. Bu arada mahallede Golem’in tekrar görüldüğü söylentisi vardır. Ve pek tabii Pernath’ın başına çeşitli olaylar gelir.

Kitapta ana olayların yanında Yahudi mistisizmi, Kabbala inancı, tarot falının bu inançlarla olan ilişkilerin de bahsediliyor. Zaten Gustav Meyrink, okültizme yoğun bir ilginin olduğu dönemde yaşamış ve her türlü ezoterik topluluğa katılmış bir yazarmış. Eserlerinde bu inançların etkisi var.

Golem ilginç bir hikayeye ve anlatım tarzına sahip bir romandı. Herkesin belki hoşuna gitmeyecektir ancak ben okuduğuma pişman olmadım. Kitabın mistik yönünü sevdim. :smiley:

Puanım: 8/10

17 Beğeni

Soner Yalçın - Doğan Yurdakul - Bay Pipo
2 ay önce gazeteci Murat Yetkin’in Türk İstihbarat Tarihini anlatan bir kitabını okurken, konu Milli İstihbarat Teşkilatına gelince kitaplığımda bulunan Bay Pipo kitabını hevesle elime aldım ve okuma yolculuğuma bu kitapla devam ettim. Ancak kitabın içeriğini pek beğenmeyince yaklaşık 1 ay elime sürüye sürüye zor bitirdim.

Bay Pipo eski MİT Müsteşarı Hiram Abas’ın hayatı ve kariyeri üzerinden Milli İstihbarat Teşkilatının tarihini detaylı bir şekilde anlatıyor. Milli İstihbarat Teşkilatının kurulması, Alman ve Amerikan etkileri, siyasetle MİT arasındaki ilişki, diplomatlarımıza saldıran Ermeni teröristler vb. konularda kitapta detaylı bilgiler mevcut.

Önelikle belirtmek gerekir ki 500 sayfalık bu kitap alanında hazırlanmış en detaylı çalışmalardan birisi, Hiram Abas’ın hayatı ve MİT tarihi üzerinde çok fazla detaylı çalışma mevcut olmadığı elimizde kitaba kıymetli bir çalışma demek istiyorum ancak diyemiyorum.

Konuyla ilgili olanlar bilir ki Türk İstihbaratı her zaman devlet vurgusu yapmasının aksine, sürekli siyasetle iç içe olmuştur. Burada detaylı bir analiz için bilgim kısıtlı ancak Sultan Hamid’in jurnalcileriyle, Özal için rakiplerinin yatak odalarına odaklanan istihbarat anlayışı arasında bir fark yoktur. Aynı anlayış günümüz siyasal islam iktidarında daha da alçak bir seviyelere inmiştir.
Siyasetle iç içe olan, dış devletlerle her zaman bağlantıları olan bir Türk istihbaratını incelemek için azıcık bilimsel yöntem ve tarafsızlık gerekiyor. Bay Pipo kitabı ise tam burada çuvallıyor. Soner Yalçın’ı köşe yazılarından tanıyan, komplo teorilerinden gerçeği ayırt edemediğini bilen biri olarak bu kitapta da Soner Yalçın’ın kanıtlar olmadan komplo teorileri üzerinden saçma çıkarımlar yaptığını görebiliyorsunuz.
Sayfalarca bize Hiram Abas şu görüşten, o sebeple şöyle şöyledir diyor ancak bir kanıt ya da mantıklı bir argüman sunamıyor.
Hiram Abas’ın desteklediği siyasi görüşlerden nefret eden birisi olarak, Hiram Abas’ın böyle bir kitapla tanınmasına üzüldüm. Çünkü kendisine yapılan ithamların pek ellle tutulur tarafı yok.
Hiram Abas MİT’in ishtibarat teşkilatından ziyade sivil polis teşkilatı gibi çalıştırmıştır, dış istibarata yönlenmesi gerekirken sürekli ülke içinde pek de üzerine vazife olmayan işlere bulaşmıştır, bunların zaten konuyla alakalı olan herkes farkında. Yani Soner Yalçın herkesin bildiği şeyler üzerinden çıkarak, elinde kanıt veya mantıklı argüman olmadan başka suçalamalarda bulunuyor. Araştırmacı gazeteci olduğu iddiasında bulunan birisi için hayli ilginç bi durum.

Kitabın diğer eksiği ise Soğuk Savaş döneminde dünyada tek kutup varmış gibi bahsetmesi. Soner Yalçın bilindiği gibi Avrasyacı birisi. Kendisi ve kendisiyle benzer düşünenler Türkiye’nin kurtuluşunu falan Rusya ile işbirliğinde görüyor. Azıcık Türk Tarihi bilen birisi buna gülüyor o ayrı mevzu.
Kitapta sürekli CIA kötüleniyor, CIA’nin ülkemizde yaptıklarından bahsediliyor ancak Soğuk Savaşın diğer kutbu olan Sovyetler kitapta 1 cümle dahi olarak geçmiyor. Bu noktada eserin niteliği konusunda sınıfta kaldığını çok rahat söyleyebilirim.

Sonuç olarak kitap detaylı bir çalışmanın ürünü, başka eserlerde bulamayacağınız detaylar yer alıyor. Ancak günün sonunda yazarın siyasi görüşleri ve olaya hep tek taraflı bakması sebebiyle okunabilecek ama kaynak kitap olarak alınamayacak bir çalışma.

Puan 6,5/10

17 Beğeni