Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Bir de Netflix dizi yaptı. :sweat_smile:

1 Beğeni

Detaylı inceleme olarak değerlendirilebilir.

Spoilersızdır.

Stephen King - Mahşer

9 Beğeni

Bir forumdaşımın incelemesini görünce merak edip okudum. Müslüman yazarların tarafsız eleştirisi mevcut olmadığı herkesçe malum olduğu için farklı düşüncedekilerin fikirlerini merak ediyordum.

Bölüm isimlerinin yapısı ilk başta beklentilerimi biraz düşürdü. Çoğu şöyleydi:

5)Kin Beslediği ya da Küsüştüğü ve Sürtüştüğü Kişilere Karşı Muhammed, Tanrı’dan İndiğini Söylediği "Vahiy"lerle İş Görüyor (Devam)!

10)Arabın Eski Geleneklerinden Bazılarını Kendi Yaşam Gereksinimlerine Uydurmak Üzere Kur’an’a Ayetler Koyar

Profesyonelce yazılmasa da en çok ilgimi çeken konu olan “Arap Müslümanlar’daki Türk Düşmanlığı” hakkındaki bölümü okudum. Bölümde şu hadis naklediliyor: Küçük gözlü, kırmızı yüzlü, basık burunlu ve suratları kaim deriden yapılmış kalkanlara benzeyen Türklere karşı savaşmadıkça hüküm günü (kıyamet günü) gelmeyecektir. Ve hüküm günü gelmeyecektir, ta ki sizle kıvrık kıldan yapılmış sandal­ lar giyen (Türklere) karşı savaşana kadar.

Hadisin kaynağını kontrol etmek istediğimde dipnotta Bu ve buna benzer diğer hadisler ve yorumlar için bkz. İlhan Arsel, Arap Milli­yetçiliği ve Türkler yazıyordu.

İnternetten belirtilen eseri indirip okuduğumda hadisin kaynağı Buhari Cilt-9 olarak belirtiliyor ama sadece 8 ciltlik versiyonu bulabildim. Kaynak aramayı erteleyip Arap Milli­yetçiliği ve Türkler eserindeki “Arap Gözüyle Türkler” konulu bölümü okudum. Arapların Habeşler hakkında söylediği ırkçı atasözlerinin Türkler için de söylendiğini, bunu bir örnekle anlattığında ise Habeşlerinki’ni düzgün kaynaklandırdığını, Türkler için olanınsa parantez içine koyarak kaynak göstermeden teorik olarak gerçek olabileceğini söylüyor. (Son cümleyi düzgün kurmadım çünkü oradan oraya okuma yapmaktan çok yoruldum).

Sonuç olarak Kur’an Eleştirisi okumak isteyenlere önerebileceğim bir kitap değil.Profesyonel bir eser değil, Kadir Mısırlıoğlu segmentinde. Halihazırda Kur’an eleştirileriniz varsa ve bunları sağlamlaştıracak bir kaynak arıyorsanız, bence uygun bir kitap.

8 Beğeni

Serinin amacı adından da anlaşılacağı üzere Kur’an diye bilinen kutsal kitabın insan elinden çıkmış olduğunu gözler önüne sermek.

Arap ve Türk Milliyetçiliği kitabını henüz ben de okumadım. Fakat Türk düşmanlığının günümüzdeki halini de göz önünde bulundurunca diyecek bir şey bulamıyorum.

4 Beğeni

Kitabın kendisini bilmem ama Buhari konularına biraz hakim olduğum için kontrol edeyim dedim, kaynak noktası yanlış verilmiş olsa da böyle bir hadis Buhari’de var evet:

Türkçe Buhari çevirileri müthiş sansür ve gizlemelerle dolu. Ulaşabileceğiniz kaynakların tümü islami vakıflardan oldukları için ideolojik düzenlemelere maruz kalmış durumdalar muhtemelen bu yüzden bulamadınız. Buhari üzerine tartışmalı olan bir çok şey budanmış durumda Türkçe’de.

9 Beğeni

Kasvetli Ev - Charles Dickens

Dickens’tan okuduğum on birinci kitap olan Kasvetli Ev ile yolculuğum uzun sürdü. 1000 sayfalık bu romanın ilk cildi, kitabın başlarında yer alan üç sayfalık karakter listesini tanımakla ve keşfetmekle beni fazlasıyla meşgul etti, çünkü birbirinden alakasız görünen ve bambaşka noktalarda olan bu insanların nasıl bir araya geleceğini ve yazarın hangi çılgın tesadüflerle beni şoka uğratacağını merak ediyordum doğrusu. İkinci ciltteyse yavaş yavaş her şey gün yüzüne çıkmaya başlamasına rağmen merakım hiç dinmedi. Yaklaşık 700 sayfa boyunca normal akışında ilerleyen kurgu, son 300 sayfada freni patlamış kamyona binmişim gibi son süratte beni bitiş noktasına götürdü. Muazzam bir yolculuktu bu.

Yazarın olgunluk dönemi eserlerinden olan Kasvetli Ev, Dickens’ın tamamlayabildiği son romanı. 1852 yılında tefrika edilerek bölümler halinde yayımlanmaya başlandı ve 1853 yılında da eser tamamlandı. Victoria döneminde kitaplar genellikle bu yolla insanlarla buluşuyordu çünkü. Kitaba hakim olan ‘’merak’’ atmosferinin nedeni bölüm şeklinde sunulması olabilir, heyecanlandıran bir kurgu ve olay örgüsü mevcut eserde. Yazardan okuduğum çoğu kitapta olan bir durum bu, alıştım tabii ki ama yine de bir dedektif romanı okuyormuşum gibiydi, üstelik gotik üslubun yoğunluğu kitabın geneline sinmişti. Dünya klasiklerini böyle etkilerle okumak yolculuğu daha keyifli kılıyor, fakat romanın keyif veren bir yönü yoktu. Daha başlığından belliydi zaten her şey; ‘’Kasvetli Ev’’. Belki de sırf başlığı yüzünden ülkemizde pek değeri bilinmeyen ve tercih edilmeyen bir klasik olabilir Kasvetli Ev. Halbuki yazarın en iyi kitapları arasında bu eseri.

İngiltere’nin hukuk sistemine karşı yazılmış edebi bir başyapıt bu. Güçsüzleri koruması gerekirken güçlülerin daha zorba olmasını sağlayan devletin hükümsüzlüğünde ezilen yoksul halkın dramına çok yakından tanık oldum. Evine bir parça ekmek götürmek için ağır şartlar altında çalışan erkekler ve o erkeklerin her şeyin acısını çıkartıcasına şiddet uyguladığı kadınlar, açlıktan ölen bebekler, bakımsız ve zavallı çocuklar, bir de kimsesiz çocuklar…
Aynı zamanda kaymak tabakanın sosyete partileri, sıkılmaya bile vakit bulmaları, bolluk ve bereket içinde bir yaşam sürmeleri de hep benimleydi. Yoksul çok yoksul, zengin ise çok zengin yani. İki ayrı uç nokta arasında gidip gelirken bu düzenin hâlâ aynı şekilde devam ettiğini ve hiçbir şeyin değişmediğini fark etmek insanı kasvete boğuyor.
Dickens’ı bu kitabı yazmaya iten nedenler ise şunlar; mahkemelerin davaları sonuçlandırmaması ve adaletin bir türlü sağlanmamasıyla birlikte birçok insanın mağdur olması. Zaten kendisi de bu mahkemelerle sorun yaşamış. Diğer sebep ise Sanayi Devrimi; kapitalist sistemin getirdiklerinden çok götürdüklerini fark eden yazar bu değişim sancılarıyla kıvranırken geçmişe özlem duyuyor sanırım.

Romanda iki anlatıcı bulunuyor; biri yazar, diğeri de Esther Summerson. Kadın anlatıcı olayını Dickens’ta ilk kez görüyorum bu arada ve çok hoşuma gitti. Esther’in bakışından şahit olduğum olayları okumak kitabın en sevdiğim kısımları oldu, çünkü onun hayatının gidişatını tahmin edememek en merak ettiğim şeydi. Gerçi hiçbir şeyi tahmin edemedim; tesadüfler ve şoklar sayesinde neye uğradığımı şaşırdım çünkü. İlk ciltte kitabın içerisine girmeye çalıştım; karakterler ve mekânlara alıştıktan sonra da artık her şeyi anlamaya çalışmak yerine kendimi kitabın akışına bıraktım.

Dickens’ın çoğu eseri Shakespearvari bir tat veriyor bana. Biri roman yazarı, biri de oyun yazarı ama çok fazla benzerlikleri var: Kurguda korudukları o denge, tesadüflerinin insanı dehşete düşürmesi, iyi bir edebiyat ürünü okuduğunu daima hissetmek, mizah ve hiciv yöntemleri gibi. Tabii Dickens’ın karakterleri ve mekânları bir roman ürünü olduğu için daha fazla.

İngiltere’ye ve özellikle Londra’ya çöken yoğun sisin yalnızca fiziksel boyutu değil, manevi anlamda yaşattığı hissin anlatısına da bayıldım. Fakirlerin ve haksızlığa uğrayanların içine girdiği sis ile, zenginlerin şömine başlarında otururken büyük pencerelerinden seyre daldığı ve onları bunaltan sis çok başka. Ve yerle bir edilmiş hukuk sisteminin insanlarda açtığı yaralarla, adaletsizliğe boğulmuş bu mahkemeler de bu sis ile tasvir ediliyor eserde. Dönemi yansıtan ve toplumsal bir eleştiri sunan Kasvetli Ev’de kullanılan sis metaforunun anlamı çok derin, üstelik etkileyici de.

Ünal Aytür’ün önsözle birlikte yazdığı kitap incelemesini romanı bitirdikten sonra okudum, iyi ki öyle yapmışım yoksa kitapla ilgili fazla detaya maruz kalabilirdim. Eserle ve yazarla ilgili mükemmel bilgileri, önemli noktaları ele almış kendisi, çok faydalı bir yazıydı. Proust ve Joyce’un, Dickens’ın bu kitabında yer alan imgelerle anlatma yönteminden etkilendiklerini bilmiyordum mesela. Proust hayranıyım, Joyce’u da çok severim. Belki Dickens sevdam da bu yüzdendir. Edebiyatın sonsuzluğunu keşfetmeyi ve bu etkileşimde kaybolmayı çok seviyorum, bu bilgi beni mutlu etti çünkü.

Kasvetli Ev’den önce Küçük Dorrit, Büyük Umutlar ve Müşterek Dostumuz’u okumuştum. Bu kitaplardan bahsetmemin nedeni birçok açıdan Kasvetli Ev ile benzerlikleri diyebilirim. Tabii ki Kasvetli Ev’i onlardan ayıran noktalar da var. İlk önce bu üç kitabı okuyup daha sonra Kasvetli Ev’i okuyabilirsiniz, kitabı anlamak adına bu şekilde okumak daha iyi çünkü.

İncelememi paylaştığım platform:

https://www.instagram.com/p/DOdP3sKiIDe/?igsh=NjVkcG4zeDVodDU5

22 Beğeni

İlk İmparatorluğun Efsaneleri

Cüceler, İnsanlar ve Elfler… fantastik edebiyatta hepimizin aşina olduğu, hemen hemen tüm eserlerde karşımıza çıkan ırklardır:

  • Cüceler; dağlarda, yer altında yaşarlar ve yaşadıkları coğrafya gereği zorlu ve sert olurlar. Ortak özellikleri sağlamlıktır.

  • İnsanlar; nerede olsa yaşarlar, çoğalırlar ve tüketirler. Kısa yaşam süreleri gereği farklı farklıdırlar, değişkendirler. Yalnızca tek ortak özellikleri vardır, o da bencilliktir.

  • Elfler ise doğa gibi uzun yaşarlar, onlar gibi sabittirler. Doğa ile iç içe olduklarından doğa gibi güzeldirler. Ortak özellikleri iyiliktir.

Fantastik edebiyatta aşina olduğumuz ırklar genellikle bu temeller üzerine oturtulmuş olur. İlk İmparatorluğun Efsaneleri serisinde yine aynı temel cüceler ve insanlar için korunurken binlerce yıl yaşayan, güzel ve zarif Elfler için daha gerçekçi bir temel kullanılıyor: Kibir.

Bu öyküde Michael J. Sullivan bizlere kibirden gözü dönmüş kötü Elfleri sunuyor: İnce gibi dişlere, sapsarı saçlara ve mavi gözlere sahip; hızlı, çevik ve atik kötü Elfleri. Kendilerini diğer ırklardan üstün gören hatta diğer ırkların tanrısı olarak gören, ölmeyen Elfleri.

Ama ölmüyor oldukları aynı zamanda ölümsüz oldukları anlamına da geliyor mu?

Serinin ilk kitabı olan Destanlar Çağı’nın açılışındaki Tanrı Katili testi göre: Hayır, kesinlikle gelmiyor. Test sonuçlarına göre tanrılar kesinlikle öldürülebiliyorlar. İnsanlar arasında bu sonuçlar yayıldıkça da insan gönlünde o zamana kadar imkansız görüldüğü için sadece dumanı tüten ama asla tutuşamayan* isyan ateşi artık kıvılcım almaya başlıyor ve hikayelerin daha fazla insana ulaşmasıyla da ateş iyice alevleniyor. Ta ki..

Ta ki… TANRILARIN gazabına kadar.

*Sizde de bu isimde bir kitap çıksa içeriğinden bağımsız olarak kitabın çok satacağı fikri oluştu mu? Oluşmadı mı? Yoksa Türkiye’de yaşamıyor musunuz?

İlginizi çekti mi? Güzel. Çünkü burası buz dağının görünen öyle küçük bir kısmı ki, benzetmenin kendisi bile bu benzetmeden rahatsızlık duyarak yazılmaya direndi. Ve yine de yazıldığı için kırgın. O halde daha doğru benzetme çalışayım:

Everest’e tırmanıp en tepeye ulaştığınızı ve tam o sevinç anında ayağınızın altında fark etmediğiniz bir tane çiçek gördüğünüzü düşünün. Hayretle o çiçeğe baktığınızda çiçekte bir gariplik olduğunu, sanki canlı gibi sizin onu izlediğiniz şekilde onun da sizi izlediğini ama oldukça sinirli göründüğünü düşünün. Sonra bir anda gelen sarsıntı ve deprem hayal edin. Tebrikler! Titan Everest’i* uyandırdınız.

İşte yukarıdaki kısım o çiçek, hikayenin geri kalanı da Titan oluyor.

*Titan Everest’in ibret dolu hikayesi oldukça korkutucu ve kalp kırıcıdır. Başka incelemelerde ara ara karşımıza çıkacaktır.

Evet doğru benzetmeyi yaparak benzetme dünyasının gönlünü tekrar aldığımıza göre “Bir Kitap Serisine Başlamak İçin Gereken Basit Bilgiler” ile devam edelim.

İlk İmparatorluğun Efsaneleri serisi toplamda altı kitap ve bir ara kitaptan oluşuyor. Serinin genel hikaye örgüsüne etkisi olmayan bir ara kitap dışındaki tüm kitapların Türkçe çevirisi bulunuyor. Seri, yazarın daha önceden yazdığı üç kitaplık Riyria Revelations, beş kitaplık Chronicles ve üç kitaplık Rise and Fall serilerinin başlangıç hikayesini anlatıyor.

İlk İmparatorluğun Efsaneleri serisi bir başlangıç serisi olduğu için Riyria Revelations serisinden binlerce yıl önce geçiyor ve doğal olarak ırklar en ilkel halleriyle karşımıza çıkıyorlar. Hatta ırklar o kadar ilkeller ki; bırakın çelik, ok, savaş arabaları vs. kullanmayı daha yazıyı ve tekerleği bile icat edememiş durumdalar. Daha da vahimi bazı ırklar* birtakım kelimeleri de icat edememiş haldeler. Varın durumu siz düşünün.**

*Hangi ırk ve hangi kelimeler olduğunu tahmin edebiliyorsunuz değil mi? Bugün bile icat edilmiş olsalar dahi hala kullanımı çok sınırlı kelimeler var. Örneğin nezaket gibi.

**Belki çok düşünmenize de gerek yoktur. Belki içinde yaşıyorsunuzdur. (Niyetimiz kimseyi…)

Ama merak etmeyin seri boyunca bunların hepsinin icadına da tanık oluyor, kullanımını da görüyoruz. Michael J. Sullivan orada kaçak oynamıyor ve medeniyet araçlarının icadı için gerekli olan zorlu koşulları bir bir oluşturarak bizlere bu araçların icat ediliş hikayelerini de sunuyor. Hatta biri; kitabın temelini, kalbini, yapı taşını, en küçük parçacığını oluşturuyor diyebilirim. Peki hangisi? Eh orasını okuyanlar* bilecek artık.

*Dikkat ederseniz kitabı okuyanlar değil. Okuyanlar. Okuma eylemini gerçekleştirenler. Sözlerin açtığı yaraların kılıç yaralarından daha ağır olduğunu bilenler. (Eh en azından ölümcül olmayan veya enfeksiyon kapmayan cinsten olanların.)

Son olarak kötü haberle bu kısmın kapanışı yapalım. Yazarın 17 kitaplık serisinden sadece bu 6 kitabın Türkçe çevirisi bulunuyor. Yani seri okuyup beğenirseniz (benim gibi)* yazarın diğer kitapları için oldukça uzun bir süre beklemeniz gerekebilir. Neyse ne diyelim, en azından bazıları** gibi yarım bırakılmadı…

*İncelemenin gidişatı açısından büyük spoiler oldu. Neyse artık olan oldu. Silecek halimiz yok ya!

**Evet, Sen! Sana karşı beslediğim duygular tıpkı Süt Kardeşler filmindeki Kumandan’ın Süt Oğlan’a karşı beslediği duygular gibi: Seni hiç sevmiyorum ama senden de ayrı kalamıyorum. Süt Oğlan seni hiç sevmiyorum.

Evet tamamız, hadi artık seriden bahsedelim biraz.

Serideki okuduğunuz her kitap bir öncekini geçecek ve serideki favori kitabımızın olacak!

İlk İmparatorluğun Efsaneleri serisi üstüne koyarak, artarak ilerleyen bir seri. Burada bahsettiğim serinin temposu veya olayların sonlara doğru doğal olarak hızlanması değil. Burada bahsettiğim yazarın her kitap ile olayların çapını ve etkilerini büyütmesi. Özellikle üçüncü kitaptan sonra yazar işleri o olarak büyütüyor ki, bir noktada altından kalkamayacağından* bile korkar hale geliyoruz. Ama tabii ki bu olmuyor ve her şey yapboz parçaları gibi tek tek yerli yerine oturarak tamamlanıyor.

*Evet, yine sen Süt Oğlan!

Yazarın açtığı tüm kapıları, tüm talihi yolları, tüm tünelleri, kısacası her şeyi tek tek kapatmasıyla da üzerimizde muhteşem bir tatmin duygusu oluşuyor. Üstelik bu kapanışları kitaplar içerisine o kadar güzel serpiştiriyor ki her kitapta hissettiğimiz tatmin duygusu sürekli pekişerek devam ediyor. Zaten serideki her kitabın okuduktan sonra favori kitabımız olmasının bir nedeni de biraz buradan geliyor.

Diğer nedenin kaynağında ise; yazarın bu kapanışlarda gerçekleri açıklarken kullandığı mistiksel, masalsal ve efsanesel anlatım yönetimi yatıyor.

Üçüncü kitap itibari ile her kitapta, ilk üç kitapta bahsedilen efsanelerle ve tanrılarla tanışıyor, öyküyü onların bakış açısından azar azar öğreniyoruz. Efsanelerin gerçekleri(?) çoğu şeye ışık tutuyor olsa da, bu gerçekler her tanrının bakış açısına göre anlatılmasıyla yer yer eksik, hatalı veya çarptırılmış oluyor. Bu durum her açıklanan gerçek ile hikayenin özüne bir adım daha yaklaşmamıza ama aynı zamanda da bu özden oldukça şüphe duymamıza neden oluyor.* Sonunda her şey düşünmeye, yalanlar arasındaki gerçekleri bulmaya ve bulunca da keyiften çıldırmaya kalıyor.

*Burayı bir örnek ile biraz daha detaylandırmaya çalışayım: Yukarıdaki gibi hikaye anlatıcılığının en güzel ve en popüler örneği A Song of Ice and Fire* (Buz ve Ateşin Şarkısı) serisidir. Seriyi okuduysanız aynı hikayeyi kuzeylilerin farklı, “masteların” farklı, free folk’un farklı, aslında hemen hemen herkesin farklı anlattığını birçok defa görmüşsünüz demektir. Ama hikaye aslen tektir. Aradaki fark, yaşananların farklı insanlar tarafından farklı algılanmasından veya hikayenin zamanın törpüsünde törpülenip kaybolmasından kaynaklanır. İşte İlk İmparatorluğun efsaneleri serisinin son üç kitabı da aynen bu şekilde; Asoiaf’ın ince işçiliğinde.

*Süt Oğlan!

Ama aklınızdaki çelişkiyi okuyor gibiyim. Bölümün başındaki “özellikle üçüncü kitaptan sonra” cümlesine takıldınız değil mi? “Tatmin ve muazzam haz vaat ediliyor ama buna karşı istenilen üç kitaba katlanmak, öyle mi?” diye düşünüyorsunuz.

Eh düşünmüyorduysanız da artık düşünüyorsunuzdur. Madem düşünüyorsunuz* o zaman cevabımız elbette ki üç kitaba katlamak diye bir şey olmadığıdır. Hem katlanmak bir kitap için ne kadar kötü bir kelime. Lütfen bir daha kullanmayın.** Özellikle son üç kitaba vurgu yapmamın nedeni en başta dediğim gibi her kitabın bir öncekinden çok daha iyi olması ve son üç kitabın bir çırpıda bitip bu incelemeyi yazarken hala o müthiş tadı anımsayabiliyor olmam. Ama gelin ilk üç kitabın(*) incelemesini yaparak serinin konusuna bir göz atıp sizi yukarıdaki düşüncelerden arındırmaya çalışayım.

*Diskdünya okuyanlar bilirler. Bu basit kafalojidir.

**Bakın yine kafaloji.

Destanlar Çağı

İtiraf zamanı!

Evet kabul ediyorum, birinci kitap biraz durağan. Durun, durun. Dakika bir, gol bir demeyin hemen. Açıklayacağım. Ama önce evreni bir tanıyalım, evrene ısınalım.

Destanlar Çağı’nda yılımız 0 ve dönemimiz cahiliye dönemi. Bu dönemde insanlara Rhun, elflere ise Fhrey deniliyor.

Rhunlar (İnsanlar), Fhreyleri (Elfleri) tanrı olarak kabul ediyorlar ve onların koyduğu karasal sınırı geçmiyor, onlardan korkup onlara huşu ile bakıyorlar. Kabileler halinde ayrı ayrı yaşıyorlar ve dünya ile olan etkileşimleri sadece farklı kabileler ile yaptıkları ticaret oluyor. Bu nedenle ne cüceleri tanıyorlar ne de dünyanın sunduğu dehşetleri. Dünyayı yalnızca halk arasında kulaktan kulağa bilinen ve gece yatmadan önce çocukları korkutmak* için kullanılan masallar ile tanımlıyorlar.

*Ahhh yetişkinlerin en sevdiği yetiştirme metodu. Gerçi çağımızın çocukları artık bu tarz şeylerden korkmuyorlar. Onların interneti var. Şimdi yetişkinler çocukların yatarken anlattıklarından korkuyorlar.

Fhreyler (Elfler) ise bambaşka bir mevzu. Onlar da kabileler içerisinde yaşıyorlar ama Rhunlar (insanlar) gibi ayrı ayrı değil tek bir toplum halinde yaşıyorlar. Ayrıca Rhun kabilelerinden farklı olarak Fhrey kabileleri dini temellerle, mezheplerle birbirlerinden ayrılıyorlar. Zaten az olan nüfuslarının bu mezhepler tarafından daha da azaltılmasını önlemek adına Tanrı- Kral benzeri bir yöneticiyle ve halkın günlük sorunlardan sorumlu kabile liderlerinden oluşan bir meclis ile yönetiliyorlar. Bu sistem oldukça iyi çalışıyorken büyünün, bu evrendeki adıyla Sanat’ın, ortaya çıkmasıyla hali hazırda var olan kibir artık tamamen vücutlarını ele geçiriyor ve zihinlerinde ufacık, mini minnacık, çok zararsız, bir fikir beliriyor:

İnsanların tanrıları oldukları gibi neden elflerin de tanrıları olmasınlar? Hem zaten bu büyük güçle tanrı dışında başka ne olabilirler ki?*

* “Sendeki bu güç hevesi ağzımıza …” “Ya ben hayatta bir tek şey istedim ya, bir tek şey istedim.” “Bir şey istedin o da her şey!”

Mağrur, sert ve sağlam cücelerimiz (Belgriclungreianlar) ilk kitap özelinde o kadar azlar ki sadece varlar diyerek burayı geçelim. Ama Michael J. Sullivan’nın ileride burası için de bir sürprizi var, demedi demeyin.

Evet, Destanlar Çağı’nın sunduğu evrenin temel bu kadar. Seri boyunca evren gerçek tanrıların ortaya çıkması, aslında 0. yılda olunmadığının öğrenilmesi vs. derken dallanıp budaklanıyor. Ama biz şu anda Destanlar Çağı’ndayız ve artık şu durağanlığı açıklamalıyız.

Olaysızlık Ülkesinin Başkenti: Durağanlık.

Destanlar Çağı incelemenin başında bahsettiğim Tanrı Katili testi ile kitaba hızlı bir başlangıç yapıyor aslında. Yazar kitabın daha ilk sayfalarında, Elfleri tanrı gibi gören insanları ve insanları temel zeka sahibi değersiz hayvanlar olarak gören elfleri aynı sahneye çıkartarak ilk bölüm boyunca bizi tedirgin etmeyi ve heyecanlandırmayı gayet güzel başarıyor. Fakat ilerleyen bölümlerde kötü elf fikri ile hoşnut olan zihnimizi gerektiği kadar besleyemiyor ve karakterlerini tanıtmaya geçtiği bölümlerde ilk bölümün yarattığı ivmeyi koruyamıyor.

Durağanlık’ın Meşhur İlçeleri

İvmekaybı

İlçemizin meşhur özelliği: Yazarın seriyi tanıyormuşuz gibi davranması.

Yazar sanki tanıyormuşuz gibi Fhreylerin ve Rhunların adetlerini, şehirlerini ve önemli kişilerini yer yer Fhreyçe ve Rhunca dillerinde olmak üzere akın akın üstümüze atıyor.

Bunun bir benzeri de büyü için geçerli oluyor. Yazar büyünün ne olduğuna, nasıl kullanıldığına veya etkilerinin ne olabileceğine hiç değinmeden Fhreylerin dini inançları üzerindeki etkisini aktarmaya ve siyaset oyunlarındaki* rolünden bahsetmeye başlıyor. Haliyle bu bölümler zihnimizde tam oturamıyor.

*Laiklik? Atatürk yok tabii. Ah, ah…

Küçükçaplılık

Durağanlık şehrinin meşhur ikinci ilçesi ise olayların küçüklüğü ile bilinen Küçükçaplılık.

Kitabın büyük çoğunluğu Rhunların hikayeleri üzerinden şekilleniyor. Rhunların dünyaya etkileri oldukça sınırlı olduğu ve Tanrı Katili testi sonuçlarının açıklanması sistemsel sorunlar* nedeniyle çok geciktiği için de olaylar küçük Rhun köyüyle sınırlı kalıyor. Bu nedenle yazar karakterleri tanıttığı bölümlerde okuru oltalayacak** pek olay yaratamıyor, okurun ilgisini ilk dakikadan yakalamıyor.

*Bknz: Trafo, kedi.

**En güzel örneği sanırım Zaman Çarkı serisinde olabilir. Kitabın ilk bölümünde büyük bir güç ve bu gücün yarattığı yıkım, trajedi gösterilir. İlk bölüm bittiğinde okurun heyecandan kulakları kızarmış olur. Sonraki bölümlerde o güce sahip kişilerin gizemi oraya buraya sıkıştırılarak heyecan ateşine sürekli odun atılır. Yazar önce misinayı çeker, sonra salar, az çeker, çok salar…

Tatlışköy

Destan Çağı’na olan bir diğer eleştirim ise Küçükçaplılık ilçesinin meşhur olmasına neden olan o Rhun köyünün fazla tatlış* olması.

(Bu Rhun Köyü için iki ilçe yüzyıllardır süren büyük savaşlar vermektedir. Savaş bugün bile hala sürmektedir.)

Tüm hikayenin yaşandığı köydeki bu insanların hayatları bizim dahil olduğumuz süreye kadar o kadar tatlış* ilerlemiş olacak ki, tüm insanlar iyi veya iyi niyetli. Herkes sanki kötülük evlerinden uzak yaşayan komşularıymış da uzun zamandır sesi soluğu çıkmıyormuş gibi davranıyor ve öyle haraket ediyor. Ama bu insanların geçmişte yaşadıkları tatlış olmaktan çok uzak, ağır ve hatta travmatik olarak sunuluyor. Yani bu travmaları yaşayan insanların aslında kötülüğe alışkın olması ve her şeye iyi niyetli yaklaşamaması gerekiyor. Hal böyle olunca kitabın tutarlılık kısmı biraz zarar görmüş oluyor.

*Minnoş? Yumoş? Olmadı.

Yalnız ilginçtir yazar bu mini tutarsızlığı Fhrey kısımlarında yaşatmıyor. Fhrey kısımlarında yazar, oldukça sert siyasetin ve ellerindeki güç ile tanrılaşmaya başlayan, tanrılaştığına inanan, güç sahibi grubu oldukça gerçekçi yansıtıyor. Yazar bu bölümlerde gizemi de oldukça güzel kurgulayarak o leziz, ağız sulandıran gizem menüsünün başlangıç tabaklarını önümüze koymaktan geri kalmıyor.

Kısacası Fhrey kısımları yıldızlı bir restorana, Rhun kısımları da adı duyulmuş ama denediğimzde neden adının duyulduğunu anlayamadığınız bir restorana benziyor.

Peki ya bunların birleşimi? Tanrı Katili test sonuçlarının ulaşması ve ilk isyan?Tanrıların gazabı?

İki restoranın birleşiminde adı nedensiz duyulmuş restoranın lezzetsizliğinin yıldızlı restoran lezzetini bastırmasını bekleriz değil mi? Tatlının içerisindeki ufacık bir ekşiliğin o tatlıyı bozması gerekir, değil mi?

Destanlar Çağı için değil. Destanlar Çağı’nda bu iki restoran birleşerek lezzetini asla unutamadığımız “mahalle pilavcısı” seviyesinde yeni bir restorana(?) dönüşüyor. Fakat bu dönüşümden tam büyük keyfi almaya başlarken kitap bitiveriyor ve tıpkı o pilavcının var oluş süresi gibi bu kısım oldukça kısa sürüyor.

Sonuç olarak efsanelerin heybetli ateşinin ilk kıvılcımı biraz cılız kalmış oluyor.

Ara Söz?

Destanlar Çağı için çok da iç acıcı konuşmadığımın farkındayım. Kendimi savunmak adına diyebileceğim tek şey: serinin diğer kitaplarından geriye baktığımda bu kitabın kusurlarının daha ön plana çıkıyor olması olacaktır. Tıpkı gül bahçesindeki tek bir papatyanın göze batağı gibi. Bu papatya güzel değil demek değildir, sadece gül bahçesinde beklenmeyendir ve beklenmeyen şey kusurlu gözükür. Kusur da daha akılda kalıcıdır.

Benim de incelemede çoğunlukla değindiğim o kusurlar oldu maalesef. Ama bu, Destanlar Çağı okuması keyfili değil veya okuması sıkıcı demek asla değil. Destanlar Çağı birçok bakımdan ortalamanın üstünde bir kitap. Durağan yapısı okuru sıkarak kitaptan uzaklaştırmıyor ve seriye devam ettirecek o ışıltıyı* asla kaybettirmiyor.

*”O” ışıltı. Gözlerime bakar mısınız? Ne görüyorsunuz?

O halde gelin biz de o ışıltıyı kaybetmeden artık ikinci kitaba geçiş yapalım.

Kılıçlar Çağı

İlk kitap için yukarıda okumuş olduğunuz tüm o eleştiriler vardı ya, unutun onları. Michael J. Sullivan sanki zamanda yolculuk ederek* bu yazıyı okumuş da Kılıçlar Çağı’nı özellikle o eleştirilerden arındırmış gibi karşımıza çıkıyor. Kitapta minik tutarsızlıkların, seriyi biliyormuşuz gibi davranmanın ve tabii ki o durağanlığın esamesi okunmuyor.

* Ya da ben zaman yolcusu olabilirim. Öyle ise bu yazıyı Michael J. Sullivan’a ben vermiş olurum. Ama o durumda geçmişe gidip sadece bu yazıyı vermekle kalmam büyük şirketlere yatırım da yaparım. O halde… o halde banka hesabımda… bi sn… hemen geliyorum!

Yazar ilk kitaptan kalan sorunların ciddi sonuçlarıyla kitabın açılışını yapıyor ve bu açılışı ana hikayenin ilerlemesindeki yakıt olarak kullanıyor. Ama bu yakıt, elektronik araçlardaki gibi sürekli şarj edilmesi gereken ağır, yavaş, kötü elektrik değil; güzel, nefis, çevre düşmanı fosil yakıt. Motorlarımızı güçten tir tir titreten, bu güçle bizi oturduğumuz yere yapıştıran enfes fosil yakıt.*

*Greta bunu okuyup dava açar mı acaba? Ne olur ne olmaz ben yine de YTD yazayım.

Fosil yakıtın sağladığı güç patlaması devam ederken yazar, ilk kitaba az biraz eklediği mizahı güçlendirerek keyifli diyaloglar yaratmayı eksik etmiyor ve ara ara yüzümüze minik tebessümler ekliyor. Hal böyle olunca kitap okunması oldukça keyifli ve heyecanlı bir yapıya bürünüyor.

Ayrıca bu kitapta bölüm başlarında bulunan, o bölüm hakkında ufak spoiler içeren ve karakterlerden birinin* kitabından alıntı olan paragraflar, ilk kitabın aksine, üzerimizde merak duygusu oluşturmakta oldukça başaralı rol oynuyorlar. (İlk kitapta bu notlar bölümden bağımsız oldukları, veya öyle hissettirdikleri, için ilgi çekici olmaktan uzak kalıyorlardı.) Bu kısımları okuduktan sonra bölümün o paragrafa bağlanmasını iple çekiyor, bağlantının nasıl olacağını merakla bekliyor oluyoruz.

*Brin’nin. Karakterin adı. Minicik bir kelime oyunu. Tatlış? Yumoş? Olmadı.

Kılıçlar Çağı’nda hikaye yine daha çok Rhunlar (insanlar) üzerinden ilerliyor ama bu kez evren, karakterlerin aldığı kararların sonuçları üzerinden anlatılıyor. Böylelikle ana hikayede ilerleme kaydederken hem evren hakkında bilgi ediniyor, hem de karakterlerimizi daha iyi tanıyarak karakterlerle bağ kurabiliyor, onların hissettiklerini hissedebiliyor ve onlarla özdeşleşebiliyoruz.

Fhrey (Elf) bölümlerinde de değişikliğe giden yazar, aldığı zekice karar ile bu kez Fhrey bölümlerini tepeden değil, alt taraftan*, halktan, anlatmayı tercih ediyor ki bu, Fhrey toplumunun düşünce yapısını anlamamıza çok daha büyük katkı sağlıyor.

*Halkı alt taraf olarak düşünmekNe halde geldim ben! Kendimi Frankenstein’nın canavarı gibi hissediyorum. Ama burada kendisi DR. değil, ekonomist.

Yalnız burayı biraz açmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü Fhrey toplumu ölümsüz ve uzun zamandır yaşayan güç sahibi tepedekiler oldukça kadim ve kibirli. Dolayısıyla ölümsüz olmayan bizler için bu karakterleri içselleştirmek oldukça zor. Bunu çok iyi bilen yazar da bizi, daha “çocuk” olan Fhreylerin düşüncelerine tanıklık ettirerek onları daha rahat anlayabilmemizi ve aldıkları kararları veya düşünceleri daha net içselleştirebilmemizi sağlıyor.

Tabii yanlış anlaşılmasın bunlar hala Fhrey, hala ölümsüz ve bu ölümsüzlüğün içerisinde bir de Sanat’a, büyüye, sahip “tanrısallaşmaya” dönüşen bireyler. Yani yazarın çocuk Fhrey hamlesiyle bir anda onları hem anlayabiliyor hem de onlardan korkabiliyor hale geliyoruz. Çok zekice, çok.

Fhrey kısımlarını kapatmadan son değinmek istediğim kişi de Kadim Kapı izleyeni. Yazar Fhrey kısımlarındaki siyaset, komplo ve ihaneti yavaş yavaş pişirirken gizemli Kapı izleyen* ile de bizlere evren hakkında ufak ufak bilgi kırıntıları atarak merak merkezimizi durmadan tatlı talı kaşıyor. Yazar bu kaşımayı o kadar güzel ve fark ettirmeden yapıyor ki bir süre sonra her Fhrey bölümünde kendimizi bu kişiyi beklerken buluyoruz. Ama çok kaşımanın tahriş yapacağını bilen yazar her bölümde kaşıma sunmuyor, yalnızca kaşıntı dayanılmaz olduğunda kaşıma çubuğunu çıkartıyor. Ne diyelim: “ALL HEİL THE KAŞIYICI”

*Eee Hoid? Sen misin? Bu da sen çıkma lütfen artık kaldıramayacağım!

Yeniden Rhunlara ve hikayeye dönecek olursak: Hikaye nehrimiz açılıştan kısa bir süre sonra üç kola ayrı kola ayrılıyor ve ana nehrin daralan bu kollarında anlık taşkınlar yaşanmaması için akan suyun debisi azıcık kısılarak hikaye demlenmeye bırakılıyor.

Biz sayfalar nehrinde yavaş yavaş ilerlerken artık taşkın önlemini almış olan yazar, ana hikayeyi temelden etkileyecek çok büyük olayları harekete geçirmeye başlıyor ve geriye sadece suyun debisi tekrar arttırmak kalıyor.

Eh dar nehir yollarında yüksek debi demek, nehir üstünde bulunan bizler için rafting demek. Kan kaynatıcı, stres yaratıcı, heyecan pompalayıcı rafting.

Sonuç: burası da bitsin, şurası da bitsin derken geçip giden saatler.

Son Söz?

Evet ikinci kitabın üzerimde bıraktığı etki kelimelere dökebildiğim kadarıyla böyle işte. İlk kitabın incelemesinin bıraktığı kekremsi tadı az çok silebildim mi? Umarım silebilmişimdir. Yeniden hatırlatmak isterim seri üstüne koyarak ilerleyen ve üçüncü kitap sonrasında sıçrama yapan bir seri.

(*)Aslında incelemenin başında söylediğim gibi bu inceleme içerisine üçüncü kitabı da ekleyecektim ama bu haliyle bile yazı oldukça uzun oldu. Bu yazıyı bölmek isterken üstüne üçüncü kitabın incelemesini eklemek istemedim. O yüzden üçüncü kitap hakkında sadece şunları söyleyeceğim ve incelemeyi kapatacağım:

İlk iki kitap aslında üçüncü kitabın hazırlık aşamalarından oluşuyor. Üçüncü kitap ile kızılca kıyamet kopuyor ve savaş başlıyor. Zaten kitabın adından da bu anlaşılabiliyor. Savaşlar Çağı.

Savaşlar Çağı ile fedakarlık, güç, büyü, umutsuzluk, umut, keder yani ilk iki kitabın sunduğu her şey büyüyerek devam ediyor. Ama bunların hepsi “ölümlüler” arasında gerçekleşiyor. İşte üçüncü kitaptan sonraki sıçrama tam da burada oluyor. Dördüncü kitap ile ölümlüler arasında oynamayı bırakıyor, oyun masamıza tanrıları davet ediyoruz.

Ve böylece de incelemenin başına dönmüş oluyoruz. O yüzden artık kapatıyorum. Buraya kadar bana sabrettiğiniz için teşekkür ederim.

Herkese keyfili okumalar dilerim.

*Bu yazıyı okuyabiliyorsanız, zamanda yolculuk yapamadım demektir.

17 Beğeni

Güzide Sabri - Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi(Ölmüş Bir Kadının Günlüğü)

Kitabı görmeden çok önce aynı isimde bir Yeşilçam filmi görmüştüm. Hasta genç kız Hülya Koçyiğit, doktor ise Ediz Hun’du. Kitabı okurken aklıma sürekli o film geldi.

Kitabın melankolik anlatımında baştan sona işlenen konu yasak bir aşkın acısıdır. Evli ve çocuklu bir adama aşık olan hasta genç kız, yuva yıkmamak için aşkından uzak durur. Daha sonra ailesinin baskısıyla kendisinden epey yaşlı bir adamla evlenir. Bir nevi inziva halinde yaşar ama hikayesi burada bitmez. Yine fazla acı, elem, hastalık, melankoliye neden olur.

Kadın karakterin onurlu duruşunu sevdim. Anlatım akıcı ama çok depresifti. Karakterin acı çektiği belliydi ama aşırı tekrarlarla bunu dile getirmesi, hep aman Yarabbi bu ne acı deyip durması benim için bunaltıcıydı. Yine de sevdim, devam kitabı olan Nedret’i merak ettim.

Halid Ziya Uşaklıgil - Aşk-ı Memnu

Kitapta aşk sanılan şeylerin gerçekte neler olduğu gösteriliyor. Bencillik, hırs, korkaklık, yalnızlıkların getirdiği bir facia işleniyor. Karakterlerin her biri suçlu olsa da en çok Adnan’a kızdım. Çapkınlığıyla ünlü yeğenini kendi genç karısından kıskandığı için kızıyla evlendirmeye razı oluyor. Sırf gençliği ve güzelliği nedeniyle evlendiği Bihter’e ise gerçekte hiç değer vermiyor, duygularını umursamıyordu.

Kitabın anlatımı epey akıcıydı. Olaylar dağınık olsa da çabucak bitiyor. Karakterlerin ruh halleri iyi işlenmişti.

Hüseyin Rahmi Gürpınar - Cadı

Hikaye, eşi vefat eden küçük çocuklu genç bir kadın olan Fikriye’nin yeniden evlendirilmek istenmesiyle başlıyor. Bulunan koca adayı, başından birkaç kez evlilik geçmiş olan iki çocuklu Naşit Nefi Efendi’dir. Söylentilere göre Naşit Nefi’nin çocuklarının annesi Emine Binnaz Hanım hortlamıştır…

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın hurafelere karşı yazan bir isim olması nedeniyle hikayenin nasıl sonuçlanacağını az çok tahmin edebilirsiniz. Dönemin insanlarının bakış açısı karakterler aracılığıyla eleştiriliyordu. Kadın -erkek ilişkileri, o devrin bakış açısından evlilik, batı inançlar, spiritüalizm, eğitimsizlik, cehalet, vb. birçok konudan bahsediliyor. Kitapta bu eleştirileri, sorgulamaları okumak güzeldi. Ancak okurken bazı noktalar hoşuma gitmedi. İlk sayfalarda otuzlu yaşlara ulaşmış bir kadının kadınlık cazibesini yitirdiğini bir kadın karakter ağzından söylemek anormal bir durumdu.

14 Beğeni

Roger Zelazny- Bu Ölümsüz

…Ve Bana Conrad Deyin adıyla tefrika edilen Bu Ölümsüz, ilk olarak 1965 senesinde bir bilimkurgu dergisinde iki bölüm halinde yayınlanmıştır. 1966 yılında Hugo En İyi Roman ödülünü Frank Herbert’in Dune ile beraber kazanmıştır.

Kitabın Konusu: Nükleer savaş sonrası yıkıma uğrayan dünyanın nüfusu azalmış ve dünya çeşitli mutasyona sahip uzaylılar tarafınca istilaya uğramıştır. Conrad Nomikos isimli gerçek yaşı belirsiz bırakılan anlatıcı, kendisini istemediği bir görevin içinde bulmuştur. Mavi tenli uzaylı ırkı Vegalılardan biri olan Mysthigo için harabeye dönen dünyada turist rehberliği yapacaktır. Bu geziye başkaları da dahil olur; Mysthigo’nun koruması olarak gelen ve Conrad’ı farklı bir isimle tanıyan bir katil Hasan, Kızıl Saçlı Peruk lakabıyla anılan ve aynı zamanda Conrad’ın eski sevgilisi Diane, onun Vegalıları hiç sevmeyen kocası Dos Santos, Biyolog George ve eşi Ellen ve son olarak dünyalı yaşlı şair Phil -o da Conrad’ın eski dostudur… Gezi, Mısır’dan Yunanistan’a kadar sürer. Tabi başlarına çeşitli belalar gelir.

Kitabın konusu çok ilgi çekici duruyor ama anlatım çok karışık ve dağınıktı. Kimin kim olduğunu, neler olduğunu anlamam için epey bir okumam gerekti.

Yunan mitolojisiyle hikaye harmanlanmıştı. Karakoncolos’un ne olduğunu bilmiyordum, Anadolu’ya ait bir kötü cinin/umacının neden Yunanlılara malledildiğini anlamadım. Ve Karagöz’ün Karagozis olarak isimlendirilmesinden de hiç hoşlanmadım.

Kitapta Conrad’ın tanrısal bir varlık olup olmadığı belirsiz bırakılıyor. Onun dışındaki karakterler ve hikaye aslında üstünkörü anlatılmış gibiydi. Kitabın finali ise hızlı oldu.

18 Beğeni

Beyaz Kum Cilt 1 - Brandon Sanderson

Beyaz Kum Cosmere’in ilk parçasıymış, ancak sanırım ki en zayıfı olmuş. Sanderson’ın önsözünde belirttiği gibi Dune esintileri ilk başlarında epey hissediliyor ancak sonrasında oluşturulan yaratımı ben beğendim. Sınırsız Arcanum’daki Taldain Sistemi kısmını okuduktan sonra oluşturduğu gezegenin ve büyü sisteminin yapısı daha anlaşılır oldu. Taldain epey umut vaat etti aslında bana.

Sorun sanırım hikayenin çizgi romanlaştırılmasında. Sanderson’ın yazımı ve dili yok olmuş, fazla basit ve sığ bir esere dönmüş. Yine Sınırsız Arcanum içindeki, 1999 taslağından 20 sayfalık kısım bu görüşümü bana onaylattı. Sanırım Sanderson da içten içe bunun farkına varmış ki, geçmiş dönemlerde Beyaz Kum’u tekrar ele alıp romanlaştırarak yayınlayacağını açıklamıştı. Umarım bu projesi gerçekleşir ve hikayesi gelişip devam eder.

Beyaz Kum’un 2. ve 3. cildi dilimize kazandırılmış olmasa da gezegenin gece ve gündüz şeklinde ayrılan çift yıldızlı yapısı, bu yapının oluşturduğu kozmopolitliği ve büyü sistemi benim epey ilgimi çekti. Çizgi roman okuru hiçbir zaman olamadım hiç ancak kısa süre içinde 2. ve 3. cildini de okuyup devam edeceğim bakalım.

Gelecekte Beyaz Kum’un roman versiyonunu ve bu versiyondan devam edecek bir seriyi görürüz umarım.

18 Beğeni

Başka Yer’den Hikayeler 05

Elimdeki beşinci ve son cildi de nihayet bitirdim. İlk macera, dönüşü ayinlenen (yakıştı) Dracula’nın romanını da hızlıca özetlerken, ondan beklenmedik hareketlerle keyifli bir son sunuyor. Van Helsing, Mystere ya da Dog’da gördüğüm Jack the Ripper hikayesinden daha doyurucu resmedilmiş burada, Hoffmann’ın Kum Adam’ına atfedilen Olympia ile birlikte. Vampirler hakkında da yaratıcı fikirler sunulmuş.




İkinci macera ise, konuk edilen karakterlerden sinematik öğelerine değin vadettiklerini toza dönüştüren büyük bir hayal kırıklığı.

Gelgelelim sondaki bilgilerde öyle bir cevher var ki, tüm seriden rol çalıyor:

4 Beğeni

Kralların Çarpışması 1-2

Westeros’un topraklarında kan ve savaş son hızıyla devam ediyor. Dört kral ve bir kraliçe var ve hepsi hakkı olan taht için kanının ve terinin son damlasına kadar savaşıyor(kısmen :d).

Seriyi çok hızlı okuyorum ve bir yandan iyi mi kötü mü yapıyorum emin değilim ama şunu söylemeliyim akıp gidiyor. Karakterlerin griliği ve kendince haklı olmaları çok hoşuma gitti. Robb intikam ile yürüyor, Stannis hakkı olan tahtı istiyor, Renly de öyle, Lannister lar ise tahtı ve kral topraklarını salmak istemiyor. Ama denizin ötesinde uzak ve özgür şehirlerde üç ejderhası ile ejderhaların anası da var ve son hız ordu toplamak için uğraşıyor.

Ortaçağ ve hafif fantezi daha önce hiç girişmediğim bir türdü ama sanırım en iyi serilerden biriyle giriş yapmış olacağım ki ilk üç kitabı arka arkaya bitirdim ve beraberinde oynamadığım ortaçağ temalı oyunlara da girmemi sağladı.

20 Beğeni

Gönül - Natsume Soseki

Gönül ilk kez 1914 yılında yayımlanmıştır. Gönül (Japonca aslıyla Kokoro) sadece yürek anlamına gelen bir kelime değilmiş. Hikayede bir aşk varsa da esas anlatılan zaten bu değildi.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk iki bölümü üniversite öğrencisi olan genç anlatıcının ağzından okuyoruz. Bu bölümde dostu ve akıl hocası olan “Hocam” diye hitap ettiği bir adamla olan anılarından bahsediliyor. Yaşça büyük olan bu adam insanlara karşı belli bir mesafededir. Eşine nazik davranır ama onunla bile arasında aslında bir mesafe vardır. İsimsiz anlatıcı haklı olarak bu adamı merak etmektedir.

İkinci bölümde anlatıcının ailevi nedenlerle köyüne dönmesi işleniyor. Bu kısımda dikkatimi çeken şeylerden birisi, anlatıcının babası ve hocasını karşılaştırıp durmasıydı. Son bölüm olan üçüncü bölümde anlatıcı değişiyor. Anlatıcının hocası hayatını olduğu gibi bir mektupla anlatıyor.

Gönül’ün anlatımı son derece naif ve akıcıydı. Burada esas üzerinde durulan mesele iyi ve kötü insan olmanın ne demek olduğuydu. Gerçekten iyi ve kötü insan var mıydı veya neye göre öyleydi bu? Kitapta bu tür sorgulamalardan sonra hocanın hayat hikayesiyle buna bir cevap veriliyor. Hüzünlü bir hikayeydi. Karakterin incelikle anlatılan psikolojik yönünü okumak ise ayrı bir zevkti benim için.

16 Beğeni

Bu Ayak İzi Senin Dr. Watson - Sevil Atasoy

Sevil Hanımın yazdığı 10 kitabı da okuyarak, aklımda külliyatı bitirilmesi gereken yazarlar listesinin bir maddesine daha işaret koymuş oldum.

Kitap Sevil Hanım’ın ikinci kitabı olduğu için akıcılık ve dil bakımından oldukça zayıf.

İçerik bakımından ise çok vakanın yer aldığı bu kitap, suç ve adli tıp ile ilgilenenlerin kesinlikle okuması gereken bir çalışma olmuş.

Özellikle Hz İsa’nın Torino Kefeni ve Hitler in hatıra defterleri gibi konular oldukça ilgimi çekti. Ancak bunun dışında çok fazla ilgi çekmeyen, kitaba neden eklendiği belli olmayan konular mevcut.

Olaylara yaklaşım açısından ise bazı konularda çok yüzeysel kalırken, bazı konularda çok fazla detaya girilmiş.

Sevil Hanımın kitaplarını okuyanlar bilirler ki, Sevil Hanım’ın kitaplarında kendini fazlaca över, biraz kibirli bir tavır takınır :slight_smile:

Genel olarak iyi ama özensiz bir kitap.

Puanım 6.5/10

15 Beğeni

Kendisini kanıttan çok seviyorum, oldukça yetkin ve zeki de biri. Hangi kitabını tavsiye edersin ilk okuma için.

2 Beğeni

Üstat kitaplar birbirine çok benziyor.

“Kusursuz Cinayet Yoktur” kitabını al oku, yazım tarzını beğenirsen diğer kitaplarını okuyabilirsin.

3 Beğeni

Peşpeşe iki Diskdünya kitabı okumak gibi bir hata yaptım. Aman bir şey kaçırmayayım diye didik didik etmekten kafam infilak etmek üzere. Yazan nasıl yazmış helal olsun diyorum.

İlginç Zamanlar, Rincewind serisinin 5. ve şimdiye kadarki en iyi kitabı. Hasbüyü ve Eric neredeyse birbirinin aynısı gibiydi. Rincewind bir belaya bulaşıyor korkup kaçmaya çalışıyor ekseninde sıkışmıştı. Neyse ki bu handikaptan çıkılmış. Devam eden farklı bir hikaye olması beni tatmin etti. Uzakdoğu parodisi olan Agetha İmparatorluğu daha önce ziyaret etmediğimiz bir yer ve Diskdünya’da farklı bir ulus görmek keyifliydi.

Şimdi burada aklıma takılan bir şey var. Goodreads ve Reddit’teki yorumlarda Çin ve Japon kültürlerine ait ögelerin birlikte kullanılması ırkçı bulunmuş. İkisi farklıymış, bu tektipleştirmeymiş ve Uzakdoğulu bireyler incinebilirmiş. Ancak bunu söyleyenler de hep beyaz diyebileceğimiz insanlar. Ben Japon asıllıyım ve çok kırıldım diyene denk gelmedim. Zaten bütün seri her şeyin bir parodisi değil mi neden ırkçılık olsun ki? Tadım kaçtı gerçekten. Ben mi yanlış düşünüyorum yoksa SJW kültürü işbaşında mı? Okuyan varsa fikrini merak ediyorum.

Rincewind okumaktan aman aman zevk aldığım bir karakter değil. Bir sonraki sayfayı merak ettirecek cazibeden yoksun. Terry Pratchett de farkına varmış olmalı formülü değiştirmiş. Kaleminin ne kadar güçlendiğini görebiliyoruz. Eli yüzü düzgün bir roman çıkmış ortaya. 400 sayfa dolu doluydu. Tempo hiç düşmedi. Eh Rincewind yine her zamanki gibi. Ek olarak kibar bir devrim, biraz barbarlık, bir miktar komplo ve eski dostlar. Mizah dozu fazlasıyla yeterli. Tatlı tatlı soktuğu laflar da gözden kaçmıyor. Adamsın Pterry.

Postane ise farklı bir noktada. Sanayi Devrimi serisinin 4. kitabı. Dolandırıcılar Kralı* Nemly von Lipwig beyle tanışıyoruz. (*Burada Serdar Tezcan şakası yapmak konusunda kararsız kaldım. İstediğiniz gibi kabul edebilirsiniz.) Vetinari tarafından kraliyet postanesini kalkındırmak amacıyla görevlendiriliyor. Nemly ilgi çekici bir karakter olmuş. Problemleri üçkağıtçı zihniyle çözerken taklidini yaptığı insana dönüşmesini okumak çok keyifliydi. Kötü adam Gilt ile Nemly’nin aşağı yukarı benzer insanlar olması güzel bir ayrıntı. Kitabın hiciv yönü ağır basıyor. Paragöz patronlar, liyakatsizlik, mağdur edilen insanlar, tekelleşme ve sonucunda fahiş fiyatlar o kadar tanıdık ki. Bunun yanında suç, teknoloji, bürokrasi gibi pek çok noktaya dokunulmuş.

Amazon’da ucuza denk gelince İngilizce baskısını da almıştım zamanında. Muhtemelen kelime şakası var burada dediğim yerlerde orijinalinden kontrol ettim. Birkaç tane espriyi de öyle yakaladım. Moist-Nemly çevirisini çok sevdim gerçekten. Ancak Adora Belle/adorable, prophet/profit gibi bir iki nüans kaybolmuş. Keyif kaçıracak düzeyde değil. Sadece İngilizce konuşurken komik olan bir şeyi nasıl çevirebilirsiniz ki zaten.

Böylelikle 25 kitap bitmiş oldu. Okunacak kitapların azalması inceden üzmeye başladı. Hemen olmasa da sırada Ruh Müziği var.

22 Beğeni

Şafakparesi / Dawnshard

Sınırsız Arcanum’daki tüm kısa hikayeleri bitirdiğim ve Savaş Ritmi’ne geçmeden önce biraz boşluğum olduğu bir dönemde Şafakparesi’ni de aradan çıkarmak lazım dedim. Biraz zoraki başladım aslında, bir çeşit okumasak olmaz görev bilinci ile elime aldım. Ancak çok beğendim. Sanderson’ın aklına estikçe böyle ara kısa hikayelere girişmeyi sevdiğini öğrendik artık. İşte Şafakparesi olması gereken, daha doğrusu olmasını istediğim seviyedeki kısa hikaye olmuş.

Fırtınaışığı ana kitaplarında Rysn ve Vstim’e ayrılan ara bölümleri okuduğumda biraz fazlalık gibi gelmişlerdi, pek sevdiğim kısımlar değildiler. Şafakparesi’nde ana karakterimiz Rysn olmuş, önceden okuduğumuz o ara bölümler bu kitaba güzel bir temel hazırlamış. Rysn’ın karakterinin gelişimi, kararlılığı, zekası ve liderliği takdire şayandı.

Roshar denizlerinde bir macera ile Aimia’yı keşfederken bu gemi macerasına dahil olan Rüzgarkoşucularımız Lopen ve Huio ile Kaya’nın kızı Şerit de olunca dinamik ve uyumlu bir ekip oluşmuş. Lopen’in POV lerini okumak eksikliğini bilmediğimiz bir ihtiyaçmış :slight_smile: Bol bol komik sahne çıkartıyor bize saolsun.

Bu kısa ama dolu dolu kitap hem kendini bir çırpıda okutuyor hem de Cosmere adına önemli birkaç yeni bilgiyi de bizlere sunuyor. Cosmere maceraları ilerledikçe Şafakparesi ile ilgili bakalım daha neler öğreneceğiz? Uyumayanlar’ın rolü artacak mı? Chiri-Chiri büyüyecek mi :slight_smile: gibi meraklarla kapadım kitabı. Rysn de çok daha ana bir role taşınacaktır.

Bazı terim ve çevirilerde önceki kitaplara göre biraz uyumsuzluk olmuş, yazım hataları da mevcuttu. Ancak okuma zevkini kaçıracak sıklıkta tekrarlanmadılar. Yayınevi keşke her kitapta çeviri ve çevirmen istikrarını sağlayabilse Sanderson kitaplarında.

20 Beğeni

GÜNLÜKLER - SYLVİA PLATH

Kitabı bitireli kaç gün oldu bilmiyorum ama içimde yarattığı etkiden sıyrılamadım hâlâ. Altını çizdiğim cümleleri (kitabın yarısından fazlasını çizdim, her yer notlarla dolu) düzenleyip kaydetmem gerekirken masamda öylece durması ve kendime söz verdiğim inceleme yazma sözünden haberdar olup beklentiye girmesi, onu cansız bir nesneden ayıran noktalardan birkaçıydı yalnızca. Sylvia, uzun zaman önce intihar ederek yaşamına son verip aramızdan ayrılmış olsa da, yazdığı bu günlükle ölümsüzlüğünü hatırlatıyor sürekli bana. Henüz kitaplığıma bile kaldıramadım bu yüzden. Aslında öfkeliyim, çünkü yaşamayı bu kadar çok seven, hayatın durağan akışında bile anlamlar arayan, hayalleri ve hevesleriyle bir yerde olma hissini doyasıya tatmak isteyen bir kadının intihara sürüklenmesini kabullenemiyorum. Elinden tutan kimsenin olmayışı, yalnızlığa hapsedilmesi ve sürekli içinde kaybolduğu depresyon kuyusuna atılmış olması onu bu hale getirdi. Yazdıklarıyla var olma amacıyla ve edebiyat tutkusuyla yaşamış bu kadının günlüklerini bile tam haliyle okuyamıyoruz, çünkü onu birçok kez üzen, aldatan ve kendi edebiyat çalışmaları için kullanan kocası yüzünden. Günlüklerinin bazıları yok edilmiş, zamanında sansürlenmiş, bir sürü tahribata maruz kalmış.

Benim hayatımın amacı ne ve onunla ne halt edeceğim? Bilmiyorum ve korkuyorum. Asla istediğim bütün kitapları okuyamayacağım; olmak istediğim bütün insanlar olamayacağım ve yaşamak istediğim bütün hayatları yaşayamayacağım. Kendimi istediğim bütün becerileri edinecek kadar eğitemeyeceğim. Bunları neden istiyorum? Hayatımda mümkün olan zihinsel ve fiziksel tecrübelerin tüm renklerini, tonlarını ve çeşitlerini tatmak ve hissetmek istiyorum. Ve korkunç derecede sınırlıyım. / s.31

Hayatının birçok döneminde depresyon batağında boğulmasının nedeni bu satırlarda gizli. Bir arayış, bir kendini bulma hali, iyi bir şeyler yapma isteği hâkim düşüncelerinde; ama elinin kolunun bağlı olduğunu çok iyi biliyor, çünkü erkek egemen bir toplumun parçası olduğunun farkında.
Mükemmeliyetçiliği ve kaygıları yüzünden bir şey başaramayacağının bilincinde olmak onun tanıdığı bir duygu ve tüm bunların farkında olabilmek, kendini tanıyabilmek en güzel şey aslında. Kendini bildiği için bazen eli ayağına dolaşıyor, stres ve heyecan onu ele geçiriyor ve her şeyi salmanın akışına bırakıyor kendini. Kimi zaman güçlü, kimi zaman bir zavallı gibi. O kadar doğal ve samimi ki, günlüğüne doldurduğu satırlar karmaşık, tıpkı hepimiz gibi, tüm insanlar gibi.
Sevmek ve sevilmeyi istemek, her şeyi tutku dolu yaşama ihtiyacı niye insanı âciz kılsın ki? Bencil olduğunu düşünüyor Sylvia; bana öyle gelmedi hiç. Bencil olan çevresiydi; annesi, flörtleri, kocası, okul ve iş arkadaşları…

‘’İki çocuğunu geride bırakıp kendini öldüren bir kadın bu’’, gözüyle okuyacaksanız, onu ve yaşamını yargılayacaksanız ve onun seçimlerini sorgulayacaksanız hiç okumamanız gereken bir kitap bu. Çünkü yazılanlar kurgu değil, bir dolap yok, bir oyun yok burada. Yalnızca gerçekler var, hatta öyle gerçekler ki bunlar; duygu ve düşünce selinin içinde, iç çatışmaların kucağında, bazen gülümseten, bazen de hüzünlendiren sayfaların akışında bir yere ait hissedememenin ve kendini bulamamanın fırtınasında dümeni tutuyormuşsunuz gibi bir anlatı bu. Yoğun, kasvetli ve karanlık… Hep mutsuz anlarına denk gelmedim tabii ki, ama sanki hep o yaşadığı mutlu anların bedelini ödemiş gibi bir şey oldu. Sonunun nasıl bittiğini bildiğiniz bir insanın yazdıklarını okumak hiç kolay değil. O kıvılcımları görmek ve engelleyemeyeceğimiz şeylere tanık olmak insanın yüreğini acıtıyor. Belki de bu kadar etkilenmemin nedeni onda kendimi görmekti, bilmiyorum. Yazarlığı sık sık düşünmem; bu hayalimi gerçekleştirebileceğimi bilememek ve bu konudaki umutsuzluğum özellikle. Sonra dil öğrenme sürecimiz, o da Fransızca çalışıyor falan. Sevdiğim bazı yazarları çok seviyor; Virginia Woolf mesela. Çok tanıdık şeyler vardı hayatımıza dair. Yaşamım ile okuduğum kitaplar arasında genellikle böyle bağlantılar kurabiliyorum ve bu çok çarpıcı bir şey. Bu tesadüfe, ayarlamadan ve bilmeden şahit olmak ilginç gerçekten.
Sylvia Plath ile bu şekilde tanışmak dokunaklı bir deneyimdi, onun en özel anlarını okumanın sunduğu atmosferden olsa gerek, hemen benimsediğim bir yazar oldu. Kapak resmindeki Sylvia ile ne zaman bakışsak boğazım düğümleniyor; yüz ifadesi, özellikle gözleri… sanki anlatmak istediği o kadar çok şey var ki. İyi ki otuz yıllık ömründe günlük tutmak aklına gelmiş. İyi ki varsın Sylvia, iyi ki günlüğünü okumuşum.

İncelememi paylaştığım platform:

https://www.instagram.com/p/DPEPYhJiNSC/?igsh=YXNvdTNyOTN3ZzFr

22 Beğeni

Bihter Saatçi - Ay Tutulması

Rian… Kızıl saçlı binici kadın. Henüz bir bebekken annesinin kucağından koparılıp bir kurtkanat binicisi olarak yetiştirilmiş. Onu yetiştirenlerin aşıladığı değerlerden hiçbir şüphesi yok. Yukarı şehrin düzenine sadakatle bağlı bir kurtkanat binicisi.

Karşısında ise köklü bir ailenin oğlu olan Keryn duruyor: dışarıdan bakıldığında eğlenceye düşkün, fakat içinde rüyaların çağrısına kulak veren bir araştırmacı ve rüyalarındaki kadına tutkun saf âşık. Boynunda taşıdığı taş bir hatırlayışın anahtarı. Keryn’in rüyaları, unutturulmuş bir geçmişe, kaybolmuş bir ilk tapınağa açılıyor.

Yukarı şehrin tek tanrı Ivae inancı, güç ve sadakat kuruluyken, geçmişin tanrıçaları Ellariana ve Valeriana, bu düzenin dışında unutulmuş bir hikâyenin parçaları… Güneş ve ay tanrıçaları…

Keryn, Rian’a hizmet ettiği düzenin yozlaşmışlığını göstermeye çalıştıkça “inanç” ve “itaat” arasındaki çizgi, kızıl saçlı yüreğinde giderek inceliyor.

Roman, adının da söylediği gibi, bir ay tutulması etrafında şekilleniyor. Bu tutulma karakterlerin ruhunda da gerçekleşiyor. Rian’ın içindeki ışık, karanlığı yararak geçmişini aydınlatmaya çalışırken Keryn’in rüyaları ise birer pusula gibi onları hakikate yaklaştırıyor.

Bir kadının, Rian’ın; düzenle vicdan arasına sıkışmış kalbinin hikâyesi bu. Ve bir adamın, Keryn’in; rüyaların pusulasında kaybolmuş geçmişi arayışının…

Son sayfaya gelindiğinde, hikâyenin tüm parçaları birleşiyor. Hem epik bir mit hem de bir ruhsal dönüşüm okumanın verdiği tatmin ve yolculuk yapmış hissiyle kitabın son sayfasını çeviriyorsunuz. Fantastik severlere önerebileceğim bir kitap.

14 Beğeni