Yan Yana Durduğumuz Zamanlar ve incelemem:
https://www.instagram.com/p/DL5KkPyoRI_/?igsh=cDd2Zml1djM1YzFr
Yan Yana Durduğumuz Zamanlar ve incelemem:
https://www.instagram.com/p/DL5KkPyoRI_/?igsh=cDd2Zml1djM1YzFr
Kehanet ile belirlenmiş, koca bir ulusun kaderini taşıyan seçilmişin aslında toy bir genç olması ve onun gelişimi sırasında yaşayacaklarını okumak başta ilgi çekici gelse de gerek hikayenin şekillenişi gerekse işlenişi ile bu ilgimi kısa zamanda kaybettim. Yazım kalitesini zayıf buldum, hikayenin birbirine bağlanıp çözümleneceği noktalarda da çok fazla rastlantısallık mevcut. Mantığa oturmadan çat diye oldu/bitti ye gelen yerlerin fazlalığı bir yerden sonra dikkatimi azaltarak sadece olayların nereye bağlanacağını görme durumu bıraktı bende.
Hikayeyi üç farklı gözden okurken Taishi hariç hiçbir ana ve yan karakterin ilgimi çekmemesi de negatif yanlarından biri oldu ki Taishi’nin motivasyonu ile de ciddi sıkıntılarım var ama Chu ne dediyse kabul edip okumak lazım bu kitabı Yoksa takılacağınız her nokta bir soru işareti daha koyuyor kafaya ve bunlar birikerek artıyor. Jian ana karakter olduğu için karakter gelişimini okumak bir derece okey olsa da hikayenin Sali gözünden anlatılan Katuia kısımları aslında en ilgi çekici olanları. Ancak o kadar boşluklu ki, en sevmediğim bölümler belki de. Hele kitabın yarısından sonra dahil olan suikastçi Quisami’nin neden ana karaktere dönüşüp onun da POV bölümlere sahip olduğunu bir türlü anlamlandıramadım. Ya karakteri daha erken sokmak lazımdı ya da belki sonraki kitapta bu rolü vermek lazımdı anlatımda.
Negatif kısımlara fazla değinmiş oldum ancak aslında ortalama bir kitap diyebiliriz, boşlukta değerlendirilebilecek bir kitap. Uzak doğu ve Çin kültürüne merakı olanların, bu kültürü temel almış bir fantastik uyarlamadan alacağı zevk benimkinden daha fazla olabilir. Eksikparça’nın kötü editörlüğüne rağmen ( çeviri karşılaştırmadım ancak o da sorunlu olabilir ) anlatımı akıcı olması da bir diğer artısı. En pozitif kısımları dövüş sahneleri olabilir, yazarın eski bir Stunt oyuncu olmasının da etkisi ile dövüşlerin anlatımdaki görselliği zihinde canlandırıcı olmuş. Son 100 sayfada aksiyon da artıyor biraz. Yine de hikayeyi kurtarmaya yetmemiş maalesef.
Seriye devam etme adına benim ilgimi kendinde toplayamadı. Eski Çin/uzak doğu kung-fu filmlerini seven, Crouching Tiger, Hidden Dragon tarzı aksiyonlu filmlere sevgisi olanlara önerebilirim.
Muhteşem Limon Ağacı - Juan Jose Saer
Bu zamana kadar okumadığım için hep eksik hissettiğim ama nedense hep uzak durduğum bir kitaptı. Çoğu distopya-ütopya kitapları gibi tek taraflı değil de tüm tarafları kapsayan bir şekilde anlatması ve bana göre tarafsız kalması bu kitabı diğerleri öne çıkarıyor. İdeal gözüken her yapının aslında içinde bir çürümüşlük olduğu ve ideal düşüncelerin kişinin tamamen bulunduğu konuma göre değiştiğini, birisinin cennetinin diğerinin cehennemi olmasını vurgulaması da çok değerli. Üzerinden yıllar geçse de hala geçerliliğini koruması ve barındırdığı distopyaların da artık distopya hissiyatı vermemesi, o noktaya çok yakın olduğumuz hissi çok korkunç. Bu kitaptaki tek sıkıntı finali okuyucuya bırakması, keşke bu hikayenin sonu bana bırakılmasaydı. Şu anda meraktan içim içimi yiyor.
Genç Bir Köy Hekimi - Mihail Bulgakov
İç dökmeli ve sağlık sektörünün acı gerçeklerini ele alan bir kitap incelemesi:
https://www.instagram.com/p/DME_o7xILpp/?igsh=MWZ3YjJiamFqaHF6Nw==
Andrew Pettegree & Arthur der Weduwen - Kütüphane: Kırılgan Bir Tarih
Andrew Pettegree ve Arthur der Weduwen’in birlikte kaleme aldığı “Kütüphane: Kırılgan Bir Tarih”, toplumsal hafıza, siyasal söylem ve kültürel mücadelelerin aynası olan kütüphanelerin uzun soluklu ve çalkantılı tarihine ışık tutuyor. Yazarlar, bu tarihsel serüveni romantize etmekten kaçınarak, kütüphanelerin ihmal, yıkım ve yeniden doğuş döngüsüne dikkat çekiyor.
Kitap, kütüphanelerin dünden bugüne sürekli gelişen kurumlar olmadığını, aksine her kuşağın onları yeniden tanımladığını vurguluyor. Yıkımın ve ihmalin, kurulum kadar doğal olduğu tarihsel bir döngü içinde kütüphaneler zaman zaman tavan aralarında çürümeye bırakılmış, hatta savaş ve siyasi mücadelelerin hedefi haline gelmiştir. Bunun en trajik örneklerinden biri, 1992’de Saraybosna’da Sırp milisler tarafından kasten yakılan Bosna Ulusal Kütüphanesi’dir. Antik dönemden günümüze dek kitapların kaderi, onları barındıran toplumların değer sistemleriyle doğrudan bağlantılıdır.
Kütüphaneler, tarih boyunca bilgi üzerindeki otoritenin bir simgesi olmuştur. Mezopotamya, Mısır ve antik Yunan’daki ilk kütüphaneler yalnızca elitlerin, rahiplerin veya devlet görevlilerinin erişebildiği kapalı hazinelerdi. Bu dönemde bilgi, kamusal değil, korunaklı ve seçici bir güçtü. Kitaplar nadir, emek-yoğun ve pahalı üretildiği için onlara erişmek zordu. Orta Çağ Avrupası’ndaki manastır kütüphanelerinde kitaplar, hırsızlığa bir önlem olarak, masalara ya da raflara zincirle bağlanırdı.
Rönesans’la birlikte artan bireysel merak ve hümanist düşünce, bu zincirlerin çözülmesine zemin hazırladı. Matbaanın icadıyla kitapların çoğalması, onları daha fazla insana ulaştırmayı mümkün kıldı. Raf sistemleri, kataloglar ve alfabetik düzenlemeler bu dönemde ortaya çıktı. Kitap artık yalnızca muhafaza edilmesi gereken bir metin değil, dolaşması ve okunması gereken bir fikir membaı hâline geldi. Üniversite kütüphaneleri kuruldu; ama hâlâ halka inebilmiş değillerdi ve seçkin azınlığa hizmet veriyorlardı.
Örneğin, Oxford’daki Bodleian kütüphanesinin kurucusu Sir Thomas Bodley, Shakespeare’in eserlerini kütüphaneye almamıştı. Bunun sebebi ise Shakespeare’in kurgu eserler yazması ve o dönemin bilim dili olan Latinceyi değil, İngilizceyi kullanmasıydı.
Günümüzde ise her şey değişti. Kütüphaneler dijital bilginin, sosyal etkileşimin, yaratıcı üretimin ve demokratik katılımın merkezine yerleşti. Zincirlerle bağlanan kitaplar, yerlerini dijital ekranlara, açık erişimli kaynaklara ve herkesin kendi hikâyesini yazabileceği atölyelere bıraktı. Böylece kütüphaneler, bilginin saklandığı değil; yaşandığı ve paylaşıldığı alanlara dönüşerek, toplumsal belleğin en canlı parçalarından biri olmayı sürdürüyor.
Kitaba dair eleştirmek istediğim konu, kitabın tümüyle Avrupa-Amerika merkezli olması. Doğu medeniyetleri, geçmiş çağlarda Batı’ya nazaran çok daha gelişmiş olmasına rağmen kitap Doğu’ya sadece 1-1,5 sayfa değiniyor. Yani aslında kütüphanenin genel tarihini değil de, kütüphanenin sadece Batı’daki tarihini ele alıyor diyebiliriz kitap için. Bunun dışında, detaylı ve bilgi dolu bir kaynak.
Pettegree ve der Weduwen’in kaleme aldığı bu kitap, bize kütüphanelerin hem kırılgan hem dirençli yapısını hatırlatırken, aynı zamanda bu kurumların geleceği için nasıl daha bilinçli adımlar atmamız gerektiğini de söylüyor. Her kitap gibi, her kütüphane de onu kullanan, onu yaşatan insanların varlığıyla anlam buluyor.
Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir? - Alain de Botton
Bu kitap sayesinde gözden kaçırdığım bir şeyi fark ettim. Çok güzeldi
Maus - Hayatta Kalanın Öyküsü
Mobilden yazdığım için düzgün ve hatalı olabilir bilgisayar başına geçince düzenlerim baştan uyarayım.
Ensonda yazacağımı başta yazayım.Pultizer ve aldığı diğer ödülleri sonuna kadar hak eden bir başyapıt.Klasik soykırım,yahudi romantizmi yada lobisi sayesinde kazanılan bir eser değil klişelerden kaçıyor.Görsel roman olması şüpheye düşürmesin elime ulaştığı gibi okuyup bitirdim.
Önsözü bitirdiysek kitaba dönelim,otobiyografik ve anı öğelerini barından iki bölümden oluşan bir görsel roman.Spiegelman babası(Vadek) auschwitz kurtulan bir Yahudi otuzlu yaşlarından soykırımın başlamadan başlıyoruz bunu Hayvan metrforu eserin önemli bir özelliği fakat bu konu hakkında uzun uzun yazmayacağım.
Yahudiler -Fare
Polanyalılar-Domuz
Almanlar-Kedi
Amerikalılar-Köpek
Olarak temsil ediliyor,Polanyalıların domuz olarak temsil edilmesi başta yazar haksızlık mı ediyor düşünüyor insan ama Vadek perspektifinden bakınca pek haksız sayılmaz bana göre.
Neyse yazar okuyucunun aklına gelen pekçok soruyu kitapta kendisi cevaplıyor.Yahudiler neden direnmedi,Fransızlar neden kurbağa,Vadek neden streotip bir yahudi gibi soruların cevaplarını yazar kendisi kitapta cevaplıyor.
Böylesi bir vahşeti insanları iğrendirdirmeden ve tiksindirmeden anlatabilmesi takdire şayan.Eser yalın ve katmanlı.Vadek’in streotip nir Yahudi olmasına yalın ve katmanlı bir şekilde cevap veriyor.Şavaş başlamadan eşi için paradan kaçınmazken savaş sonrası her bir kuruşun hesabını yapan birisi.Peki günlük işleri yaşlı ve hasta haline rağmen yapma isteği toplama kampında yaşabilmek için edinmek zorunda kaldığı mesleklerle örtüşmesi ,parayı biriktirmesi yine soykırım döneminde ekmek,kupon,altın vs para yerine geçen her şeyi hayatta kullanmak için kullanması bize yazarın cevapladığı Auschwizt sonrası onu değiştirmesi hayatta kalabilmek için geliştirdiği savunma mekanizması çünkü yaşlı hali ölüme fazla yakın.Bunu belki ilk okumada fark edemiyebilirsiniz ama fark edince tabiri caizse damakta bir tat bırakıyor.Vadek in siyahilere karşı ırkçı olması ise kendisine yapılanlara rağmen okuyucuğu düşündürüyor.
Kitap sadece soykırımı işlemiyor:Kimlik bulanımı,çocukluk travmaları,sosyal ilişkiler,ırkçılık gibi konular eserde ustaca anlatılıyor ve çiziliyor.Son olarak Vadek in hikayesinin tek taraflı olması,annesinin günlüklerinin kaybedilmesi ve şanslı olması ise bana Vadek’in masumiyetini sorgulatıyor.
1 adet gönderi şu konuya taşındı: Aldığı Kitapların Temini ve Gönderimi Sırasında Bunalanlar Platformu
Yaşamak - Yu Hua
Yaşamak, beklediğimden daha çok sevdiğim bir roman oldu. Birçok duyguyla beraber okudum. Fugui’nin gençlikte yaptıklarına öfkelensem de sonrasında olanlar garip hissettirdi. Birçok insan hepsi canlı kanlı yaşayıp geçmişler gibi bir tat bıraktı. Biraz buruk bir tattı gerçi…
Doğum, gençlik, aile, evlilik, ebeveyn olma, ihanet, şiddet, zenginlik, fakirlik, zorunlu askerlik, mülkiyetsizlik, kıtlık ve her şeye rağmen yaşamak…Basit ama samimi bir anlatım.
Eser adı: Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi
Yazar: S. Hüseyin Nasr, İranlı bir alim.
Doğu (İslâm), Batı ( Hristiyan) medeniyetini, batıya gidecek kişiler özelinde karşılacakları din, kültür ekseninde şoka girilmemesi için kendi dillerini iyi bilmenin önemi anlatması ve hristiyanlığın inananlara yeteri kadar açıklayıcı bilgi veememesinin, batıyı mekanik hale getirdiğini ve yine toplumsal alandan kişinin kendi alanının daha değerli olduğunu anlatmıştır bu da haliyle agnostizm, ateizm, hümanizm, liberalizm, kapitalizmin doğuşuna sebebiyet vermiştir.
Vakıf’ın Sınırı - Isaac Asimov
Çok uzun bir aradan sonra Vakıf serisine geri döndüm, Vakıf’ın Sınırı kitabı da aslında bunun için biçilmiş bir kaftanmış çünkü ilk üç kitaba göre daha sonradan yazılmış ve birçok yerde önceki kitapları hatırlatıcı bilgiler vardı.
Son kısma kadar içimdeki merağı en üst seviyede tuttu, sürekli ne oldu/ne olacak diye düşünüp durdum.
Kitaba genel olarak Meksika açmazı desem sanırım yanılmış olmam, gün sonunda tüm taraflar karşı karşıya geldi.
Bana göre ilk üç kitaba kıyasla daha zayıftı, içimdeki o beklentiyi bana vermedi ve sonu da tatmin etmedi. Bunun sebebi de bu kitap için her yerde ilk büyük bir şok diye geçmesi ama daha öncesinde Ben, Robot kitabını okuduğum ve aralarındaki bağı tahmin ettiğim için olabilir.
Şimdi merak ettiğim bir şey var. Bundan sonra Vakıf serisine yayınlanma tarihine göre mi devam etsem yoksa Robot serisine geri dönüp, o seriyi bitirip tekrar Vakıf serisine mi geri dönsem? Yardımcı olursanız sevinirim.
Ara kitapları okumaya gerek var mı? Sonsuzluğun Sonu’nu okumadım, Ben, Robot okuyalı da baya oldu. Direkt Çelik Mağaralar’dan başlamayı düşünüyorum.
Gerek var mı bilmiyorum ancak Sonsuzluğun Sonu çok lezzetli bir kitaptır. Tavsiye ederim.
Çok gerekli değil. Ben Nemesis ve Imparatorluk Serisi harici listedeki sıra ile okumuştum. Robot’u zaten okumuşsunuz. Sonsuzluğun Sonu’nu da arada okumanıza gerek yok.
Maria Judite de Carvalho - Boş Gardıroplar
Bir kadın hikâyesi diye başladım okumaya. Kitap ilerledikçe, birçok kadının kesişen hikâyeleri olduğunu anladım.
Kocasıyla birlikte yitirdiği renklerini, onun ölümünün ardından arayan Dora… Gençlik enerjisiyle, ışıltılı hayaller taşıyan ve asıl aradığı, henüz bir çocukken ölen babasının sevgisi olan Lisa… Ve anlatıcı konumunda olduğu için, yaşadıklarını ve hüznünü en son anladığımız Manuela.
Hayat, onları rakip haline getirir. Üçünün ortak noktası, Ernesto’dur. Zengin bir adam olan Ernesto, yıllardır Manuela ile birlikte yaşamaktadır ama çocukları olmadığı için -ya da bunu bahane ederek- ondan uzaklaşmıştır.
Dora, uğruna çalışmaktan vazgeçtiği ve hayata dair heveslerini bir kenara bıraktığı, onun hırssız, başkalarının ise tembel olarak tanımladığı Duarte’nin ölümünün ardından yasını sürdürmeye çalışmaktadır. Derken öğrendiği bir sırla yasından özgürleşir. Acaba Ernesto, onun ikinci baharı olabilecek midir?
Lisa ise Dora’nın henüz reşit olmuş ergen kızıdır. Bir kaza vesilesiyle tanıştığı Ernesto’nun zenginliği onun heveslerini büyülemiştir.
Ernesto hiçbirini gerçekten sevemez; kitabın sonuna rağmen, sevebildiğine inanmıyorum. Elimden hiç bırakmadan okuduğum kitabın son sayfasını çevirdiğimde içimde ince bir hüzün vardı.
Kemikler Ve Kartlar
Dikkat! Bu inceleme yoğun David Lynch sevgisi barındırmaktadır.
Gerçeklik nedir? Anılar mı? Yaşanılan ve paylaşılan hikayeler mi? O halde hayal gücüyle oluşturulan hikayeler nedir? Onlar gerçek midir? Veya yeterince anlatılırsa gerçek mi olurlar?
Peki ya hikayelerle oynanan oyunlar? O oyunlar inanılarak oynanılırsa sonunda gerçek mi olurlar? Ya da gerçeklik dediğimiz şey bir oyun mudur?
Belki de öyledir. Belki de hepimiz birilerinin oyunundaki hikayeyizdir ve zarları bir başkası atıyordur. Fakat Tanrı da zar atmaz, değil mi?
Semih Ellialtı, Kemikler ve Kartlar ile işte bu soruları merkezine alıyor ve cevapların etrafına hayal gücüyle ilmek ilmek enfes bir fantastik evren örüyor. Gerçekliği, oyunlar ve hikayeler üzerinden sorguluyor ve bizlere bu sorgulama çerçevesinde oyunlarla bezeli bir hikayeler dizisi sunuyor.
Kitabın açılışı, kapılarını sadece sabaha karşı ve o da yalnızca 1 saat için açan, tek oyunu zarlar olan, bilinmezliğin merkezi Duryodhana kumarhanesiyle yapılıyor.Yazar burada yaşanan olayları öylesine gizemli, öylesine çarpık ilerletiyor ki; zihnimizdeki asla yaşlanmayan*, çevik ve atik merak duygumuzu yattığı yerden kaldırıp işe koşarak daha kitabın ilk sayfalarından bize kancayı takıyor ve bizi kitabın içerisine hapsediveriyor. Hem de üstelik bunu yalnızca 15 sayfa ile başarıyor. Müthiş dışında başka ne denilebilir ki?
*Yaşlanmaz ama yetersiz beslenme yüzünden halsiz ve yorgun düşebilir. Bu gibi durumlarda şahsi kitapçınıza veya kitap zevklerini beğendiğiniz kişilere başvurmanız önemle tavsiye edilir.
**Şahsi Kitapçılar, Kütüphaneler Birliği tarafından kişilere atanan özel kişilerdir. Birlik yeterince kitap okuduğu belirlenen adaylara bir dizi test uygular ve testi geçen adayları birliğe dahil eder. (Bahsi geçen testler için Bknz. Eyes Wide Shut)
Peki nedir bu kanca? Nesi ilginç Duryodhana kumarhanesinin?
Cevap: Sorular; yazarın gizemli kurgusuyla kendi kendimize sordurttuğu sorular.
On beş sayfanın her anında yazar bize Evren ile ilgili küçük küçük ipuçları bırakıyor ve her ip ucuyla kendi kendimize sorular sorduruyor. Kumarhanede neden yalnızca 1 saat çalışıyor? 1 saatin sonunda içeride kalanlara ne oluyor? Neden tüm kumarbazlar tedirginlik içinde? Neden sadece zar oyunu oynanıyor? Zarlar şans ile mi çalışıyor yoksa büyü mü var işin içinde? Ve neden bu kumarhane tüm yasaların üstünde? Ve neden etki alanları bu kadar geniş?
En sondaki iki soru kumarhane bölümleri biterken özellikle aklımıza kazınıyor ve işe koştuğumuz merak duygumuzun karının guruldamasına neden oluyor. Fakat asıl açlık kumarhane sorasındaki bölümlerde hissediliyor. Çünkü kumarhane sonrasında yaşanan her olay bir önceki ilginçliği aratır nitelikte oluyor ve kitap boyunca; “Allah, Allah… Evet, şey, ee bu nereden çıktı şimdi? Hmm nasıl yani?” gibi tepkiler verip duruyoruz. Adeta bir David Lynch filmini okuyoruz.
Fakat David Lynch efekti her ne kadar kitabı okumayı oldukça hızlandırsa da bazen karakterlerin motivasyonlarını anlamamızı da güçleştiriyor. Burayı biraz detaylandırayım;
Hikayeyi; biri zarla hayatını idame ettiren kumarbaz Esved, diğeri kumarhanede garson olan Beyaz üzerinden deneyimliyoruz. Bu ikili kitabın en başındaki Duryodhana kumarhanesi olaylarıyla bir araya geliyorlar ve o andan itibaren tek bir kaderi paylaşıyorlar. Fakat bu birleşimin neden devam etmesi gerektiği biraz havada kalıyor. Çünkü olayların seyri çok hızlı ilerliyor ve bize hem yeterli bilgi sağlanmıyor, hem de az olan bilgilerin sindirilmesi için yeterli süre tanınmıyor.
Bir diğer örnek ise; olaylara dahil olan üçüncü karakterin Esved ve Beyaz tarafından oldukça hızlı kabul görmesi. Bu karakterin dahil olması ile aynı zamanda zarlar üzerinden kurgulanan büyü sistemi de açıklanıyor ve bu zamana kadar büyüden haberi olmayan karakterlerimiz (ve haliyle biz) hem büyünün varlığını hem de bu yeni karakteri neredeyse hiç direnç oluşturmadan hemen kabulleniyorlar. Bu durumun biraz gerçekçiliği kırdığını söylemeliyim. Belki karakterlerin biraz tereddüt yaşayıp olaylar karşısında direnç gösterdiği kurgu içerisine yedirilmiş birkaç sayfanın kitaba eklenmesi inandırıcılık açısından daha iyi olabilirdi.
Yine de şunu belirmekte bir kere daha fayda var; biz bir David Lynch filmi içerisindeyiz. Yani hiçbir şeyi sona gelene kadar tam olarak anlayamayacağız, hatta sona gelsek bile anlayamayacağız. Ya da bir başka değişle Matruşka bebeklerinin en üst katmanındayız ve ancak tüm katmanlar açıldığında her şeyi anlayabileceğiz.
O halde arkanıza yaslanın ve dikkat kesilin. Çünkü ilk büyük katman açılmak üzere…
Geçmiş ve KARTLAR.
Yazar ilk büyük katmanı kitabın tam ortasında karakterlerin geçmişine dönerek açıyor ve bizi farklı bir boyuta açılan bir geçitten geçirerek* hayal gücünün derinliklerinde atıp oyunların ve hikayelerin diyarına götürüyor. Fakat bu geçit öyle bir geçit, öyle bir dönüm noktası ki sayfaları çevirirken ağzımızdan istemsiz bir “ooooo!” kaçmasına engel olamıyor, kaykılarak oturduğumuz yerden bir anda dikeliveriyoruz.**
*David Lynch’in Lost Highway (Kayıp Otoban) filmini izleyenler bilirler, filimin ortalarında bir yerde bambaşka kişiler, bambaşka olaylar cereyan eder. İzleyen olarak hiçbir şey anlamayız. Hatırladınız mı? Hah! İşte bu geçiş öyle bir geçiş değil. Bu geçiş, maviden yeşile kusursuz bir geçiş.
Ve işte tam da bu yüzden kitabı okurken sizlerin de böyle tepki vermenizi istediğim için inceleme boyunca hikaye örgüsüne ve konuya hiç değinmeyerek buraları hep “olaylar” olarak geçiştirdim.
Çünkü bu “ooooo!” hem zekice dönülen köşenin yarattığı hayretin, hem “olayları” anlamlandırmanın*, hem de yepyeni bir kurguya başlamanın getirdiği “ooooo!”
Çünkü bu “ooooo!” hayatta karşımıza nadiren çıkan ve herkesin mutlaka yaşaması gereken bir “ooooo!”
Çünkü bu “ooooo!” Semih Ellialtı’nın kendi Tavşan Deliğinden bizi aşağıya yuvarlamasının, Alice olmanın ve Alice gibi hissetmenin getirdiği "ooooo!
*David Lynch üstümüze ilginç ilginç garip grup şeyler atacaksan işte böyle toparlayacaksın. Bu da sana kapa…Öhöm, evet… Seviyorum seni David.
Yukarıda kitabın on beş sayfa ile bize kancayı takması üzerine “müthiş” kelimesini kullanmıştım. Yanlış yapmışım. Çünkü oraya müthiş dediğimizde geriye kalan kelimeler burası için yeterli olmuyor, yepyeni kelimeler icat edilmesi gerekiyor. Yine de elimde olanları saymak istiyorum: muhteşem, şahane, olağanüstü, harika, muazzam…
Sonuç olarak; gerçekliği hikayeler ve oyunlar ile sorgulayan yüksek tempolu, gizemli ve sınırsız hayal gücüyle bezeli fantastik kurgu bir eser arıyorsanız çok doğru yerdesiniz. Mutlaka şans verin.
Herkese iyi okumalar dilerim.
***Rekabetçi oyunlar oynayanlar bu fenomeni iyi bilirler. Bilimsel araştırmalar ve tarih şu şekilde çalıştığını göstermiştir: İnsanlar duygulardan mahrum yaratılmıştır. Duygulardan yoksun olan insanlık mantık ve düşünce üzerine kurulu Galaktik imparatorluğunun zirvesindeyken küçücük bir gezegene sahip Duygular ile tanışmış ve gezegeni fethederken duyguları da bulabilecekleri tek yere kendi bedenlerine hapsetmişlerdir. O zamana kadar duyguların ne olduğundan habersiz olan insanlık duyguların gücünü hafife almış zeka ve mantıkla duyguları alt edeceğini düşünmüştür. Tabii ki bu çok büyük bir yanlıştır ve büyük çöküşü getirmiştir. İmparatorluk yıkılmış insanlık yok olmanın eşiğine gelmiştir. Duygularına “hakim” olabilen bir avuç insanın kaçıp mavi bir gezegene gelmesiyle yeni insanlık tarihi başlamıştır. Bugünkü insanlık o insanların çocuklarıdır ve tahmin edin o bir avuç insanın liderlerinin adları nelerdir?
Dikelme ise Heyecan duygusunun gardiyanı olan beyinden kaçma teşebbüsüne, beyinin verdiği tepkidir. Heyecan “çoşarak” kişiye fazla gelir ve bedenden çıkmak için hamle yapar. Beyin bu hamleye karşılık olarak bedeni harekete geçirir ve dikelme gerçekleşir. Aynı efekt tüm Duygular için geçerlidir. Yalnızca beden farklı tepkiler verir.*
Jean-Paul Sartre - Bir Yöneticinin Çocukluğu
Varlığınızı hiç sorguladınız mı? Siz, siz misiniz? Yoksa “siz” rolü mü yapıyorsunuz?
Lucien, “Lucien’cilik” oynayıp oynamadığını sorguladığında dört yaşındaydı. Nihayet kendisinin bir rol oynadığına karar verdi. Annesiyle babası evcilik oynuyor, doktorlar doktorculuk, öğretmenler öğretmencilik oynuyordu. Her insan konumunun gerektirdiği işleri yapıyor ve gerekli duygulara da bürünüyordu. Ancak bunların ardında hepsinden bağımsız bir bilinç vardı.
Büyüdükçe bu his bir boşluğa evrildi. Eğer Lucien’in hayatı bir rolden ibaretse, bu hayat denen yalanı yaşamanın bir anlamı olmasa gerekti. Duygularının bile gerçekliğinden emin olamayan Lucien, önce bir eşcinsel ilişki yaşamak, sonra da aşırı sağcı bir ideolojik görüş edinmek yoluyla “Ben aslında kimim ve ne hissediyorum?” sorusunun cevabını aradı. Nihayetinde bir çemberi tamamlar gibi başladığı noktaya dönecek, ailesinin ona benimsettiği “yönetici, aile babası” kimliğini kabul edecektir.
Bu öyküsünde Sartre, bir kişinin kişilik olarak oluşum sürecini ve bu süreçte toplumun rolünü eleştirel bir bakış açısıyla inceler. Kişinin kendini ve özgürlüğü anlamasıyla ilgili sorulara yanıt arar. Sartre burada varoluşçuluğun temel sorusunu Lucien karakteri üzerinden somutlaştırır.
Peki varoluşçuluk nedir? Varoluşçuluğa göre insan, özünden önce var olur. Yani, dünyaya bir hiç olarak gelir ve burada kimliğini inşa etmeye başlar. Kimliğini inşa ederken de tamamen özgür değildir. Aile etkisi, toplum baskısı gibi etkenler altında şekillenir.
Lucien, kendi duygularına bile yabancılaşmış bir insanın varoluş sancısını yaşar. Bir kimliğe tutunmak ister ama her kimlik bir maskeden ibarettir. En sonunda “yönetici” rolünü benimser ama bu da kendi seçiminden çok toplumun dayattığı bir kaderi onaylamasıdır.
Sartre, bu öyküsünde bize şunu anlatır: İnsan, sürekli olmaya devam eden bir varlıktır. Seçimlerimizle kendimizi yaratırız ve çoğu kez o seçimler bile bize ait değildir. Lucien’in başkalarından nasıl kolayca etkilendiğini, oradan oraya savrulduğunu okurken biz de kendimize şunu sorarız: “Benim hayatım bana mı ait, yoksa başkalarının bana biçtiği bir rol mü oynuyorum?”
Henri Michaux - Sihir Diyarında
Salvador Dali’nin tabloları gibi hissettiren bir fantastik evren düşünün.
Burada aklın zincirleri yok. Bu diyarda hiçbir şey alıştığınız gibi değil. Bir sürahiyi parçaladığınızda su akmamak için kendini tutabilir, ya da bir su çobanı dereyi çağırıp peşine takabilir. “R” harfini telaffuz etmek için özel bir giysileri vardır. Psikiyatristler, hasta ölüleri tedavi edebilir. İyi geçinmeyen karı kocalar köylerinin yıkılmasına neden olabilirler. Mermer taştan oyulmaz, mermerin dişi bulunarak rahatça avlanır.
Sihir Diyarında, sihir diyarını bizim dünyamızdan birinin gözünden baştan sona bir olay örgüsü halinde değil, bir gezginin notları gibi minik bağımsız notlar halinde anlatıyor. Sıradışı bir dünya ama alışıldık dünyanın tasvirleri kadar doğal. Sanki gerçekten oraya gitmiş, fotoğrafları çekip İnstagram’a atıp altına da açıklama yazmış. Kitabın bu özelliği merakla okumanıza neden oluyor. Bir filin farklı organlarını keşfedercesine sihir diyarını keşfediyorsunuz. Zaman zaman “Yazar ne üflemiş ya?” diye sordurtan ve gerçeklik algısının taşlarını yerinden oynatan keyifli bir kitaptı.