Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Tuhaf Bir Kadın - Leylâ Erbil

İncelemem:
https://www.instagram.com/p/DNDgM8foQCW/?igsh=M3VpZGxkcW5wMDEw

7 Beğeni

Kadın - Henry Rider Haggard

İngiliz yazar Henry Rider Haggard (1856-1925), egzotik yerlerde geçen macera romanları yazarı ve kayıp dünya edebiyatı türünün öncüsüdür. Orjinal ismi “She: A History of Adventure” olan eser, 1886-1887 yıllarında bir dergide tefrika edildikten sonra 1887 yılında kitap olarak yayımlanmıştır. Bu kitap aslında bir serinin ilk kitabı, sonradan üç romanı daha çıkmıştır.

Konusu: Atalarının gizemli geçmişini araştırmak için Afrika’ya yola çıkan Leo Vincey, üvey babası Horace Holly ve hizmetçileri Job’u egzotik diyarlarda çeşitli maceralar beklemektedir. Kahramanlarımız Amahagger isimli ilkel bir kabileye yakalanırlar. Bu kabile ölümsüz olduğu söylenen beyaz bir kadın tarafından yönetilmektedir. Kitaba ismini veren, “İtaat Edilmesi Gereken” ya da kisaca “O” olarak anılan Ayişe gerçekten güçlü bir kadın figürüdür. Uzun seneler süren bekleyiş içindeki Ayişe, ilahi olarak nitelendirilen güzelliğini kumaşların ardında sarıp saklamıştır. Leo ve Holly’in yolları onunla keşistiğinde kayıp bir krallığın gizemi de çözülmeye başlar. Kitapta aşk, acı, ihtiras, ölüm, yaşam, bilgelik, kibir gibi konular yer alıyor.

Yorumum: Kitabın başlarını okumak benim için pek zevkli olmadı. Afrika yolculuğu sırasındaki denizde geçen betimlemelerle dolu kısım biraz yorucuydu. Neyseki hemen sonrasında heyecanlı olaylar vardı. İlkel kabilenin anlatımını, sonrasında olan gizem dolu bölümleri beğendim.

Kitabın gerçekten kendine has bir dünyası, havası var. Güçlü ama aşık kadın Ayişe ve çizilen hikayesi büyüleyiciydi. Kayıp krallık, ölümcül güzel bir kraliçe, ataları araştırmak ve gizemi çözmek, ilkel kabileler derken kendimi egzotik bir film izlemiş gibi hissettim.

Olimpos yayınlarından okuduğum ilk kitaptı. Anlatım iyiydi ancak yazım hataları başta yokken sonlara doğru çok fazla olmaya başladı. Kitabın ilk sayfalarında yazara, çevirmene dair bilgi de yoktu. Bu nedenle okurken biraz eksik hissettirdi.

Bu kitabı 2003 senesinde İthaki, “Ayişe” isminde basmış ve sonra da unutmuş. Yeni baskı hiç gelmemiş…

Kitaptan Alıntılar:

…unutma ki bir gün yeminini tutup tutmadığını sorabilirim çünkü ölsem, unutulsam da yaşıyor olacağım

Birbirimizi sevelim, bize verileni alıp mutlu olalım; mezarda sevgi, sıcaklık yok, birbirine değen dudaklar yok. Rastlayacak bir şey yok, yalnızca olabilecekler hakkında pişmanlıklar var.

…Ayişe her kuralın istisnasıydı. Gücüne aşina olmak tutku, hayret ve dehşet yaratıyordu fakat kesinlikle nefret yaratmıyordu.

“Uyku bir lütuf,” dedim, “çünkü anıları yok ediyor.”

8 Beğeni

Oathbringer - Fırtınaışığı Arşivi 3. Kitap - Brandon Sanderson

Oathbringer hem seriden hem Sanderson’dan beklediğimizi fazlasıyla veren kallavi bir kitap olmuş. Ama biraz fazla mı vermiş acaba bu fazlasını? Maalesef ki öyle olmuş, Sanderson yaratıcı ruhuna fazla kapılmış gibi hissettim. Yazmış, yazmış, yazmış… Sanki gerek olmayan yerlere de girerek uzamış 200-300 sayfası var kitabın.

Detay okumayı, evrenleri incik cincik özümsemeyi seven bir okur olarak bana bile bazı yerler fazla geldiyse çoğu kişi de böyle hissetmiştir diye düşünüyorum. Aslında çok beğendiğim bir kitap Oathbringer, hele sondaki yaklaşık 150 sayfalık Sanderlanche finaliyle iyice gazı almıştım bitirirken. Ancak yine de kitabın 2. yarısı ile beraber yorucu hale gelen bu uzatma hissi maalesef 4.5 tan 4 e indirdi bende puanını. Shadesmar bölümlerine, Parshendi’lerinden gözünden uzun uzun okumaya, Shallan’ın kişilik bozukluğuna bu kadar derinden dalmaya, ülkeler arası siyasi çekişme detaylarına, hatta çok sevmeme rağmen köprü 4 çülere verilen ayrı ayrı bölümlere gerek var mıydı tartışılır.

Dalinar’ın daha merkeze konduğu bir kitap Oathbringer. Benim de favori karakterlerimden ve kitabın ilk kısımlarında da ağırlığı fazla olduğundan inanılmaz keyifli başladığım bir kitap. Geçmişe de Dalinar sahneleri ile döndüğümüzden ve her geçmiş sahnesinde ya aksiyonlu ya yeni bir bilgi edinilen sahne bulununca açıkçası kitabın ilk yarısından epey memnundum. Çok büyük, çok epik sahneler barındırmasa da temposu iyi kurgulanmıştı. İkinci yarısındaki Kholinar macerası ile beraber ufak ufak tempo sorunları başlamıştı ancak 4. Kısım temponun komple kaçtığı yer oldu sanırım. Kitabın 5. ve son kısmındaki soluksuz savaş ne kadar iyi olursa olsun bu tempo açığını kapatamadı bende.

Önceki kitaplara göre daha büyük olaylar içerse de okurda bıraktığı çarpıcı etki içeren sahnelerde sanırım biraz daha eksik kaldı. Belki kitabın uzunluğu böyle hissettirdi bana. Yine de Jasnah, Dalinar, Garaz, Szeth gibi geçtiği her sahnede keyifle okuduğum karakterler bu çarpıcılıkta dengeyi tutturdu.

Keyifli ama yorucu bir yolculuktu, bir süre Cosmere ve Sanderson serüvenime ara verip daha dinç olarak Savaş Ritmi’ne döneceğim.

16 Beğeni


Joseph Conrad - Karanlığın Yüreği

Karanlığın Yüreği bitti. Uzun zamandır kitaplığımda okunmayı bekleyen bir kitaptı okumaya yeni fırsat bulabildim.

Yazarın daha önce herhangi bir eserini okumamıştım. Güzel bir deneyim oldu. Yazarın dili çok başarılıydı. Konusu da çok ilgi çekiciydi ama kitabın işleyişi biraz karışık geldi, okurken odaklanmakta zorluk çektim. Ben olsaydım Kurtz’u bu şekilde tanıtmazdım, ilk başta normal halini gösterdikten sonra zamanla karakterin değişimini gösterip aradaki farkı okuyucunun farketmesi sağlardım, o zaman kitap çok daha başarılı olurdu.

Kitap kısaca medeni bir insanın vahşi doğada, medeni kimliğini bırakıp vahşileşmesini anlatıyor. Kitabı Freudyen bir bakış açısıyla ele alırsak Süper Ego ve İd arasındaki hassas dengeyi sağlayan Ego’nun, Kurtz karakterinin Afrika’ya gittikten sonra Süper Ego’sunu güçlendirmeyi başaramayıp İd’in güçlenmesine neden olması nedeniyle aradaki dengenin bozulması ve yapının yavaş yavaş bozulmasını sembolik olarak anlatmaktadır.

Yazar, kitapta arka plan olarak sömürgecilik, kölelik, ırkçılık gibi konular ele alınarak bu konulardaki eleştirel düşüncelerini dile getirmiştir.

Kitap bazı yönleriyle zayıf olsa da Avrupalıların Afrika’da yaptığı vahşilikleri cesurca anlatması nedeniyle önemli bir kitaptır.

11 Beğeni

Bir Adamın Savaşı - Haruo Umezaki

Japon klasiklerini çok seviyorum, çünkü onların kitaplarında yaşam ve ölüm temalarını yoğun bir şekilde içselleştirebiliyorum ve bu konuların eser içerisinde derinlemesine işlenmesine bayılıyorum. Yaşam ve ölüm; ikisi de tabiatımızın ayrılmaz parçaları olduğundan dolayı, bizleri en iyi anlatan “edebiyat”ta bu parçaların izlerini görebilmek hoşuma gidiyor. Bu satırları okurken o izlerin içime bir çentik attığını hissedebiliyorum.
Bu kez o çentik, savaşı her anlamda yaşayan bir askerin kaleminden geldi. Çünkü bu kitabın yazarı o askerdi.

Umezaki, edebiyat okuduktan sonra üniversitesinin bünyesinde çalışmaya devam etti, fakat o sırada, yani 1944 yılında donanmaya katılması istendi ve kripto uzmanı olarak askere alındı. Kriptografi yani şifreleme alanında çalışanlardan biriydi. Askerlerin savaş sırasında gizli bir haberleşme ağlarının olması elzemdi.
Savaştan sonra yaşadığı deneyimlerden yola çıkarak bu romanı yazdı. Yani kitabı benim için en etkileyeci kılan şey, bu romanın gerçeklere dayanarak yazılmış olması.

63 sayfalık Bir Adamın Savaşı, tıpkı başlığı gibi savaşı bizzat yaşayan bir askerin iç çatışmasını, yaşamla ölüm arasındaki sıkışmışlığını, savaşa karşı duyduğu nefreti, umudunu, korkusunu, kaygılarını ve o belirsiz bekleyişi anlatıyor. Yaşamın kıyısındayken beklediği o şey ölüm mü, yoksa hayatına kaldığı yerden devam etmek mi?

Japon edebiyatının bir başka sevdiğim yanı da “muğlaklığı”. Sonunda neyle karşılaşacağımı bilmeden kendimi o sayfaların akışına bıraktığımda neler olacağını hiç bilemiyorum. Tahmin etmesi güç bir atmosferi var. Bir Adamın Savaşı’nı soluksuz okumamın bir nedeni de buydu.

Eseri okurken İkinci Dünya Savaşı’na gidip geldim sanki ve bu savaşın acılarına bir askerin bakış açısıyla şahit oldum. Kitapta sık sık bahsi geçen ağustos böceklerini ben de sevmiyorum, yazarla ortak noktamızdı bu. Ve farkından olmadan ağustos için bu kitabı seçmem ne kadar garip bir tesadüf. Kitap okuduğum yıllar boyunca hayatıma sirayet eden bu gibi şeyler hâlâ şaşırtıyor beni. Sanırım bu da edebiyatın bir büyüsü, iyi ki bu büyünün etkisindeyim.

Kitabı çok beğendim ama herkese tavsiye etmeyi düşünmüyorum, çünkü Japon edebiyatı çoğu okurun gözünde sevilen bir tür değil. Bu tür size hitap ediyorsa kitaba şans verebilirsiniz.

İncelememi yayımladığım platform

10 Beğeni

En son Serenay Özkan 'ın Viata kitabını okudum ve inceleme yazdım. Buraya ekleyebilirsem ekleyeceğim. Keşfettiğim yeni kitaplar hakkında İncelemeler yazıyorum. Eğer şiir seviyorsanız ve farklı bir tarz arıyorsanız şiirleri hoşunuza gidebilir. Tavsiyemdir.

1 Beğeni

İncelememi buraya ekliyorum.


Sevgili okurlar

Bazı kitaplar yüksek sesle konuşmaz; fısıldar. Serenay Özkan’ın “Viata”sı da işte böyle bir kitap: Göz alıcı bir çığlıktan çok, sessiz bir iç çekiştir onun satırları. Kimi zaman bir pencereden bakan yalnız bir insanın iç sesi, kimi zamansa ölümün adını anmadan onu anlatabilmenin zarif bir yoludur. Ancak “Viata”yı benzerlerinden ayıran en temel fark, bu temaların kitap boyunca tek başına bırakılmamış, birbirine dokunarak ilerlemesidir. Yalnızlık, ölüm, aidiyet, suskunluk, çağrılar ve sezgiler bir ağ gibi örülür; okura parça parça değil, bütünlüklü bir şiir evreni sunulur.

Yüzeyde sade bir şiir kitabı gibi görünse de alt katmanlarında çok daha fazlasını barındırdığını görürüz. Şiirlerde ölümle yalnızlık arasında sürekli bir diyalog kurulur; biri diğerini açmazken, öteki onu tamamlar. Bu da her şiiri, bağımsız bir izlekten ziyade, büyük bir şiirsel anlatının parçası hâline getirir. Okurunu ezberden değil, içten bir hazırbulunuşlukla çağırır. Kitap duygular toplamı değil, bir şiirsel atmosfer oluşturur ve bu da bizim şiirlere daha fazla odaklanmamızı sağlar.

Kitabın dili süssüz, hatta neredeyse çıplaktır. Ama bu yalınlık, yüzeyselliğe değil, bir tür edebî arınmaya işaret eder. Tıpkı Tanpınar’ın anlayışında olduğu gibi, “Viata” da anlamdan çok hisse odaklanıyor ancak Özkan, anlamı tümüyle dışlamaz; zaman zaman toplumsal meseleleri de şiirinin kıyısından içeri alır. Bunu ise doğrudan değil, imgesel ve üstü kapalı biçimlerle yapar.

Nitekim “yerlerde sürünmüş bir hilal” ifadesi, bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerindendir. Burada yalnızca kişisel bir düş kırıklığı değil, aynı zamanda Türk milletine yönelik örtük bir çağrı sezilir. Hilalin yerlerde sürünmesi, bir ulusun yorgunluğunu ve yeniden doğrulma ihtiyacını simgeler. Bu gibi imgelerle “Viata”, bireyin iç dünyasını anlatırken bir yandan da toplumsal bilinçaltına seslenir; ama bunu doğrudan değil, şiirsel sezgiyle yapar. Böylece bireysel ve toplumsal katmanlar kitap boyunca yan yana, uyum içinde ilerler.
Özellikle de şu iki temaya vurgu yapılıyor:

Yalnızlık

Ölüm

Yalnızlık temasıyla şair insanın insanlar arasındaki yalnızlığına gönderme yapar. Kitaptaki olmayan sevgiliye şiirler buna örnek verilebilir. Öyle ki şair yalnızlığı bir yâr gibi görünüyor ve ona şiirler yazıyor.

Ölüm temasıyla da ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu anlatırken insanın iç umutlarının da ölmesini vurguluyor. Bu tema Mezar adlı şiirde çok açıkça görülmektedir.

“Sanmayasınız ki yalnızca mezarda ölü

Canlı mezar yok mudur?”

“Viata”, aynı zamanda İkinci Yeni sonrası Türk şiirinin bazı temel niteliklerini bünyesinde barındırır: Soyut imgeler, bireysel yoğunluk, kapalı anlatım ve biçimsel sadelik. Lâkin unsurları taklit etmez; kendi şiir dilinde yeniden üretir. Temalar, biçimle değil içerikle örülür. Her şiir, hem öncekiyle konuşur hem sonrakine zemin hazırlar. Bu nedenle kitap baştan sona bir bütünlük duygusu taşır; parçalardan oluşmaz, bölünmez bir şiirsel dünya sunar.

Sonuç olarak “Viata”, şiirle yalnızlık arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlar. Ölümle konuşur, kayıpla barışır, suskunluğu estetize eder. Özkan, kelimelerle değil; kelimeler arasındaki
boşluklarla da konuşur. Tıpkı bir piyanistin notalardan çok sessizliklerdeki duyguyu aktarması gibi. Bu bütünlük duygusu sayesinde, kitabın her şiiri bir yapboz parçası gibi yerine oturur; hiçbir imge boşlukta kalmaz, her duygu başka bir duygunun yankısıdır.

Edebiyatın sesi bazen kısılır. İşte o anlarda “Viata” gibi kitaplar devreye girer. Sessizliğe edebî bir ses verir; hem bireyin iç çığlığını hem toplumun bastırılmış özlemlerini şiirin en zarif hâliyle duyurur. Ve bunu yaparken parçaları değil, bütünü anlatır. Yeni bir ses arayan okurlara tavsiyemdir.

8 Beğeni

The Ballad Of Black Tom’u görece kısa bir novella olduğu için bir günde okudum.

Lovecraft ırkçı olmasaydı ve Homeros birkaç anlatısını kadın karakterlerin gözünden de yapsaydı aç kalacak olan yazarlar parti kursa iktidara gelirler.

Ben bu “Lovecraft Hayranlığı” kılıfı altında yapılan “Hem Lovecraft’ın bütün öykülerini siyahi ana karakter ile sallapati yeniden yazıp ırkçı yazardan öç alalım, hem de bundan eşek yüküyle şöhret ve para kazanalım.” sinsiliğini, insanın yediği kaba pislemesi olarak görmekteyim. Bu kitapta ne yazıktır ki bu iki yüzlülüğün net bir örneğiydi.

Hikaye aslında Lovecraft’ın The Horror at Red Hook isimli kısa öyküsünün yeniden anlatımı. Gerçekleşen olaylar, orijinal öyküdeki karakterlere ek olarak kitabı satabilmek için hikayeye eklenen örselenmiş siyahi ana karakterin çevresinde dönüyor.

Kötü adamın geçmişini ve motivasyonunu da aktarıp okuyucuyu yada izleyiciyi ahlaki bir gri alana sokarak “kötü adama hak verdirme” işini milyon farklı yerde olduğu gibi burada da görüyoruz. Ortada üzerinde kafa yorulan yeni bir fikir falan yok kısacası. Lovecraftian denen fantastik gerilim kısmı zaten evlere şenlik ama 20. yüzyılın başlarında Amerika’da siyahilerin uğradığı ırkçılık ve zulüm konusunun bu hikayedeki gibi “Beyaz adam omuz attı, siyahi adam çok koktu. Beyaz adam parasını aldı, siyah adam çok üzüldü.” gibi ilkokul sığlığında işlemeyen, maddi kaygılar güdülerek yazılmamış sürüyle ırkçılık karşıtı kaliteli eserin birinden okumasında fayda görüyorum.

17 Beğeni

Celal Nuri İleri - Perviz bitti.

Türk edebiyatının ilk fantastik kısa romanıymış kendisi. Hikaye bağlamında pek ilgimi çekmese de kısa olması sayesinde ve sadeleştirilmesi de iyi olduğu için kolayca okunup bitiyor. Ana fikrini farklı şekillerde okumak mümkün ayrıca: Güç, politika, din…

Ancak kitabın basımıyla ilgili pek iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Çok basım hatası var kitapta. Adeta düzeltmelerin yapıldığı kağıtları basmışlar gibi. Bazen üzeri çizilmiş kelimeler çıkıyor karşınıza bazen harfler işaretlenmiş görünüyor. Bu açıdan pek beğenmedim. Özensizmiş gibi geldi.

:star: :star: :neutral_face:

13 Beğeni

Oscar Wilde-Ciddi Olmanın Önemi

Ciddi Olmanın Önemi bitti. Oscar Wilde, favori yazarlarımdan biri, o ne yazdıysa okumayı hedefliyorum. Bu yüzden İş Bankası yeni bir çevirisini basınca hemen alıp okudum.

Büyük bir hevesle alıp okuduğum bu kitap büyük oranda beklentilerimi karşıladı. Oscar Wilde’ın o meşhur toplum eleştirileri bu komedya oyununda da kendine yer bulmuş.

Kitapta, normal yaşantılarında yapamadıklarını gerçekleştirmek için kendilerine sahte kimlikler oluşturan iki arkadaşın başlarına gelen tesadüfler sonucunda geçen komik olaylar anlatılmaktadır.

Sevdiğim alıntılar:

Akrabalar çok can sıkıcı insanlardır. Ne nasıl yaşanması gerektiğini bilirler ne de ne zaman ölmeleri gerektiğini sezerler.

Gerçek nadiren katıksızdır ve asla basit değildir. Öyle olsaydı modern hayat çok sıkıcı, modern edebiyat da imkânsız olurdu!

Bize güzel bir örnek olmayacaksa avam tabakanın yararı ne ki? Bir sınıf olarak hiçbir ahlaki sorumluluk duyguları yokmuş gibi görünüyorlar.

12 Beğeni

image

Tanrıların Gazabı - Kan Yeminliler Üçlemesi - John Gwynne

Bu kitabın yarısından fazlası savaş ve aksiyon! Siz de benim gibi Kan Yeminliler serisinin üçüncü kitabına coşarak geldiyseniz, zaten bekleyip istediğiniz de bu olmalı :smiley: .

Tanrıların Gazabı’nı tek bir kitap olarak değerlendirirsek belki bu kadar savaş biraz yorucu gelebilir. Ancak tüm seriyi göz önünde bulundurursak önceki kitaplarla yazarın çoğu setup ını oluşturduğunu ve artık bu hikayeleri birleştirip skald ların nesillerce anlatacağı bir savaşı kurguladığını anlayabiliyoruz. Bu kitapla herkes zamanla tek bir alana toplanıyor, tüm hesaplaşmalar görülüyor ve epik bir destan bizi soluksuz bırakarak finaline koşuyor.

Karakter gelişimi açısından önceki iki kitabın gerisinde hissettiriyor, ancak dediğim gibi artık yazarın amacı bu değil. Hikaye açısından tek tek tüm karakterlerin derinlemesine inmemize de gerek yok. Zaten artık hepsini tanıyoruz ve biliyoruz. Yaşadıkları her duygu yüklü sahneyle de onlarla bir oluyoruz.

Ben Gwynne’in dolu dolu aksiyon kararından çok memnunum, üçlemeye gönül rahatlığı ile tam puan veriyorum. Vikingler ve Nors mitolojisinden esinlenerek oluşan bir epik fantastik kurgunun biraz ilgisini çekeceği herkesi de kalkan duvarında yanımıza bekliyorum.

20 Beğeni

:open_book: Perihan Mağden - Biz Kimden Kaçıyorduk Anne

Dikkat! Bu inceleme spoiler içermektedir.

Ben kaşındım. Murat Soner demişti “Gelmiş Geçmiş En Saçma Yerli Dizi” diye. Ben de konusu da ilgimi çektiğimden -kızıyla birlikte kaçan bir katil- “Herhalde kitapta dizisindeki saçmalık ve boşluklar yoktur, açıklanmıştır,” diyerek diziyi izlemeden kitabı okumaya başladım. Fena halde yanılmışım.

Maalesef, Murat Soner’in eleştirdiği tüm noktalar kitapta yer aldığı gibi dizi (izlemedim ama videoda gördüğüm kadarıyla) karakterlerin geçmişini açıklama ve bir kurgu oluşturma konusunda kitaptan daha bile iyi.

Roman, bir kız çocuğunun annesinin kendisine sürekli Bambi kitabını okuduğunu anlatmasıyla başlıyor. Anne-kız otellerde yaşıyorlar. Sürekli şehir, ülke ve otel değiştiriyorlar.

Anne, kızını bir fanusun içinde yaşatıyor. Dışarıdaki insanlarla konuşmasını istemiyor. Her fırsatta “Onlar kötü, biz iyiyiz, bizim birbirimizden başka kimseye ihtiyacımız yok,” fikrini empoze ediyor. Kimseye, hatta eşyalara bile bağlanmasını istemiyor. Otelden otele geçerken aldıkları her şeyi geride bırakıp yeni otelde yeniden eşya alıyorlar.

Narsist kişilik bozukluğu belirtileri taşıyan anne, kızını bir oyuncak bebek gibi dizayn ediyor. Dış görünüşünden iç dünyasına kadar annesinin arzularına uyan biri oluyor kız. Nadiren itaatsizlik gösterdiğinde ise annesinin şiddetli tepkisiyle ve kendisine zarar verme tehdidiyle karşılaşıyor.

Anne, onlara sorun çıkaran herkesi öldürüyor. Bunu kitabın ilerleyen bölümlerinde anlıyoruz. Hatta sonlara doğru banka müdürünü öldürürken kız da annesine yardım ediyor. Anne aranan bir katil. Gazetelere bile çıkıyor. Hamileyken kendi annesini öldürmüş.

Fakat buna rağmen, son sayfalara kadar, kimliklerini gizleme gereği duymuyorlar. Rahatlıkla otellerde kalıp havaalanında durabiliyorlar. Polis, İnterpol falan AFK*. Bu kısım, yani finale kadar neden polisin peşlerine düşmediği, asla açıklanmamış.

Açıklanmayan başka o kadar çok şey var ki. Misal, annenin geçmişi. Anne, kendi annesinden ve babasından nefret ediyor. Bu nefretin sebebi, kitaba bakarsak “zengin, burjuva Türkler olmaları”. Çünkü elle tutulur başka bir neden verilmiyor.

Anne karakterinin geçmişini kendi ağzından dinliyoruz. Narsist bir karakter olduğu için bu bilgilere güvenilmez ve çelişkili. Örneğin, çocukluğunda sahip olduğu köpeğinin nasıl öldüğüyle ilgili iki zıt şey söylüyor.

Annesi çok soğukmuş, onu İtalya’da zorla rahibe okuluna göndermişler gibi anıları da var ama gerçekliğinden emin olamıyorsunuz.

Dolayısıyla elinizde bir sebep yok. Anne karakteri, zengin, burjuva Türklerden nefret ettiğini defaatle söylüyor.

Kızın babasıyla ilgili de bilgi yok. Bir tane bile. Bu kısım tamamen okurun hayal gücüne bırakılmış. Ben, annenin kendi babası tarafından tecavüze uğradığını, kendi annesinin göz yumduğunu ve kızının bir ensest meyvesi olduğunu düşündüm. Anne karakterinin o devasa nefretini açıklayabilecek tek şey bu. Tabii kitapta böyle denmiyor, zira hiçbir şey söylenmiyor. Her şeyi düşünebilirsiniz.

Peki bütün bunlar nereye bağlanıyor? Hiçbir yere. Kadın, en son jandarma kurşunuyla ölüyor. Kıza ne olduğu belli değil. Ortada bir kurgu yok.

“Ben bunu niye okudum?” diye sordum kendime.

Anlatım dili bunaltıcı ve tekrarlarla dolu.

Anne sürekli: Bebeğim, Bambim, diyor.
Kız sürekli: Annecim, annecim, diyor.
Diğer insanlar sürekli: Güzel kız, güzel kızın annesi, diyor.

Sürekli… Her paragrafta…

Yukarıdaki kelimelerden birini her okuduğunuzda bir yudum içki içseniz, kitap bitmeden alkol komasına girersiniz.

Son olarak romanın şu kısmı beni çok rahatsız etti. Çünkü yazarın bilinçaltını ele vermiş. Yorum yapmadan veriyorum:

"Doğu’da moğuda savaşmış herif. Anlatır da anlatır, böbürlenir. Bilmem kaç teröristi temizlemiş. İyi halt ettin! Övün dur hayatının sonuna kadar. Giden can sonuçta.

Ben yani kimseyi öldürmek istemem. Doğu çıkmayınca da kuradan, ferahladım harbiden. Öyle şu kadar leşim olsun, bu kadar adam temizledim! Yok ağbi, bana göre değil. Hayatımın sonuna kadar unutamam sonra. İlerde çocuğum olur, onu severken filan kendimi fena hissederim. Herkesin anası babası var yani." (sf. 197)

“Ama bizimki alışmış ya kahramanlığa Doğu’da. Öyle taradı harbiden. Başka da karşılığı yok yaptığının.” (sf. 199)

Yorum yapmıyorum dedim ama yapacağım ya.

Yazar resmen PKK’lıları aklayıp, askerlerimize niye teröristleri öldürdün diye laf etmiş. Giden canmış. Şehit olan askerlerimiz can değil miydi? Yazarın siyasi görüşlerini araştırmadım ama tahmin edebiliyorum şu an, ne halt olduğunu.

Sırf bu yüzden bile rezil bir yazarın kaleminden çıkmış, rezil bir kitap bu.

Okuduğuma, vakit harcadığıma pişman oldum.

*AFK: Away from keyboard (klavyeden uzak) Çevrimiçi bilgisayar oyunlarında, “hareketsiz kalan, oynamayan” kullanıcıları belirtmek için kullanılır.

12 Beğeni

Hitlerden Recep İvedik’e / Unutulmuş Büyüler ve Terk Edilmiş Öyküler

Başlığın aldanmayın, kitap inceleyeceğim diye geldim. Bununla bunu nasıl bağladı diyenler aşağıyı okuyabilir :sweat_smile:

Geçenlerde iki ağır felsefi kitabı üst üste okuduktan sonra şöyle biraz dinlenmek için Unutulmuş Büyüler’i aldım. İnternette birkaç yerde rastladım, çok övülüyor, beğenilmiş ve neden övgü aldığını merak ettim. Hafif, basit bir şeyler okuyayım dedim.

Neyse kitap iyi güzel, fantastik öyküler var içinde. Okunur, öyle bitirmek için değil, kafa dinlemek için okunacak tarzda bir şeyler. Anlatım çok basit, üslup yok (bir tarzı yok yazarın bence)

Neticede okuyacaklara tavsiye ederim. Yalnız bir klasik olmaz, günün birinde kült olmaz, kitaplığın üst raflarına konmaz, içinde edebiyat namına bir şey yok. Okuyup kaldırın rafa tarzında bir şey: Basit bir şey. Zaten bu beklentiyle aldım, beğendim mi? Beğenme beklentisi ile almadım.

Peki basitlikte olan bu sorun ne? Çok beğenilen şeyler basittir. Hitler, kitlelere hitap ederken 7 sözcükten uzun cümle kurmuyormuş. Bunu anlayınca milyonların desteğini aldım diyor.
Kitlelerin beğendiği şeyler basittir. Bu kitap ondan beğenildi. Recep ivedik ondan izleniyor bu ülkede.

Fantastik bir kitap okuyayım kafam dağılsın derken çıkan sonuç: Bir şeyin beğenilme oranı basitliği ile doğru orantılıdır. :woman_shrugging: Kısa tutayım en iyisi, basit olan şeyler iyidir :joy:

12 Beğeni

Yorumunuzu görünce baktım da kitabın puanları 9’larda 10’larda uçuşuyor :sweat_smile:

2 Beğeni

Önü açık desene. Basit olan şeyler kazanıyor işte. :slightly_smiling_face:

2 Beğeni

Almanca Dersi - Siegfried Lenz

Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplar listesine bir yenisi daha eklendi: Siegfried Lenz kalemiyle tanıştığım Almanca Dersi. İyi edebiyat ürünleriyle bir araya geldiğim zaman onu okumanın heyecanı bir başkadır ve ayrılma vakti kapımı çaldığında kitap hakkında bir şeyler yazma düşüncesi o incelemeyi tamamladığım ana kadar peşimi bırakmaz. Halbuki iyi bir kitap hakkında yazmak, herhangi bir kitaba inceleme yazmaktan daha zordur benim için. Çünkü ne yazarsam yazayım, bu satırlar, kitap için yetersiz olacakmış hissi hep yanı başımdadır. Bu yüzden yazmak bile istemem, hele kitabı içselleştirmeden o adımı atamam. Ama sonunda geldiğim nokta masa başında bu satırları yazmak olur. Öyle güzel bir kitap okumuşumdur ki o heyecanı paylaşmazsam yerimde duramayacağımı bilirim artık.

Behçet Necatigil’in kızı Ayşe Sarısayın’ın çevirdiği Almanca Dersi’ne ‘’Dünya Kitap Yılın Çeviri Kitabı Ödülü’’ verilmiş 2012 yılında. Ben de müthiş bir çeviri eseri okuduğumu düşünüyorum. Yazarın anlatmak istedikleri, hisleri, düşünceleri bana fazlasıyla geçti çünkü. Ayşe Sarısayın’ın kitaba başlarken ‘’Almanca Dersi’nin Düşündürdükleri’’ başlıklı önsözünü kitabı bitirdikten sonra okudum, mükemmel bir incelemeydi. Yazarın yaşamına dair önemli noktalar, çeviri süreci, kendi yaşamından değerli kesitler ve kitabın değinmek istediklerine dair detaylı ve içten bir yazıydı. Kitapla ilgili okuduğum tek incelemeydi ve beni kitap kadar etkiledi diyebilirim. Tüm bunların üzerine de ‘’Ben Okurum’’ podcast kanalında, Deniz Yüce Başarır’ın Ayşe Sarısayın ile birlikte Almanca Dersi hakkındaki sohbetlerini dinledim. Çevirmenin incelemesi ve bu sohbet, kitabı içselleştirmek adına hoş bir deneyim sundu bana.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sında geçen bir kurgu bu. Ama anlatı savaş sonrası bir dönemde başlıyor. İki farklı zaman düzleminde takip ettim kitabı: Islahevinde kalan Siggi’nin oradaki günlük yaşamı ile küçük bir çocukken yaşadıkları ve tanık olduğu olaylar. Küçük Siggi ile tanışmamı ıslahevinde kalan Siggi’ye borçluyum yani, Almanca dersinde verilen kompozisyon ödevine belki. Kompozisyonun konusu ‘’görev tutkusu’’dur ve Siggi boş bir defter verdiğinde ceza niyetine kendini bir hücrede bulur. Yazacak bir şeyi olmadığından dolayı hücrede değildir aslında, tanık olduğu ve anlatmak istedikleri şeyler bir ders saatine sığamayacak kadar çetrefillidir çünkü. Sonunda boş defterinin ilk sayfasını açar ve yazmaya başlar, şu ‘’görev tutkusu’’ dediğimiz şeyi.

Rugbüll polisi Jepsen ve ressam Max Ludwig Nansen arasında kalan Siggi’nin anılarında ve onu ıslahevine götüren yolculuğun içinde buldum kendimi. Kasaba polisi ve ressamın ilişkisi arkadaşlık ilişkisinden yasaklar kâbusuna dönerken Siggi’nin aralarında kalmasının sebebi, babasının istekleri ve annesinin gaddarlığı… Ressamın resimleri yasaklanıyor ve görev bilinci yüksek kasaba polisi de adamın resim yapıp yapmadığını gözlemlemek için her an tetikte ve üniformalı. Hatta görevi onun için o kadar her şey ki, ufacık çocuğunu bu yasağa alet ediyor. Sırf bunun için fiziksel ve psikolojik şiddete başvurmaktan da çekinmiyor. Annesi ise çocuğunu zalim babadan korumak yerine babadan daha zalim olmayı bir şekilde başarıyor.
Siggi, Nansen resimlerini çizerken ona eşlik edebilen tek kişiyken, şimdi o ressam şövalenin karşısına geçerse babasına bu durumu haber vermekle görevli bir ispiyoncu konumuna getiriliyor. Ama Siggi o resimleri çok seviyor, hatta gizli sığınağında oradan buradan topladığı resimlerle, fotoğraflarla dolu köşesi bile var.

Almanca Dersi’nde ‘’Nazi’’ kelimesi bir kez geçtiği halde totaliter rejimin yankılarını her an hissedebilmek, iyi bir edebiyat ürününde mümkün olabilirdi ancak. Savaşın acımasız yüzü yok, soykırım yok, kanlı çarpışmalar ve aç kalan insanlar yok belki ama işin iç yüzünü açıkça belli eden bir yönü var. Resimleri yasaklanan bir ressamın ‘’görünmez resimler’’ dediği bir çalışmanın bile suç sayıldığı, ‘’ben yalnızca görevimi yaptım’’ bilincinin insanı neye sürüklediği belli… ‘’Düşünce suçu’’ denen bu kavram güncelliğini koruduğu müddetçe bu kitap her zaman evrenselliğini sürdürecek bir başyapıt olarak kalacak. Görev yapmak gibi normal bir eylem, sıradan bir vatandaşın elinde tuttuğu bu güçle anormal bir boyuta ulaşıyor: Totaliter rejimlerin, diktatör iktidarların vahşi hareketlerine çanak tutmakla bütünleşiyor. Görev nedir, nerede başlar, nerede biter, kişisel insiyatif ne zaman devreye girer… Böyle soruların kafama üşüşmesine izin verdim ve kendimi kitabın atmosferine bıraktım.

Bir çocuğun tarafsız bakışıyla, gözlemleyen ve anlamaya çalışan yönüyle iç içe geçen bir kitaptı. Masum bir çocuğun iç çatışmasıyla yüzleşmek oldukça çarpıcı. Çünkü ufacık bir çocuk şahit olduklarını anlatmakla kalmıyor, yaşayışını da bütünüyle ele alıyor. Onun için etrafındakiler kocaman, baktığı yerden her şey daha uzak ve keskin.
Uzun cümleler ve detaylı tasvirler harikaydı. Özellikle Nansen’in resimleri; sanki bir müzede o resime bakıyormuşum gibi yansıtan yazarın üslubu mükemmeldi. Kitap yalnızca karakterleriyle bile çok gerçek. Zaten kurgu olduğuna inanamadığım bir roman bu. Emil Nolde adında ekspresyonist bir ressamdan esinlenmiş yazar. İnternette araştırıp resimlerine baktığımda yeniden kitaba döndüm sanki, o renkler, portreler, doğa… Tanıdıktı, okurken görmüştüm çünkü Nansen’in resimlerinde. Lenz zaman geçişlerini olağanüstü bir ustalıkla kurgulamış, beni heyecanlandırmayı başardı her seferinde.

Almanca Dersi’nde değerlendirmek istediğim başka noktalar da var ama okumayanlar için bu detaylar sürpriz bozabilir. Roman beni her anlamda etkiledi ve çok sevdim. Keyifle okuduğumu söyleyemem, Almanların katılığı ve disiplinleri, ailelerin sevgisizliği, o şiddet beni yordu çünkü. Başından beri Siggi’nin neden ıslahevinde olduğunu anlamaya çalıştım, onu oraya neyin sürüklediğini… İyi bir edebiyat ürünü okumak bazen böyledir, sizi boğar ama siz boğulmaktan memnunsunuzdur. Çünkü gerçekleri okumak kolay olmadığı için bir bedel ödemekten çekinmiyorsunuzdur.

İncelememi yayımladığım platform:

https://www.instagram.com/p/DN75-beiNAd/?igsh=MWtlY2ZjeHcyemY2eA==

15 Beğeni

Daha önce yazmayı planlıyordum fakat zamanım olmadığı için kitabı bitirdikten on gün sonra zaman bulabildim .Yeraltı edebiyatı sevenler yada başlamak isteyenler için önerebileceğim bir kitap.Türle haşırneşir olanlar için ise hafif kalabilir .Kitap anakarakter Erling ve iki dostu Charly ve Rita nın hayatlarından çeşitli kesitler sunar.Charly,Erling in hayallerini temsil eder.Olmak istediği kişidir .Erlingin yapmak isteyip yapamadıklarını yapar ona yol gösterir.Daha da açmak gerekirse:Şair olmak istemesi,restoranta babasıyla olan diyaloğu,yılbaşı gecesi veyahut kitaplarını bastırtıp seyahate çıkan ilk kişi olması gibi örnekler çoğaltılabilir.Charly kitap boyunca ödüllendirilir ve bedel ödemez burası önemli çünkü Rita ise tam tersi.Hayalkırıklarını ve ödenen bedelleri temsil eder.Rita daha çocukken zorbalanmaya başlar daha pısırıktır.En ağır bedelleri ödeyen odur ençok aşağılanan odur bir dönem fahişelik yapması kitapta kabul edilemeyen tek günahtır.Zaten yazarın onu ödüldürmesi ,Charly nin yaşaması tesadüf değildir.Erling şair olma hevesiden vazgeçip düz yazıya geçince başarılı olur artık ödediği bedellerin ve hayalkırıklıklarının bir önemi yoktur çünkü hayallerini gerçekleştirmeye başlar bunu kitabın başında seyahatten dönmesi,yeni kitabının basılması sonrası Rita nın ölmesi tesadüf değildir.

Charly şair olmak ister ve olur

Rita düz yazı yazmak ister fakat yazamaz resime yönelir.

Erling şair olmak ister fakat düz yazıya yönelir.

Erling kitap boyunca cennette de kalır cehennemde de fakat arada kalmışlığın getirdiği sorunlarla yüzleşir cennette şeytan cehennemde melek…Kitap genel olarak10-6.5 puanı hak ediyor türü sevenler veya merak edenler zaman ayırabilir.

9 Beğeni

:open_book: Murat Sezer - İlk Aşka Ağıt

Çocukluk aşkı, bir insanda ne kadar iz bırakabilir?

Deniz, Ankara’da üniversiteye yeni başlamış bir gençtir. Kalabalıklar içinde yalnız bir dünyası vardır. Bu hâlinin sebebi, çocukken âşık olduğu ve sonra kaybettiği kızdır. Çocuklukta birine bağlanıp büyüdükçe o bağın gölgesinden kurtulamamak, onun hayatına kapkara bir bulut olmuştur.

Deniz, Mâhi adını verdiği çocukluk aşkının hayaliyle yaşar. Çevresinde arkadaşları var ama yine de kendi iç dünyasına kapanmaktan kurtulamaz. Uzun siyah saçlı birini gördüğünde yüreği yerinden fırlayacak gibi oluyor; “Acaba Mâhi mi?” diye umutlanır. Sonra yanıldığını fark ettiğinde içindeki boşluk daha da derinleşir. Bu küçük yanılsamalar, aslında roman boyunca büyük bir çatlağın işaretleri gibidir.

Deniz, kendi yalnızlığını kırmaya çalışırken çevresinde de türlü çatışmalara tanık olur. Kâbil, Şeyda ve Andelib üçgeninde yaşanan kıskançlık, gizli ilişkiler ve hayal kırıklıkları, büyük şehrin genç ruhlara biçtiği yazgıdır. Herkes birbirine temas eder ama kimse tam anlamıyla bir diğerini bulamaz. Deniz’in arkadaşlarına duyduğu güven bile çoğu zaman yarım kalır.

Roman, bir aşk hikâyesi gibi başlar ama satırlar ilerledikçe asıl mahiyeti ortaya çıkar: saplantı, kaybolmuşluk, gerçekle hayalin birbirine karışması.

Okur olarak sürekli şu soruyla boğuşuyorsunuz: Deniz’in yaşadığı şeyler gerçekten oluyor mu, yoksa zihninin kurduğu bir oyun mu? Yazar, bu ikilemi diri tutarak hikâyeye hem gizem hem de derin bir hüzün katıyor.

Son sayfalara yaklaştığımda, Deniz’in dünyasının taşlarının yerinden oynadığını hissettim. Gerçek ile hayalin birbirine değdiği, okuru da kuşkuya düşüren anlar… İşte bu, romanın en güçlü yanı. Aşkın bazen insanı ayağa kaldırması, bazen de en karanlık kuyulara sürüklemesi.

İlk Aşka Ağıt, işte tam da bu sınırda dolaşıyor. Sonunda ne olduğunu burada söylemeyeceğim; ama şunu bilmelisiniz ki sayfayı kapattığınızda Deniz’in hikâyesi kolay kolay aklınızdan çıkmıyor.

10 Beğeni

:open_book: Gökhan Tok - Cehennemde Bir Ev

Bazı kitaplar tek bir hikâyeden değil, onlarca, hatta yüzlerce küçük kıvılcımın yan yana gelişinden oluşur. Gökhan Tok’un Cehennemde Bir Ev adlı kitabı tam da böyle. Yaklaşık 200 sayfalık kitapta, neredeyse her sayfada bir öyküye rastlıyoruz. Bu da, 200’e yakın küçük hikâyeden oluşan bir mozaik demek.

Ama bu mozaik parçaların çokluğu sebebiyle göze biraz dağınık geliyor. Öyküler tür ve tema olarak birbirinden çok farklı: kimi toplumsal, kimi romantik, kimi macera vesaire.

Bu çeşitlilik, kitabı bir anlamda zenginleştirirken, öte yandan hiçbir öykünün bellekte uzun süre kalmasına izin vermiyor. Kitap bittiğinde, zihninizde bütünlüklü bir resimden çok, karışık bir eskiz defteri kalıyor.

Bazı öyküler, sanki devamı gelecekmiş gibi aniden bitiyor. Sanki yazar defterine bir fikir not etmiş de sonra orada bırakmış. Özellikle birkaç öykü, tek başına bir romanın çekirdeği olabilecek güçteydi ama filizlenmeden toprağa geri gömülmüş gibiydi. Bu durum, okuru hem heyecanlandırıyor hem de biraz eksik bırakıyor.

Yine de, kitabın akıcılığı tartışılmaz. Tok, dili ustalıkla kullanıyor; kısa öykülerde bile okuru hemen atmosferin içine çekiyor. Benim için en güçlü olanlar bilimkurgu tandanslı hikâyelerdi. Çünkü bu türde, yazarın hayal gücü çok daha özgürce dolaşmış ve okura yeni ufuklar açmış. Bir sayfaya sığdırılmış bir bilimkurgu fikrinin, bazen uzun romanlardan daha yoğun bir tat bırakabilmesi şaşırtıcı.

Cehennemde Bir Ev, tek bir damardan ilerleyen bir öykü kitabı değil. Farklı temaların yan yana dizildiği bir laboratuvar gibi. Kendi adıma, kitabı “bir yazarın eskiz defteri” olarak görmek bana daha doğru geldi: Bitmemiş çizgiler, yarım kalmış hikâyeler, bazen de pırıl pırıl parlayan fikirler.

Bu yüzden, kitabı bir solukta okurken sıkılmadım ama kapattığımda “keşke bu fikirler ayrı ayrı kitaplara yayılsaydı” diye düşündüm. Çünkü bazı kıvılcımlar, daha büyük bir yangını hak ediyor.

9 Beğeni

İncelemeyi okurken içimden “Kenarda köşede kalmış, merdivenaltı bir yayınevinin kitabı galiba.” derken Everest Yayınları yazısını görünce şok oldum.

2 Beğeni