Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Boyalı Peçe - W. Somerset Maugham

Kitty, sevmediği Bakteriyolog Walter’la evlenip Hong Kong’a yerleşmiş genç ve güzel bir kadındır. Sömürge bakanlığında çalışan, kocasından daha yüksek mevkili ve evli bir adamla yakınlaşıp sevgili olmuştur. Kitty’nin bu ihanetini kocası öğrenir ve ona iki seçenek sunar. Kitty kaçınılmaz olarak bunlardan birini seçer. Olayların devamında genç kadın kendi zayıflığını, sığ karakterini sorgulamaya başlar.

Öncelikle kitabın anlatımı su gibi, akıp gidiyor. Okurken hiç sıkılmadım. Bir dizi izliyormuşum gibi hissettim. Bu bir ihanet hikayesinden öte bir kadının kendisini ve çevresine yaptıklarını sorgulamasıydı. Psikolojik yönünü sevdim. Walter’a da üzüldüm.

Puanım: 7/10

18 Beğeni

Ooo efendim kimler gelmiş kimler. Şimdi bu mesajı da 3 yıl sonra görürsün sen. :joy: Daha fazla kitap incelemesi bekliyorum senden. :grin:

1 Beğeni

İbn Tufeyl - Hayy Bin Yakzan bitti.

İlk felsefi ve Robinsonad roman olma özelliği taşıyan kitaptır kendisi. Kitapta Hayy Bin Yakzan adında bir arkadaşımızın ıssız bir adada insanlardan tamamen izole şekilde doğada tek başına yaşarken hakikati, gerçeği, Allah’ ı keşfetme çabasına tanık oluyoruz. Kitap bunun olabilirliğini kanıtlamaya çalışıyor.

HBY bir adada aniden ortaya çıkıyor, bir ceylan tarafından büyütülüyor.Aklı ermeye başladığı andan itibaren gözlem yoluyla, çıkarımlar yaparak gerçeği, Yaratıcıyı bulmaya çalışıyor.

Felsefi ve tasavvufi öğretiler için yazılmış.

:star: :star:

13 Beğeni

image

Çok ne olan bir şey var ki şu an buradayız. İnsan hayatına dair bir bütünlüğün veya bir mananın peşindeysek ve yaşamak rüyası her an bizi kuşatıyorsa, bu çok ötemizde bizi belirleyen bir şeylerden değil, tam da insana dair deneyimin gerçekliğinden başka bir şey değildir; oralarda aramalıyız yaşamımızı.” s. 41

Hayal Otel, Feryal ile İsmet’in açılışını yaza yetiştirmeye çalıştıkları, her odanın adının bir bitki olduğu on iki odalı bir otel. Her bir odanın ismi de aynı zamanda öykülere adını veriyor. B. Nihan Eren’in Hayal Otel isimli eserinde, bu otelde hayal ve gönül kırıklıklarıyla içine kapanan, yokluğun içinde varlıklarını arayan, tabiri caizse kıyıya vuran insanlar kalıyor. Mevsimden, toplumdan hatta zamandan bile azade olmuş bu otelde kalan insanların bir afeti beklerken aynı zamanda bir umuda da sarılması anlatılıyor.

Unutuş ve pişmanlık. Arabalar devrik, kargalar yenik, hayat bitik. Adım atsan önüne çıkacak köpekler ve kediler orada burada ıslak, kanlı ve sert yatıyor. Hani ölmek gizlenirdi.

7 Beğeni

Birçok ada metaforunun bu kitaptan çıktığı söylenir. Eskiden çizgi filmi de yapılmıştı ama platformlarda çok bulunamıyor. Hayranlıkla okumuştum ben de. Keyifli okumalar. :slight_smile:

2 Beğeni

Black Stone Heart’ı okuyorum.

Cradle başlığına yazınca aklıma geldi BSH ile ilgili %40 geldiğim kadarıyla yorumumu yapayım @Pyrewrath hocam. Daha sonra kesin unuturum. Dili oldukça hafif. Böyle rahat okunan bir gramerle (noun clause içine gizlenmiş adjective clauselarla yapılan fiilimsi ortaçlara arkadan destek olan adverbümsü şeyler falan yok, bu cümle tamamen sallamadır) güzel bir evren kurmuş yazar. Kahramanımız (ismini hatırlamıyorum iki defa geçti şu ana kadar malum hafızasını bi sebepten kaybetmiş baş harfi) K. ıssız bir yerde uyanıyor. Hafızası yerinde değil ve kitap ilerledikçe biz de bir şeyler öğreniyoruz onunla beraber. Hafızasını kaybetme sebebi kalbinin parçalanmış olması. K’ya eşlik eden yolda karşılaştığımız kadın karakter Shalayn ise harika bir karakter. Tam da D&D filmindeki baltalı ablamız gibi. Ablamızı yazar çok övdü. Ileride güzel bir epic dövüş sahnesi bekliyorum bakalım.

Hafızamızı ilerledikçe kazandığımız için (kalp parçası topluyoruz) kitapta gizem havası 14. bölüme kadar devam ediyor. 14. bölümde ciddi bir şeyler öğreniyoruz bakalım sonrasında neler olacak? Daha her şey ortaya çıkmadı tabiki. Bu arada kitabın espri düzeyi de çok iyi. Ben evren kurgusunu ve dilini, havasını sevdim. Devamında neler olacak merak ediyorum. Bir tane spoiler olmayan espri paylaşayım. Bu arada kitapta espriler bu düzeyde değil. Daha iyileri de var.

“How tall is that?” I asked.
“Why are men always asking women how big something looks?”
“Forty feet?”
“It’s always smaller than you think.”
“Thirty?”
“Thirty-five,” she said.

Chapter 9

Evrenin tek sevmediğim yanı büyü sistemi diyebilirim ama onu da K’nın bildiği kadar biliyoruz. Belki ilerde daha bir ilginçleşir.

Bu arada 14. bölüme kadar lay lay lom dolaşıp durduk etrafta.

5 Beğeni

Biraz önce Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Ahmet Mithat’ın Henüz 17 Yaşında kitabını elime aldım okumak için. Kitabın başına, kitabı günümüz Türkçesine uyarlayan Demet Sustam isimli şahıs, sağ olsun kitabın özetini yazmış. Okumama gerek kalmadı.

  • Yok genelevdeki kadınların hepsinin ahlaksız olmadığını belirtmiş, yok tanıştıkları adam onu genelevden kurtarmış ve bir Rumla evlendirmiş vs vs.

Sen bana bunları anlattıktan sonra ben bu kitabı niye okuyayım? Ben ne olacak diye merak ederek okuyorum kitapları, kitabın yazım dili üzerine tez yazmak için değil. Kitabın sonunu bilerek okumak istediğimi nereden düşünüp de böyle bir yazı yazabiliyor ve bu hakkı nereden buluyor? Bu tarz insanların yazım dünyasından para kazanıyor olmaları utanç verici.

Normalde bu tür önsöz, sunuş tarzı kitap önü yazıları okumam tam da bu yüzden fakat kitabı günümüz Türkçesine uyarlayan kişi yazınca çeviriyle, uyarlamayla ilgili bilgiler yazacağını düşünerek okuma hatasına düştüm.

19 Beğeni

İş Kültür genelde yapıyor böyle. Ben de Oblomov’da yaşamıştım benzer şeyi. Bir iki defa daha denk gelince önsöz okumayı bıraktım. Köpek Kalbi’ydi galiba bir tanesi de.

3 Beğeni

Gayet lezzetli görünüyor hocam, teşekkür ederim yorum için. Cradle 12’den sonrasına bunu sıkıştırıyım araya. Biraz mizaha hayır demem (alışıyorum yavaş yavaş :sweat_smile: ), konu da Planescape Torment’i çağrıştırdı hem. :+1:

2 Beğeni

Pir-i Lezzet! - Saygın Ersin

Fazla beklenti ile başlamadığım Pir-i Lezzet tahminlerimin ötesinde bir keyif verdi bana. Yedi Kartal Efsanesi ile fantastik yazarlığını bildiğim Saygın Ersin, Pir-i Lezzet ile çok hoş bir tarihi kurgu yaratmış.

Tarihi kurgu seven bir okurum, ancak Osmanlı tarihi kurgusu pek sevmem. Yerli pek çok yazarımız Osmanlı kurgularına özenir ama çoğunlukla beni tatmin etmez, gereksiz övgüler de amaçsız yergiler de bol olur bu alt türde. Ersin’in ilk başarısı bizi temiz bir şekilde Osmanlı ve Saray dünyasına taşıması. Kitabının ana hikayesini ve kurgusunu yansıtırken çok güzel bir altyapı ve arkaplan yani Osmanlı Tarihi, amaç olarak kendini öne çekmiyor.

Burada Ersin’in anlatım için güzelce seçtiği uygun dili ve belli ki iyice araştırma yaparak bize sunduğu tarihi öğeleri devreye giriyor. Başarısız kurgularda gördüğüm gereksiz ağdalı diller, süslü püslü kelimeler kitabın her yerine yayılmamış. Ersin ana anlatımında olayları sunarken yalın bir dil tercih ediyor. Ancak karakterlerin birbirleri ile konuşmaları, mekan/nesne tasvir ve isimleri ya da yemekler ve malzemeler gibi durumda eski Türkçe ve Osmanlıca terimlere geçiyoruz. Bende bu anlatım seçimini çok beğendim; hem gereksiz bir şekilde ağdalı dil e boğulmuyoruz hem de kendimizi o dönemden uzak hissedecek kadar düz bir Türkçe görmemiş oluyoruz.

Başkarakterimiz Aşçıbaşı yiyeceklerin özüne diğer insanlardan çok farklı şekilde yakın olabilen özel bir yetenekle doğmuş: Tat duyusunun keskinliği ile daha çocuk yaşta kendini belli eden bu yeteneğinin günden güne nasıl geliştiği ve evirildiğini maceraları ile beraber sunuyor bize Pir-i Lezzet kitabı. Kitabın adı da zaten Aşçıbaşının sıfatı yani lezzetin piri olmasından geliyor. Yemek yapma sanatında kendini geliştirdikçe bu özel yeteneği ile beraber yaptığı yemekler insanların duygularına nüfus eder oluyor, yemeğini yiyenleri bir nevi manipüle edebilen büyüvari bir dokunuşa dönüşüyor.

Konuya biraz daha girersem spoiler olacağından Ersin’in Pir-i Lezzet ile hem farklı hem de güzel bir edebiyat sunduğunu rahatlıkla söyleyerek kitabı önermek isterim. Özellikle yemek yapılan sekanslar aç karnına zor, insanın iştahı kabarıyor :slight_smile: Tatlı, akıcı, masalsı bir macera Pir-i Lezzet. Eksik olarak göreceğim tek yeri kitabın başlarındaki gibi detaylı yemek yapımlarının ya da bazı plan ve olay örgülerinin final macerasında aynı şekil sunulmamış olması sanırım. Kitabın finali biraz hızlı kapanıyor, ancak çok da dert değil. Zaten yeterli bir okuma hacmi mevcut ve kendi içinde sonlanan bir macera olduğundan kısa süreli boşluk periyotları / tatil / yıllık izin gibi bir dönemde rahatlıkla tercih edilip kısa sürede keyifle okunabilir.

23 Beğeni

Devlet Ana

1968 yılında Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’ne layık görülen Devlet Ana, Türk Edebiyatı’nın şahsına münhasır en önemli tarihi romanlarından biridir. Üretken bir yazar olan Kemal Tahir’in magnum opus’u olarak bilinir. Devlet Ana’daki zaman dilimi, Osmanlı’nın kuruluş evresinin hemen öncesinde bulunan Osman Bey’in babası Ertuğrul Bey ile başlar ve Osmanlı Devleti’nin kurulma sürecindeki olayları konu edinir. Osmanlı Beyliği kurulmadan önce Türklerin aşiret halindeki yaşamından devlet çatısı altına girişini ve bu süreçteki olayları tarihi şahsiyetlerin de mevcudiyetliyle birlikte anlatır. Türk Devleti’nin ve Türk töresinin müspet özelliklerini yansıtır ve Batı’dan farklı olduğu aktarır. Devlet Ana altı bölümden oluşmaktadır; bunlar sırasıyla: Kancık Vuruş, Uyandırılan Işık, Dost Çelmesi, Fal, Derin Geçit, Kerimcan’ın Yolu’dur. Kitap iki öykü üzerine kuruludur: Birincisi, Osmanlı beyliğinin genişlemesi, ikincisi ise, Bacıbey’in oğlu Demircan’ın öldürülmesi ve kardeşi Kerimcan’ın düşmanlardan öç almasıdır.

Kitabın ilk bölümü olan Kancık Vuruş’ta, Napoli kralının piçi olan Notüs Gladyüs’ün, yardakçılarıyla birlikte Bitinya bölgesindeki Bizans tekfurları ile Türklerin arasını bozması ve bu karmaşa sayesinde bölgede kendi beyliğini kurmak istemesi anlatılmaktadır. Gladyüs, Ertuğrul Bey’in savaş atlarını çalarak bölgede bir kargaşa yaratmak istemektedir. Hırsızlığı Karacahisar tekfurunun üzerine yıkmayı planmaktadır. Gladyüs zevk ve sefaya düşkün, acımasız ve kan dökmeyi seven, kısaca iğrenç ve pislik bir karakteri temsil etmektedir. Bölgede bulunan ve Mavro ve Liya adlı iki kardeş tarafından işletilen bir handa konaklayan ve ortaklarıyla buluşmayı bekleyen Gladyüs, Mavro’nun ablası olan Liya’yı elde etmek için Mavro’yu şövalye yardımcılığı gibi boş vaatlerle kandırmaya çalışır. Liya, Demircan’la evlenme arifesinde olan hristiyan bir kızdır. Bu sebepten dolayı Demircan’ın annesi Bacıbey, oğlunun hristiyan bir kadınla evlenmesine şiddetle karşı çıkar, razı olmaz. Handa Liya’yı elde etmeye çalışan Gladyüs, karşısındaki iffetli kızdan bir karşılık alamaz ve hain planına Liya’dan alacağı intikamı da ekler. Ertesi gün Gladyüs, keşiş Benito ve bir Türkopol olan Uranha planlarını hayata geçirmek üzere yola çıkar ve Benito rehberliğinde bataklıkların içinden geçerek Karacahisar toprağına ulaşır. Demircan’ın çadırına yaklaştıklarında Liya’nın kendilerinden önce Demircan’a ulaştığını anlarlar. Gladyüs, ortalığı karıştırmak gayesiyle Demircan’ı Karacahisar tekfurluğunun okunu kullanarak öldürür. İğrenç zevklerini tatmin ettikten sonra Liya’yı da öldürüp bir kilime sararak Karacahisar tekfurluğu yanına bırakır. Çaldığı savaş atlarıyla birlikte ortadan kaybolur ve ilk bölüm bu şekilde tamamlanır. Kemal Tahir ilk bölümde Türkler ile haçlı Frenklerin değer yargılarındaki farklılıkları efendi-köle ilişkisiyle tanımlar. Türklerde bulunan dayanışma teşkilatı olan ahilik anlayışının, batılıların ve hristiyanlığın kendi köylü ve esnafına bakış açısından çok farklı bir yapıda olduğu belirtilir:

"-Bundan böyle aklına yaz, hiç unutma! Şövalye adayısın! Dahası benim bayraktarımsın! Soylu Hıristiyan hiç suçlu olmaz. Çünkü soylunun soyluluğu gibi, yaptığı da hep Allah’tandır. Pazar baçını artırmaya geldi mi, senyörün keyfinedir. Kimse karışamaz. Kendi toprağında dilediğini yapar. Çünkü toprağı da soylular için yaratmıştır, Allah! Salt toprağı değil, üstündeki köylüyü de bağışlamıştır mal diye, canı çekerse, asar!
— Asar mı? Asar da, nasıl öder kanını?
— Kanı sorulmaz köylü takımının soylulardan… Mavro bir şeyler hatırlamaya çalışarak daldı, sonra çekinerek sordu:
— Böyle midir gerçekten sizin oraların zagonu?
— Elbet…
— Sizin soylunuz, neden asar köylüyü? Durduğu yerde mi?
— Yok… Gölünde, deresinde, izinsiz balık tutanı asar, ormanında avlayanı, çalı keseni… Angaryasından kaçanı, harmanda, bahçede soylu payına hile katanı… Sıkı çalışmayan kunduracıyı, demirciyi de canı çekerse asar, acır da bağışlarsa, demire vurur ölene kadar…
— Ahiler ne der bu işe aman şövalyem, çarşıyı dar etmez mi soyluların başına?
— Ahi de neymiş?
— Bizim buraların çarşısı pazarı ahilerden sorulur. Subaşı da karışabilemez, tekfur da… Kadı karışır az biraz, kitabın yazdığı kadarcık…
— Bunlar hep kâfirliktir, Allah’ın emrine karşı gelmektir. Boşuna mı, Müslüman ayağı altında kalmanız…"

Uyandırılan Işık adlı ikinci bölüm, kitabın iki öykü üzerine kurulu olduğu sinyalinin verildiği ilk kısımdır. Demircan’ın kardeşi olan Kerim Çelebi, molla olmak isteyen bir gençtir. Savaşçılığı benimsemeyip okumaya yönelmesi, annesi Bacıbey’in tepki göstermesine yol açar. Demircan’ın katledilmesinden sonra Bacıbey, oğlu Kerim’den abisinin intikamını almasını ve savaşçı olmasını ister. O taraklarda hiç bezi olmayan Kerim’e sözle yaptığı baskının sonuç vermeyeceğini anlar ve oğlunu kırbaçla döver. Hem abisinin kaybı, hem de üzerine dayak yemesi Kerim Çelebi üzerinde büyük bir etki yapar. Zorla da olsa molla kıyafetini çıkarır ve üzerine savaşçı kıyafetini giyer, artık Kerimcan adını alır. Kerimcan, Mavro ile birlikte silah eğitimi almaya başlar. Kurulan komplo, Osmanlı beyliği ile Karacahisar tekfurluğunu savaş hazırlığına sokar. Kamagan Derviş, Keşiş Benito’nun faaliyetlerini Osman Gazi’ye haber verir. Toplumdan uzak ve sade bir hayat yaşayan Kamagan Derviş, bölgenin haberleşme ile ilgili bilgilerine sahiptir ve edindiği bilgileri doğrudan Tebriz’de yaşayan İlhanlı hükümdarına ulaştırmaktadır. İşbu sıralarda beyliğin başı Ertuğrul Gazi de vefat eder. Kendi çıkarları doğrultusunda Demircan’ın öldürülmesini bahane olarak öne sürüp akın çağrısını yineleyen Dündar Bey ile Osman Bey arasında yaşanan gerilim sonucunda halkın desteğini alan Osman Gazi, bey seçilir. Kerimcan’a, abisinin kanını yerde koymayacağının sözünü verir, fakat bu işin aceleye getirilmemesini salık verir. Uyandırılan Işık, dönemin Osmanlı Beyliği’nin uçbeylikleriyle, Konya Sultanlığıyla ve Moğollarla ilişkisini konu eder. Osman Bey’in genişleme politikası ile birlikte ana hikayenin Kerimcan’ın etrafında şekillenmeye başlaması, hikayenin ne yöne meyledeceğini gösterir. Fakat bu kitap salt tarih öğrenme amacıyla okunmamalıdır. Gerçek tarihi şahsiyetlerin etrafında dönen bu eserde yer yer anakronizm kullanımı görülür. Yazar tarihi bilgileri sıralamaktan ziyade Osmanlı’nın ve Türklerin toplum yapısını, ve bu toplumun devlete neden ihtiyaç duyduğunu belirtir. Batıya körü körüne hayranlık duyanları eleştirir. Bunu da inanılmaz akıcı ve lezzetli bir Türkçe kullanımıyla yapar.

20 Beğeni

Çok zaman önce okumuştum ve okumaktan büyük keyif almıştım. Ben de arkadaşlara naçizane olarak okumalarını öneririm. (bu arada iyi bir değerlendirme yazdığınızı da söylemeliyim)

2 Beğeni

Biz arkadaşlarla bu kitabı okumuş hemen ardından, Tarık Buğra’nın Osmancık kitabını okuyup birlikte değerlendirmiş ve karşılaştırmıştık. Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum 12 sene olmuş ama çok hoşumuza gitmişti. :smiley:

2 Beğeni

Halaskâr - Ş. Yüksel Yılmaz

Entropi ve yaşamın doğası hakkında düşündürücü sözlerin yer aldığı bu romanda, insanlar, Dünya’nın tüm kaynaklarını tüketmiştir. Yeni bir gezegene göçmek zorunludur artık. Semele adındaki gezegen, iklim şartları ve özellikleriyle insanların yaşamına uygundur. Halaskâr (kurtarıcı) adı verilen keşif birlikleri bu gezegene gönderilir. Ne var ki Semele’nin üzerinde zaten yerli, ilkel ve zeki bir yaşam formu vardır. Halaskâr ekibi, Semele’yi dünyalaştıracak, ilkelleri etkisiz hale getirecek ve gezegeni sivil insanlara elverişli hale getirecektir. Görevleri budur.

Askerler toplu halde konuşlandığında yaşanan bazı sorunlardan dolayı her askere bir kod ve bir bölge verilmiş, o bölgede tek başına bırakılmışlardır. Serkan bu askerlerden biridir ve bir gün başka bir askerin durumunun tehlikede olabileceğine dair bir aciliyet mesajı alır. Diğer askerin bölgesine gitmeli ve onu kurtarmalıdır. Süvari 548 kodlu askerin bölgesine yaptığı yolculuk bütün olayların başlangıcı olur.

Farklı türlerin hakimiyet mücadelesi, beklenmedik olayların ve bolca aksiyonun fitilini ateşliyor. Baş karakterin insanlığın evrendeki yerine dair iç sorgulamaları da dozunca yer alıyor, bu sürükleyici bilimkurgu kitabında. Uzay romanları sevenlerin rafında yer almalı.

16 Beğeni

“Yükseklere ulaşabilecek miyim? yoksa bu yaptığım, bana asla bir şey vermeyecek ve acı çektirecek verimsiz bir çaba mı?” ~gençlerin savaşımları, s.11

“Vasat biri olmaktan o kadar korkuyordum ki herkesten habersizce ölmeyi yeğleyecek durumdaydım; başarısız denemelerime tanık olacak kâğıttan bile utanıyordum.” ~gençlerin savaşımları, s.12

Geceleri, Sokaklarda, Cesare Pavese’nin henüz on yedi yaşındayken kaleme almaya başladığı ve ölümünün ardından yayımlanan öykülerini ve öykü taslaklarını içeriyor. Öykülerin başkişileri, hayatın kıyısında kalmış, sınırlarda gezinen insanlardır: Pavese’nin alter ego’su diyebileceğimiz, sanatçılığın ilk yaratım sancılarını varoluşsal düzlemde deneyimleyen, yazar olmayı arzulayan genç; bohem hayatın aksak ritminde savrulan sanatçı; insanca yaşamayı umut eden dilenci ve fahişe; bir ressama modellik yaptığı kısacık anlarla hayata tutunmaya çalışan genç kız; sanata ve aşka duyumsadığı tutkuyu ölümle sonsuz kılmak isteyen müzisyen… Pavese’nin kişileri her ne kadar birbirinden farklı mekânlarda, koşullarda konumlandırılmış olsa da, onları birleştiren ortak noktalar vardır: Kimi derin bir varoluşsal tutkuyla, kimiyse yılgınlıkla; yaratıcıları gibi onlar da hayatın kendilerine dayattığı koşullar bünyesinde bir “yaşama uğraşı” verir. Bu “yaşama uğraşı” ise derin bir yalnızlıkla sarılıdır. Geceleri, Sokaklarda, 20. yüzyıl Avrupa edebiyatının en güçlü kalemlerinden sayılan Cesare Pavese’nin ilk yazarlık denemelerinin ürünü olmalarına karşın yazarın sonraki yapıtlarında belirleyici olacak biçemsel ve tematik gücü, onun kendine özgü soluğunu müjdeler; bu anlamda da edebiyat tarihi için de değerli bir belge niteliğindedirler.

“Ve böylece kendisi, çevresindeki insanlara sürekli yabancı ve yenik hissediyordu.
içinde her şey acıyla kıvranıp yorgunluktan bitkin düşecek kadar çelişkili, altüst, karmakarışıkken çevresindeki insanlarda ve gerçekleştirdikleri işlerde derin, bilinçsiz bir sakinlik hissediyor, yaşamın kaçınılmaz sonsuz acısının dışında acı olmadığını görüyordu.
Bu onu çökertiyordu.” ~başarısız serüvenci, s.99

12 Beğeni

Sislerin Vampiri - Christie Golden

“Sislerin Vampiri” Ravenloft serisinin ilk kitabı. İlk kez 1991 yılında yayımlanmış. Okurken ilk sayfalarda beklentim düşmüş, anlatımı basit bulup beğenmemiştim. Okudukça hikayenin içine girdim. Sonuçta beğenerek bitirdim.

Ana karakter “Jander Sunstar’ı” çok sevdim. Klasik vampirlerden epey farklı. Jander bir elf. Bir elfin vampir olması son derece tuhaf ve ıstırap verici. Romanda bu durum çoğu kez gözler önüne seriliyor. Vampir, sevdiği kadının intikamını almak isterken kendisini Barovia’da buluyor.

Romanın kötü adamı -bir diğer vampir- Sthrad Van Zarovich isimli kont. Ravenloft Şatosunda yaşıyor. Onda Kont Dracula havası var. Ancak Dracula’dan çok daha beter birisi.

Romanda seneler çok çabuk geçiyor. Heyecanlı kısımlar biraz ileride oluyor. Jander’ın nasıl vampir olduğu, Sthrad’ın geçmişini öğreniyoruz. Bir noktada da ana karakterin intikamına dair, bazı şeyleri tahmin edebiliyorsunuz.

Kitaptan bir alıntı

“Ben her yaratığın, tüm zamanlar boyunca görmüş olduğu bütün kabusların toplamıyım. Ben cinayet ve ihanetin karanlık düşüncesiyim. Korkunun ve şehvetin ve müstehcenliğin ve tecavüzün. Ben ruhu öldüren kırıcı sözcük ve bedeni öldüren kanlı bıçağım. Ben kadehin dibindeki zehir, hırsızın boynundaki ilmik, ihanete uğrayanın çığlığı ve işkence edilenin haykırışıyım. Ben yalanım. Ben deliliğin karanlık çukuruyum. Ben Ölümü’m ve daha da beter olan her şeyim.”

Puanım: 9/10

23 Beğeni

WAYBOUND (CRADLE #12)

3 senedir okuduğum seri sonunda bitti. Finali beklediğim şekilde sonuçlandı, ama tatmin ediciydi. Karakter sayısını düşünürsek olayları çok iyi toparlamış, hatta unuttuğum bazı karakterlerin bile hikayeleri bir sonuca bağlandı.

Cradle’ın bitişiyle birlikte güncel takip ettiğim fantastik seri kalmadı. Bu durum karşısında nasıl hissediyorum, henüz kavrayamadım.

19 Beğeni

Uzumaki’yi okuyorum, yarıladım sayılır.

Temelde kısa kısa korku hikayelerinden oluşuyor. Bazıları çok güzel bazıları absürd derecede saçma öyküler. Bu tip birbirinden bağımsız kısa korku hikayelerini tek bir ana karakter üzeriden tek bir zaman çizgisine oturtulması bence haliyle çok saçma sapan bir duruma yol açmış. Beni okurken rahatsız eden en büyük problem bu oldu.

Bağımsız sayılabilecek kısa hikayeler tek bir zaman çizgisinde tek bir karakter üzerinden zincir gibi birbirine bağlandığı için aklınıza gelebilecek en absürd olayların yaşandığı kasabada, kasaba sakinleri her bölümün başında sanki o kasabada hiç bir şey yaşanmamış, en ufak garip bir olay olmamış gibi takılıyor, yaşananlar kimsenin umrunda değil. Haliyle karakterlerin aşırı derecede garip gurup olaylar kaşısında her seferinde şaşırmaları, korkmaları, çığlık çığlığa kaçışmaları falan hiç bir anlam ifade etmemiş malesef.

Keşke farklı zamanlarda farklı karakterlerin kullanıldığı bir kısa öykü antolojisi olsaymış.

19 Beğeni

İncelemeye başlamadan önce kitap serisi hakkında bilgi vermek istiyorum:
Bu kitap yazarın yazdığı Mahalle serisinin son kitabı. Mahalle serisinin ilk kitabı Yukarı Mahalle ikinci kitabı Sardalye sokağı ve üçüncü kitabı ise Tatlı Perşembedir. Serinin ilk kitabı, ikinci ve üçüncü kitabıyla konunun geçtiği mekan dışında bir bağlantısı yoktur.

Serinin konusuna gelirsek Kaliforniya eyaletinde Monterey kentindeki insanların sıcak, sıradan hikayesini okuyoruz. Serinin içerisindeki arkadaş grupları ( ilk kitapta Danny ikinci ve üçüncü kitapta Mack’in grubu.) sıradan, basit, yarını düşünmeyen, rahat insanlar. Bu rahat insanların hikayesi desek yanlış olmaz.

Bu üçüncü kitapta ise Mahalledeki birçok kişi ikinci dünya savaşına katılır savaş sonrası ülkesine dönen Doc’un değişimini ve bu değişim nedeniyle bundan endişe duyan mahalle halkının buna çere bulabilmek için yaptıklarını okuyoruz. Kitap sadece bu eksende dönüyor. Açıkçası şunu söyleyebilirim ki kitap bana çok boş geldi yani bir olay yok belki yazarın amacı budur sadece bir grup insanın hayatını kısa bir kesit olarak yazıya dökmüştür bilemem. Ama üç kitap boyunca hep aynı şey bir grup insan birleşiyor ve birinin mutluluğu için parti düzenliyor üç kitap boyunca sürekli birisi için parti düzlenmesini okumak bana gına getirdi illallah ettim artık. Bu arada sizlere şöyle bir bilgi vermek istiyorum. İkinci ve üçüncü kitapta iyi kalpli, biliminsanı olma yolunda ilerleyen Doc, aslında gerçek hayatta Steinbeck’in yakın arkadaşı olan Ed Ricketts imiş. Hatta Montery’de gerçektende laboratuvarı varmış ismi Pacific Biological Laboratories. Açıkçası düşündüğümden daha küçük bir yermiş hayal ettiğin şeyin gerçek olduğunu öğrenip bakmak insanı garip hissettiriyor. Seriyi tavsiye eder miyim bilemiyorum Steinbeck’in çok daha iyi romanları olduğu su götürmez bir gerçek bu seri yerine yazarın başka kitaplarına yönelmeniz daha sağlıklı olur gibi artık yazarın bu seri dışında okunacak kitabı kalmaz o zaman okumanız daha mantıklı olacağını düşünüyorum.

Bu arada daha önce Sardelye Sokağındada kitabı incelerken seri hakkında bilgi vermiştim bunda biraz tekrara düşmek gibi oldu ama bu incelemeyi aynı zamanda 1000Kitapta da yazmıştım sardalye sokağını ise 1000kitapta incelememiştim.

15 Beğeni

Roket Dergisi Sayı 2

Roket Dergisi, yeni sayısında tam on iki öyküyü bilimkurgu edebiyatının göklerine roketliyor.

6 Şubat Kahramanmaraş depreminde hayatını kaybeden yazar Türkhan Bozkurt’a ve depremde yitirdiğimiz tüm canlara adanan bu sayıdaki ilk öykü, Aşkın Güngör’den “20.00 - 24.00”. Bir distopya içinde nefes alınabilen birkaç saatin öyküsü.

“Aurafer” adlı öykünün yazarı Melisa Parlak, bu kelimeyi, aura ve transfer sözcüklerini birleştirerek oluşturmuş. Bir mektup biçiminde yazılan bu öyküde âşık olabilen yapay zeka ve “melez zekâlar” fikri çok hoştu. Umarım konusunu söyleyerek spoiler vermemişimdir ama vermedim ya… Öykünün akışı da oldukça güzeldi.

İsmini kara deliğe yaklaşan cisimlerin kütleçekimi etkisiyle orantısızca uzayarak spagettiye benzemesinden alan Spagettifikasyon, Toprak Şems Tezcan’ın kaleme aldığı, karadelik, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü ve Pastafaryanizmi birleştiren bir öykü.

Bir Maskeli Balo ve Onun Sahte Yüzleri sanal âlemden gerçek âleme sirayet eden bir tehdidin öyküsü. Ayşegül Yalvaç’ın imzası olan bu öyküde, bir kadın, geleceğin dünyasında, uğradığı tacize karşı dava açmak için avukatla konuşur. Ancak insanın istediği gibi kimlik değiştirerek bin bir yüzlü olabildiği bir dünyadır bu.

Ankara’yı ne kadar özlediğimi hatırlatan Bakanlıklar, Ali Okan Pandar’ın Ankara’da geçen siberpunk öyküsü.

Eğer size ömür boyu hayallerinizi yaşatacak bir sanal gerçeklik dünyasında yaşamanız mümkün olsaydı, gerçek hayatı bütün zorluklarıyla kucaklamayı mı tercih ederdiniz, yoksa oraya mı kaçardınız? Beyin Estetiği adlı öyküde, Mehmet Berk Yaltırık, işte bu ikilemi heyecan verici bir kurguyla konu alıyor.

Gomeda, sayıdaki en masalsı öykülerden biri. Bünyamin Tan’ın bu öyküsünde klasik bir zaman yolculuğu değil, zamanlar arasında bilinçsel bir geçiş var. Öyküdeki mekan betimlemelerine bayıldım. Stanislaw Lem’in kalemini okurken hissettiklerimi hissettim.

Dünya Kimseye Kalmaz Demeyin, kısa ve mizahi bir öykü. Son cümlesindeki doğru tespitle kahkaha attım.

Sabahattin Cömertpay, bu sayıda İradenin Sonu adlı öyküyle yer alıyor. Öğrencilerine duygusal ilgi besleyen profesör, irade kavramıyla ilgili bir icat üzerinde çalışmaktadır. Siyasi suçlular üzerinde deney yapılarak icadın başarılı olup olmadığı kontrol edilir.

Bu sayının çeviri öyküsü Ambrose Bierce’den. Hünerli Vatandaş adlı öyküde, kralı onlarca değişik icadıyla yolmaya çalışan hünerli bir vatandaş vardır.

Hollywoodland, bir süperkahraman öyküsü. Albino Eye, ailesi öldürüldükten sonra intikam almaya karar vermiştir. Amerikan Hükümeti onun bu dengesiz hareketlerinden korkar ve öldürülmesine karar verir ama Albino Eye Amerikan kültüründe önemli bir yere sahip olduğu için bunu açıktan yapamazlar. Hapisteki başka bir süperkahramanla, Kızılderili Düş Tüyü’yle özgürlüğü karşısında anlaşırlar. Düş Tüyü, Albino Eye’ın hakkından gelecek midir?

Dönüşüm, aynı ismi taşıdığı meşhur Kafka kitabına gönderme yaparak başlıyor. Genetik teknolojilerinin geliştiği bir dünyada, DNA’sı özel olarak değiştirilmiş biyobotlar, her yerde yer almaktadır. İnsanların kimisi biyobotu benimsemekte kimisi çekimser yaklaşmakta kimisi de şeytanlık, kâfirlik olarak görmektedir. Ölümcül bir hastalığa yakalanan bir kadın, biyobotlardan umulmadık yardım alacaktır.

15 Beğeni