Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

:open_book: Andrew Pettegree & Arthur der Weduwen - Kütüphane: Kırılgan Bir Tarih

Andrew Pettegree ve Arthur der Weduwen’in birlikte kaleme aldığı “Kütüphane: Kırılgan Bir Tarih”, toplumsal hafıza, siyasal söylem ve kültürel mücadelelerin aynası olan kütüphanelerin uzun soluklu ve çalkantılı tarihine ışık tutuyor. Yazarlar, bu tarihsel serüveni romantize etmekten kaçınarak, kütüphanelerin ihmal, yıkım ve yeniden doğuş döngüsüne dikkat çekiyor.

Kitap, kütüphanelerin dünden bugüne sürekli gelişen kurumlar olmadığını, aksine her kuşağın onları yeniden tanımladığını vurguluyor. Yıkımın ve ihmalin, kurulum kadar doğal olduğu tarihsel bir döngü içinde kütüphaneler zaman zaman tavan aralarında çürümeye bırakılmış, hatta savaş ve siyasi mücadelelerin hedefi haline gelmiştir. Bunun en trajik örneklerinden biri, 1992’de Saraybosna’da Sırp milisler tarafından kasten yakılan Bosna Ulusal Kütüphanesi’dir. Antik dönemden günümüze dek kitapların kaderi, onları barındıran toplumların değer sistemleriyle doğrudan bağlantılıdır.

Kütüphaneler, tarih boyunca bilgi üzerindeki otoritenin bir simgesi olmuştur. Mezopotamya, Mısır ve antik Yunan’daki ilk kütüphaneler yalnızca elitlerin, rahiplerin veya devlet görevlilerinin erişebildiği kapalı hazinelerdi. Bu dönemde bilgi, kamusal değil, korunaklı ve seçici bir güçtü. Kitaplar nadir, emek-yoğun ve pahalı üretildiği için onlara erişmek zordu. Orta Çağ Avrupası’ndaki manastır kütüphanelerinde kitaplar, hırsızlığa bir önlem olarak, masalara ya da raflara zincirle bağlanırdı.

Rönesans’la birlikte artan bireysel merak ve hümanist düşünce, bu zincirlerin çözülmesine zemin hazırladı. Matbaanın icadıyla kitapların çoğalması, onları daha fazla insana ulaştırmayı mümkün kıldı. Raf sistemleri, kataloglar ve alfabetik düzenlemeler bu dönemde ortaya çıktı. Kitap artık yalnızca muhafaza edilmesi gereken bir metin değil, dolaşması ve okunması gereken bir fikir membaı hâline geldi. Üniversite kütüphaneleri kuruldu; ama hâlâ halka inebilmiş değillerdi ve seçkin azınlığa hizmet veriyorlardı.

  1. ve 19. yüzyıllarda okuryazarlık oranının artması ve şehirleşmenin hız kazanması, halk kütüphaneleri fikrinin doğmasına yol açtı. Kütüphaneler artık toplumsal sınırlardan bağımsız olarak herkesin ücretsiz erişebileceği kamusal alanlara dönüştü. Bu dönüşümün kökeninde, bireyin zihinsel gelişiminin bir yurttaşlık hakkı olduğu fikri yatıyordu. Elbette ki bu evrim de sancısız olmadı. Seçkin çevreler tarafından halkın ne okuyacağı, nasıl okuyacağı sürekli olarak tartışma konusu oldu. Hatta bugün klasik dediğimiz kimi eserleri “çer çöp” diye nitelendirdiler.

Örneğin, Oxford’daki Bodleian kütüphanesinin kurucusu Sir Thomas Bodley, Shakespeare’in eserlerini kütüphaneye almamıştı. Bunun sebebi ise Shakespeare’in kurgu eserler yazması ve o dönemin bilim dili olan Latinceyi değil, İngilizceyi kullanmasıydı.

Günümüzde ise her şey değişti. Kütüphaneler dijital bilginin, sosyal etkileşimin, yaratıcı üretimin ve demokratik katılımın merkezine yerleşti. Zincirlerle bağlanan kitaplar, yerlerini dijital ekranlara, açık erişimli kaynaklara ve herkesin kendi hikâyesini yazabileceği atölyelere bıraktı. Böylece kütüphaneler, bilginin saklandığı değil; yaşandığı ve paylaşıldığı alanlara dönüşerek, toplumsal belleğin en canlı parçalarından biri olmayı sürdürüyor.

Kitaba dair eleştirmek istediğim konu, kitabın tümüyle Avrupa-Amerika merkezli olması. Doğu medeniyetleri, geçmiş çağlarda Batı’ya nazaran çok daha gelişmiş olmasına rağmen kitap Doğu’ya sadece 1-1,5 sayfa değiniyor. Yani aslında kütüphanenin genel tarihini değil de, kütüphanenin sadece Batı’daki tarihini ele alıyor diyebiliriz kitap için. Bunun dışında, detaylı ve bilgi dolu bir kaynak.

Pettegree ve der Weduwen’in kaleme aldığı bu kitap, bize kütüphanelerin hem kırılgan hem dirençli yapısını hatırlatırken, aynı zamanda bu kurumların geleceği için nasıl daha bilinçli adımlar atmamız gerektiğini de söylüyor. Her kitap gibi, her kütüphane de onu kullanan, onu yaşatan insanların varlığıyla anlam buluyor.

12 Beğeni

Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir? - Alain de Botton
Bu kitap sayesinde gözden kaçırdığım bir şeyi fark ettim. Çok güzeldi

İncelemem: Marceline Proust 🌺 on Instagram: "Marcel Proust’un doğum günü vesilesiyle başladığım bu kitap Proust’u her yönüyle ele alan ve onun hakkında anlamlandırdığımız ve anlamlandıramadığımız birçok şeyi bazı noktalara değinerek ve inceleyerek sunan mükemmel bir eser. Proust’un kitaplarını okuduktan sonra değerlendirdiğim kaynaklar arasında en iyi kitap ‘’Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?’’ artık. Nasıl ki psikolojimize ve iç dünyamıza odaklanan kişisel gelişim kitapları varsa, bu kitap da edebi kişiliğimize ışık tutan bir kişisel gelişim kitabıydı. Edebiyatın yaşamımıza dokunduğu kesitler, Proust’un dev yapıtı Kayıp Zamanın İzinde’nin ve diğer eserlerinin varlığıyla buluşup De Botton’un farklı bakış açıları eşliğinde ilerliyor. Eğer bu bakış açılarını güncel hayatımıza geçirebilirsek kitaba adını veren başlık gibi Proust gerçekten de yaşamımızı değiştirebilir. 222 sayfalık bir eserin yüzeysel olacağı endişesi içindeydim fakat beni yanıltmayı başardı. Hem yazarın hayatından hem de eserlerinden ve mektuplarından yola çıkılarak yazılmış bu denemeler, her bölümde bana başka bir Proustyen deneyim yaşattı. Özellikle Kayıp Zamanın İzinde’yi okurken o sırada fark etmediğim detaylar üzerinden, Proust’un düşüncelerini yorumlamasına bayıldım. Zaten ikinci kez okuma hayalim vardı, bu kez daha çok içselleştirebileceğimi düşünüyorum bu olağanüstü yapıtı. De Botton’un da dediği gibi ‘’Proust’a duyulan içten bağlılık, kendi gözlerimizle onun dünyasına değil, onun gözleriyle kendi dünyamıza bakmamızı gerektiriyor.’’ (s. 222) Kayıp Zamanın İzinde’den sonra gözümü kör eden Proust hayranlığımın aslında beni sinsice Proust’tan uzaklaştırdığını anlayamamışım. Bu kitabı okuduğumda en çok bu gerçekle çarpıldım. Yazarın istediği şey çok açık aslında; onun kitaplarını içselleştirmek, ancak onun fikirlerini hayatımıza geçirmekle mümkün olabilirdi. Belki de bunu ucundan da olsa yapmış olabilirim: Woolf’un da dediği gibi: “Proust benim en büyük serüvenim. Peki geriye yazacak başka ne kalıyor? … Hep elden kaçıveren o şeyi somutlaştırmayı nasıl başarmış; nihayet birisi, onu nasıl bu kadar güzel, bu kadar kalıcı kalabilmiş? Soluğum kesiliyor, kitabı elimden bırakmak zorunda kalıyorum.” (s.210) DEVAMI YORUMDA ⬇️"

8 Beğeni

Maus - Hayatta Kalanın Öyküsü

Mobilden yazdığım için düzgün ve hatalı olabilir bilgisayar başına geçince düzenlerim baştan uyarayım.

Ensonda yazacağımı başta yazayım.Pultizer ve aldığı diğer ödülleri sonuna kadar hak eden bir başyapıt.Klasik soykırım,yahudi romantizmi yada lobisi sayesinde kazanılan bir eser değil klişelerden kaçıyor.Görsel roman olması şüpheye düşürmesin elime ulaştığı gibi okuyup bitirdim.

Önsözü bitirdiysek kitaba dönelim,otobiyografik ve anı öğelerini barından iki bölümden oluşan bir görsel roman.Spiegelman babası(Vadek) auschwitz kurtulan bir Yahudi otuzlu yaşlarından soykırımın başlamadan başlıyoruz bunu Hayvan metrforu eserin önemli bir özelliği fakat bu konu hakkında uzun uzun yazmayacağım.

Yahudiler -Fare
Polanyalılar-Domuz
Almanlar-Kedi
Amerikalılar-Köpek
Olarak temsil ediliyor,Polanyalıların domuz olarak temsil edilmesi başta yazar haksızlık mı ediyor düşünüyor insan ama Vadek perspektifinden bakınca pek haksız sayılmaz bana göre.

Neyse yazar okuyucunun aklına gelen pekçok soruyu kitapta kendisi cevaplıyor.Yahudiler neden direnmedi,Fransızlar neden kurbağa,Vadek neden streotip bir yahudi gibi soruların cevaplarını yazar kendisi kitapta cevaplıyor.

Böylesi bir vahşeti insanları iğrendirdirmeden ve tiksindirmeden anlatabilmesi takdire şayan.Eser yalın ve katmanlı.Vadek’in streotip nir Yahudi olmasına yalın ve katmanlı bir şekilde cevap veriyor.Şavaş başlamadan eşi için paradan kaçınmazken savaş sonrası her bir kuruşun hesabını yapan birisi.Peki günlük işleri yaşlı ve hasta haline rağmen yapma isteği toplama kampında yaşabilmek için edinmek zorunda kaldığı mesleklerle örtüşmesi ,parayı biriktirmesi yine soykırım döneminde ekmek,kupon,altın vs para yerine geçen her şeyi hayatta kullanmak için kullanması bize yazarın cevapladığı Auschwizt sonrası onu değiştirmesi hayatta kalabilmek için geliştirdiği savunma mekanizması çünkü yaşlı hali ölüme fazla yakın.Bunu belki ilk okumada fark edemiyebilirsiniz ama fark edince tabiri caizse damakta bir tat bırakıyor.Vadek in siyahilere karşı ırkçı olması ise kendisine yapılanlara rağmen okuyucuğu düşündürüyor.

Kitap sadece soykırımı işlemiyor:Kimlik bulanımı,çocukluk travmaları,sosyal ilişkiler,ırkçılık gibi konular eserde ustaca anlatılıyor ve çiziliyor.Son olarak Vadek in hikayesinin tek taraflı olması,annesinin günlüklerinin kaybedilmesi ve şanslı olması ise bana Vadek’in masumiyetini sorgulatıyor.

7 Beğeni

1 adet gönderi şu konuya taşındı: Aldığı Kitapların Temini ve Gönderimi Sırasında Bunalanlar Platformu

Yaşamak - Yu Hua

Yaşamak, beklediğimden daha çok sevdiğim bir roman oldu. Birçok duyguyla beraber okudum. Fugui’nin gençlikte yaptıklarına öfkelensem de sonrasında olanlar garip hissettirdi. Birçok insan hepsi canlı kanlı yaşayıp geçmişler gibi bir tat bıraktı. Biraz buruk bir tattı gerçi…

Doğum, gençlik, aile, evlilik, ebeveyn olma, ihanet, şiddet, zenginlik, fakirlik, zorunlu askerlik, mülkiyetsizlik, kıtlık ve her şeye rağmen yaşamak…Basit ama samimi bir anlatım.

17 Beğeni

Eser adı: Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi
Yazar: S. Hüseyin Nasr, İranlı bir alim.
Doğu (İslâm), Batı ( Hristiyan) medeniyetini, batıya gidecek kişiler özelinde karşılacakları din, kültür ekseninde şoka girilmemesi için kendi dillerini iyi bilmenin önemi anlatması ve hristiyanlığın inananlara yeteri kadar açıklayıcı bilgi veememesinin, batıyı mekanik hale getirdiğini ve yine toplumsal alandan kişinin kendi alanının daha değerli olduğunu anlatmıştır bu da haliyle agnostizm, ateizm, hümanizm, liberalizm, kapitalizmin doğuşuna sebebiyet vermiştir.

3 Beğeni

Vakıf’ın Sınırı - Isaac Asimov

Çok uzun bir aradan sonra Vakıf serisine geri döndüm, Vakıf’ın Sınırı kitabı da aslında bunun için biçilmiş bir kaftanmış çünkü ilk üç kitaba göre daha sonradan yazılmış ve birçok yerde önceki kitapları hatırlatıcı bilgiler vardı.

Son kısma kadar içimdeki merağı en üst seviyede tuttu, sürekli ne oldu/ne olacak diye düşünüp durdum.

Kitaba genel olarak Meksika açmazı desem sanırım yanılmış olmam, gün sonunda tüm taraflar karşı karşıya geldi.

Bana göre ilk üç kitaba kıyasla daha zayıftı, içimdeki o beklentiyi bana vermedi ve sonu da tatmin etmedi. Bunun sebebi de bu kitap için her yerde ilk büyük bir şok diye geçmesi ama daha öncesinde Ben, Robot kitabını okuduğum ve aralarındaki bağı tahmin ettiğim için olabilir.

Şimdi merak ettiğim bir şey var. Bundan sonra Vakıf serisine yayınlanma tarihine göre mi devam etsem yoksa Robot serisine geri dönüp, o seriyi bitirip tekrar Vakıf serisine mi geri dönsem? Yardımcı olursanız sevinirim.

7 Beğeni
  1. kitaptan sonra Robot Serisini okuyup sonra 5. kitap ile Vakıf serisine devam etmeniz iyi olacaktır.
3 Beğeni

Ara kitapları okumaya gerek var mı? Sonsuzluğun Sonu’nu okumadım, Ben, Robot okuyalı da baya oldu. Direkt Çelik Mağaralar’dan başlamayı düşünüyorum.

2 Beğeni

Gerek var mı bilmiyorum ancak Sonsuzluğun Sonu çok lezzetli bir kitaptır. Tavsiye ederim.

3 Beğeni

Çok gerekli değil. Ben Nemesis ve Imparatorluk Serisi harici listedeki sıra ile okumuştum. Robot’u zaten okumuşsunuz. Sonsuzluğun Sonu’nu da arada okumanıza gerek yok.

2 Beğeni

:open_book: Maria Judite de Carvalho - Boş Gardıroplar

Bir kadın hikâyesi diye başladım okumaya. Kitap ilerledikçe, birçok kadının kesişen hikâyeleri olduğunu anladım.

Kocasıyla birlikte yitirdiği renklerini, onun ölümünün ardından arayan Dora… Gençlik enerjisiyle, ışıltılı hayaller taşıyan ve asıl aradığı, henüz bir çocukken ölen babasının sevgisi olan Lisa… Ve anlatıcı konumunda olduğu için, yaşadıklarını ve hüznünü en son anladığımız Manuela.

Hayat, onları rakip haline getirir. Üçünün ortak noktası, Ernesto’dur. Zengin bir adam olan Ernesto, yıllardır Manuela ile birlikte yaşamaktadır ama çocukları olmadığı için -ya da bunu bahane ederek- ondan uzaklaşmıştır.

Dora, uğruna çalışmaktan vazgeçtiği ve hayata dair heveslerini bir kenara bıraktığı, onun hırssız, başkalarının ise tembel olarak tanımladığı Duarte’nin ölümünün ardından yasını sürdürmeye çalışmaktadır. Derken öğrendiği bir sırla yasından özgürleşir. Acaba Ernesto, onun ikinci baharı olabilecek midir?

Lisa ise Dora’nın henüz reşit olmuş ergen kızıdır. Bir kaza vesilesiyle tanıştığı Ernesto’nun zenginliği onun heveslerini büyülemiştir.

Ernesto hiçbirini gerçekten sevemez; kitabın sonuna rağmen, sevebildiğine inanmıyorum. Elimden hiç bırakmadan okuduğum kitabın son sayfasını çevirdiğimde içimde ince bir hüzün vardı.

13 Beğeni

Kemikler Ve Kartlar

Dikkat! Bu inceleme yoğun David Lynch sevgisi barındırmaktadır.

Gerçeklik nedir? Anılar mı? Yaşanılan ve paylaşılan hikayeler mi? O halde hayal gücüyle oluşturulan hikayeler nedir? Onlar gerçek midir? Veya yeterince anlatılırsa gerçek mi olurlar?

Peki ya hikayelerle oynanan oyunlar? O oyunlar inanılarak oynanılırsa sonunda gerçek mi olurlar? Ya da gerçeklik dediğimiz şey bir oyun mudur?

Belki de öyledir. Belki de hepimiz birilerinin oyunundaki hikayeyizdir ve zarları bir başkası atıyordur. Fakat Tanrı da zar atmaz, değil mi?

Semih Ellialtı, Kemikler ve Kartlar ile işte bu soruları merkezine alıyor ve cevapların etrafına hayal gücüyle ilmek ilmek enfes bir fantastik evren örüyor. Gerçekliği, oyunlar ve hikayeler üzerinden sorguluyor ve bizlere bu sorgulama çerçevesinde oyunlarla bezeli bir hikayeler dizisi sunuyor.

Kitabın açılışı, kapılarını sadece sabaha karşı ve o da yalnızca 1 saat için açan, tek oyunu zarlar olan, bilinmezliğin merkezi Duryodhana kumarhanesiyle yapılıyor.Yazar burada yaşanan olayları öylesine gizemli, öylesine çarpık ilerletiyor ki; zihnimizdeki asla yaşlanmayan*, çevik ve atik merak duygumuzu yattığı yerden kaldırıp işe koşarak daha kitabın ilk sayfalarından bize kancayı takıyor ve bizi kitabın içerisine hapsediveriyor. Hem de üstelik bunu yalnızca 15 sayfa ile başarıyor. Müthiş dışında başka ne denilebilir ki?

*Yaşlanmaz ama yetersiz beslenme yüzünden halsiz ve yorgun düşebilir. Bu gibi durumlarda şahsi kitapçınıza veya kitap zevklerini beğendiğiniz kişilere başvurmanız önemle tavsiye edilir.

**Şahsi Kitapçılar, Kütüphaneler Birliği tarafından kişilere atanan özel kişilerdir. Birlik yeterince kitap okuduğu belirlenen adaylara bir dizi test uygular ve testi geçen adayları birliğe dahil eder. (Bahsi geçen testler için Bknz. Eyes Wide Shut)

Peki nedir bu kanca? Nesi ilginç Duryodhana kumarhanesinin?

Cevap: Sorular; yazarın gizemli kurgusuyla kendi kendimize sordurttuğu sorular.

On beş sayfanın her anında yazar bize Evren ile ilgili küçük küçük ipuçları bırakıyor ve her ip ucuyla kendi kendimize sorular sorduruyor. Kumarhanede neden yalnızca 1 saat çalışıyor? 1 saatin sonunda içeride kalanlara ne oluyor? Neden tüm kumarbazlar tedirginlik içinde? Neden sadece zar oyunu oynanıyor? Zarlar şans ile mi çalışıyor yoksa büyü mü var işin içinde? Ve neden bu kumarhane tüm yasaların üstünde? Ve neden etki alanları bu kadar geniş?

En sondaki iki soru kumarhane bölümleri biterken özellikle aklımıza kazınıyor ve işe koştuğumuz merak duygumuzun karının guruldamasına neden oluyor. Fakat asıl açlık kumarhane sorasındaki bölümlerde hissediliyor. Çünkü kumarhane sonrasında yaşanan her olay bir önceki ilginçliği aratır nitelikte oluyor ve kitap boyunca; “Allah, Allah… Evet, şey, ee bu nereden çıktı şimdi? Hmm nasıl yani?” gibi tepkiler verip duruyoruz. Adeta bir David Lynch filmini okuyoruz.

Fakat David Lynch efekti her ne kadar kitabı okumayı oldukça hızlandırsa da bazen karakterlerin motivasyonlarını anlamamızı da güçleştiriyor. Burayı biraz detaylandırayım;

Hikayeyi; biri zarla hayatını idame ettiren kumarbaz Esved, diğeri kumarhanede garson olan Beyaz üzerinden deneyimliyoruz. Bu ikili kitabın en başındaki Duryodhana kumarhanesi olaylarıyla bir araya geliyorlar ve o andan itibaren tek bir kaderi paylaşıyorlar. Fakat bu birleşimin neden devam etmesi gerektiği biraz havada kalıyor. Çünkü olayların seyri çok hızlı ilerliyor ve bize hem yeterli bilgi sağlanmıyor, hem de az olan bilgilerin sindirilmesi için yeterli süre tanınmıyor.

Bir diğer örnek ise; olaylara dahil olan üçüncü karakterin Esved ve Beyaz tarafından oldukça hızlı kabul görmesi. Bu karakterin dahil olması ile aynı zamanda zarlar üzerinden kurgulanan büyü sistemi de açıklanıyor ve bu zamana kadar büyüden haberi olmayan karakterlerimiz (ve haliyle biz) hem büyünün varlığını hem de bu yeni karakteri neredeyse hiç direnç oluşturmadan hemen kabulleniyorlar. Bu durumun biraz gerçekçiliği kırdığını söylemeliyim. Belki karakterlerin biraz tereddüt yaşayıp olaylar karşısında direnç gösterdiği kurgu içerisine yedirilmiş birkaç sayfanın kitaba eklenmesi inandırıcılık açısından daha iyi olabilirdi.

Yine de şunu belirmekte bir kere daha fayda var; biz bir David Lynch filmi içerisindeyiz. Yani hiçbir şeyi sona gelene kadar tam olarak anlayamayacağız, hatta sona gelsek bile anlayamayacağız. Ya da bir başka değişle Matruşka bebeklerinin en üst katmanındayız ve ancak tüm katmanlar açıldığında her şeyi anlayabileceğiz.

O halde arkanıza yaslanın ve dikkat kesilin. Çünkü ilk büyük katman açılmak üzere…

Geçmiş ve KARTLAR.

Yazar ilk büyük katmanı kitabın tam ortasında karakterlerin geçmişine dönerek açıyor ve bizi farklı bir boyuta açılan bir geçitten geçirerek* hayal gücünün derinliklerinde atıp oyunların ve hikayelerin diyarına götürüyor. Fakat bu geçit öyle bir geçit, öyle bir dönüm noktası ki sayfaları çevirirken ağzımızdan istemsiz bir “ooooo!” kaçmasına engel olamıyor, kaykılarak oturduğumuz yerden bir anda dikeliveriyoruz.**

*David Lynch’in Lost Highway (Kayıp Otoban) filmini izleyenler bilirler, filimin ortalarında bir yerde bambaşka kişiler, bambaşka olaylar cereyan eder. İzleyen olarak hiçbir şey anlamayız. Hatırladınız mı? Hah! İşte bu geçiş öyle bir geçiş değil. Bu geçiş, maviden yeşile kusursuz bir geçiş.

Ve işte tam da bu yüzden kitabı okurken sizlerin de böyle tepki vermenizi istediğim için inceleme boyunca hikaye örgüsüne ve konuya hiç değinmeyerek buraları hep “olaylar” olarak geçiştirdim.

Çünkü bu “ooooo!” hem zekice dönülen köşenin yarattığı hayretin, hem “olayları” anlamlandırmanın*, hem de yepyeni bir kurguya başlamanın getirdiği “ooooo!”

Çünkü bu “ooooo!” hayatta karşımıza nadiren çıkan ve herkesin mutlaka yaşaması gereken bir “ooooo!”

Çünkü bu “ooooo!” Semih Ellialtı’nın kendi Tavşan Deliğinden bizi aşağıya yuvarlamasının, Alice olmanın ve Alice gibi hissetmenin getirdiği "ooooo!

*David Lynch üstümüze ilginç ilginç garip grup şeyler atacaksan işte böyle toparlayacaksın. Bu da sana kapa…Öhöm, evet… Seviyorum seni David.

Yukarıda kitabın on beş sayfa ile bize kancayı takması üzerine “müthiş” kelimesini kullanmıştım. Yanlış yapmışım. Çünkü oraya müthiş dediğimizde geriye kalan kelimeler burası için yeterli olmuyor, yepyeni kelimeler icat edilmesi gerekiyor. Yine de elimde olanları saymak istiyorum: muhteşem, şahane, olağanüstü, harika, muazzam…

Sonuç olarak; gerçekliği hikayeler ve oyunlar ile sorgulayan yüksek tempolu, gizemli ve sınırsız hayal gücüyle bezeli fantastik kurgu bir eser arıyorsanız çok doğru yerdesiniz. Mutlaka şans verin.

Herkese iyi okumalar dilerim.

***Rekabetçi oyunlar oynayanlar bu fenomeni iyi bilirler. Bilimsel araştırmalar ve tarih şu şekilde çalıştığını göstermiştir: İnsanlar duygulardan mahrum yaratılmıştır. Duygulardan yoksun olan insanlık mantık ve düşünce üzerine kurulu Galaktik imparatorluğunun zirvesindeyken küçücük bir gezegene sahip Duygular ile tanışmış ve gezegeni fethederken duyguları da bulabilecekleri tek yere kendi bedenlerine hapsetmişlerdir. O zamana kadar duyguların ne olduğundan habersiz olan insanlık duyguların gücünü hafife almış zeka ve mantıkla duyguları alt edeceğini düşünmüştür. Tabii ki bu çok büyük bir yanlıştır ve büyük çöküşü getirmiştir. İmparatorluk yıkılmış insanlık yok olmanın eşiğine gelmiştir. Duygularına “hakim” olabilen bir avuç insanın kaçıp mavi bir gezegene gelmesiyle yeni insanlık tarihi başlamıştır. Bugünkü insanlık o insanların çocuklarıdır ve tahmin edin o bir avuç insanın liderlerinin adları nelerdir?

Dikelme ise Heyecan duygusunun gardiyanı olan beyinden kaçma teşebbüsüne, beyinin verdiği tepkidir. Heyecan “çoşarak” kişiye fazla gelir ve bedenden çıkmak için hamle yapar. Beyin bu hamleye karşılık olarak bedeni harekete geçirir ve dikelme gerçekleşir. Aynı efekt tüm Duygular için geçerlidir. Yalnızca beden farklı tepkiler verir.*

10 Beğeni

:open_book: Jean-Paul Sartre - Bir Yöneticinin Çocukluğu

Varlığınızı hiç sorguladınız mı? Siz, siz misiniz? Yoksa “siz” rolü mü yapıyorsunuz?

Lucien, “Lucien’cilik” oynayıp oynamadığını sorguladığında dört yaşındaydı. Nihayet kendisinin bir rol oynadığına karar verdi. Annesiyle babası evcilik oynuyor, doktorlar doktorculuk, öğretmenler öğretmencilik oynuyordu. Her insan konumunun gerektirdiği işleri yapıyor ve gerekli duygulara da bürünüyordu. Ancak bunların ardında hepsinden bağımsız bir bilinç vardı.

Büyüdükçe bu his bir boşluğa evrildi. Eğer Lucien’in hayatı bir rolden ibaretse, bu hayat denen yalanı yaşamanın bir anlamı olmasa gerekti. Duygularının bile gerçekliğinden emin olamayan Lucien, önce bir eşcinsel ilişki yaşamak, sonra da aşırı sağcı bir ideolojik görüş edinmek yoluyla “Ben aslında kimim ve ne hissediyorum?” sorusunun cevabını aradı. Nihayetinde bir çemberi tamamlar gibi başladığı noktaya dönecek, ailesinin ona benimsettiği “yönetici, aile babası” kimliğini kabul edecektir.

Bu öyküsünde Sartre, bir kişinin kişilik olarak oluşum sürecini ve bu süreçte toplumun rolünü eleştirel bir bakış açısıyla inceler. Kişinin kendini ve özgürlüğü anlamasıyla ilgili sorulara yanıt arar. Sartre burada varoluşçuluğun temel sorusunu Lucien karakteri üzerinden somutlaştırır.

Peki varoluşçuluk nedir? Varoluşçuluğa göre insan, özünden önce var olur. Yani, dünyaya bir hiç olarak gelir ve burada kimliğini inşa etmeye başlar. Kimliğini inşa ederken de tamamen özgür değildir. Aile etkisi, toplum baskısı gibi etkenler altında şekillenir.

Lucien, kendi duygularına bile yabancılaşmış bir insanın varoluş sancısını yaşar. Bir kimliğe tutunmak ister ama her kimlik bir maskeden ibarettir. En sonunda “yönetici” rolünü benimser ama bu da kendi seçiminden çok toplumun dayattığı bir kaderi onaylamasıdır.

Sartre, bu öyküsünde bize şunu anlatır: İnsan, sürekli olmaya devam eden bir varlıktır. Seçimlerimizle kendimizi yaratırız ve çoğu kez o seçimler bile bize ait değildir. Lucien’in başkalarından nasıl kolayca etkilendiğini, oradan oraya savrulduğunu okurken biz de kendimize şunu sorarız: “Benim hayatım bana mı ait, yoksa başkalarının bana biçtiği bir rol mü oynuyorum?”

7 Beğeni

:open_book: Henri Michaux - Sihir Diyarında

Salvador Dali’nin tabloları gibi hissettiren bir fantastik evren düşünün.

Burada aklın zincirleri yok. Bu diyarda hiçbir şey alıştığınız gibi değil. Bir sürahiyi parçaladığınızda su akmamak için kendini tutabilir, ya da bir su çobanı dereyi çağırıp peşine takabilir. “R” harfini telaffuz etmek için özel bir giysileri vardır. Psikiyatristler, hasta ölüleri tedavi edebilir. İyi geçinmeyen karı kocalar köylerinin yıkılmasına neden olabilirler. Mermer taştan oyulmaz, mermerin dişi bulunarak rahatça avlanır.

Sihir Diyarında, sihir diyarını bizim dünyamızdan birinin gözünden baştan sona bir olay örgüsü halinde değil, bir gezginin notları gibi minik bağımsız notlar halinde anlatıyor. Sıradışı bir dünya ama alışıldık dünyanın tasvirleri kadar doğal. Sanki gerçekten oraya gitmiş, fotoğrafları çekip İnstagram’a atıp altına da açıklama yazmış. Kitabın bu özelliği merakla okumanıza neden oluyor. Bir filin farklı organlarını keşfedercesine sihir diyarını keşfediyorsunuz. Zaman zaman “Yazar ne üflemiş ya?” diye sordurtan ve gerçeklik algısının taşlarını yerinden oynatan keyifli bir kitaptı.

6 Beğeni

Jurnal-2 Cemil Meriç

Bu kez Cemil Meriç’in çok farklı bir yönünü görüyoruz, Lamia hanım’a mektupları. Mektupları Kendisi yazmıyor, gözleri görmediği için çevresindeki insanlara yazdırmak zorunda kalıyor. Bu şekilde bile, mektupların ne kadar hisli yazıldığını görebiliyoruz. Mektuplar gönderilmeden önce, bazen mektupların sonuna, kendi yazısıyla özel bir-iki cümle yazıyor.

Ben Jurnal-1’i daha çok sevmiştim. Bu mektuplar, onun tüm zayıf yönlerini açığa çıkarıyor, burada hislerden çok fazla bahsediliyor. Benim için jurnal 1’de devleşen yazar, burada -sevginin insanı getirip bıraktığı durum- her cümlesinde aciz, basit. Henüz bitirmedim, mektupların sonunu merak ediyorum, ilk önce kim terk etti ?..

8 Beğeni

Michael Ende-Momo
Momo’yu sonunda okuyabildim. Popüler bir kitap olduğu için okumayı düşünmediğim bir kitaptı ama yüksek lisans yaparken bir hocamın Momo’dan övgüyle bahsetmesi üzerine okumaya karar verdim. İyi ki de önyargımı kırıp okumuşum diyorum şimdi.

Momo, kim olduğu bilinmeyen bir kız çocuğudur. Nereden geldiği, ailesinin kim olduğu vb. hiçbir şey bilinmiyor. Bir gün kitabın geçtiği şehirde bulunan tarihi amfitiyatroda ortaya çıkıyor ve buraya yerleşiyor. Halk tarafından bu durum fark ediliyor ve kendisine sahip çıkılıyor. Kısa zamanda hem yetişkinlerin hem de çocukların arkadaşı ve dostu oluyor. Bunda iki büyük etken var. Birincisi Momo’nun iyi bir dinleyici olması sayesinde yetişkinlerin dertlerini, sıkıntılarını dinleyerek onları rahatlatması, ikincisi Momo’nun etrafa yaydığı aurası nedeniyle çevresinde bulunan çocukların ve sanatçıların hayal güçlerini geliştirmesi sayesinde daha üretken ve yaratıcı olmalarını sağlamasıdır.

Her iyi şeyin bir sonu olduğu gibi Momo’nun bu ortamı da Duman Adamlar’ın ortaya çıkmasıyla sona erer. İnsanları kandırarak zamanlarını çalan bu Duman Adamlar, Momo’nun baş düşmanı olurlar.

Daha fazla konusundan bahsetmeyeceğim, bundan sonrası spoilera girer.

Kitap boyunca yazar, zamanın önemi, arkadaşlığa ve dostluğa önem verme gibi değerlere değinirken bir yandan da kapitalizm yüzünden ebeveynlerin çocuklarına yeterince vakit ayırmaması, başarı ve para kazanma hırsı yüzünden insanların arkadaşlarını ve ailelerini boşlaması gibi konular üzerinden topluma eleştiride bulunuyor.

Kitap, ana karakteri çocuk olduğu için sadece çocukların okuması gereken bir kitap olarak algılanabilir ama ben kitabın her yaştan kişilere hitap ettiğini düşünüyorum. Bu yüzden de herkese bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum.

16 Beğeni

514335796_722823243853678_193207884250343556_n

Stephen Vincent Benet - Daniel Webster ile Şeytan :closed_book::closed_book::closed_book:

Filmini izlediğim için aldığım kitapta yazarın fantastik tarzda 6 öyküsü daha bulunuyor. Fakat iyileri ve kötüleri arasında derin bir uçurum var. Şöyle ki, tatsız olanlar, bırakınız hikayeyi, öykü taslağı formunda kalmışçasına kötü. Özellikle ikinci öykü. Beğendiklerime geçmeden evvel, genel temanın Amerikan Devrimi ve sonrası olduğunu, çokça Hıristiyan adetlerinden bahsine karşın bir öykünün tamamen Diaspora ve Yahudilik üzerine kurulduğunu not düşeyim.

Kitaba adını veren öyküyle açılış yapılıyor. Şeytana ruhunu satan çiftçi, antlaşmayı hükümsüz kılmak adına bir avukatla anlaşıyor ve mahkemeyi, avukatın kendisi gibi, Amerikan tarihinde yer etmiş fakat bu sefer kötü nam salmış 12 kişilik jüri ve yargıç ile kendi ahırında kuruyorlar. 20 sayfalık hikayenin uzun metraj uyarlaması klasik olabilir ancak kağıt üzerinde fazlaca popülist görünüyor.

Dördüncü hikaye “O’Halloran Bahtı” daha evrensel ve masalsı duruyor: İrlandalı göçmenimiz Amerikan bozkırlarında bir Leprechaun ile karşılaşır (her nasılsa çocuk boyundadır) ve kendisinden daha perişan görünen bu varlığı herkese yeğeni olarak tanıtır. Onun verdiği nasihatlerle işini büyütür, hayatı güzelleşir. Akıllıca bir twist ile macera sonlanır, fakat etkileri nesiller boyu sürecektir.

Altıncı hikaye “Johnny Pye ve Ahmak Öldüren”, klasik pikaresk formda, Being There ve Forrest Gump (hatta 100 Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam) gibi yolu başkanlara değin uzanan, diğer yanda Buzzati’nin Kolombre’si gibi, "ahmak öldüren a.k.a. Grim Reaper"dan hayatı boyunca kaçan sıradan adamın mesleklere ve insanlığa mercek tutmasıyla kendimize uzaktan bakma imkanı sağlıyor ve kitabın en iyi iki öyküsünden birine dönüşüyor.

Sıfır değil de yarım tat veren son öyküyle %50’ye tamamlayalım (yoksa bu olmadan 2.5/7 mi?); Dişe Diş Paul Revere de, Amerikan Devrimi’ni gümüş bir kutuya sığdırdığı için, yaratıcılığıyla bunu sağlıyor ve 7 öyküden üç buçuk lezzette nasiplenerek kitabı ait olduğu rafa geri koyuyoruz.

“Babil Irmakları Kıyısında” (2), “Kediler Kralı” (3) ve “Jacob İle Yerliler” (5) öykülerine totalde sıfır puan veriyorum. İleride 4. ve 6. hikayeyi bir derleme içinde bulursam bu kitabı elimden çıkarırım, o güne kadar kendisiyle vedalaşıyorum.

5 Beğeni

Mrs. Dalloway - Virginia Woolf

İncelemem: Marceline Proust 🌺 on Instagram: "@bizimbuyukchallengeimiz madde-11: Çevirmeni sebebiyle okumak istediğiniz bir kitap 📖 @duygu.akin.thetranslator emeklerinize sağlık. #bizimbuyukchallengeimiz listeme çevirdiğiniz kitabı eklediğim için mutluyum, çünkü çok güzeldi. Teşekkür ederim. Woolf da benim gibi Proust’tan etkilenme işini abartanlardan biri. Onunla tanıştıktan sonra edebiyat dünyasına hiçbir şey veremeyeceğine inanmış neredeyse, ama daha sonra Mrs. Dalloway’i yazmış. Proust’u okumak Virginia Woolf’u neredeyse susturmuştu. Woolf, Proust’un romanını sevmişti ama sevme işini biraz fazla kaçırmıştı. (Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?, s.208) İlk önce kendini kaybetmiş ve yazarlığından vazgeçmiş, soluğu kesilmiş çünkü, dev yapıta ara vermiş bu nedenlerden dolayı. Daha sonra kendine gelip yazmaya devam etmiş. Proust ile yıldızı barıştıktan sonra eseri bitirmek için adım atmış ve Kayıp Zamanın İzinde’yi tamamlamış. Yine de hâlâ onun yanına bile yaklaşamadığını düşünürken yazın dünyasına harika eserler bırakmış aslında: Deniz Feneri, Kendine Ait Bir Oda, Aynadaki Hanımefendi okuduklarım arasındalar. İngiliz edebiyatında dönemin en önemli yazarlarından biri Woolf, çünkü kadının toplumdaki yerini eleştiren güçlü bir kalemi var. Yalnızca kadın kimliği ve kadınlar da değil meselesi: Kadın-erkek ilişkileri, savaşlardan gurur duyulması, savaş sonrası toplumun durumu, İngilizlerin aristokrat kibri, monarşiye bağlılık, travmaların görmezden gelinmesi, kadının kadına ilgi duymasının ayıplanması, kadının her anlamda evliliğe giden yolu, çocuk sahibi olmak ve çocuk büyütmek gibi o dönemin sorunlarını günlük hayatın detaylarına girerek ele alıyor Woolf, fakat bunu doğrudan değil de karakterlerin içsel monologlarına sıkıştırarak gerçekleştiriyor. İnce bir eleştiri söz konusu, ironi ile yaklaşmış olgulara. Sadece görmek isteyene sunacağı çok şey var bu romanın diyebilirim. Joyce’un Ulysses’i gibi tek bir günü, haziranın bir gününü anlatan bu kitap, Ulysses kadar uzun ve katmanlı olmamasına rağmen, Woolf’un 236 sayfalık bir eserde bilinç akışı tekniğini mükemmel bir şekilde kullanması hayranlık uyandırıcı. DEVAMI YORUMDA ✨⏬️"

8 Beğeni

Kedi Gezegeni - Lao She

Kedi Gezegeni, Çinli yazar Lao She’nin distopik-hiciv romanıdır. Eser, ilk kez 1932-1933 yıllarında bir dergide seri halinde yayımlanmış…

Konusu: Mars’a giden bir Çinli’nin uzay gemisi parçalanmış, yol arkadaşı ölmüştür. Burada tek başına kalan isimsiz anlatıcının ağzından, Kedi İnsanlarla karşılaşması sonucunda olanlar anlatılıyor. Yani anlatıcımız yozlaşmış, cahil bir toplumu tanıyor…

Kedi Gezegeni başta biraz bilimkurgu türünde gibi duruyor ama içeriğin bununla pek alakası yoktu. Eserde yozlaşmış ve yok olmaya doğru giden bir toplumun karamsar anlatımı ağır basıyor. Eğitimden tutun siyasete, aydınlara, kadınlara verilen değere, reform eksikliğinden, eski ve modernin çatışmasına kadar birçok konudan bahsediliyor…

Anlatım biraz mizahiydi, ancak karamsarlığın yoğunluğu bu mizahı götürüyordu. Eserin dili ise sade/düz, olay örgüsü biraz dağınık duruyordu. Bana eserin hicveden yanı daha ağır geldi. Genel olarak beğendim ama daha uzun bir metin olsa kendini okutmayabilirdi.

Kitaptan Alıntılar:

Kedi Ülkesinde okullar dışında her yerde
ve her şeyde eğitim vardır!

Bir ülkenin halkı insanlığını kaybederse, ülke de saygınlığını yavaş yavaş kaybeder.

“…hiçbir sorunu çözmek istemeyen bir toplumda katlanma fikri yaygındır. Katlanmasalar nasıl yaşayabilirler?” Küçük Akrep güler gibi konuşmuştu.
“Kişisel çaba bir işe yaramaz mı?”
“Yaramaz! Bu kadar kafası karışık, cahil, zavallı, fakir, halinden memnun hatta mutlu bir halk; ellerinde sopa olan, büyülü yaprakları ve kadınları çalmaktan başka bir şey bilmeyen askerler; kurnaz, bencil, öngörüsüz, utanmaz, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen ve toplumla hiç ilgilenmeyen siyasetçiler varken kişisel çaba bir işe yarar mı? Kendi başının çaresine bakmak başkalarıyla ilgilenmekten önemlidir!”

9 Beğeni