Andrew Pettegree & Arthur der Weduwen - Kütüphane: Kırılgan Bir Tarih
Andrew Pettegree ve Arthur der Weduwen’in birlikte kaleme aldığı “Kütüphane: Kırılgan Bir Tarih”, toplumsal hafıza, siyasal söylem ve kültürel mücadelelerin aynası olan kütüphanelerin uzun soluklu ve çalkantılı tarihine ışık tutuyor. Yazarlar, bu tarihsel serüveni romantize etmekten kaçınarak, kütüphanelerin ihmal, yıkım ve yeniden doğuş döngüsüne dikkat çekiyor.
Kitap, kütüphanelerin dünden bugüne sürekli gelişen kurumlar olmadığını, aksine her kuşağın onları yeniden tanımladığını vurguluyor. Yıkımın ve ihmalin, kurulum kadar doğal olduğu tarihsel bir döngü içinde kütüphaneler zaman zaman tavan aralarında çürümeye bırakılmış, hatta savaş ve siyasi mücadelelerin hedefi haline gelmiştir. Bunun en trajik örneklerinden biri, 1992’de Saraybosna’da Sırp milisler tarafından kasten yakılan Bosna Ulusal Kütüphanesi’dir. Antik dönemden günümüze dek kitapların kaderi, onları barındıran toplumların değer sistemleriyle doğrudan bağlantılıdır.
Kütüphaneler, tarih boyunca bilgi üzerindeki otoritenin bir simgesi olmuştur. Mezopotamya, Mısır ve antik Yunan’daki ilk kütüphaneler yalnızca elitlerin, rahiplerin veya devlet görevlilerinin erişebildiği kapalı hazinelerdi. Bu dönemde bilgi, kamusal değil, korunaklı ve seçici bir güçtü. Kitaplar nadir, emek-yoğun ve pahalı üretildiği için onlara erişmek zordu. Orta Çağ Avrupası’ndaki manastır kütüphanelerinde kitaplar, hırsızlığa bir önlem olarak, masalara ya da raflara zincirle bağlanırdı.
Rönesans’la birlikte artan bireysel merak ve hümanist düşünce, bu zincirlerin çözülmesine zemin hazırladı. Matbaanın icadıyla kitapların çoğalması, onları daha fazla insana ulaştırmayı mümkün kıldı. Raf sistemleri, kataloglar ve alfabetik düzenlemeler bu dönemde ortaya çıktı. Kitap artık yalnızca muhafaza edilmesi gereken bir metin değil, dolaşması ve okunması gereken bir fikir membaı hâline geldi. Üniversite kütüphaneleri kuruldu; ama hâlâ halka inebilmiş değillerdi ve seçkin azınlığa hizmet veriyorlardı.
- ve 19. yüzyıllarda okuryazarlık oranının artması ve şehirleşmenin hız kazanması, halk kütüphaneleri fikrinin doğmasına yol açtı. Kütüphaneler artık toplumsal sınırlardan bağımsız olarak herkesin ücretsiz erişebileceği kamusal alanlara dönüştü. Bu dönüşümün kökeninde, bireyin zihinsel gelişiminin bir yurttaşlık hakkı olduğu fikri yatıyordu. Elbette ki bu evrim de sancısız olmadı. Seçkin çevreler tarafından halkın ne okuyacağı, nasıl okuyacağı sürekli olarak tartışma konusu oldu. Hatta bugün klasik dediğimiz kimi eserleri “çer çöp” diye nitelendirdiler.
Örneğin, Oxford’daki Bodleian kütüphanesinin kurucusu Sir Thomas Bodley, Shakespeare’in eserlerini kütüphaneye almamıştı. Bunun sebebi ise Shakespeare’in kurgu eserler yazması ve o dönemin bilim dili olan Latinceyi değil, İngilizceyi kullanmasıydı.
Günümüzde ise her şey değişti. Kütüphaneler dijital bilginin, sosyal etkileşimin, yaratıcı üretimin ve demokratik katılımın merkezine yerleşti. Zincirlerle bağlanan kitaplar, yerlerini dijital ekranlara, açık erişimli kaynaklara ve herkesin kendi hikâyesini yazabileceği atölyelere bıraktı. Böylece kütüphaneler, bilginin saklandığı değil; yaşandığı ve paylaşıldığı alanlara dönüşerek, toplumsal belleğin en canlı parçalarından biri olmayı sürdürüyor.
Kitaba dair eleştirmek istediğim konu, kitabın tümüyle Avrupa-Amerika merkezli olması. Doğu medeniyetleri, geçmiş çağlarda Batı’ya nazaran çok daha gelişmiş olmasına rağmen kitap Doğu’ya sadece 1-1,5 sayfa değiniyor. Yani aslında kütüphanenin genel tarihini değil de, kütüphanenin sadece Batı’daki tarihini ele alıyor diyebiliriz kitap için. Bunun dışında, detaylı ve bilgi dolu bir kaynak.
Pettegree ve der Weduwen’in kaleme aldığı bu kitap, bize kütüphanelerin hem kırılgan hem dirençli yapısını hatırlatırken, aynı zamanda bu kurumların geleceği için nasıl daha bilinçli adımlar atmamız gerektiğini de söylüyor. Her kitap gibi, her kütüphane de onu kullanan, onu yaşatan insanların varlığıyla anlam buluyor.











