Kutsal kitaplarda geçen felaketleri günümüze uyarlayan çılgın bir bilim adamı, kimliği son ana kadar bilinmeksizin, New York’u pençesi altına alır. Sahaflarda bile tükenmiş görünen macera dev ebatlarda Oğlak tarafından basılmış, içinde New York’un müzmin sakini Woody Allen’den askeri ekipteki Tommy Lee Jones’a kadar tanıdık çizimler var. Çok beğendiğim bir sayı oldu, meraklısına tavsiyedir.
Morrigan/Morgana, Orloff vb. özetleri Jan Dark sayısında geçilen İzlanda macerasında, Hobbit’e de esin olan Siegfried ve Norman efsaneleri, Amerika’yı ziyaret etmiş Uzak Doğu ve İrlanda (Aziz Brendan) denizcileri vb. bilgi bombardımanı altında dökülüyor ama kurgu oldukça sıkıcı.
Dev albümlerden alınası MM var mı diye yoklamayı sürdürüyorum, benim beğendiğim geçenki sayıya bir blogda “en zayıf” demişler ya, tahminimce onun dışında hiçbirini beğenmeyeceğim sanırım. Neyse, göreceğiz. 242 sayfalık bir okuma daha bir şekilde bitti.
Adını görünce İskandinav mitleriyle devam edeceğini sandığım macerada bu sefer Avustralya çöllerine gidiyoruz. Sinemasına kadar daima sıkıcı bulduğum Aborjin muhabbeti, bin yılda bir yapılan ayin için toplanan seçilmişler ile ayini önlemek için bir araya gelen örgütlerin Rasputin’i andıran baş karakteriyle biraz olsun renklendirilmiş. En azından bir üstteki sayıya göre daha akıcıydı.
Tüm kitapseverlerin kabusu… Aborjinler Zerdüştler
Zerdüşt deyince aklıma “Kısa Bir Cehennem Ziyareti” kitabı geldi ve istemsizce gülümsedim. Sonuca gelelim: Okunur mu? Denk gelirseniz, evet. Alınır mı? Bence Hayır. Yine de 3/5 veriyor ve bir dev sayıyı daha geride bırakıyorum.
Manchurian Candidate, Day of the Jackal, Harry Palmer Üçlemesi vb. politik suikast filmlerinin yolundan giden macera, öncesini bilmediğim bir telepat olan Maria’dan aynı güçlere sahip kardeşini paylaştıkları güçleri kullanarak durdurmasının talep edilmesiyle hız kazanıyor. Cilt de adını Angel’in lakabından alıyor. Kedi-fare oyunu keyifli, hatta bu sefer tarihi gizem de yok, lakin “gigante” serisi için bu seçim uygun muydu, orası tartışılır.
İşte bu. Tam olarak bu yüzden topladım bu seriyi. Yunan tanrılarından Truva Savaşı’na, Homeros ve İlyada destanından Percy Jackson hayranlarını dahi mest edecek Athena-Ares düellosuna, Zeus’un kudretinin sembolü olan zincirin adını verdiği macerada, mitolojinin ardındaki uzaylı teorisi bile yer bulabilmiş; dolu dolu ve çizimleri de muhteşem bir sayı. 2 fasiküllük Sherlock macerası sonrasında 160 sayfalık bu cilt de benden tam puan alıyor.
Bakın, aşağıdaki kareler maceranın gidişatı hakkında hiçbir spoiler vermediği gibi, bu denli yoğun bir bilgi bombardımanı, bırakın çizgi romanı, mitolojiye adanmışlar dışında, neredeyse hiçbir kitapta bulunmaz. Dolayısıyla, kıymetini bilmek lazım: Herkese, her eve öneriyorum.
E-kitap olarak göz gezdirdikten sonra almıştım, hazır mitoloji işin içine girmişken ardından tekrar patlatıvereyim dedim. Bu sefer Mısır’dayız.
Sırtını Marc Auge’nin non-place (yer-olmayanlar olarak çevrilmiş) teorisine dayayan öyküde, Nekropol üzerine inşa edilmiş turistik otel çevresinde gün batımına doğru Mısır tanrıları görünmeye başlar.
Batının bu medeniyeti kavrayışında bir tür yavanlık var. Burada da çölü tarifte bilir kişi olarak Arabistanlı Lawrence’a yer verilmiş. Binlerce yıllık bir medeniyeti işlerken onu çevreleyecek hikayeye niyeyse pek özen gösterilmiyor. Agatha Christie’li hikayede de böyleydi. Saçmasapan gizli bir ilişki, zimmete para geçirme, tabiri caizse “kızılderili mezarlığı üzerine yapı kurmak” gibi klişeler, güzelim Mısır mitolojisini besleyen konuya temel teşkil ediyor. Bir yerde “Mısır’ın hayvan tanrıları çirkin yüzlerini gösterirlerse” diye bir cümle kullanılıyor. Yine de şu görselleri doyasıya gördüğüm için (Thoth’un yüzünü çevirip cepheden bakışı yeter) 4 yıldız veriyorum. Keşke Yunan’a duyulan hayranlık burada da kendini gösterseydi.
Sanatseverleri ve komplo teorisyenlerini memnun edecek cinsten bir macera. İçindeki bilgilerin doğruluğu yine takdir edilecek cinsten. Caravaggio’nun ne sebeplerle cinayetle suçlandığı, gönderildiği Malta’da hapsedilip oradan da kaçtığı, 37 yaşında nasıl öldüğü gibi detaylar bir yana, Vizigotların yağmalaması sırasında Roma’dan kaçıp sığınılan Tapınakçılara dair bir alay söylenti ve Da Vinci’nin Vitruvius Adamı’na dair bambaşka bir teori 160 sayfalık bu macerayı eşsiz kılıyor.
Sayının görsellerini eklemek için bu sefer elden fotoğraf çekmem lazımdı lakin kendim yazıp kendim okuduğum ve kütüphanemde, elimin altında bulunduğu için pas geçiyorum.
Jurnal (Cilt 1) “Yani, entelektüel bir otobiyografi” (bunu kitapta Montaigne için söylüyor, aslında kendi yaptığı da tam olarak bu…)
Acemi ve kişisel bir okuma deneyiminin paylaşımıdır,
Son üç aydır bu kitapla yatıp bu kitapla kalkıyorum. Kitap değil, kütüphane. Cemil Meriç, bir kütüphanenin et ve kana bulanmış hâli (ilk kez, utanıyorum, benim gözümde ne kadar büyük olduğunu anlatırken, ben okuduklarımı sevmemeye alışkındım) Beni yeni yazarlarla yeni kelimelerle yeni meraklarla tanıştırdı. Zorluklarla geçen hayatına dair haklı acınmalar ve her seferinde kitaba ve büyük yazarlara kaçış, bir sığınma. (bundan önce George Sand’in günlüklerini okuyordum, yarıda bıraktım. Günlük eğer yayımlanacaksa herhalde böyle bir günlük olmalıdır, öyle değil, ya da belki ben onu kendime daha yakın bulduğum için George Sand’i okumaya devam etme zahmetinde bulunmadım, bana zaten zirvede olan empati yeteneğimi doldurup taşırmak dışında hiçbir şey katmayacaktı)
“Evet, belki bir Spinoza olamazdım. Ama batı yalnız Spinoza mıdır ? İnsanlara kalbimin bahçesinden çiçekler devşirdim.”
İşte, madde madde aklımda kalanlar.
Cemil Meriç’in önemsediğini söylediği iki kitap karakteri : Don kişot ve Emma Bovary.
Fransız edebiyatı, tarihi ve yazarları. Onlarla öylesine iç içe geçmiş ki, yazdığı her cümleye onları katabiliyor.
Hint, hayal kırıklığı, yalnızlık ve okunmayacağına dair inancı. Hint’i anlatan kitabına dört sene harcıyor, kitabın sonunda müsvedde olarak yazdığı ithaflarda ve günlüklerde bahsedişlerinde bu çalışmasına ne kadar bağlandığı anlaşılıyor. Belki, çok iyi bildiği batıdan bir bıkkınlık.
Yergileri, hicivleri ve anlatım gücü. Yermek istediğini mükemmel bir hayal gücüyle yeriyor, anlatımının üzerimdeki etkisi çok büyük. Kendisini de zaman zaman, mutsuzluğunun hakkını sonuna kadar vererek yeriyor (neredeyse iyi ki mutsuzmuş, ki biz bu cümleleri okuyabiliyoruz şeklinde bir düşünceye kapılıyorum, acımasızca)
Sartre’nın iyi bir reklam ve zamanlamanın eseri olduğunu düşünüyor. Bu düşünce bana zevk verdi çünkü bulantıyı pek sevmemiştim. Aynı şekilde, absürt’ü de yeriyor.
Göz rahatsızlığı, bununla ilişkili olarak hissettiğini söylediği aşağılık kompleksi.
Oğlu ve kitaplar. Oğlunun da kitaplara onun kadar ilgi duymasını istiyor, ama günlüğünden anladığımız kadarıyla bu konuda da hayal kırıklığı yaşıyor. Belki aceleci davranıyor, bilemiyoruz.
Fransızca kelimeler. Cümlelerinde türkçeden sık sık fransızcaya geçiyor. İki dille düşünmek. Bazen ufak ingilizceler.
Belki daha fazlası eklenebilir, ama işte aşağıda ilk elden okuma deneyimi yaşamak isteyenler için bir-iki sayfa :
Bundan sonrası ;
Jurnal-2 elimde, geçen hafta aldım, Madame Bovary, sonrasında Jurnal’e dönüş. Kitap boyunca bahsettiği Hint ve Saint-Simon’u da okumak istiyorum…bakalım.
Sessiz sinema döneminde simyacı bir illüzyonist tarafından Melies’e sunulan halüsinatif özel efektlerin konu edildiği 160 sayfalık macera. Hollywoodland ve tarihçesi, Louis Aime Augustin Le Prince’in ölümünde Edison parmağı gibi bilgi ve komplo teorilerinin yer aldığı macera, daha çok, sinema aşıklarına göre.
Okuyup da merak edenler olursa söyleyeyim, Le Prince’in 3 filmini izlemiş ve ancak birini idare eder bulmuştum. Melies’in de Bach gibi yoklukta eserlerini paraya dönüştürmek üzere sarf malzemesi kılması üzücü. Yine de ondan elimize daha çok makara kalmış. Ancak 40 kadarını izleyebildiğim filmlerinin çoğu tatmin edici. Hugo (2011) onun için, The First Film (2015) Le Prince için saygı duruşu mahiyetinde izlenebilir.
Çok basit, çocuksu çizimler de denk geliyor, mesela bu maceraların yer aldığı özel sayıdaki ilk hikayede. Çizerlere bakmadım ama genel olarak çok iyiler dediğin gibi. Detaylara özen gösteriyorlar.
Yanında Boys from Brazil’i hatırlatan genetik oynamalarla, Amelia tam bir katalizör işlevi görüyor bu macerada. Bilsem yine alır mıydım, bilmiyorum, şu halde en azından çocuğa bildiklerimi aktarmak adına zaman tasarrufu sağlamış olacağım. Kareleri de paylaşayım.
Farklı bir evren, özgün bir kitap ve üst seviye giriftliğe sahip bir büyü sistemiyle Savaşkıran, eksikleri olan ancak hayal kırıklığına uğratmayan çok keyifli bir Sanderson kitabı oldu benim için.
Sanderson’ın bu evrende yarattığı ülkelerin dinleri ve dogmalarını okuyup detaylarına hakim olmak en keyif aldığım kısımlar olabilir Savaşkıran’da. “Nefes” ile insanın ruhu/özü gibi bir kavramın kişide birikerek bir çeşit güç oluşturup kapsamlı bir büyü sistemine dönmesi çok orijinal bir fikirdi. Üstelik bunun din ile harmanlanması tadından yenmedi. Ancak anlaşılması zor olmuş ve bu sisteme dair kitabın başında kabul ettiğimiz bazı bilgilerin sonlara doğru oturmaması benim gözümde eksi yazdı. Sanki akla gelen bu hoş fikir uygulamada çok da kusursuz olmamış gibi.
Karakterler çok keyif verici ve eğlenceli olsa da, bir kısmının karakter gelişimini yeterli bulmadım ve sağlam temellere oturtamadım. Işıktını baş karakterlerimizin içinde en başarılı gelişen ve genel anlamda en beğendiğimdi. Vivenna’nın gelişim yolu tatmin etmese de hikaye sonunda oluştuğu kadın tamam dedirtiyor, ancak Siri ile ilgili oturmayan yeri çok hikayenin bence. Karakterlerin genel anlamda hiçbirine tam bağ kuramasam da büyük bir sorun yaratan tutarsızlık da yok aslında. Sadece bu kitaptan kısa süre önce Kralların Yolu’nu okumuş olmam sanırım Sanderson’ın daha iyisini yapabildiğini görmemi sağladığı için böyle düşünüyorum.
Okura ilk adaptasyonu zor yaşatan ve klişe bir kraliyet evliliği gibi başlayan Savaşkıran; ilerledikçe katmanlı bir hikaye oturtup kendi içinde keyifli bir macera koyuyor, kitabın sonlarına doğru bir takım ters köşeleri ve son sayfalardaki hızlı temposu ile yine Sanderson’a şapka çıkartıyor. Ancak Sanderson’ın daha iyisini yapabileceğimi gördüğümden ve belirli eksikleri göz ardı edemediğimden tam puan veremedim.
Uzun yıllar geçmesine rağmen bu dünyada devam kitabı da getirmemiş Sanderson, kitabın sonu ile oluşan bazı durumları devam ettirmek ve büyü sistemindeki bazı tutarsızlıklar onu çıkmaza sokmuş olabilir diye düşünmeden edemedim. Yine de umarım devamı gelir ve okuruz diyelim ancak gelmese bile tek başına kendi içinde yeterli ve keyifli bir kitap Savaşkıran. Puanım 4/5.
Kitap, gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor. Çoklu kişilik bozukluğuna sahip olduğu söylenen William Milligan’ın işlediği ağır suçlardan (tecavüz, adam kaçırma, silahlı soygun) ceza almamasını, dava sürecini, hastanelerde tedavisini, kişiliklerinin kaynaştırılmaya çalışılmasını, hayat hikayesini, çocukluk travmalarını işliyor. Yazar, içeriğin kurgusal olmadığını iddia ediyor ancak Billy Milligan bir akıl hastasıysa sözlerinin doğruluğu şüpheli olarak kalıyor.
Garip ve bir o kadar rahatsız edici bir okuma yolculuğuydu. Kitap bana biraz fazla uzatılmış gibi geldi. Billy Milligan çoklu kişilik bozukluğuna sahip olsun olmasın suç işlemiş birisiydi. Kitaptaki tek odak noktası aslında hapse girmemekti; bu suçları işleyen kendisi değil, alt benlikleriydi güya…
Tabii büyük konuşmamak lazım ama Sanderson bu dediğinizden etkilenecek son yazar. Çıkmaza girdiyse bile bu seriye kaç kitap eklesem diye düşündüğü için girmiştir.