Okuyacağımdan değil de bence çok bekletmezler. Editörün masasında olmasaydı paylaşmazlardı.
Çok sürpriz oldu valla. Ama çok sevindim, Türkçe çeviriyi hak eden bir seri kesinlikle.
Oha bu haberi kaçırmışım. Şaka gibi. İnanamıyorum. Hem de yazdığımın peşi sıra bu haberin gelmesi. Allahhh. Umarım seri satar. Umarım yarım kalmaz. Benim ortalama 15 yıldır beklediğim seriler ve yazarlar var. Robert Mccammon’a el attı İthaki. Tad Williams’da geliyor. Hadi İthaki. Hem yarım kalan serileri tamamla(Lightbringer, İlk İmparatorluğun Efsaneleri) hem de bu yeni serileri kısa sürede tamamla. ![]()
Umarım bu dilekleriniz de gerçekleşir. Ben Malazan bitince Black Company gelir diye uzun zamandır hayal ediyorum zaten. Diğer iki yazarı bilmiyordum ama goodreads de biraz baktım R. Scott Bakker ilgimi çekti açıkcası.
Maşallah dediğimiz 24 saat yaşamıyor ama bu sefer tersi olduğu için güzel oldu. ![]()
Dövmeli Adam
Dövmeli Adam Peter V. Brett’in fantastik kurgu türündeki İblis Döngüsü serisinin ilk kitabı. Seri (Dövmeli Adam dahil) “tuğla” diye tabir ettiğimiz, sayfa sayısı 500 ve üstü, beş kitaptan oluşuyor ve tüm kitapların Türkçe çevirisi bulunuyor. Yalnız bu tuğla olma hali ilk başta seriye başlamayı düşünenler için biraz korkutucu geliyor olabilir. (Zaman Çarkı efekti) Ama hiç kuşkunuz olmasın bu tuğlalara bayılacak, elinizden bırakamayacak, neden daha fazla yok diye üzülecek ve hatta bağımlısı olacaksınız. Bana güvenin.
Bağımlılık kısmı için “elbette ki abartıyor” diye düşünüyor olabilirsiniz. “Ne bu kardeşim nihayetinde kitap, ne yapacak yemek yemeyi mi unutturacak?” diyor da olabilirsiniz. Haklısınız… demeyi çok isterdim (sonuçta hayatta denge önemli) fakat tam olarak düşündüğünüz gibi Dövmeli Adam’ı okurken yemek yemeyi unutuyor veya olabildiğince geçiştirip kitaba geri dönmeye çalışıyorsunuz. O yüzden de kitaba başlarken dikkatli olunmasında fayda var. Özellikle Adsız Kitapkolik üyeleri sizlere söylüyorum. Tam da her şey iyiye giderken tekrardan başa dönebilir, bütün bu acı dolu süreçleri tekrardan yaşayabilirsiniz. Bir Adsız Kitapkolikten diğerine, UYARILDINIZ!
Peki Adsız Kitapkolikler dışında kimler bu bağımlılığa yakalanma ve üye toplantılarımıza katılma potansiyeline sahip? dersek;
Fantastik kurgu diyarında büyük topraklarından birine sahip olan Brandon Sanderson’nın ve toprak büyüklüğü bakımından o kadar da büyük olmayan ama verimlilik açısından bu diyardaki en verimli topraklarından birine sahip Patrick Rothfuss’un krallıklarından geçen ve bu krallıklarda büyük vakitler harcayan herkes bu bağımlılığa yakalanma potansiyeline sahip diyebiliriz. Çünkü İblis Döngüsü’nün ilk kitabı olan Dövmeli Adam, Sanderson ve Rothfuss krallıklarının sınırında yaşayan köyler her iki krallığın da kültürüne sahip olarak kendine has yeni karma bir kültür oluşturmuş da burada yeni bir krallık, Peter V. Brett Krallığını kurmuş gibi.
Peter V. Brett Krallığı; Sanderson’nun kalemiyle Rothfuss hikayeciliği.
Sanderson’nun kalemine aşına olanlar bilirler ama kısaca özetleyecek olursak; Sanderson yazarlığı daha çok karakter ve karakterlere yaşatılan dramalar, gelişimler, üzerinedir. Sanderson uzun uzun karakterlerin dış görünüşlerini ve kıyafetlerini anlatmaz. Aynı şekilde çevre tasvirleri de yapmaz, çevreyi daha çok olayların gidişatına etki edecek şekilde kurgulamakta kullanır ve sadece gerekliyse detaya iner. Sanderson karakterlerini konuşturmayı sever, diyaloglar üzerinden anlatım sağlar. Ve tabii ki okuru olayların içerisine dahil ettiği (kurallı büyü sistemleri sayesinde) sayfalarca süren aksiyon dolu sahneler yaratır ve okurun kanını kaynatan birçok “epik” olay sunar.
Rothfuss hikayeciliğinde ise hikaye çok detaylı ve katmanlı olur. Karakterler bu katmanlı hikaye içerisinde organik olarak işlenirler. Yani karakterler günlük standart işlerini (dereden su çekme, yemek yapma vs) yaparken evren hakkındaki bilgiler okura fark ettirilmeden ufak ufak sunulur ve böylece karakterlerin o evrendeki varlıkları oldukça gerçekçi yansıtılır. Okur karaktere ve evrene ısındığında da bazen tahmin edilebilir, bazense tahmin edilemez olayların olmasıyla karakterlere travmalar yaşatılır ve okurun adrenalini yükseltilir.
İşte Peter V. Brett’in Dövmeli Adam kitabıyla yaptığı tam olarak bu ikiliyi harmanlamak. Sanderson ve Rothfuss aromalı yepyeni bir tat sunmak. Uzun zamandır sessiz olan bu krallıkların sesi olmak.
Şimdi soruyorum, hala Bağımlılık tabirini sorgulayabiliyor musunuz?
Gelelim İblis Döngüsü’nün konusuna;
İblis Döngüsü serisi, güneş battıktan hemen sonra cisimleşen iblisler ve insanların savaşı üzerine odaklanıyor. Tabii ki buna savaş denilebilirse. Çünkü insanlık çok uzun zamandır devam eden bu “savaşın” mutlak kaybeden tarafı. Tek yapabildikleri evlerinin duvarlarına çizdikleri “muhafaza” sembolleri ile iblislerin evlerine girmelerini engellemek. Yani insanlık için güneş ışığı kaybolduktan sonra dünyada dolanmak söz konusu değil. İnsanlık gecenin yarattığı mutlak hapishanelerin içerisinde hapis ve bu yüzden izole, çaresiz.
Peter V. Brett’in İblis Döngüsü evrenin temeli bu kadar aslında. Gündüze mahkum günden güne katledilen çaresiz insanlık ve gecenin sisleriyle ortaya çıkan çok nadir ve şans eseri öldürülebilen çeşit çeşit iblisler. Fakat Brett, Rothfuss hikayeciliğini kullanıyor ve Rothfuss hikayeciliği de detaydır demiştik. İşte Peter V. Brett bu detaylara şu ikincil sorularla ve bu sorulara verdiği cevaplarla giriş yapıyor;
Sadece gün ışığı ile seyahat edebilen insanlık ticaret ağı olmadan nasıl ayakta kalacaktır? Birbirlerinden kopuk yerleşim yerlerindeki insanlarda ortak kültür veya krallığa aidiyet nasıl oluşacaktır? Her gece gelen iblisler üzerinden dünyada ve izole toplumlarda nasıl bir din kurgulanacaktır? Savaşı kaybeden insanlığın sayısı günden güne azalırken toplumun çocuk ve kadınlara bakış açısı nasıl olacaktır?
Bunlar ve benzeri evrenini etkileyen bir sürü soru soruyor Peter V. Brett ve sayfalar ilerledikçe bu sorulara çok tatmin edici cevaplar vererek evrenini kurguluyor. Böylece belkide fantastik kurgudaki en önemli şeyi başarıyor; bizi bu evrene inandırıyor.
Bu inanç kitap boyunca birbirlerine geçiş yaptığımız üç ana karakter üzerinden yansıtılıyor. Yazar, bizi bu karakterlerle daha çok ufakken tanıştırıyor ve yukarıdaki sorular çerçevesinde bu üç karakterin kişiliklerini oluşturuyor. Sırasıyla; Arlen, Leesha ve Rojer’in hayatlarına ortak oluyor ve iblis dolu gecelerde onlarla korkuyor, onlarla sinirleniyor ve onlara üzülüyoruz.
Kitabın Arlen kısımları, iblisler ile olan mücadelelerin anlatıldığı ve dolayısıyla aksiyonun yaşandığı kısımları oluşturuyorken, Lessha kısımları daha çok, günlük köy hayatının anlatılıp evrenin kültürel bilgilerinin verildiği kısımları oluşturuyor. Kitapta daha az yere sahip olan Rojer kısımlarında ise her iki taraftan da biraz biraz bulunuyor.
Ancak bu durum “kitapta bir tempo problemi var mı?” sorusunu aklınıza getiriyor olabilir. Çünkü insanlığın en büyük problemi olan iblisleri öğrenip onlarla mücadele ettiğimiz Arlen bölümlerinden, köy hayatının günlük kavgalarına döndüğümüz Leesha bölümlerine geçmek, siz de taktir ederseniz ki, kulağa biraz tempo kırıcı gibi geliyor. Ama işte yazarın kalemi tam olarak burada dereye giriyor. Yazar “sıradan köy ahalisi kavgalarını” en az iblislerle mücadele kadar heyecanlı ve gerilim dolu bir şekilde aktarabiliyor. Böylece heyecan dolu ve merak içinde bırakılan Arlen bölümlerinden Leesha bölümlerine dönüldüğünde okurda “Aman ya şimdi Arlen’e gelene kadar kim bilir ne boş işler olacak?” düşünceleri oluşmuyor. Sadece az önceki aksiyondan sonra bize biraz olsun nefes alma fırsatı sağlanmış o kadar. Ama bu nefes alma fırsatları bile hayatımızın normal ritmindeki nefesler gibi sakin olmuyor, heyecan dolu sık nefesler oluyor. Tıpkı HIIT Antrenmanı gibi. Arlen bölümlerinde hızı çok arttırıyoruz ve Lessha bölümlerinde de hızlı tempoyla devam ediyoruz. Rojer’de ise… Rojer’de…
Devam edelim…
Tüm kitap bu üç karakter üzerinden hikayesini ilerletiyor ama kitabın ilk yarısında ana hikaye açısından pek bir şey sunulmuyor. Ve ben gidilen yolu sevdiği kadar yolun sonunu da seven bir okurum. O nedenle kitaplarda ana hikayeye katkı sağlamayan kısımları aslında pek sevmem. Bunu giriş kısımları için söylemiyorum elbette. Giriş kısımları genellikle karakterlerimiz ile duygudaşlık kurabilmemiz için karakter yoğunluklu kısımlardan oluşmak durumundadır. Bu yüzden de daha çok karakter tanıtımına yönelik, yaşanılan evren hakkında daha az bilginin bulunduğu bölümlerden oluşurlar. Ama evren hakkındaki bilgiler de öyle noktalardan gelir ki okurun adeta ağzının suyu akıtılarak ileride evrenin detaylarını merak içerisinde beklemesine neden olurlar. Dövmeli Adam’ın ilk yarısı işte tam olarak böyle. Kitap ortaları geçildiğinde bile “giriş kısmı” özelliğinde devam ediyor ve evreni hakkında az bilgi vererek karakterlerine odaklanıyor. Fakat yol sonu yolcusu olan ben bunu sevmedim diyebilir miyim? Hayır, asla. Aksine merak içerisinde okumaktan bir an olsun sıkılmadan devam ettim.
Kısacık bu durumun nedenlerine değinip toparlıyorum;
Birincisi yazar olayların seyrini sürekli değiştirecek sorunlar veya olaylar yaratarak karakterlerinin güçlü ve zayıf yönlerini yansıtan ve birbirlerine ustaca bağlanan sahneler kurgulamayı çok iyi başarıyor. Ayrıca bu sahnelerden heyecanı eksik etmiyor ve sahneleri uzatmadan yalnızca olması gerektiği kadar sürdürüyor. (Yukarıda dediğim gibi köy kavgasını okumak bile çok tatmin ediyor) (Sanderson kalemi)
İkincisi; kitap aslında evreni hakkında çokta cimri davranmıyor olması. Özellikle diğer iki karakterimizin bölümlerine göre kitabın çok daha büyük bir kısmını kapsayan Arlen bölümlerinde kitap, evreni hakkında okuru tatmin eden yeterli bilgiler vermekten geri kalmıyor.
Üçüncüsü ise travma. Peter V. Brett, en az Brandon Sanderson kadar karakterlerine travmalar yaşatmayı seviyor. Her bölüm mutlaka karakteri derinden etkileyen travmatik bir olayla son buluyor ve bu da okuru diken üstüne tutmaya hayli hayli yetiyor.
Hikayedeki ilerleme ise; kitabın ancak üçüncü kısmının başında Zaman Çarkı’ndaki Sheinar halkına benzeyen, dünyanın geri kalanından farklı, sert ve kendine özgü adetleri olan Krasia halkıyla tanışmamız ile başlıyor. Ve kitap buradan sonra bambaşka bir şeye dönüşüyor. Buradan önceki her şey kanatlarımızı açmadan önceki basit antrenmanlardan ibaretmiş gibi kalıyor. Buradaysa uçuyoruz.
Çünkü burası Krasia ve burası dünyanın geri kalanı gibi aciz değil.
Çünkü burası iblislerle gün ışığı göstermeye yemin etmiş tek halkın memleketi.
Çünkü burası insanlık ile iblislerin savaştığı tek yer.
Yazar Krasia bölümlerinde kalemiyle film sahnelerine taş çıkartacak cinsten epik sahneler yaratıyor ve tahmin edilmesi neredeyse imkansız olaylar silsilesiyle sayfaları nefes almadan tüketmemize neden oluyor, saf heyecan ve gerginlik sunuyor. Sonunda olaylar nihayete erip nefes alma bölümlerine geçtiğimizde (Rojer) ise bir sürprizini daha ortaya çıkartarak bu kez şaşkınlıktan nefesimizi kesiyor. Fakat tekrar hatırlatalım yazar Sanderson kalemiyle yazıyor, yani karakterlerine travma yaşatmayı seviyor. Demem o ki, bu bölümlerde yazarın kalemindeki heyecan büyümesi kadar travma büyümesi de yaşanıyor. Bizi stres, üzüntü ve şok ile sarıyor.
Kitabın sonlarına yaklaştığımızda kitabın başından beri beklediğimiz karakterlerimizin karşılaşması ile çember tamamlanmış oluyor. Ama bu karşılaşma… aman, aman! Aman aman!
Yazar dördüncü bölüm itibari ile aksiyonun yarattığı heyecanı ustalıkla gizem ve gerilime dönüştürerek bizi bu karşılaşmaya öyle güzel hazırlıyor ki sonunda olay gerçekleştiğinde heyecandan titreyerek okuyoruz sayfaları. Enfes, enfes!
Fakat daha bitmedi. Kapanışta tüm duyguların düğümlendiği muhteşem bir final daha bizleri bekliyor. Öfke, cesaret, üzüntü, heyecan, korku, adanmışlık ve umut tek bir noktada okura hücum ediyor ve son sayfaları unutulmaz kılıyor.
Herkese iyi okumalar dilerim.
Yıllar önce serinin ilk iki kitabını ben de okumuş ve çok sevmiştim. Ancak yazarın hikayenin gidişatında yaptığı tercihler seriden tiksinmeme neden olmuştu.
Şerefsiz Jardir.
Ben Jardir ile Arlen’in ilişkisini muhteşem bulmuştum. Özellikle ikinci kitap bu konuda çok iyiydi. Bence ikinci kitabına da bir şans ver.
Bu arada, harika bir inceleme olmuş. @Kovthe
Çok teşekkür ederim. ![]()
İkinci kitabı bitirmek üzereyim. Kitabın başındaki kararı çok sevmediğimi (Jardir) söylemelim ama sonrası aktı, gitti. Ona da bir inceleme düşünüyorum. ![]()
Son kitabı bulabilsem seriye bir şans vereceğim ama hiç bir yerde yok kitap.
Burası çok spoiler içerir, seriyi okumadıysanız açmayınız.
İkinci kitabı da okudum. Arlen’in, kendisine yapılan ihanet sonrası intikam almaması ve hain Jardir’in ana karakter olarak parlatılmasından rahatsız oldum. Hatta birinci kitabın sonundan öyle etkilenmiştim ki ikinci kitabı intikam hayalleriyle okumuştum.
Ben de tam tersi, Jardir’in ihanet sebebini, ihanet etmesine rağmen kendiyle verdiği iç savaşı vs. çok sevmiştim. Yaşananlara onun gözünden bakmak çok iyi bir deneyimdi.
Yorumu icin geldim, goremedim ve gidiyorum (:
Ceviriyi nasil buldunuz? İletisim de Ergin Altay tercumesini basmisti, o donem ben onu tercih etmiştim. Ciltlisi nadir kalan HAY Dostoyevskilerden.

Koushun Takami Ölüm Oyunu’nu (Battle Royale) okudum. Açıkçası umduğumdan çok daha basit yazıldığı için beğenmedim.
Diğer bir konuya yazdığım gibi 50 kişinin rasgele verilen silahlarla birbirlerini öldürmeleri için bir adaya atılması, zaman ilerledikçe adanın belli bölgelerinin “yasaklı bölge” ilan edilerek yarışmacıların gidebilecekleri alanların peyderpey azalması ve eninde sonunda bir yerde toplanmak zorunda kalmaları konsepti ile PUBG, Warzone gibi “Battle Royale” oyun türünü doğurmuş ve adını vermiş bir roman.
Her şeyden önce hikayenin temelini feci derecede basit ve absürt buldum. Totaliter bir yönetim, demir yumruğunun gücünü gösterip halkı terörize ederek isyan etmelerini engellemek, boyun eğdirip kontrol altında tutabilmek için “Askeri ve psikolojik veri topluyoruz.” kılıfı altında her sene rasgele okullardan seçtiği bir sınıf 15 yaşındaki lise öğrencisini kaçırıp izole bir ortama atarak birbirlerini öldürmelerini istiyor. Hayatta kalan son öğrenciye plaket verilip evine yollanıyor
Yazar büyük ihtimalle böyle bir “Battle Royale” konsepti hayal ettikten sonra mantıklı bir temele oturtmaya çalışmış ama bence hiç olmamış.
Genel anlamda sahneleri, karakterleri, olayları, diyalogları, ikili ilişkileri vs. tam olarak bir ergen anime romanlaştırması gibiydi. Karakterlerin 15 yaşında çocuk olması, aynı ergen animelerinde olduğu gibi kanlı bıçaklı katliamın ortasında vıcık vıcık aşk meşk, arkadaşlık dostluk işlerine girilmesi, kötü karakterlerin sebepsiz mutlak kötüler olması, karakterlerin boyunlarına “bakın kurallara uymazsanız patlatırız haa” diye patlayıcı tasma takılması vs. işin suyunu çıkararak fazla basitleştirmiş.
Yazıldığı 90’lı yıllarda okusaydım belki yenilikçi bir hikaye olduğu için daha pozitif yaklaşabilirdim ama benzer konsepte sahip sürüyle yapım izleyip oynamanın üstüne, bahsettiğim gibi mantıklı bir temeli olmayan bir yapım daha tüketmek bana pek zevk vermedi.
Caner Kösedağ - Sonun Arzusu @objetpetitraven
Caner Kösedağ’ın KDY etiketiyle yayımlanan Sonun Arzusu, 52 sayfalık kısa ama yoğun bir öykü kitabı. Sekiz öyküden oluşan bu kitap, gotik atmosferi, melankolik karakterleri ve bilinçdışı temalarıyla dikkat çekiyor.
Kitabın açılış öyküsü Kara Manastır Ormanı, karanlık betimlemeleriyle başlıyor ama “kasvet” kelimesinin sık tekrarından dolayı biraz yorucu geldi. Yazarın ilk öyküsü olduğu için bu acemilik doğal; neyse ki diğer öykülerde bu tekrarlar azalmış. Özellikle Kızıl Gözler adlı ikinci öykü, hem öykü içinde öykü yapısıyla hem de sürpriz sonuyla oldukça başarılıydı. Eleonora’nın Cinayeti ise gotik romantizmin izlerini taşısa da biraz aceleye gelmiş gibiydi; biraz daha derinleşseydi çok etkileyici olabilirdi.
Kitaptaki en olgun öykü bana göre Gölge’ydi. Bilinçaltı semboller, rüyalar ve toplumsal yabancılaşma çok güzel harmanlanmış. Sonun Arzusu ve Kopuş da daha çok içsel yüzleşmeler ve ruh hâli üzerine kurulu kısa ama etkili anlatılar. Açlık ise imge kullanımı ve karakter derinliği açısından oldukça başarılıydı.
Aynadaki Kadın ise romantik ve tıpkı kitabın kendisi gibi karanlık bir öykü. Mitolojideki Narcissos’un kaderine benzer bir kaderi yaşıyor Alaric, ama başka bir yansımada…
Sonun Arzusu, kısa öykü sevenler, gotik edebiyatı takip edenler ve sembolik anlatımları seven okurlar için ilgi çekici bir kitap. Edebi yolculuğunun başındaki bir yazarın iç dünyasını samimi bir şekilde yansıttığını hissediyorsunuz.
Kitaba şans verip okuduğunuz ve incelediğiniz için teşekkür ederim. Benim için çok değerli bu yorum. Beğenmenize çok sevindim. İkinci kitap için yazmaya başladım bile ![]()
![]()
Kitabımı fiziksel olarak baştan sona okudum. Sanki farklı bir okur gözüyle. Dersler çıkardığım yerler oldu. İkinci kitabım daha iyi olacaktır. Diğer yandan Sonun Arzusu içime sinen bir kitap oldu.
Yazar bakışı metni:
Kitabım Sonun Arzusu; 52 sayfalık, 8 öyküden oluşan bir derleme.
Neden 8 öykü?
8 rakamını yan çevirdiğimizde sonsuzluk sembolünü görüyoruz. Aslında bu benim kendime ve okurlara olan bir imaydı. Kendime olan ima şu anlamdaydı: Umarım yazmaktan vazgeçmem ve daha çok öykü yazıp ikinci, üçüncü, dördüncü kitabımı çıkarabilirim. Okurlara olan ima ise şuydu: Umarım bu eser sizin kafanızda uzun bir süre yer eder. Açık bir ima değil biliyorum. Sadece ben anlıyor olsam bile sorun değil. Bu benim kendime verdiğim bir mesaj.
Kitabımda ne var?
Kitabımdaki öykülerde, kahramanlar içsel çatışmalar ve korkular, varoluşsal sancılar ve yok oluşun kendisini yaşamaktalar. Kendi üslubum ve dilimle, modern çağın sorunlarını, gotik türe ait bir tarzda öyküleştirdim. Sonun Arzusu içime sinen bir çalışma oldu gerçekten.
Dil kullanımı nasıl?
Poe’dan dil yapısallığı olarak şu şekilde ayrılıyor; Poe’nun dili daha stilize, kontrollü ve şiirsel iken benim dilim daha ham ve kaotik.
Durumlar, duygular, düşünceler hızla değişiyor. Bunun sebebi ise öykülerimin malzemesinin benim kendi bilinçdışım olması.
Öykülerimi yazarken serbest akışla yazdım. Bilinçdışım bana malzemeleri verdi ve ben de onları öyküleştirdim. Bu doğrultuda, öykülerimi okuduğunuzda, bir insanın zihninin arka odalarının, Freud’un söylemiyle, kaotikliğini öykülerde hissedeceksiniz.
Şimdi öykü öykü gidelim.
Önsöz… Öykülerimde tamamlanmamışlık hissi olabilir ama aslında bu kasıtlı. Öykülerdeki karakterler evrensel karakterler ve her insanın ortak olarak paylaşabileceği figürler. Bu bağlamda okurun kendisinin öyküdeki karakterin yaşadığını anlamasını ve kendi bilinçdışına dönmesini istiyorum. Bunu önsözde de yazdım. Okurun kendi gölgesine bakmasını ve yüzleşmesini; bu doğrultuda öyküleri kendi bilinçdışıyla tamamlamalarını istiyorum.
Kara Manastır Ormanı benim en amatör öyküm. İlk yazdığım öykü. Dürüst olalım, yapay bir karakter gelişimi söz konusu. Diyaloglar da pek derin değil. Fakat öykünün psikolojik boyutu derin, fakat bunu okuyucuya iyi geçirebildim mi, emin değilim. Jungyen kuram perspektifinden düşünelim. Öyküdeki karakterler gölge arketipi, çocuk arketipi ve kahraman arketipini simgeliyor. Bu bağlamda, öyküdeki Lucy’nin psikodinamik analizini yapmayı size bırakıyorum.
Kızıl Gözler öyküsü ile direkt 2. öyküden iyileşmemi görebiliyorsunuz. Belirsizliği, kaderi, varoluşu ima ettiğim bir öykü. Başarılı bulduğum bir öyküm açıkçası. Psikotik bir katil üzerinden belirsizliği işliyorum.
Eleonora’nın Cinayeti ise gotik romantizm örneği bir öykü ve ana karakterin sevdiği kadın (aslında imgesel olarak ölüm) üzerinden melankolisini işlediğim, kişinin ölüme karşı olan bakış açısının dürüstlüğünü sorguluyorum. Potansiyeli olan bir öykü. Bu haliyle de mesajı veriyor fakat daha da derinleştirebilirdim.
Gölge benim en uzun ve yapılandırılmış öyküm. Jung’un gölge benlik kavramının işin içinde olduğu; birey-toplum-aşk üçgeninde kişinin ne kadar ekstrem uçlara çıkabileceğini anlatıyorum.
Sonun Arzusu kitaba adını veren öyküm. Karakter kontrol eksikliğini telafi amaçlı ölümü arzuluyor. Bu içten istiyor. Bunu isterken çeşitli hallerin olduğu duygulanım yaşıyor.
Kopuş ise Jacques Lacan’ın eksiklik kavramına atıfla başlıyor. Yine arzu ve Öteki kavramları üzerinden insanın sosyal hayvan oluşunu psikolojik gotik bir dille anlatıyor.
Açlık’ta yine varoluşsal sancı yaşayan karakter söz konusu. Ama bu öyküde güçlü imgeler kullanıyorum. Psikolojik gotik edebiyatın temel imgeleri olan kara kedi, kuzgun ve yılanı Ewan’ın özelinde işliyor ve dehşetle başlayan yolculuğunun kurtuluşa erdiğini anlatıyorum.
Aynadaki Kadın’da kimlik ve toplum gerilimi yaşayan Alaric’i, kadınlarla olan ilişkisini gotik unsurlarla anlatıyorum. Bu öykümü başarılı bulmakla beraber daha da derinleştirebilirdim. Bu öykünün temelinde Alfred Adler’in kuramı yatıyor.
Yazar bakışından kitabımı bu şekilde anlatabilirim. Umarım iyi bir yazı olmuştur.
Martin Mystere Sayı 219 - İlk Kırk Yıl - Topkapı’nın Hayaleti
Martin Mystere maceralarını pdflerden seçip aldıktan sonra elde okumaya başladım. Hikayeye spoilervari etki etmeyecek kültürel göndermeleri buraya da aktaracağım -ki okur sayısını çoğaltalım, benim gibi bilmeden meraklısı olacakları aynı çatı altında toplayalım.
40’ıncı Yıl başlığına tav olarak, Çizgidiyarı’ndaki pdfleri keşfetmeden önce aldığım Türkiye’de geçen macerada hem olumlu hem olumsuz detaylar göze çarpıyor. Özellikle ikinci kısım beni şaşırttı.
Önce hikayeyi özetleyeyim:
40 sene önce Martin Mystere Topkapı Sarayı’nın içinde gizli bir geçit bulur. Bugün, o geçidi tekrar açması üzere “Başka Yer” ajanları kendisinden yardım isterler. Oraya döner ve Ali Baba’dan lamba cinine, Binbir Gece Masalları’ndan Göbeklitepe’ye varan Doğu kültürüyle yoğrulacak bir macera başlar.
Hürriyet yanı sıra, Milliyet manşeti de kullanılmış. Erdoğan bahsi nötr sayılabilir. Aşağıdaki karede söylem değil ama çizim taraflı gibi.
Şu da yabancı gelmiyor.
Gelelim Doğu esinlerine;
Ali Baba masalının “twisted fairy tales” tarzında anlatımı hoş bir detaydı. “40 gün” inancı ve nazar boncuğu ile beraber bu serideki özenli çizimleri görüyorsunuz.
Kapalıçarşı esnafı güldürdü.
Atatürk bahsi, Göbeklitepe ve Abdülcanbaz. 1001 Gece Masalları’ndan birkaç çizim de eşlik etmekte.
Maceraların başlarında ve sonlarında verilen bilgiler muazzam. Sırf bunlar için bile fasikül toplanabilir. Referans maksatlı paylaşıyorum.
Sayı değerlendirmesine gelirsek; genel kalitenin altında bir macera, ancak 40. yılı kutlayarak, Abdülcanbaz çizimiyle sonlanması, belki koleksiyoner bünyeler için cezbedici olabilir. Diğer yandan, elden çıkaracak olsam üzülmeyeceğim sebepler sunuyor. Yine de Göbeklitepe, Çatalhöyük, Atatürk, Abdülcanbaz ve masallardan bahis nedeniyle pozitif taraftayım, sanırım elimde tutacağım. O yüzden puanını da vereyim.
Unutmuşum, 2 yerde de uykusu gelenler için Peppa Pig izleme önerisi geçiyordu.






















