Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Isırgan Otu ve Kemik

Hugo ödülü, Locus ve Nebula en iyi Fantastik adaylıkları ile ismini gördüğüm, çevrildiğini duyduğumda radarıma aldığım Isırgan Otu ve Kemik, Kayıprıhtım’da gerçekleştirdiğimiz okuma etkinliği ile beraber bana kendini okutmuş oldu. Ancak maalesef hiç beğendiremedi. Çünkü oluşan isim ve şöhretin hakkını veren bir fantastik kitap yok ortada, hatta kitabı bu kategoride değerlendirmek bile doğru gelmiyor bana ancak son yıllarda maalesef her şey fantastik kategoriye dahil edilip yarışır oldu gibi.

Kitap bir “Peri Masalı”, daha doğrusu modern bir peri masalı denemesi. Çünkü tam bir masalcı anlatımı yok, hikayenin yapısı bir masal mekaniğinde. Ama elimize verilen hiçbir etmenle atmosfer masalsılaşmıyor çünkü yazar bir yandan da sert ve karanlık bir ton oluşturmak istiyor. Tercih edilen masalcı mekanik her yeni olayla armudun pişip Marra’nın ağzına düştüğü durumlar oluşturuyor, ancak bu yaratılmak istenen sert temayla çok çelişiyor.

Zaten ilerledikçe bu sert tema da kalmıyor. İlk sayfalarda kemiklerin içindeyiz, tehlikeli ve karanlık bir atmosfer var, canlanan kemikler var vs sanki nekromantik bir büyü temasıyla sert bir dünyaya girmiş gibi başlayıp 30 yaşındaki kadının 15 yaşında gibi davrandığı hop hop bir dünyada ilerliyoruz. Sonrasında ciddiliği ve kötülüğü hep kötü prens profiliyle sunmaya çalışıyor ama bana geçmiyor maalesef.

Kingfisher’ın çocuk kitabı yazan tarafı masalcılık ile birleşince ortaya çıkan kurgu maalesef çok basit olmuş. Toz-Karısı’nın görevleri, Cin Pazarı, Fenris’in hikayeye katılışı, Vaftiz Anneler vs hikayede sunulan her problemin cevabı/çözümü anında altın tepsi de Marra’nın önüne seriliyor. Karakterler ile bir bağ kurmaya çalışsam bile bu basit kurgu beni sürekli kitaptan kopardı maalesef. Kısa bir kitap olmasına rağmen elimde çok süründü.

Son olarak çeviri ve editörlüğü çok kötü bulduğuma değinmesem olmaz. Spoilera girmek istemediğim için birebir örnek yazmıyorum ancak orta seviyede İngilizce ile bile kaçırılmaması gereken terimsel çeviri hataları var. Hatta çevrilmesi unutulan kelime bile var. Eksikparça yayınevinin yakın zamanda okuduğum 2. kitabı oldu ve ikisinde de çeviri sıkıntılıydı, kendilerine biraz daha uzak mesafeden yaklaşmaya karar verdim artık.

İlgisini çekenler, basit ve masalsı bir hikaye okumak isteyenler; beklentiyi çok düşük tutarak, bomboş bir zamanı öldürecekleri sırada ( otobüs/metro yolculuğu belki? ) kitabı değerlendirebilirler. Konusu ve yazarı ilgisini çekmeyenler ödüllere kanıp büyük bir fantastik macera için bu kitaba girmemeliler, eminim benim gibi okurların kitaplıklarında daha iyi alternatifleri okunmayı bekliyordur :slight_smile: .

22 Beğeni

Son zamanlarda almamayı tercih ettiğim serilerde doğru karar vermişim demek ki.

4 Beğeni

Bir Alman’ın Hikayesi: Hatırladıklarım (1914-1933)

Anı türünde yazılmış bu eserde Almanya’da 1.Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren 1933 yılını da içine alan süreçte yaşananları başta bir çocuk, sonrasında ergen ve en sonunda da genç bir stajyer hakimin gözünden okuyoruz.

Yazar Raimund Pretzel, Almanya’da kalan yakınlarını korumak için Sebastian Haffner adını kullanarak eserlerini sürgünde olduğu ülkelerde yayımlamış. Bu anlatıyı da henüz II. Dünya Savaşı öncesinde İngiltere ve Fransa gibi ülkeler resmi olarak savaş ilanı yapmasa da savaşın çıkacağına kesin olarak bakıldığı, işlerin iyice dönülmez noktaya geldiği dönemlerde İngiltere’de yazmaya başlamış. Savaş ilan edilince de münferit bir kişinin Nazi Almanya’sında yaşadıklarının okuyucular için ilgi çekici olmayacağı ve anlam ifade etmeyeceğini düşündüğü için tamamlamamış, başka bir kitabı yazmaya girişmiş. Yıllar sonra 1999’da, hastalıklarla boğuştuğu son günlerinde oğluna çok da ayrıntıya girmeden üstü kapalı eserin basılmasını istediğinden söz etmiş ki çocukları da taslağı bahsedildiği yerde hemen bulamıyor. Bulduklarında da oğlu çeşitli müsveddelerden elde ettiği parçalarla İngilizceden çeviriler yaparak basılan bu hale getiriyor. Oğul Oliver Pretzel’ın sonsözde yer verdiği içindekiler kısmına baktığımızda, Haffner’ın aklındaki eserin belki de yarım halini okuyabildiğimizi öğreniyoruz.

Sebastian Haffner, Nazi kıstaslarına göre de Ari bir Alman olmasına rağmen, bu ideolojinin çılgınlığına kapılmamış, rejimin yaptıklarını onaylamamış ve Almanya’da işlerin nasıl olup da güçlü bir muhalefetle karşılaşmadan Nazilerin kontrolüne geçtiğini sıradan bir tanık gözüyle anlatıyor. Haffner, muhafazakar sağcı ideolojide bir genç olarak, rejime göre uygun bir profile sahip olmasına rağmen Nazilere tahammül edemiyor, belki de küçük yaşlardan itibaren çevresinde samimi Yahudi dostlar edinmesi, onları ve ailelerini iyi tanıması ve önyargısız bir şekilde bakabilmesinden dolayı Nazilerin varlıklarını sürdürebilmeleri için yaratmak zorunda kaldıkları düşmanlar olduğunu fark ediyor ve bu tuzağa düşmüyor. (Kitapta yer verdiği gençlik aşkı Teddy, sevgilisi Charlie ve sonrasında da eşi Erica de hep Yahudi kökenli kişiler)

Almanya Weimar Cumhuriyetinde dış işleri bakanlığı da yapmış olan Yahudi kökenli önemli siyasetçi Walther Rathenau için yapmış olduğu çıkarımlar ve övgüler, ben de Rathenau ile ilgili daha fazla araştırma yapma isteği uyandırdı, maalesef öncesinde hakkında bilgi sahibi değildim. Bu devlet adamının katli, suikastın yapılışı ve neticeleri cumhuriyetten 3. Reich’e giden yolda önemli bir yer tutuyor.

Stajyer hakimlik sonrası, hakimlik sınavını vermeden önce katıldıkları zorunlu askeri düzende yapılan hakimlik kampı anıları, burada yetkililerin amacının halkı ‘yoldaşlık’ duygusu ile daha kullanışlı hale getirme, Nazizmi benimsetme politikalarına dair anıları ve yorumlarını okumak ilginçti. Nazilerden kurtulmak için dış ülke müdahalelerine de sıcak bakan bir oğul ve dışarıdan gelecek böyle bir müdahalenin en az Nazilerin yönetimi kadar korkunç olacağını söyleyen babanın fikir çatışması da okuyucuyu üzerinde düşündürüyor. Birçok yerde Alman kominist ve sosyalistlerini, Nazilerle aynı çerçevede ele alması, benzer eleştiriler getirmesini, bu görüşleri benimsememe rağmen fazla önyargılı bir bakış açısı olduğunu düşündürttü. Yazarın kitaptan bağımsız sonraki hayatıyla ilgili yaptığım okumalarda Franco rejimine yönelik uluslararası kınamalara katılmayıp üstelik, ‘ülkede politik özgürlüğe sahip olunmamasına rağmen Franco diktatörlüğünün hiç de fena bir iş çıkarmadığını, ekonomik modernizasyon ve ilerlemeler olduğunu’ yazarak ‘diktatörlüğe karışılmaması gerektiği’ni ve Franco’yu savunması, burada çizdiği profilden tamamen uzaklaştırdı. Çünkü bu anılardaki fikirleriyle -yani henüz savaşın görece uzak olduğu 1933 Almanyası’nda dışarıdan gelecek bir müdahaleyi savunup gerekli aksiyonu almayan yabancı devlet liderlerini de zamanında harekete geçmedikleri ve kendi tanımıyla canavarın büyümesine izin verdikleri için eleştirirken-tamamen çelişen bir düşünce mesela. Yine de anlatının kendisinin bir Alman’ın gözünden Weimar Cumhuriyetinden Hitler Almanyasına geçişi ve sonrasında 2. Dünya Savaşı’na gidecek süreci anlayabilmek, her geçen gün daha da totaliterleşen bir rejimde Alman halkının olanlar karşısındaki duruşunu, fikirlerini okumak için değerli ve kolay okunabilir bir kaynak olduğu fikrindeyim.

17 Beğeni

Çok güzel etkinlikler yapıyoruz, kaçırıyorsun. Beğen ya da beğenme ama keyifli oluyor. Bundan sonraki etkinliklerimize bekleriz :slight_smile:

1 Beğeni

Doğrusu bu sıralar pek kitap okuyamıyorum. En kısa zamanda katılmaya çalışırım :slight_smile:

4 Beğeni

Mart ayı etkinliği tam senlik. Jo Nesbo’nun Yarasa kitabı :melting_face:

2 Beğeni

Kutuların içinde arayayım, bulursam katılırım :slightly_smiling_face:

3 Beğeni



Tarihi polisiyelere dair aynı kalemden çıkma 3 kitabı inceledim bugün. Hemen hepsinin kapsamı aynı olmakla birlikte, birinde klasik kutulu bölümler ve beşli yazar seçkileri vardı. Ne çok eser yazılmış meğer, bizdeki düzinelerce diye gözümüzde büyürken, dışarıda daha yüzlercesi, binlercesi varmış. Arşimet’ten Dante’ye, Franklin’den Brontelere, kimler dahil edilmemiş ki…

Antik dönemden başlayıp 20. yy’a kadar geldim ve seri geneli 3.6 Goodreads puanının altında olanları, geniş okur kitlesine güvenerek, eledim. Kalanlar şurada:

Bu kaynak kitaplar da çevrilmediği için, edinebilir yahut buna karar vermek üzere pdf’lerini inceleyebilirsiniz.

10 Beğeni

Kızıl Yükseliş - Kızıl İsyan 1

İnsanoğlunun Mars’ı kolonileştirmeye çalıştığı bir zamanda, ana karakterimiz Darrow ile Mars’ın derinliklerini kazan bir macera ile başlıyor Kızıl Yükseliş. Darrow 15 yaşında bir Kızıl, tüm Kızıllar gibi hayatını bu madencilik faaliyetleri ile elde edilen helyum-3 ü çıkarmayla geçiriyor çünkü bu terraforming sürecinde en önemli element helyum-3 ve Kızıllar da bu ulvi amacın en fedakar sınıfı olmuş.

Konuyu buraya kadar değerlendirirsek sağlam bilimkurgu elementlerine sahip bir kitap beklemek gerekir ancak bu kitapta aslında bilimkurgusal kullanım çok düşük. Hatta ana konu bu bile değil ama büyük spoilerlara girmeden yorum yapmayı istediğimden şimdilik sadece hikayenin temellerinin burada atıldığını, devamının renkler arası bir sınıflandırma sistemine oturtulduğunu belirtmek lazım.

İnsanlar birtakım genetik iyileştirmeler çerçevesinde farklı amaçları olan ve sınırları keskin şekilde çizilmiş pek çok renk sınıfına ayrılmış durumda. Bir çeşit piramitsel kast sistemi mevcut ve bunların en tepesinde büyük bir güce sahip yönetici sınıfı Altınlar bulunuyor, en altında ise tahmin edebileceğiniz gibi Kızıllar var. Arada Mavisinden pembesine, grisinden obsidiyenine pek çok farklı sınıf da mevcut ama ilk kitap ile beraber biz de çoğunu yüzeysel olarak öğreniyoruz. Seri ilerledikçe bu sınıfsal kültürler, vasıflar ve çatışmalar katlanarak artacaktır diye düşünüyorum. Bu sistem oluşturulurken Yunan ve Roma mitlerinden esinlenilmiş ve araya bunu pekiştiren ufak anekdotlar ( efsaneler/kahramanlar/siyasiler vs ) da güzel kullanılmış.

Brown yazım stili olarak 1. şahıs üzerinden anlatım tekniğini tercih etmiş ve ana karakterimiz Darrow haricinde farklı bir POV sunulmamış. Bu tercih evreni fazla detaylı sunmama, bilinmeyen bir yer, alet ya da kavramı detaylı betimlememe gibi bazı dezavantajlar getirmiş ancak bu kesinlikle yazarın bilinçli bir tercihi olmuş. Çünkü anlatıma inanılmaz bir akıcılık ve tempo kazandırmış. Pacing o kadar iyi ki kitabı elinizden bırakamıyorsunuz! Hafta içi ve iş günlerinde olmama rağmen 3 akşamda su gibi akıp bitti Kızıl Yükseliş. Ki ben okur zevki olarak detaylı anlatımları, uzun betimlemeleri ve kaliteli worldbuilding leri seven biriyim. Kızıl Yükseliş bunları feda ederek yazılan bir kitabın bu şekil olması gerektiğine örnek olarak anlatacağım bir kitap oldu.

Yaklaşık 10 yıllık bir seri olan Kızıl İsyan’ı, genç-yetişkin olabileceği ön yargısı ile birkaç kez radarımdan çıkarmıştım. Büyük hata yapmışım! Darrow hikayesine 15 yaşında başlamış olmasına rağmen Kızılların yaşam koşulları o kadar sert ve zor ki bu yaşta çoktan büyüyüp olgunlaşan bireyler. Kitabın devamında Altınların kendi içindeki elit sınıfının belirlendiği Enstitü maceraları başladığında ise kitabın şiddet dozu katlanarak artıyor. YA sınıfını bırakın, bu kitap direk Grimdark sınıfına bile giriyor bence!

Altın hanelerin özenle seçtiği acemi Altınları birbirleri ile yarıştırarak, iyilerin en iyisini belirlemeye çalıştıkları bir savaş alanı Enstitü. Gördüğüm kadarıyla bu kısımlar Açlık Oyunları, Ender’in Oyunu gibi kitaplarla çok benzetilmiş. Ben iki evreni de filmlerden tanıyıp kitapları okumadığım için birebir yakınlaşma göremedim. Açlık Oyunlarına kıyasla ölçek çok büyük, 1000 den fazla Altın genç hem birbirlerine hem hanelerine avantaj için çekişiyor. Savaşlar ve stratejiler ( benim en bayıldığım yerler ) ile de üstüne çıkıyor hatta. Bir alana atılıp birbiri ile savaşıp öldüren her Battle Royal teması Açlık Oyunları ile karşılaştırılıyor sanırım ister istemez :confused:

Karakter yaratımlarını da başarılı buldum. Yazım tarzı ile beraber zaten hep Darrow’un kafasının içinde gibiyiz ancak bazı anlardaki kritik eylemleri olsun hype verecek film repliği tadındaki bazı konuşmaları olsun her açıdan doyuran ve kendini lider olarak bize de kabul ettiren bir baş karakter oluşuyor bu kitapta. Sevro, Kısrak, Cassius gibi çok iyi yan karakterlerle de bağ kurabiliyoruz. Ancak iş ikincil yan karakterlere geldiğinde 1-2 tanesi dışında çok sığ kalmaları da bir eksi yazmış, Darrow gözünden anlatımın yarattığı bir sonuç olmuş maalesef.

Kızıl Yükseliş irili ufaklı eksileri olan, ama artıları ile bunları çok rahat şekilde göz ardı ettirebilen çok güzel bir ilk kitap. Akıcı, tempolu, dolu dolu, şiddetli, sert ve hatta duygusal. Başlamakta 10 sene geç kaldığımı hissettirse de 2. üçlemesinin son kitabı ikiye bölünmüş ve son kitabı hala yazılmamış. 6. kitap da hala dilimize kazandırılmamış, belki de doğru zamanda seriye girmiş olabilirim :slight_smile: En kısa sürede serinin kalanını da edinip 2. ve 3. kitabı okumayı planlıyorum. Sonraki 4 leme için yazım ve basım hızına göre kararımı vereceğim.

20 Beğeni

İncelemem:
https://www.instagram.com/p/DGVlMBIoZUW/?igsh=MXZtOGZoeTVydm8ybA==

10 Beğeni

Dijital Cehennem – Bir Like’ın Ucuna Yolculuk / Guillaume Pitron

İş Bankası Yayınlarının 21. Yüzyıl Kitaplığını oluşturmaya başladığını gördüğümde ilk başta tereddüt etmiştim, sonrasında bu kitabı görüp seriyi takip etmeye karar vermiştim. Teknolojinin gelişim hızı ile çevresel etkilerin korelasyonunda bir farkındalığı olan herkesin de ilgisi anında çekilecektir Dijital Cehennem’e.

Guillaume Pitron Fransız bir gazeteci ve yıllarını verdiği araştırmasını harika bir şekilde kitaplaştırmış. Bilgi işlem çağımızın değinebileceği her ana alanına değinip bu alanlardaki çevresel duyarlılığa bir pencere açarak farkındalık oluşturmayı hedeflemiş. Ufuk açıcı ve harika bilgilerle dolu bu kitaptan bilmediğim bu kadar şey çıkacağını hiç tahmin etmemiştim. Elektronik cihazların üretimlerinden tüketilen muazzam elektrik ihtiyacına, bulut sistemlerden internetin dünyayı sararken oluşturduğu denizler altındaki etkilere tek tek saymak istemediğim pek çok başlığa değinmiş. Aslında çok uzun konuşmak istediğim bir eser ortaya çıkmış ama kişinin kendisinin okuyup gerek kaynakları ile gerek yazarın sunumu ile gelecek bu farkındalığı kendisinin özümsemesi gerekir diye düşünüyorum.

Kitabın yazım yılı 2021, tahminimce covid süreci ile artan dijitalleşme hızı bu kitabın da basımını getirmiş. Pitron bu kitabı şu an yazıyor olsa tahminimce koca bir chapter daha ekleyip yapay zeka, YZ nin elektrik tüketim ihtiyacı, bu ihtiyaçla gelen yeni santral ihtiyaçları vs gibi konulara değinirdi. Yazım yılı itibari ile kitabın tek eksiği bu olmuş diyebilirim ancak yine de güncelliği çok doyurucuydu.

Geleceğin caddesinde yürürken herkesin gözünün daha da açılması ümidiyle ilgisini çeken herkese gönül rahatlığı ile tavsiye ederim.

18 Beğeni

Shogun ve ona yazdığım inceleme. :writing_hand:t2: Çok çok çok güzel bir kitaptı, burada yazdıklarım az bile.

https://www.instagram.com/p/DG0LmBcom08/?igsh=dm9lMHNuenYzZnpl

18 Beğeni

Tad Williams - The Dragonbone Chair

Tad Williams’ın uzun süredir okumak istediğim bu serisine sonunda başlama kararı aldım ve şu anda iyi ki daha fazla beklemeden başlamışım diyorum.

Başlamadan önce seri hakkında biraz bilgi vereyim. Bu kitap, toplamda 3 kitaptan oluşan Memory, Sorrow and Thorn (Anı, Keder ve Diken olarak çevrilebilir) serisinin ilk kitabı. Kitap 1988 yılında yayımlanmış, 1990 ve 1993 yıllarında yayımlanan diğer kitaplarla birlikte seri tamamlanmış. Yıllar sonra yazar bu dünyaya tekrar dönmüş ve The Last King of Osten Ard (Osten Ard’ın Son Kralı) isminde aynı dünyada yazdığı 4 kitaplık yeni serisini 2017-2024 yılları arasında tamamlayıp yayımlamış. Bu iki seriye birlikte Osten Ard Saga deniyor.

Fantastik edebiyatta önemli yeri olan bir seri ancak maalesef Türkçe çevirisi bulunmuyor. Çevirisi olmadığı için ve yakın zamanda çevrilecek gibi de gözükmediği için forumda kitabı alıp okuyacak kişi sayısı sınırlı olacaktır. Biraz da buna güvenerek, incelemede bazı hafif spoiler’lara yer vereceğim. Okuma zevkini bozacak büyük spoiler’lar vermeyeceğim tabii ki ama bu konuda normale göre bir tık daha rahat olacağım, önden belirtmek istedim.

Kitap, alışık olduğumuz şekilde orta çağ benzeri bir dünyada geçen bir epik fantezi kitabı. Osten Ard isimli kıtaya yayılmış bir krallık var, uzun yıllardır barış içinde bu krallığı yöneten kral ölüyor ve tahta onun yerine büyük oğlu geçiyor. Ancak daha fazla güç isteyen yeni kral bazı ittifaklara ve kara büyüye bulaşınca buna engel olmak isteyen kralın küçük oğlu ile mücadeleye girişiyorlar. 3 kitaplık ilk seri temel olarak bu mücadeleye odaklanıyor. Yeni kralın bulaştığı kara büyüyü ve yaptığı ittifakları durdurmak için 3 büyülü kılıca (bu kılıçların isimleri seriye de adını veriyor: Memory, Sorrow ve Thorn) ulaşmak gerektiği yönünde bir kehanete ulaşılıyor ve bu kılıçları bulmaya yönelik macera başlıyor. Yukarıda yer verdiğim kitap kapağındaki kılıç Memory isimli kılıcın resmi, aynı edisyonun takip eden kitaplarındaki kapaklarda da sırasıyla diğer 2 kılıç var.

Kitabın yaklaşık % 90’lık kısmını Simon isimli bir karakterin gözünden okuyoruz. Simon kitabın başında 14 yaşında olan, saraydaki mutfakta çalışan sıradan bir karakter, en azından sıradanmış gibi gözüküyor ama göründüğünden fazlası olduğuna dair çeşitli ipuçları da veriliyor arada bir. İyi niyetli bir çocuk ama yaşının getirdiği sorumsuzluk ve tembellik de var biraz, arada kendisine verilen işleri asıyor. Detaya girmeyeyim, kendisi bir şekilde yukarıda bahsettiğim maceraya serinin ana karakteri olarak dahil oluyor.

Bu serinin klasik fantastik edebiyattan modern fantastik edebiyata bir geçiş sağladığı söylenir, bu yoruma kesinlikle katılıyorum ben de. Bu yorumu kitabı okumadan önce de biliyordum ama açıkçası yazıldığı yıla bakarak klasik edebiyata daha yakın olacağını tahmin ediyordum fakat öyle bulmadım, hem klasik hem modern edebiyatın çok dengeli ve başarılı bir sentezi demek daha doğru olur. George RR Martin, Buz ve Ateşin Şarkısı serisini yazarken bu seriden ilham aldığını belirtmişti ki kitabı okuyunca tahmin ettiğimden daha da fazla benzerlik olduğunu gördüm. Bunun dışında serinin Yüzüklerin Efendisi’nden de çokça etkilendiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu seriyi Yüzüklerin Efendisi ile Buz ve Ateşin Şarkısı’nın karışımı olarak görmek mümkün.

Fazla detaya ve spoiler’a girmeden bazı benzerliklere kısaca değineyim. Yüzüklerin Efendisi’ne benzeyen kısımlar özetle; vücutsuz bir mutlak kötü karakterin olması, yüzüğün Mordor’a götürülmesine benzeyen, yüzük kardeşliği gibi bir grup tarafından yapılan 3 büyülü kılıcı bulmaya yönelik bir macera, insan dışı ırkların varlığı (Elflere benzeyen Sithi diye ölümsüz bir ırk var ama Elf’ler kadar bilge oldukları söylenemez, Orkları andıran ve Sithi’nin alt bir kolu olan Nornlar var, ayrıca troller var ama Yüzüklerin Efendisi’ndeki trollere kıyasla çok daha insansılar, gerçek dünyadaki Eskimoları andırıyorlar). Buz ve Ateşin Şarkısı’na benzeyen kısımlar ise şöyle; krallık politikaları, entrikalar ve ihanetler (Buz ve Ateşin Şarkısı’ndaki kadar yoğun değil), krallık içinde farklı dini inanç ve kökene sahip topluluklar ve bölgeler, Buz ve Ateşin Şarkısı’ndakine benzer haneler (burada daha ziyade kontlar, baronlar, dükler şeklinde), tahtın alışılmadık bir yapıda olması (demir taht gibi burada da bu kitaba adını veren, ejderha kafatasından bir taht var), Buz ve Ateşin Şarkısı kadar olmasa da genel anlamda karanlık ve sert bir atmosferin varlığı.

Yazarın üslup ve yazım stilini de çok beğendim. Çok güzel bir dünya yaratmış ve okuyucuya net ve anlaşılır şekilde aktarabilmiş. Zaten epik fantastik kitaplarında en sevdiğim şeylerden biri yaratılan dünyaya ilişkin bilgileri, ırkları, toplulukları, bunların birbirleri arasındaki ilişkileri, geçmişte yaşananlar olayları, vs. öğrenmektir, bu kitapta da bu konulardaki kısımları keyifle okudum. Yazar hem edebi dili güçlü tutup, hem anlaşılır ve akıcı bir aktarım yapmayı başarmış. Belki aksiyonun biraz düşük kaldığı söylenebilir ama bu tür epik fantastik serilerin ilk kitaplarında sık rastlanan bir durum bu, çünkü ilk kitaplarda genelde dünyanın ve karakterlerin tanıtımı daha fazla yer kaplar, bu kitap da bu açıdan farklı değil. Yine de hiç aksiyon yok demek haksızlık olur, kitabın oldukça hareketli bölümleri de var.

Sonuç olarak, kitabı beklediğimden de fazla beğendim. Özellikle epik fantastik edebiyat okurlarının bu seriyi neden beğendiğini çok iyi anladım. Niyetim en kısa sürede en azından 3 kitaplık ilk seriyi bitirmek. Sonrasına da zaman içerisinde devam etmeyi düşünüyorum.

19 Beğeni

Sanırım 15 yıldır bu kitabın çevrilmesini bekliyorum. Redditte orada burada hakkında hep iyi yorumlar okudum. Devam serisi de ilki kadar beğenilmiş. Keşke İthaki veya Alfa el atsa bu seriye. Ya da başka bir babayiğit yayınevi çıksa ve bu alemde ben de varım deyip bunu çevirse. Yanına da R Scott Bakker, Glen Cook ve Janny Wurts gibi yazarları eklese.

4 Beğeni

Çok iyi ya, çok merak ettirdin. Tekrar kitap okumaya dönebilirsem mutlaka okuyacağım ben de bu seriyi.

3 Beğeni

Fantastiksever bir okur için, kitap okumaya dönmek için çok iyi bir seçim olur bence de :+1: :grinning:

2 Beğeni

Çok içten dilemişsiniz.

5 Beğeni

Ben de bunu yazmaya gelmiştim, hızlı davranmışsınız. :grinning:

2 Beğeni

@Aspergerian başka dilek hakkınız kaldı mı :blush:

2 Beğeni

Yayınevlerinin forumu takip ettiğinin kanıtı! :laughing: Muhtemelen bu kitabın telifi Ithaki’de uzun zamandır vardı. Ağzımıza bir parmak bal çaldılar ve basımı Allah bilir zaman olur.

1 Beğeni