Tad Williams - The Dragonbone Chair
Tad Williams’ın uzun süredir okumak istediğim bu serisine sonunda başlama kararı aldım ve şu anda iyi ki daha fazla beklemeden başlamışım diyorum.
Başlamadan önce seri hakkında biraz bilgi vereyim. Bu kitap, toplamda 3 kitaptan oluşan Memory, Sorrow and Thorn (Anı, Keder ve Diken olarak çevrilebilir) serisinin ilk kitabı. Kitap 1988 yılında yayımlanmış, 1990 ve 1993 yıllarında yayımlanan diğer kitaplarla birlikte seri tamamlanmış. Yıllar sonra yazar bu dünyaya tekrar dönmüş ve The Last King of Osten Ard (Osten Ard’ın Son Kralı) isminde aynı dünyada yazdığı 4 kitaplık yeni serisini 2017-2024 yılları arasında tamamlayıp yayımlamış. Bu iki seriye birlikte Osten Ard Saga deniyor.
Fantastik edebiyatta önemli yeri olan bir seri ancak maalesef Türkçe çevirisi bulunmuyor. Çevirisi olmadığı için ve yakın zamanda çevrilecek gibi de gözükmediği için forumda kitabı alıp okuyacak kişi sayısı sınırlı olacaktır. Biraz da buna güvenerek, incelemede bazı hafif spoiler’lara yer vereceğim. Okuma zevkini bozacak büyük spoiler’lar vermeyeceğim tabii ki ama bu konuda normale göre bir tık daha rahat olacağım, önden belirtmek istedim.
Kitap, alışık olduğumuz şekilde orta çağ benzeri bir dünyada geçen bir epik fantezi kitabı. Osten Ard isimli kıtaya yayılmış bir krallık var, uzun yıllardır barış içinde bu krallığı yöneten kral ölüyor ve tahta onun yerine büyük oğlu geçiyor. Ancak daha fazla güç isteyen yeni kral bazı ittifaklara ve kara büyüye bulaşınca buna engel olmak isteyen kralın küçük oğlu ile mücadeleye girişiyorlar. 3 kitaplık ilk seri temel olarak bu mücadeleye odaklanıyor. Yeni kralın bulaştığı kara büyüyü ve yaptığı ittifakları durdurmak için 3 büyülü kılıca (bu kılıçların isimleri seriye de adını veriyor: Memory, Sorrow ve Thorn) ulaşmak gerektiği yönünde bir kehanete ulaşılıyor ve bu kılıçları bulmaya yönelik macera başlıyor. Yukarıda yer verdiğim kitap kapağındaki kılıç Memory isimli kılıcın resmi, aynı edisyonun takip eden kitaplarındaki kapaklarda da sırasıyla diğer 2 kılıç var.
Kitabın yaklaşık % 90’lık kısmını Simon isimli bir karakterin gözünden okuyoruz. Simon kitabın başında 14 yaşında olan, saraydaki mutfakta çalışan sıradan bir karakter, en azından sıradanmış gibi gözüküyor ama göründüğünden fazlası olduğuna dair çeşitli ipuçları da veriliyor arada bir. İyi niyetli bir çocuk ama yaşının getirdiği sorumsuzluk ve tembellik de var biraz, arada kendisine verilen işleri asıyor. Detaya girmeyeyim, kendisi bir şekilde yukarıda bahsettiğim maceraya serinin ana karakteri olarak dahil oluyor.
Bu serinin klasik fantastik edebiyattan modern fantastik edebiyata bir geçiş sağladığı söylenir, bu yoruma kesinlikle katılıyorum ben de. Bu yorumu kitabı okumadan önce de biliyordum ama açıkçası yazıldığı yıla bakarak klasik edebiyata daha yakın olacağını tahmin ediyordum fakat öyle bulmadım, hem klasik hem modern edebiyatın çok dengeli ve başarılı bir sentezi demek daha doğru olur. George RR Martin, Buz ve Ateşin Şarkısı serisini yazarken bu seriden ilham aldığını belirtmişti ki kitabı okuyunca tahmin ettiğimden daha da fazla benzerlik olduğunu gördüm. Bunun dışında serinin Yüzüklerin Efendisi’nden de çokça etkilendiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu seriyi Yüzüklerin Efendisi ile Buz ve Ateşin Şarkısı’nın karışımı olarak görmek mümkün.
Fazla detaya ve spoiler’a girmeden bazı benzerliklere kısaca değineyim. Yüzüklerin Efendisi’ne benzeyen kısımlar özetle; vücutsuz bir mutlak kötü karakterin olması, yüzüğün Mordor’a götürülmesine benzeyen, yüzük kardeşliği gibi bir grup tarafından yapılan 3 büyülü kılıcı bulmaya yönelik bir macera, insan dışı ırkların varlığı (Elflere benzeyen Sithi diye ölümsüz bir ırk var ama Elf’ler kadar bilge oldukları söylenemez, Orkları andıran ve Sithi’nin alt bir kolu olan Nornlar var, ayrıca troller var ama Yüzüklerin Efendisi’ndeki trollere kıyasla çok daha insansılar, gerçek dünyadaki Eskimoları andırıyorlar). Buz ve Ateşin Şarkısı’na benzeyen kısımlar ise şöyle; krallık politikaları, entrikalar ve ihanetler (Buz ve Ateşin Şarkısı’ndaki kadar yoğun değil), krallık içinde farklı dini inanç ve kökene sahip topluluklar ve bölgeler, Buz ve Ateşin Şarkısı’ndakine benzer haneler (burada daha ziyade kontlar, baronlar, dükler şeklinde), tahtın alışılmadık bir yapıda olması (demir taht gibi burada da bu kitaba adını veren, ejderha kafatasından bir taht var), Buz ve Ateşin Şarkısı kadar olmasa da genel anlamda karanlık ve sert bir atmosferin varlığı.
Yazarın üslup ve yazım stilini de çok beğendim. Çok güzel bir dünya yaratmış ve okuyucuya net ve anlaşılır şekilde aktarabilmiş. Zaten epik fantastik kitaplarında en sevdiğim şeylerden biri yaratılan dünyaya ilişkin bilgileri, ırkları, toplulukları, bunların birbirleri arasındaki ilişkileri, geçmişte yaşananlar olayları, vs. öğrenmektir, bu kitapta da bu konulardaki kısımları keyifle okudum. Yazar hem edebi dili güçlü tutup, hem anlaşılır ve akıcı bir aktarım yapmayı başarmış. Belki aksiyonun biraz düşük kaldığı söylenebilir ama bu tür epik fantastik serilerin ilk kitaplarında sık rastlanan bir durum bu, çünkü ilk kitaplarda genelde dünyanın ve karakterlerin tanıtımı daha fazla yer kaplar, bu kitap da bu açıdan farklı değil. Yine de hiç aksiyon yok demek haksızlık olur, kitabın oldukça hareketli bölümleri de var.
Sonuç olarak, kitabı beklediğimden de fazla beğendim. Özellikle epik fantastik edebiyat okurlarının bu seriyi neden beğendiğini çok iyi anladım. Niyetim en kısa sürede en azından 3 kitaplık ilk seriyi bitirmek. Sonrasına da zaman içerisinde devam etmeyi düşünüyorum.