Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Thomas Berhard - Don detaylı incelemesi. İyi seyirler :blush:

14 Beğeni

Son Kıta - Diskdünya 22

Rincewind ve sihirbazlarımızın yeri her zaman ayrı, hiçbir maceraları hayal kırıklığına uğratmıyor. Son Kıta belki en iyi, en derin ve en manalı Diskdünya kitaplarından biri olmamış. Ama kesinlikle en eğlencelilerden biriydi :slight_smile:

Bu kitapla keşfettiğimiz XXXX kıtası bir Avusturalya parodisi, kültürel olarak bize biraz uzak kalsa da bazı genel bilgilerimiz mevcut ise çoğu eğlenceli göndermeyi yakalayabiliyoruz. Yan malzeme olarak Evrim, Mad Max, Zaman Yolculuğu gibi temalarda çok keyifliydi.

Görünmez Üniversitenin akademik kadrosu bu kitapta acayip eğlenceliydi. Kitap sadece Rincewind’in üstünde kalmamış, iki ana kola bölünmüş. Rektör Ridcully ve yancıları da kaptıkları bu payın hakkını beni kahkahalarla güldürerek verdiler.

31 Beğeni

Anadolu Korku Öyküleri 1

Kitap 2006 yılında Laika yayıncılıktan çıkıp sonrasında yayın hayatına Bilgi Yayınevi ile devam etmiş.

Tarihi belirtmemin sebebi, bu türde pek çok kitap yok. Bu çalışma da neredeyse 20 yıl önce yapılmış kolektif bir kitap.

Korku türünü seven, ayrıca Anadolu Korku kültürüne meraklı bir insan olarak bana, kitap aslında ilk başta çok şey vadediyor.

Bu işlere meraklı herkes gibi ben de Anadolu Türk kültürünün korku öğelerini edebiyatta kullanabildiğimizi pek düşünmüyorum. Bu işin ağababası olan Amerikan Edebiyatına bakınca, adamların aslında bize göre çok daha yavan olan kültüründen inanılmaz eserler çıkıyor. Burada korku edebiyatına üvey evlat muamelesi yapılması da ayrı bir etken. Maalesef edebiyatımızda bir şeyin kıymet görmesi için böyle sürekli bir kahır olması gerekiyor gibi.

Kitabın içeriğine gelecek olursak bana göre kitabın en güzel öyküsü Demokan Atasoy’un Kuyu adlı öyküsü.

Anadolu kültürünü çok iyi çözmüş, kültürün iyi tarafları olduğu kadar kötü tarafları olduğunun da farkında, bir köyün yaşantısının temel sosyal dinamiklerini çözmüş, evlilik, hamilelik gibi köylerde çok daha önem atfedilen olaylar üzerinden, biraz da büyüye dokunan çok güzel bir öykü. Kitabı okumasanız bile bu öyküyü okuyun.

Işın Beril Tetik’in Gelin Otu öyküsü yine çok sağlam bir öykü.

Ayşegül Nergis’in “Gerçekte Onlar Hayvan Gibidir” öyküsü güzel ancak çok fazla Stephen King kokuyor.

Cevizin Gölgesi Hain Olur adlı öykünün yazarını söylemeden kendisine çatayım. Efendim hiç mi bir Anadolu köylüsüyle karşılaşmadınız :slight_smile: Çobanın kavalından melodi değil çıksa çıksa ezgi çıkar, onu bulamadık nağme çıkar, türkü çıkar. Yozgat’ın köyünde çoban kavalımdan melodi çıkıyor derse arkadasından LGBT şakaları başlar.

Karatepe öyküsü ise kitabın en klişe öyküsü. Yani Anadolu Korku Öyküsü yazıcam diyen birine git en klişe öyküyü yaz deseler bunu yazar. Arkadaşım öykünün sonu ne kötüydü öyle.

En arada kaldığım öykü ise Galip Dursun’un Güzay’ın Bin Dilek Ağacı. Öykü aslında inanılmaz yüksek potansiyele sahip, hikaye, mantık, kurgu çok iyi ama yazım size o akışı ve tadı vermiyor. Aslında üzerinde biraz daha çalışılsa kitabın magnum opusu olabilecek öykü biraz geride kalmış gibi.

Kitabı genel olarak sevdim. O sebeple puanım 7.5/10

Sonradan ekleme : o ne rezil bir kapaktır arkadaşlar.

19 Beğeni

Sonradan 2 ve 3 ü de gelmişti diye hatırlıyorum üstat, ilgini çekti ise onlara da bakabilirsin bir boşlukta.

Ben bu kitabın Laika baskısını çıktığı zamanlarda okumuştum, sanırım lisedeydim. Çok öykü seven biri olmadığım için hiç sarmamıştı, sonra başka bir arkadaşa vermiştim o ceplemişti kitabı :joy: .

1 Beğeni

Üstat 3 kitabı birden almıştım. Zaten goodreads’te 2. ve 3. kitabın puanları daha yüksek.

Kitaplar kısa olduğu için çok zaman geçmeden diğer kitabı da okumak istiyorum.

1 Beğeni

Petro-Kıyamet – Küresel Enerji Krizi Nasıl Çözüle(meye)cek? - Antonio Turiel

Enerji kaynaklarımızın günden güne azaldığı, ancak ihtiyacımızın daha da arttığı dünya düzenimizde Petro-Kıyamet harika noktalara parmak basan bir kitap olmuş. Petrol ve fosil yakıtlara neden bu kadar bağımlı olduğumuzu, alternatiflerinin neden çözüm olamadığını tek tek başlıklarla detaylandırırken Turiel bir bilim adamı olmasına rağmen akademik bir dil kullanmamış. Her okurun anlayabileceği bir sadelik tercih etmiş.

Turiel bey ile görüşlerimiz çok paralel :slight_smile: , bende uzun yıllardır bu tüketim odaklı döngünün bir çözümü olmadığını düşünüyorum. Turiel de özellikle çözümsüzlüğe parmak basarak ilerliyor ve konuyu aslında yanlış soruna çözüm aradığımıza getiriyor. Asıl sorunu kapitalizmin sonsuz büyüme açlığında buluyor. Sınırlı kaynaklara sahip gezegenimizde sınırsız büyüme ülküsü ile devam edemeyeceğimizi vurgulamak için elinden geleni yapıyor ki aslında buralarda da görüşlerimiz paralel. Beni bir tık kaybettiği yer kitabın sonlarına doğru birkaç sayfa ile olumlu bir tablo çizmeye ve bazı mini çözümler önermeye çalıştığı kısımlar oldu sanırım. Artık satış kaygısına mı düşmüştür, yayıncı kabul etmez diye mi düşünmüştür bilemedim ama bu kitabın sert bir uyarıcı tadında sonlanması çok daha güzel olurmuş bence.

Bu kadar çözümsüzlüğü işlerken, kapitalizmin sonsuz büyümesini eleştirirken nüfus artışı ve kontrolü gibi konulara ucundan bile hiç değinmemesi ise hayal kırıklığı oldu. Sisteme büyümeyi getiren tüketicinin büyümesi, Turiel abi bu konulara girmeye pek cesaret edememiş gibi :slight_smile: Yine de çok hoşuma giden, 2 günde hızlıca ve keyifle okuduğum bir kitap. Özellikle yazarın fizik temelli bilimsel bakış açısı ile enerji kaynak ve yöntemlerini sunuş ve aktarışı çok başarılıydı.

Dünyanın ne kadar hızlı bir şekilde enerji krizine yuvarlandığını, bunların çevresel etkisini ve önleyebilmek için bize pazarlanan alternatiflerin aslında ne kadar yetersiz kaldığını birazcık bile merak edenlerin bir hafta sonu boşluğunu ayırmasına değecek 130 sayfalık bir kitap.

21 Beğeni

:open_book: Hayalet Müzik

On öyküden oluşan Hayalet Müzik, müziği yalnızca bir arka plan sesi değil, doğrudan tekinsizliğin kaynağı olarak kullanan bir korku-gerilim seçkisi. Her hikâye, bir enstrümanın yahut melodinin içinde uyuyan o karanlık güce dokunuyor. Kimi zaman bir kemençenin yayından, kimi zaman bir piyanonun tuşlarından sızan ürpertiyle.

Benim en çok etkilendiğim öyküler Kemençe ve ardından Sandima oldu. Kemençe’de, Karadeniz iklimine giriyor, kıraathanede bir sandalyede oturuyor ve ürpertici bir peri masalını dinliyorsunuz. Öykü, sanki oralara bizzat gitmişçesine tanıdık hissettiyor. Mehmet Berk Yaltırık zaten bu konuda, yani Türk kültürü ile fantastiği harmanlama konusunda çok başarılı bir yazar.

Sandima ise kitabın en uzun öyküsü. Bir trafik kazası geçiren Serkan, gözlerini Bodrum’da Sandima köyünde açar. Serenat adında yeşil gözlü çok güzel bir kadın ve iki kuzeniyle karşılaşır. Bu kişileri tanımamakta ve nerede olduğunu bilmemektedir ama orayı çok sevmiştir.

Evde ıslık çalan bir kuş, bir piyano ve o piyanonun lanetli olduğunu söyleyen komşuları, şaman bir yaşlı kadın vardır. Gizemi son anına kadar koruyan öykü hiç tahmin edemediğim bir şekilde çözümlenerek en sevdiğim ikinci öykü oldu.

Kitapta ilk sırada olan Son Ses’ten de bahsetmek isterim. Kitabın en vahşi öyküsüydü. Kana susamış bir ilham perisiyle anlaşma yapan ve kurbanlarının can çekişme sesinden besteler yapan bir katilin öyküsünü anlatıyor. Ne var ki sonu beni pek tatmin etmedi, karakterin korku ve şaşkınlığını okumak isterdim.

Gece Gelen de aklımda kalan öykülerden. Eşi ölen ve bebeğiyle tek başına yaşayan bir kadın, tarih öncesinden gelen bir tanrıçayla karşılaşır. Tanrıça, anneden bebeğini almak istemektedir, ama neden? Beklenmedik sonuyla bu öykü de kendini sevdirdi. Yazar Özlem Ertan, Hitit mitolojini başarılı bir şekilde kullanmış.

Her öyküyü sevdiğimi söyleyemem. Örneğin, İstanbul’un Cadıları, ruhunu iblise satarak cadı olan bir konservatuar öğrencisinin işlediği cinayetleri ve yaptığı kanlı ayini anlatıyor. Pek beğenmedim, çünkü cadı avı ile Osmanlı temasının bağlanışını zorlama buldum. Hikâyede sakil kalan bir şeyler vardı.

Hayalet Peşimde, her yerde aynı insanla karşılaşan ve delirmesine ramak kalan bir karakteri anlatıyor. Öyküyü karakterin ağzından dinliyoruz ve ruh haline istinaden kafası karışık bir şekilde anlattığı için öyküde neler olup bittiğine pek hakim olamıyorsunuz.

Beyhude Melodiler de eski sevgilisini yeni nişanlısıyla gören bir piyano virtüözünün duygularını anlatıyor. Kötü diyemem ama beklentimi karşılamadı; hayaletlerin, cinlerin, katillerin havada uçuştuğu bir kitap için biraz fazla duygusal ve romantik kaçmış.

Kitaptaki dipnotları da çok sevdim. Öykülerin altına düşülen o kısa müzik referansları, adeta “plak kapağı yazısı” gibi. Hem bilgi veriyor hem de okura bir “eşzamanlı dinleme deneyimi” hayal ettiriyor. Böylece öykülere ilham veren bestecileri tanımış oluyorsunuz ve müziğe dair genel kültürünüz de artıyor.

11 Beğeni

Son Ses öyküsüne benzer bir yabancı öykü okudum. Bir yaratık ölüm öncesi son anlarını yaşamak için insanları intihara sürüklüyordu. Öyküyü hatırlarsam iletirim.

2 Beğeni

Carpe Jugulum - Terry Pratchett / Diskdünya 23

Küçük Lancre krallığını modernleştirme ve diğer ülkelerle ilişkilerini geliştirme arzusundaki kral Verence’ın komşuları Uberwald’e resmi bir davetiye göndermesi ile vampirlerin Lancre’a gelişinin önü açılıyor. Vampir Kont ve ailesi üzerinden sanırım tüm klasik vampir janrına hicvini yapmış Pratchett, keyif aldığım kısımlar da genelde bunlar oldu.

Ancak Cadılar alt serisinin son kısmına gelmişken, sanırım ben de cadılara iyice doymuşum. Bunda biraz Havamumu Nine’nin ağırlığının azalmasının etkisi de var, cadıların biraz kendini tekrar edişi de. Kitabın özellikle ilk yarısı Ogg Ana ve Agnes ağırlıklı geçiyor ve yeni cadı üçlüsü vs derken hem biraz odak kaydırıyor hem de uzatılmış hissettiriyor. Lancre’ın kısıtlı ortamı ve karakterlerinde, dört cadımızın çoğunlukla kendilerinden daha önce gördüğümüz karakteristik özelliklerini sergilemeleri ve vampirlerle gelen yeni karakterlerin bu ortamı pek de zenginleştirememesi sanırım en büyük problemim oldu. Sanırım İskoçlardan esinlenmiş küçük gnom grubu da kendince bir komedi getirmiş ama onların göndermelerinin çoğunu yakalayamayınca bana pek tat vermediler.

Carpe Jugulum beni yer yer güldürse de çoğunlukla ufak tebessümlerde kaldım bu sefer, 3/5 puan. Belki de sonradan Pratchett de bu alt serinin doygunluğa eriştiğini düşünmüştür ki Cadıların son kitabı olmuş. Umarım Diskdünya’nın devamında karakterlerimizi ara ara görmeye devam ederiz.

18 Beğeni

Aradaki fark açılmasın ben de Küçük Tanrılar’a başlayayım bu ay. 10 kitap arayla iyi gidiyorum.

3 Beğeni

Oo Küçük Tanrılar, beğendiklerimdendir :grinning_face_with_smiling_eyes: .

Bende en son Diskdünya kitabını Ocakta okuduğumu fark edince hız verdim biraz. 15 Gün önce Son Kıta’yı okudum, dün akşam da Carpe Jugulum bitti. Bir aksilik olmazsa ayda bir Diskdünya temposuna geri döneceğim.

2 Beğeni

Zülfü Livaneli - Bekle Beni

Livaneli yeni kitabını Can Yayınların’dan çıkardı. Ben beğendim. İyi seyirler.

12 Beğeni

Mara İle Dann - Doris Lessing

Sayıca az okur tarafından okunan ama sevilen bu kitabı listeme eklediğim ve sonunda okuyabildiğim için mutluyum, çünkü yazıldığı dönemi geri planda bırakıp dünyamızın geleceğine bir bakış sunuyor ve insanlığın önemli sorunlarını bütün çıplaklığıyla ele alıyor.

Dünyanın kuzeyinde buzul çağı hüküm sürerken güneyde yaşayan insanlar bir yaşam mücadelesinin kucağına düşmüştür: Kuraklık. Yalnızca tek bir kelimedir “kuraklık,” ama etkileri ve yarattığı yıkımla insanı her anlamda yok eden sancılı bir süreçtir. Her anlamda bir yokoluştur. Çünkü açlık ve susuzluktan ibaret değildir yalnızca kuraklık, insan yaşama tutkusuyla hareket eden bir varlıktır ve hayvani yüzü de eninde sonunda ortaya çıkar. Sadece topluluklar açısından değil üstelik, insanın bir birey olarak kendini sorguladığı, iç çatışmalara sürüklediği ve ortaya çıkan bu vahşi yönü bastırma çabasıyla yaşadığı bir yolculuk bu, çok tehlikeli bir yolculuk. Çünkü her insan, en iyi koşullarda bile, ahlaklı ve iyi olmayı aklına getirmez. Tüm bunların üzerine, böyle bir ortamda erdemlerin de, bir türlü yağmayan yağmur gibi yavaş yavaş yitip gittiğini hissedebiliyor insan.

İnsanlar bu mücadelenin bir parçası haline gelip daha iyi şartlara doğru göç ederken roman iki kardeşin hayatını ve yolculuğunu baz alarak iklim krizini, zorunlu göçü ve ırkçılık konularını işliyor.
Mara ile Dann. Gerçek adlarını bilmeyen iki kardeşler. Çünkü ailelerine ne oldu, niye öksüz kaldılar, niye apar topar başka bir kadının yanına getirildiler, bilmiyorlar. Tıpkı benim gibi, akıllarındaki cevapsız sorularla ilerliyor kitap.

Medeniyet denen şeyin yalnızca kavram olarak kaldığı bu zamanlarda evrimleşip canavarlaşan hayvanlar var, kabile savaşları yaşanıyor, kıtlıklar ve hastalıklar insanların peşini bırakmıyor ve her şeye rağmen kadınlara olan bakışın hep aynı kalması da beni şaşırtmadı. İnsanların sayısı gittikçe azaldığı için üremek ve neslin devam ettirilmesi bazen her şeyden daha önemliymiş gibiydi. Uygarlığın sonunu yaşadım resmen, eski insanların tarihine dair izler aradım aralarında, onlar da aradı. Ve bu arayış onları nereye götürecek bilemiyordum. Sürekli merak duygumun ön planda olduğu, heyecanlı bir okumaydı. Tek bir eleştirim var; ele aldığı konular bu derece mühim olmasına rağmen olayların akışını yüzeysel bir tarzda sunması hoşuma gitmedi. Uygarlığa ve insanlığa ait tüm sorgulamaları okurlara bırakmış gibi bir izlenim yarattı ben de. Yani karakterlerde ve kurguda her şeyi daha çok derinleştirebilirdi. Böylece etkisi uzun bir süre daha devam eden, içselleştirebileceğimiz bir roman okumuş olurduk.

Doris Lessing ile tanışma kitabımdı, bu yazarla yolculuğumun devam edeceğini umuyorum. Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış bir yazar üstelik. Giriş kısmındaki yazarın notunu esere başlamadan önce okudum, çok güzel ve samimi bir yazıydı. Ayrıca bu romanı dilimize kazandıran Dilek Şendil’e çok teşekkür etmek istiyorum, emeklerinize sağlık. Kitabı bitirdikten sonra eser için yazdığı önsözü de okudum, harika bir yazıydı. Kitapla ilgili detaylara ve önemli noktalara değinen bir inceleme yazmış, çok güzeldi. Yıllar önce Dilek Hanım’ın çevirdiği bir kitap okumuştum: Winterson kaleminden çıkan Atlas’ın Yükü. Müthiş bir eserdi o da. Kendisiyle Mara ile Dann sayesinde ikinci kez karşılaştık. Umarım yine yollarımız kesişir.

İncelememi paylaştığım platform:
https://www.instagram.com/p/DPvqsV3CCYS/?igsh=aXYxb3RtOHYzeDNj

19 Beğeni

Mara ile Dann çok iyi kitap. Ben de çok beğenmiştim.

Bir devam kitabı var, umarım İş Kültür o kitabı da çevirir.

The Story of General Dann and Mara’s Daughter, Griot and the Snow Dog

"Mara İle Dann " kadar etkilenmemiş olsam da “Türkü Söylüyor Otlar” ve özellile bence “İyi Terörist” de çok iyi kitaplar.

5 Beğeni

Devamı olduğunu bilmiyordum, umarım yayınlanır. Dediğiniz kitapları da listeme ekledim, teşekkür ederim.

2 Beğeni

Algernon Blackwood - Wendigo

1910 senesinde yazılmış bu novellada, Kanada’nın ıssız bölgelerinden birinde sığın avına çıkan dört kişilik bir grubun başına gelen gizemli bir olay anlatılıyor.

Kitapta doğa ve doğaüstünün iç içe geçmesini, tekinsizlik ve tedirginlik hissini sevdim. Yine de kitabın ilk sayfalarını okurken takıldım. Anlatım uzun ve dolambaçlı cümlelerle başlıyordu. İlerleyebilmek için birkaç sayfa okuyarak heyecan içine girmem gerekti.

Wendigo’yu daha evvel duymamıştım sanırım. Wendigo, Kuzey Amerika’nın yerli halklarının mitlerinde yer alan kötücül bir ruh veya bir devmiş.

Puanım: 7/10

20 Beğeni

Komedi mi? Trajedi mi? - Thomas Bernhard

#bizimbüyükchallengeimiz madde-14: çok sevdiğiniz bir yazarın kitabı :open_book:

Thomas Bernhard’ı sevmek? Halbuki kitapları öfkeden ve nefretten beslenir, insan varoluşunun sıkıntılı ve bunalımlı anları dramla boğulmuştur ve hicivle donatılmıştır. Yine de seviyorum, evet. Herkesin koşarak uzaklaştığı o duyguları ve düşünceleri içselleştirip yazıya döktüğü için seviyorum Bernhard’ı, kimseden onay ihtiyacı duymadan o satırları kaleme aldığı için seviyorum Bernhard’ı, insanın yalnızlığını ve varoluşun aslında yokoluş olduğunu apaçık şekilde anlattığı için seviyorum Bernhard’ı.

Kitapta yer alan on iki öyküyü okumam yaklaşık altı günümü aldı. 140 sayfalık kitabı bir oturuşta okuyamayacağımı bildiğimden yolculuğa çıkarken yanıma almıştım. Ailemle geçirdiğim günlerden sonra evime dönerken de bitirmiştim. Öykülerin hepsi mükemmeldi diyemem ama içerikleri bakımından bana hitap eden kısa hikâyelerdi bunlar. Bernhard’ın tarzını konuşturduğu her cümlede, insan hayatının acı gerçeklerini yansıtan şeylerle karşılaştım sık sık. Öykülerin atmosferine belirsizlik ve dram hâkim, insanı kasvete sürükleyen karanlık hisler oldukça yoğun. Zaten bu yüzden herkese tavsiye etmediğim bir yazar Thomas Bernhard. Onu okumayı sevmemin bir başka nedeni de, içimde susturmaya çalıştığım karanlık yönüme biraz da olsa ses vermek. Onun yazdıklarını okurken benliğimde filizlenen sorulara cevap vermek için çabalamak ve o belirsizliği yaşamak bana iyi geliyor nedense. Her zaman mutlu olmamız için baskı yapan sistemin bir parçası olmadığımı anlıyorum o zaman, durgunlaşmanın ve bazen de mutsuzluğun nasıl bir şey olduğuyla kendime geliyorum, Bernhard sayesinde.

Öykülerin temalarında ölüm, intihar, delilik, yalnızlık ve suç öğeleri bolca bulunuyor. Karakterlerin hepsi huzursuzluğun pençesine düşmüş vaziyette. Ama ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın, hayatın devam ettiğini gösteriyor bu öyküler.

Yazardan okuduğum on üçüncü kitaptı ve çok sevdim. Öykülerin hepsi aynı yıllarda yazılmamış bu arada. 1960 ve 1971 yılları arasında yazılmış hikâyeler bunlar ve bu seçkide buluşuyorlar. İyi ki okumuşum. Neyse ki Bernhard’ın daha birçok kitabı var elimde, onları da bitmesin diye yavaş yavaş okuyorum…

İncelememi paylaştığım platform:
https://www.instagram.com/p/DP6oFeviMkK/?igsh=MTJoeXR2NWVneDR2

14 Beğeni

Héctor Abad Faciolince - Nisyan

Çok iyi bir eser. Tavsiyemdir. :orange_heart:

11 Beğeni

Havacılık Tarihinde Dikkat Çeken 25 Olay - Kerem Gök

Türkiye’de havacılık ile ilgili Türk yazarlar tarafından yazılmış kaynak çok az. Bu sebeple var olan örnekleri de iyi kötü demeden okumaya çalışıyorum.

Aynı yazarın ilk kitabının incelemesini de burada yapmıştım.

Yazarın ilk kitabında bütün teknik eksiklerine rağmen 6/10 puan vermiştim ama bu kitap çok daha kötü.

Zaten yazar , ben konuyla ilgili video çekecektim ancak içerik biraz çok olunca oturup kitap yazdım diyor. Yani elimizdeki kitap vasat bir youtube videosunun taslağı gibi diyebiliriz. Olaylara dair ne detaylı bilgi ne detaylı bir analiz bulunmuyor. Kitap 210 sayfa ama o kadar yarım ve boş sayfa var ki, elimizdeki kitap toplansınız 100 sayfalık bir kitap değil.

İçinde birkaç fotoğraf var ama fotoğraflarda önemli bir uçak varsa , yazar da fotoğrafta görünüyor. Yani yazar ben oturdum kitap yazdım, boş değil bu uçakları gördüm demiş gibi.

İçerik kısmına hiç değinmiyorum. Vasat bile bu içerik için fazla dolu bir kelime kalıyor. Yazar youtube yayıncısı olduğu için anladığım kadarıyla bu kitapları basılabiliyor. Oturup 2 hafta uğraşsam bu kitaptan 4-5 kat daha hacimli bir kitap çıkarabilirim.

Üzüldüm. Vakit kaybı vasat bir çalışma. 4/10

15 Beğeni

:open_book: Ziya Şakir - Avarlar (Avar Oğlu)

Bizans surlarının gölgesinde, ihanetle aşkın, kahramanlıkla şehvetin birbirine karıştığı, 1930’ların milliyetçi romantizmiyle yoğrulmuş bir kısa tarihî roman.

İlk kez 1935’te Yarım Ay dergisinde tefrika edilen eser, 2022’de Akıl Fikir Yayınları tarafından yeniden basılmış. Bu yeni baskı, o dönemin tarihî roman anlayışına bugünün gözüyle bakmak için ilginç bir fırsat sunuyor.

Romanın merkezinde, Avar hükümdarı Hakan Bayan ve eşi Lo-şi-ta (ya da Bo-si-ta) yer alıyor. Hakan’ın eşi, sarayın şamanı Mo-ho’ya âşık olup onunla kaçarak Bizans’a sığınıyor. İhanetle sarsılan Hakan, karısını geri almak için İstanbul’u kuşatma kararı alıyor.

Karakterler siyah-beyaz. Avarlar cesur ama duygusal; Bizanslılar ise kurnaz ama çürümüş.

Bizanslı karakterler o kadar karikatürize edilmiş ki Kahpe Bizans filmini anımsatıyor. Örneğin, bir balıkçı karısının onu otuz dokuz kez aldattığını bir rahatsızlık duymadan anlatıyor. Bu ölçüsüz abartı, romanı ciddi bir tarih anlatısından çıkarıp parodiye yakın bir noktaya sürüklüyor.

Romanın diyalogları da sahne repliği kadar abartılı. Yeşilçam melodramlarını andırıyor.

Kadın karakterlerin temsili sorunlu. Erkekler arasında iyiler, kötüler, cesurlar, hainler var; ama kadın karakterlerin tamamı şehvetin temsilcisi olarak çizilmiş.

Romanın beğendiğim kısmına geliyoruz şimdi.

Ziya Şakir’in kalemi, savaş alanında birden canlanıyor. Avarların seyyar kulelerle Bizans surlarına saldırdığı sahneyi okurken; toz, duman, naralar arasında, okur bir anlığına gerçekten o savaşın içindeymiş hissine kapılıyor.

Ancak kurgu tutarsızlığı bu sahnelerin gücünü gölgeliyor. Avarlar üstün durumdayken bir anda -mantıklı bir sebep olmadan- bozguna uğruyorlar. Bu ani çözülme, anlatıyı inandırıcılıktan uzaklaştırıyor.

Aslında bu kısım tarihi gerçeklik ile uyumlu. Avarlar İstanbul’u kuşatmış ama alamamış. Ancak yenilgi kısmı romana iyi yedirilememiş.

Avar Oğlu, edebî açıdan güçlü bir roman değil; ama edebiyat tarihi açısından ilginç bir belge. 1930’ların ulusal tarih romanı anlayışını, o dönemin toplumsal cinsiyet bakışını ve kahramanlık kurgusunu görmek için bir pencere açıyor.

17 Beğeni