Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Madam Bovary - Gustave Flaubert

#bizimbüyükchallengeimiz madde-21: gitmek istediğiniz bir ülkede geçen bir kitap :open_book:

Madam Bovary’i ilk kez elime aldığımda çok küçüktüm ve tam metin değildi. İkinci kez okuduğum kitap, çok eski bir baskıydı ve çevirisi iyi değildi. Şimdiyse üçüncü defa okuma şansım oldu ve en güzel deneyim buydu, çünkü çeviri harikaydı, baskı da günceldi. Ve diğer okumalarımda pek dikkatimi çekmeyen şeylerin ne kadar önemli detaylar olduğunu fark ettim, belki yıllar sonra yine okusam eminim bu defa başka şeyler görürdüm. Yankı uyandıran klasiklerin ve kitapların böyle bir özelliği var, üstelik sonunu bildiğim halde zevkle okudum.

Fransa’ya gitme gibi bir hayalim olduğu için yılın başında hazırladığım listemde bu maddeyi görür görmez aklıma hemen Madam Bovary geldi. Fransız edebiyatının mühim romanlarından biri çünkü. Realist bir eser, romantizmin elementlerini de kullanıyor ama tüm bunları psikolojik açıdan ele alıyor. Yani olaylar, bir kadının kendi içinde yaşadığı iç çatışmaların şahitliğinde ilerliyor.
19. Yüzyıl klasiğinde bu mükemmel bir şey. Bir kadının günlük yaşamından, evliliğinden, hayatın sıradanlığından yola çıkarak o dönemin portresini çiziyor Flaubert. Dönemin sorunlarını yalnızca Emma Bovary üzerinden anlatmıyor, karakterlerin hepsinden birleşen parçalarla bir yapbozu oluşturuyor: Fransız toplumunu. Bu kitap yalnızca bir kadının yaşadığı buhranlar, sıkıntılar ve aşk ilişkileriyle değerlendirilecek kadar basit bir roman olmaktan çıkıyor böylece; çünkü yazarın sunduğu şey, bu topluma bir eleştiri.

Okuduğu romanlar ve kurduğu hayaller nedeniyle sürekli mutluluk arayışında olan Emma Bovary’nin bulunduğu andan keyif alması mümküm değilken, kafasında yarattığı o düş âleminden kendisine gelen minik kırıntılarla yetinebiliyor sadece. Hayranlık duyduğu her şey ondan çok uzakta çünkü. Kocası, komşuları, odası, evi, eşyaları, bulunduğu kasaba… Hiçbiri ona özlem duyduğu tutkuyu ve sonsuz mutluluğu bahşetmiyor. Ve arada bir karşılaştığı bu minik kırıntılarla yetinmek yerine, kendini onların izlerini takip etmeye adıyor artık. Her fırsatı değerlendirmek istercesine tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor Madam Bovary.

Fransız toplumu sosyolojik ve kültürel açılardan da incelenmiş; din, değerler, ahlak anlayışı ve toplumun ikiyüzlülüğü de nasiplerini almışlar. Madam Bovary, Flaubert’in tamamladığı ilk romanı ve bu kitaptan sonra niye başının ağrıdığını anlayabiliyorum; o kadar gerçekçi bir eser ki her sayfada insanı düşündürüyor. O zamanlarda yazarı ve kitabını yargılayanlar, onun bir roman olduğunu unutmuşlar sanki.

Tasvirlere de değinmek istiyorum, çünkü Fransa’ya gitmiş kadar oldum o satırları okurken. Öyle ince dokunuşlarla sarmalanmış ve insan ruhuna dokunan betimlemelerdi ki bunlar, kitabın içinde bir yerlerdeydim ben de. Geçmiş yıllarda bu kitabı okumuş olmanın hatıraları da yanıbaşımdaydı hep, nostaljik bir yolculuk oldu ama diğerlerinden çok daha anlamlıydı. İsmail Yerguz’un birçok çevirisini okumuş bir kitapsever olarak, bu çevirisini de çok beğendim. Emeklerine sağlık!

İncelememi paylaştığım platform: https://www.instagram.com/p/DQG6jY5iHqT/?igsh=MWtnNXlzMmtmYXRrZQ==

19 Beğeni

Jane Eyre — Charlotte Bronte

Jane Eyre 1847 yılında, o dönemde kadın yazarlara itibar edilmediğinden Currel Bell takma adıyla yayımlanmıştır. Kitaptaki Lowood okulu, yazarın ablalarıyla gittiği okuldan ilham alınarak oluşturulmuştur.

Kitapta Jane Eyre’ninin 10 yaşından itibaren hayatı gözler önüne seriliyor. Anasız, babasız bir çocuktur. Dayısı ölüm döşeğindeyken onu yengesi Mrs. Reed’e emanet etmiştir ancak yengesinin onu istemediği açıktır. Kuzenlerinden ayrı tutulmuş, haksızlıklara uğramış ve nihayetinde Lowood isimli bir yatılı okula gönderilmiştir. Okulun idaresi, Mr. Brocklehurst isimli bir papazın elindedir. Bu papazın iki yüzlü dini tutumları vardır.

Kitabımızın kahramanın hayatının ilk on yılı on bölümde anlatılır, burada aldığı eğitimle iki yıllık öğretmenliği hızlıca geçilir. Artık 18 yaşında olan Jane’nin okuldan ayrılıp da Thornfield malikesinde mürebbiyeliğe başlamasıyla hikayesi tamamen değişecektir. Garip şekilde malikanenin sahibi Mr. Rochester ile ilk karşılaşmasında adeta ilişkilerinin ileride nasıl olacağının bir göstergesi vardır.

Bu iki kahraman, klasik bir roman karakterlerinden epey farklı izlenimler çizerler. Her şeyden önce Jane Eyre asla güzel bir kadın değildir. Açıkça çirkindir. Birçok karakterin ifadesiyle öyle olduğu belirtilir. Jane, sadece sevildiğinde kendisini güzel bulur. Son derece zeki bir genç kadındır, sözünü sakınmaz, o dönemden kadınların özgür olması gerektiğine dair fikirleri vardır. Dindardır aynı zamanda. Mr. Rochester’a gelince çirkindir ama karizmatik, zengin bir adamdır, bir sırrı vardır. Başına gelen olaylarda kendisini hiç haksız görmez, son derece gururludur.

Mr. Rochester’ın her bakımdan zıttı olan papaz St. John karakterini hiç sevmediğimi de belirtmek istiyorum. Daha önceki okumamda fark etmesem de şimdi fark ettim ki kendisini tanrısal varlık olarak gören bir despotun, katı yüreklinin, soğuk nevalenin teki.

İlerleyen olaylarla Jane Eyre’nin kalbiyle dindarlığının ya da ahlakının çatışmasını, zor bir karar vermesini görürüz. Eserde fazla rastlantısal olaylar dikkat çeker. Kötü ve zengin karakterler biraz fazla karikatürizedir.

Eserin dili ise çok akıcı, anlatımı samimiydi. Küçük bir kızın kadına dönüşmesini, kalbiyle inancının arasında kalmasını, yaptığı seçimler ve sonrasını, yani bir hayatı film gibi gayet canlı şekilde okuyoruz. Yeniden okumak ayrı bir zevkti benim için.

17 Beğeni

:open_book: Çağla Fulya - Saçlarımı Boyadım Ama Travmalarım Koyu Kaldı

Denemelerden oluşan bu kitap, gösterişsiz bir samimiyetle yazılmış. Sanki bir arkadaşınızın ses kaydını dinliyorsunuz.

Kitap zamanın sezgiselliğini anlatarak başlıyor. İlerideki satırlarda yazar, zamanın ellerinden akıp gidişini, bir türlü tutamamanın çaresizliğini “kum saati” metaforuyla anlatıyor.

Her denemede, “hayatta kalmaya devam eden ama içindeki karanlığı da inkâr etmeyen” bir kadının sesi var. Kırılmışlığın içinde mizah, kabullenmenin içinde ince bir isyan yer alıyor. Satırlarda güçten gelen bir kırılganlık ve hüzünden doğan bir tebessüm var. Ağrıyı anlatırken süslemeyen, bazen kendiyle dalga geçebilen bir iç monolog.

Yazar, güçlü görünmenin yorgunluğunu da, zayıf kalmanın suçluluğunu da tanıyor.

Yıkılmış binalardan, çatlamış avuçlardan, kırık aynalardan bahsediyor ama çaresizlik yok. “Saç boyamak” burada bir metafor. İnsanın, kendi karanlığına estetik bir rötuş yapma çabası. Bazen işe yarasa da bazen sadece o anı kurtarıyor.

Bu kitabı “her şeyi yoluna koyamadım ama deniyorum” diyen herkese öneriyorum.

Kendini toparlayamadığı günlerde bile güzel görünmeye çalışanlara, bir kupayla battaniye arasına sığınanlara ve bazen sadece “iyiymiş gibi yapma” hâline gülüp geçenlere…

13 Beğeni

Çinko Çocuklar - Svetlana Aleksiyeviç

Svetlana Aleksiyeviç’ten okuduğum ikinci kitap Çinko Çocuklar oldu. Yazardan okuduğum ilk kitabı elime aldığımda bundan yıllar önceydi: Çernobil Duası. Çernobil felaketine tanık olan insanların gerçek hikâyeleriydi bunlar ve kitabı çok beğenmiştim, hatta sonra Çernobil’i izlemiştim, dizisini yani. Aleksiyeviç yalnızca yazarlığıyla tanınmıyor, aynı zamanda gazeteci olduğu için kitaplarını kurgu olarak değerlendiremiyorum aslında, bu acılara tanık olanlara ses olmak için, dramatik olaylar hakkında insanlarla röportajlar yapıyor.

Çinko Çocuklar’ı da çok merak ediyordum… 1979-1989 yılları arasında yaşanan Sovyet- Afgan Savaşı’nın izlerini taşıyor bu kitap. İz demek hafif kalır tabii, çok keskin hatlarla savaşın acımasız ve gerçekçi yönleri yansıtılıyor, sanki ben de oradaydım. Yalnızca savaşı yaşayanlarla ve şahit olanlarla sınırlandırılmamış bu eser, savaş sonrasındaki süreci ele alıyor: Oğullarını, babalarını ve eşlerini hasretle bekleyenlerin trajedisi de işleniyor. Kitabın son kısmında, yazara karşı açılan davayı ve davanın detaylarını sunan belgeleri de okudum. Onunla röportaj yapan insanların çoğu, artık öyle düşünmediklerini, fikir değiştirdiklerini, anlattıklarını abartıp ve değiştirip öyle yazdığını bildirmişler. Tabii ki bunun arkasında çok daha kötü ve güçlü bir sistem var, o insanları buna zorlayan ve bu duruma iten bir şey… Maalesef yaşadığı ülkede barınamamış Aleksiyeviç, uzun yıllar başka ülkelerde sürgündeymiş. Çok sonra geri dönebilmiş. Sırf bu nedenlerle bitirmeye çalıştım doğrusu, yazdığı eserler nedeniyle haksızlığa uğramasını sindiremedim.

Çernobil Duası’ndan da fazlasıyla etkilenmiştim ama bir şekilde okumuştum, Çinko Çocuklar ise elimde süründü. Okumam bir hayli zamanımı aldı. Yaşananların gerçek olması, kanlı ve canlı sahneler, çaresizlik, depresyon, yaşama sevincini kaybetmek gibi şeyler; karamsar duygular ve hisler yanıbaşımdaydı hep. Yarım bırakmayı bile düşündüm, maalesef böyle bir huyum olmadığı için ‘’çapraz okuma’’ seçeneğini uyguladım hemen: Küçük Şeylerin Felsefesi’ne başladım bir yandan.

Eskiden böyle kitaplar okurken bu kadar fazla zorlanmıyordum, ama son yıllarda aşırı tetikleyici geliyor artık. Belki de ülke gündemimizin gittikçe daha da kötüye gitmesi bu sebeplerden biri olabilir. Güvenliğimizin olmadığı bir yerde edebiyata tutunuyoruz, akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz ve bir şeylere tepki göstermemiz gerektiği için gündemden de tamamen kopamıyoruz, her güne yeni bir kötü haberle uyanıyoruz, yine kötü haberleri okuyarak başımızı yastığa koyup uyuyoruz; bu gerçekten yorucu bir süreç ve ne zaman biteceğini de bilmiyoruz. Kitaplar da tabii ki gerçek yaşamdan beslenecek, bunu ötekileştirmiyorum asla. Fakat travmanın ve dramın bu kadar açık bir anlatımla sunulduğu kitapları değil de, üstü kapalı anlatıldığı eserleri okumayı tercih ediyorum, hatta onları içselleştirmem de kolay oluyor benim için. “Çinko Çocuklar”daysa, her sayfada bir tokat yedim gibi bir şey oldu. Tüm bunları kaldırabilecek bir psikolojide olmadığım için de epey yorucu bir okuma yolculuğuydu.

İncelememi paylaştığım platform:
https://www.instagram.com/p/DQMCC1wiLKy/?igsh=c2NieDN6cWkwcHd2

17 Beğeni

Timothy Zahn Icarus Hunt’ı okudum.

Icarus Hunt, yazarın Icarus Serisinin ilk kitabı, daha doğrusu 0. kitabı denebilir. Serinin ilk kitabı olan Icarus Plot’un öncesinde geçiyor. Buradaki ana karakterler serinin sonraki kitapların ana karakterlerinden farklı olduğu için tek olarak okunabilir. Seriye illa bu kitaptan başlanılmasına gerek yok.

Icarus hunt, Han Solo/Star Lord karakterlerine çok benzettiğim, işinin son derece ehli, yetenekli, bıçkın bir kaçakçı olan uzay gemisi pilotu Jordan McKell’in, Chewbacca/Groot benzeri, antropomorfik bir kertenkele görünümlü, güvenilir, soğukkanlı ve bir o kadar profesyonel olan dostu Ixil ile birlikte yüksek bir ücret karşılığında içinde ne olduğunu bilmedikleri bir kargoyu dünyaya getirmek için tanımadıkları mürettebat ile birlikte Icarus gemisiyle yolculuğa çıkmasını konu alıyor.

Hikayeyi genel olarak hayli beğendim. Ana karakterlerimiz garip tasarımlı bir gemi olan Icarus ile daha önce hiç karşılaşmadığı mürettebat eşliğinde ne olduğu bilinmeyen bir kargo taşıdığı için hikayenin temel unsurunu gizem yönü oluşturuyor. Bunun haricinde Dead Space gibi bilinmemezlikten kaynaklı tekinsiz gerilim öğeleri ve aksiyon sekansları da ön plana çıkıyor.

Yer yer biraz fazla uzatılmış olması haricinde gayet güzel bir hikayeydi.

22 Beğeni

The Lions of Al-Rassan - Guy Gavriel Kay

Yazarın en beğenilen eserlerinden biri El Rassan’ın Arslanları. Tarihî fantastik türündeki bu roman; İspanyolların Reconquista, Arapların ise Endülüs’ün Düşüşü adını verdikleri dönemin kurgusal bir coğrafyada yeniden anlatısıdır. Tarihî fantastik türünde oluğunu söyledik lakin fantastik ögelerinin pek az olduğunu da belirtmek gerek. Roman, karakterleriyle ön plana çıkıyor.

Roman, üç farklı inancın (Jad, Ashar, Kindath) bir arada bulunduğu El Rassan’da geçer. Kitap, üç ana karaktere ve onların kesişen yazgılarına odaklanıyor: Jad’ların efsanevi komutanı Rodrigo Belmonte, Ashar’ların şair ve suikastçısı Ammar ibn Khairan ve Kindath’lardan kadın bir doktor olan Jehane bet Ishak. Üç karakterin gözünden bir medeniyetin çöküşünü anlatır. Karakterlerin dostluğu, düşmanlıkları ve ikilemleri romanın etkileyiciliğini artıran unsurlardan. Yazarın üslubu ise anlatının mahiyetine uygun bir biçimde şiirsel ve duygusal.

Romanın en başarılı yönü, karakterleri ve onların arasındaki ilişkilerdi. Yavaş yavaş açılan bir roman. Bu da olaydan çok karakter ağırlıklı olması sebebiyle. Karakter ağırlık ve edebî bir tarihî fantastik roman okumak isteyenler için doğru tercih olabilir. Özellikle Endülüs tarihine ilgili olan kişiler için daha ilgi çekici olabilir.

18 Beğeni

:open_book: Merve Yarar Akbulut - Bir Adım Daha

Gençlik döneminin inişli çıkışlı duygularını incelikle anlatan bir roman…

Maya, bir ilişki enkazının ardından kendi içine dönmüş ve “bir daha kimseye güvenmem” diyen bir genç kadın. Kalbinin etrafına duvarlar örmüşken Tibet’in karşısına çıkmasıyla o duvarların üzerine bir ışık düşüyor.

Eski sevgilisi Ozan’ın manipülatif tavırları Maya’nın iç dengesini altüst etmişken, Tibet’in varlığı bambaşka duyguları açıyor genç kadına.

Tibet, sakin, duyarlı, sanatla iç içe bir genç. Tibet’in evi -duvarlarındaki tablolar, teleskop ve yıldız gözlemleri- Maya’nın hayata yeniden umutla bakmayı öğrendiği bir mekân oluyor. Romanın en güzel sahneleri de bunlar.

Duygusal bir çöküşün ardından yeniden kendi olmayı öğrenmenin hikâyesi bu. Yazar, Maya’nın iç sesini ve aşkın büyüsüyle birlikte güven duygusunu yeniden inşa edişini sahici bir biçimde aktarıyor. Bu yönüyle roman, diğer gençlik romanlarından sıyrılıp karakterlerinin gelişimini başarılı bir şekilde işliyor. Ozan bile salt bir kötü karakter değil ve kendini değiştirebiliyor.

Bir Adım Daha, kırılganlıkla cesaretin, geçmişle geleceğin aynı sahnede buluştuğu bir kitap.

Büyümek bazen âşık olmaktan geçiyor, bazen affetmekten. Bazen, sadece bir adım daha atmak gerekiyor.

12 Beğeni

:open_book: Zlata Filipović - Zlata’nın Günlüğü

Bazı kitaplar tarihe dair bir tanıklıktır. Bu kitap da öyle. Zlata Filipović’in 1991–1993 yılları arasında tuttuğu bu gerçek günlük, 11 yaşındaki bir çocuğun gözünden Saraybosna Kuşatması’nı anlatıyor. Savaşın yalnızca cephelerde değil; mutfakta, sınıfta, sokakta ve çocuk odasında da yaşandığını hatırlatıyor.

Zlata, sıradan bir çocuktur. Günlüğünün ilk sayfalarında okul, piyano dersleri, arkadaş buluşmaları, doğum günü planları vardır. Defterine “Mimmy” adını verir, tıpkı bir dost gibi konuşur onunla. Derken sayfalar ilerledikçe, savaşın etkileri satırlara sızmaya başlar. Su ve elektrik kesintileri başlar, okullar kapanır ve tanıdık yüzler birer birer kaybolur.

Şehrin üstüne düşen ilk havan topu, Zlata’nın çocukluğuna da düşer adeta. Küçük kızın kalemi ise olan biteni sarsıcı bir sadelikle yazar. Zlata’nın dili yalın ama dokunaklıdır. Savaşın karmaşasını çocukça bir dürüstlükle anlatır. Bu satırlarda ne edebî süs, ne de ideoloji bulursunuz. Salt gerçek vardır. Bu kitabın gücü buradadır. Yetişkin bir yazarın kaleminden çıkmış olsaydı, belki bu kadar etkileyici olmazdı.

Zlata, savaşın ortasında bile barıştan söz eder. Ölümü her gün duyar, korkuyu her an yaşar ama yine de umudunu hiçbir zaman kaybetmez. Okurken Zlata’nın yaşına göre ne kadar olgun olduğunu ve hayat direncinin çok yüksek olduğunu düşündüm. Belki de savaş onu olgunlaşmaya mecbur etmişti.

Kitabın sonuna yaklaşırken, okur olarak ister istemez korktum. Ancak Zlata’nın hayatta kalıp ailesiyle birlikte Paris’e ulaştığını öğrenince içim sevinçle doldu.

Keşke çocukların savaşa tanık oluşu tarihte kalabilseydi. Otuz küsur yıl önce Zlata’nın yaşadıklarını bugün Filistinli çocuklar yaşarken, dilimde Mehmet Akif Ersoy’un dizeleri:

"Târîh"i “tekerrür” diye ta’rîf ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

12 Beğeni

Kapağı görünce Zlatan İbrahimoviç’in günlüğü sandım, dedim çocukluğu ne değişikmiş. :sweat_smile:

9 Beğeni

Gizem Hanım, bu bilinmeyen telif eserleri merakınız üzerine mi okuyorsunuz yoksa siz de yaratıcı yazarlıkla ilgilendiğiniz için sizin gibi buna gönül veren insanlara ufak da olsa bir destek olsun diye mi?

Son zamanlarda okuduğunuz kitaplara yaptığınız yorumlardan çoğunu ortalama bir beğeniye değerlendirdiğinizi görüyorum ve buna rağmen neden bu bilinmeyen yazar ve eserleri okumaya devam ettiğinizi merak ediyorum.

4 Beğeni

Alice Feeney/ Taş Kağıt Makas

Uzun bir süre ağırlıklı olarak çocuk romanı okuyunca yetişkin edebiyatını fazlasıyla özledim. Jo Nesbo, Stephen King, Üstad Barker’ın biriken Kan Kitapları, Robert McCammon ve Stuart Turton’ın çıkmalarını yıllarca beklediğim kitapları rafta boynu bükük beklerken “yetti artık çocuk kitapları” diyerek kendimi korku ve gerilimin o çok sevdiğim tanıdık sularına bırakmaya karar verdim. Böylece Taş Kağıt Makas’ı elime aldım.

Aile içi gerilim eğer bir türse bu kitap bu türün iyi bir örneği. Birbirlerinden pek çok sır saklayan evli bir çift, kar fırtınasıyla tek başlarına bir şapelde mahsur kalıyor ve sırlar yavaş yavaş çözülüyor.

Klişe mi geldi? Dürüst olmak gerekirse konu fazlasıyla öyle. Ama kısa bölümler ve farklı bakış açıları romanı epey sürükleyici kılıyor. Dahası gerçekten iyi bir ters köşesi var. Yazarın edebi yeteneği de kitabı olduğundan daha iyi hâle getiriyor. Bu kitabı McFadden’ın Hizmetçi’sinin daha ağır akan ama daha edebi versiyonu gibi düşünebiliriz -tabi kurgu değil, tarz olarak.

Kitabın bir bölümü 2. tekil şahısla yazılmış. Bu bölümleri okumak bana çok keyifli geldi. 2. tekili yeniden keşfetmiş gibiyim. Ne şans ki elimdeki kitapların bazıları da ya bu romandaki gibi parçalı ya da tamamen böyle yazılmış. Okumayı ve hatta belki de bu şekilde bir şeyler yazmayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Yakın zamanda büyük ustaların en iyi gerilimlerini okuduysanız bu kitap size yavan gelebilir. Ama benim gibi gerilime susadıysanız güzel bir geri dönüş olacaktır.

Özetle; kendini okutan ve yazarın diğer kitaplarını da alıp okuma isteği uyandıran, iyi bir roman.

19 Beğeni

Son okuduğum kitaplar, geçenki İzmir kitap fuarında yan yana imza verdiğim yazarların kitapları. Birbirimizin kitaplarını da alıp imzaladık. Hem bilinmeyen yazarlara ve farklı türlere bir şans vermek, hem de benim için imzalanmış kitaplara değer vermek için okuyorum. :slightly_smiling_face:

7 Beğeni

:open_book: Ziya Gökalp - Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak

Bir zamanlar imparatorluklar çağıydı. Farklı dinlerden, farklı dilleri konuşan halklar bir hükümdara biat eder, ona vergi verirdi. Dil konuşulur, kültür yaşanır fakat bir kimlik teşkil etmezdi. Hükümdara meşruiyetini veren ise dindi.

Derken aydınlanma çağı geldi çattı. Halklar, artık kendi kendini yönetmek istiyordu. Millet kavramı doğdu. Krallar devrilmeye, din yönetimden çekilmeye başladı.

İşte Ziya Gökalp, Osmanlı’nın son dönemlerinde, yitmek üzere olan bir ülkenin kimlik arayışının tam ortasında doğmuş bir düşünür. Yaşadığı çağın dinamiklerini analiz etmiş ve Türklerin, maneviyatından taviz vermeden ve çağa uyumlanarak nasıl bir millî bilince ulaşacağını kitaplarında açıklamış.

On bir makaleden oluşan kitap kimliğimizin bir parçası olan bu üç kavramı - Türklüğü, Müslümanlığı ve çağdaşlığı- dil, kültür, gelenek gibi bağlamlarda anlatıyor.

Türk olmak için çağından geri kalmak, dininden vazgeçmek zorunda değilsin. Çağdaş olmak için Türklükten ve İslâm’dan geçmek zorunda değilsin. Müslüman olmak için de Türklüğü yok saymak ve dar bir anlayışa hapsolmak zorunda değilsin. Kitabın özeti bu.

“Üç Akım” adlı ilk makalede, milliyet ülküsünün tarihçesini ve Türklerin neden başlangıçta bu idealden kaçındığını anlatır. Bu ideal ilk başta gayrimüslimlerde, sonra Arap ve Arnavutlarda, en son da Türklerde ortaya çıkmış. Bunun sebebi de Osmanlı’yı koruma sezgisidir.

Ne var ki yeni asır, milliyet asrıdır ve bundan kaçınmak mümkün değildir. Aksine millyet bilincini edinmek bir gerekliliktir. “Milliyet hissinin hâkim olduğu bir memleketi, ancak milliyet zevkini nefsinde duyanlar idare edebilirler.”

Yazar, Türklerin nasıl Osmanlı tarihi boyunca giderek iktisadi ve fennî (ekonomik ve kültürel açıdan etkili olan) sınıfların dışında kalıp memurluk ve çiftçilikle sınırlı kaldığını söyler. Bunun sebebi, milliyet ile devleti aynı anlamda değerlendirmeleridir. Sonucu ise Balkan savaşlarındaki yenilgimiz ve hükümet idaresindeki beceriksizliğimizdir.

Ziya Gökalp’e göre, kuvvetli bir hükûmet iktisadî sınıflara -iş adamları, tüccarlar, sanatkârlar- dayanır. Memurlar sınıfına dayanan hükûmet zayıftır.

“Lisan”, adı üzerine, dil meselesinden bahseder. Türkçe, bilimin gelişmesiyle hayatımıza giren yeni kavramları karşılamalı; terimler, gerek olduğu zaman yabancı dillerden de kelime almakla birlikte mümkünse tamamen Türkçeleşmelidir.

Ziya Gökalp radikal bir öz Türkçeci değildir. Yani Türkçeleşmiş olmak kaydıyla, Arapça ya da Farsça kökenli kelimelere bir itirazı yoktur. Ne var ki tamlamalar, edatlar ve kipler Türkçe olmalıdır. Mesela, “şuara-yı cedide” yerine “yeni şairler” demek gibi.

“Gelenek ve Kural”, birbiriyle bağlantılı olduğunu sandığımız iki kavramın, yani gelenekçilik ve kuralcılığın birbirine zıt olduğunu anlatır.

Gelenekçilik, tutuculuk demek değildir. Aksine gelenek, gelişip olgunlaşmaya ve yeniliklere açıktır.

“Gelenek kendi başına doğurgan ve icat eden olmakla beraber, ona aşılanan yabancı yenilikler de damarlarındaki hayat öz suyundan feyiz alarak, canlanır ve âdi taklitte olduğu gibi çürüyüp düşmez.”

Kuralcılık ise donukluk getirir. Taaasup içeren bir muhafazakarlık da, geçmişi tamamen reddeden bir yenilikçilik de kuralcılıktan doğar.

Ziya Gökalp’e göre geri kalmamızın sebebi, kuralcı fakat geleneksiz bir millet olmamızdır.

Kitabın değer verdiği kavramlardan birisi ülküdür. Milliyet ülküsü, felaket ve buhran zamanlarında doğan bir ruhtur. Başka bir deyişle kolektif bilincidir. “Bir millet tehlikede kaldığı vakit, onu fertler kurtarmaz; bizzat millet kendi kendinin kurtarıcısı olur.”

Bu ruh, yaratıcı ve dirilticidir. Ülküsüne sahip olan bir milletin, geleceğinin aydınlık olduğunu söyler yazar. Ülküsüz devletler her an yıkılabilir. Ülkülü milletler ise başlarına ne felaket gelirse gelsin, yeniden dirilir ve devletini canlandırır.

“Türk Milleti ve Turan” başlıklı makalede Turan kavramını anlatır. Örneğin, Kazanlı bir gencin sorduğu gibi, onun milleti Özbekleri, Kırgızları, Türkmenleri, Osmanlı, Tatar ve Azerbaycan Türklerini toplayan büyük bir Türklük müdür? Yoksa sadece Tatarlık mı?

Ziya Gökalp’in cevabı nettir:

“Vatan ne Türkiye’dir Türk için ne Türkistan;

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan!”

Turan, Türklerin oturduğu, Türkçenin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamıdır.

Yazara göre Türk dili birlik içinde olmalıdır. İstanbul Türkçesini “Türk lehçelerinin en güzeli, en işlenmişi, edebiyat ve ilimce en zengini” olarak tanımlayan Gökalp, İstanbul Türkçesini edebî dil olarak kabul etmeyi, böylece bütün Türklerin dil ve edebiyatta ortak ve tek bir millet olması gerektiğini söyler.

Son makalede, ümmetçiliği milliyetçiliğin karşısına koyanlara cevap verir. Müslümanların siyasi bir birlik kurmasının yakın bir gelecekte mümkün olmadığını, dolayısıyla çağdan büsbütün geri kalmaktansa, İslami kavimlerin millî uyanışlarla toplumsal geleceğini muhafaza etmesi gerektiğini söyler.

Asabiyeti (aşiret ırkçılığı) yasaklayan hadislerin milli bilince aykırı olmadığını, aksine İslam dininin kavim ve milletlere ayrılmayı uygun gördüğünü, Hucurat Suresi 13. ayetten örnek getirerek anlatır: “Sizi şubeler ve kabileler halinde yarattık ki birbirinizle tanışasınız.”

Yazara göre milliyet fikri kuvvet buldukça, İslam ümmetçiliği fikri de o derece kültürlenecektir ve mevcut kültürü sağlamlaştıracaktır.

13 Beğeni

Ahmet Büke - Kırmızı Buğday

15 Beğeni

Hayalperest Ölünün Şarkıları - Thomas Ligotti

Thomas Ligotti 1953 doğumlu, Sicilya ve Polonya kökenli Çağdaş Amerikan korku edebiyatı yazarıdır. Tarzı daha çok tekinsiz kurmacaya giriyor. 1986’da yayımlanan “Hayalperest Ölünün Şarkıları” onun ilk kitabıdır.

Kitap üç bölümden oluşuyor. Bunlar: Uyurgezerlere Düşler, Uykusuzlara Düşler ve Ölülere Düşler. Kitapta kısa öykülerinin yanında yazarın korku edebiyatına dair iki yazısı da bulunuyor.

İlk öykülerin anlatımını sade buldum ancak bu onları daha az ürkütücü yapmıyordu. Sondaki öykülerin anlatımı, biraz ağdalıydı. Kitapta tekinsiz, garip, insanı huzursuz eden ve geren öyküler vardı. Bazı öyküler ise korkutmaktan çok fantastik atmosferle doluydu. Öykülerin çoğunu beğendiğimi söyleyebilirim.

Yazarın üzerinde durduğu korku ise daha çok ontolojik korkuydu. Gerçekliğin, rüyaların, zihnin çatışması, bozulmasıydı. Varlığın tamamen şeklinin bozulması yani başka bir şekle bürünmesiydi. Bu dehşet türü rahatsız ediciydi benim için.

Yazarı karamsar buldum. Nihilist bir çizgide duruyordu. Lovecraft’tan ve Poe’dan da etkilenmiş.

Hikayeleri zamana yayarak sindirerek okudum. Okurken notlar da aldım. Benim için iyi bir okuma deneyimi oldu. Ancak kitabın herkese hitap edip etmeyeceğinden emin değilim. Fantastik edebiyat ve gotik edebiyat seviyorsanız bu kitaba da şans verin derim.

Puanım: 8/10

21 Beğeni

Küçük Şeylerin Felsefesi - Francesca Rigotti

Çinko Çocuklar’ı okuduğum sırada dağıldığım için çapraz okuma modumu açıp Küçük Şeylerin Felsefesi’ne başlamıştım. Uzun ama keyifli bir yolculuk sundu bu kitap bana.
130 sayfalık bu kitapta, Francesca Rigotti sayesinde, küçük ve sıradan şeylerin hayatımızdaki anlamlarına tanık oldum. Bu anlamlar, beni yerimden edecek ve derinden sarsacak kadar çarpıcı etkilerle ortaya çıkmadı. Küçük çıkarımlar yapmamı sağlayarak ve minik sürprizlere denk getirerek benliğimi etkiledi ve o anlamları içselleştirmemi sıradan bir şekilde başardı.

Peki nedir bu anlamlar? Günlük hayatımızda her zaman etrafımızda olan şeylerin, nesnelerin etimolojisine iniyor. Her zaman kullandığımız bu cansız eşyaların -bazılarını seviyoruz, bazılarını da önemsemiyoruz belki- sözcük anlamlarından yola çıkarak kökenlerine kadar gitmesine bayıldım, çok farklı şeyler öğrendim. Bir kere “şey”in ne demek olduğunu, neyi ifade ettiğini okumak bile en güzel detaylardandı.
Rigotti’ye göre felsefenin uğraşı, sadece büyükle ve yüceyle ilgili olmamalı. Majör yerine minör şeylerin, rutin hayatın ve gündelik yaşamın sıradan nesneleriyle de uğraşılmalı diyor. Çünkü insanın, bu ufak tefek şeylerle alakadar olması; güzellikle, adaletle ve erdemle de iç içe bir halde olmak demek, ona göre. Yani düşünce sistemimizi, sürekli etik olanla, siyasal meselelerle, tarihsel olaylarla meşgul etmek yerine; neredeyse her gün hayatımıza eşlik eden eylemlerimizi, evle ilgili işlerimizi, hobilerimizi, bizi sarıp sarmalayan eşyalarımızı ve bunlar gibi daha birçok şeyin, yaşamımızda ne ifade ettiğini anlamlandırmanın, bizi iyileştireceğine dair bir farkındalık yaratmaya çalışıyor. Felsefenin amacı da bu değil mi zaten? Düşünsel olarak bizi geliştirmek ve bu düşünceleri olumlu yönde kullanmak. Neden tüm bunları en dikkat çekici eylemlerle yapmaya çalışıyoruz peki? Her gün yaptığımız şeylere özen göstersek, bunlar üstüne düşünüp çalışsak, her şey daha güzel olmaz mı?
Küçük detayların, imgelerin, sembollerin, metaforların ve gündelik dilin, okuma yolculuğum boyunca etrafımda olması da bana iyi geldi. Proust ile tanıştıktan sonra, imgesel anlatımın hayatımda ne gibi şeyleri değiştirdiğini hatırladım yine; o zamandan beri beni etkileyen şeylerin büyük değil, rutin hayatımın öğeleri olması, bu kitabı keyifle okumamı sağladı. Ele aldığı konular hakkında daha yazabilirim de, ama şimdilik bu kadar.

İncelememi paylaştığım platform: https://www.instagram.com/p/DQeDuvvCN21/?igsh=eDVhMnk2ZzNzNHl0

15 Beğeni

Puslu Kıtalar Atlası

Fantastik edebiyat tutkunu herkesin mutlaka kulağına çalınmıştır Puslu Kıtalar Atlası. Popüler olup içeriği bilinmeyen şeyler kategorisinde bir eserdir. Bu bakımdan zeka gibidir: Zeka da herkeste bulunur, herkes tarafından taktir edilir ama kimse tarafından kullanılmaz. Yani Puslu Kıtalar Atlası’nı çoğu kişi duymuştur ama çok az kişi okumuştur ve ben de yakın zamana kadar işte o “çoğu kişi” grubuna dahildim.

Eh tabii ki artık kitabı okuduğuma göre geçmiş zaman kullanabiliyor ve kendimi ait olduğum yer olarak hissettiğim “Çok Az Kişi” grubuna dahil edebiliyorum.* Bir nevi evime geri dönmüş oluyorum. Ve şu kadarını söyleyeyim; insanın evi gibisi yok. O tartışmalar, kavgalar, stres, gerilim ve baskı… bir dakika yanlış “ev” oldu sanırım. Gerçi başka ev var mı ki?

Eeeee…. Neyse devam edelim…

*Büyük bir güruh olan ve her şey hakkında en doğru fikirlere sahip Elalem grubuna hiç ait olamadım mesela. Elalem hep düzeltmeye çalıştı beni. Ya da her zaman onların ne diyeceklerini tahmin etmeye çalıştırıldım.

Çok Az Kişi grubu kadar gibi niş olmasa da en az o grup kadar sevdiğim bir diğer grubum ise; “Beklentilerin Hazzı” adını verdiğimiz ve her çarşamba toplanarak beklentilerimizi değerlendirip beklentilerimize ayar çektiğimiz felsefi bir grup. Grup olarak; beklentilerin kontrol altına alınmasının ve hatta mümkünse hiç beklenti yaratılmamasının eserden maksimum hazzı almamıza ve eseri doğru değerlendirmemize olanak sağlayacağına inanıyoruz. Veya kısaca; yüksek beklentilerin eserlerin yarattığı hazzı azaltacağına inanıyoruz.*

*Nasıl bir felsefe grubu bir şeye İNANIR ki? diyenleri duyuyor gibiyim. Eh bu konuyu da perşembe günleri toplandığımız “Felsefe Nedir? Kimin için Yapılır? Kimi Kandırıyoruz?” isimli grubumuzda detaylıca irdeliyoruz. (Grup ismi tartışmaya kapalıdır.)

Beklentilerin Hazzı’nın kurucu üyesi olarak Puslu Kıtalar Atlası’nın başına otururken beklentilerimi kenara koyduğum düşünülebilir tabii ki. Fakat ait olunan gruplar çoğunlukla o gurubun etken maddesinin eksikliğinden veya fazlalığından kaynaklandığı unutulmamalıdır. (Bknz; AA) Dolayısıyla kitaba maalesef çok büyük bir beklentiyle başladım.

Ve kitabın ilk 5 sayfasına göz gezdirdikten sonra beklentilerimin büyüklüğünden dolayı oldukça endişeye kapıldım. Çünkü şöyle bir göz attığım 5 sayfada hiç diyalog bulunmuyordu ve diyalog bazlı eserlerin müdavimi olan benim için bu cehennem* demekti. Tedirgin olmuş ve “acaba kitaba alışamayacak mıyım?” korkularına kapılmıştım. Ama sonra grup konuşmalarımız aklıma geldi: “ Korkunun ecele faydası yok! Önce yap sonra düşün! Sen kişisel gelişim kitaplarını savundun. Çıkart Göster. Alçak hurç! Benim kitap sevgimi kimse sorgulayamaz!!”**

*Cehennem tasarımları içerisinde bu durum 6. sıradadır. Uzun Süreler Kuyrukta Beklemek ise tahtında oldukça rahattır.

**Son 4 kalıp tüm toplantılarımızda en 1 kere söylenen ve en sevilen kalıplardır. Grubumuzun neredeyse tüm tartışmalarının sonu böyle biter.

Gruptan aldığım güçle sayfaları okumaya başladım ve yüksek beklenti dezavantajına sahip, diyalogları olmadığı için cehennem olduğunu düşündüğüm bu esere o gözümü korkutan ilk 5 sayfa itibarıyla aşık oldum, AŞIK oldum!*

*Böylece “İlk Görüşte Aşk” grubuna da dahil olmuş oldum.

Puslu Kıtalar Atlası’ndan önce diyalogları her zaman kitabın kaymak gibi akmasını sağlayan kayganlaştırıcı güç olarak düşünürdüm. Ne kadar yanılmışım.

İhsan Oktay Anar Puslu Kıtalar Atlası’nda diyalogları tanrısal dil kullanarak aktarıyor ve yine de kayganlaştırıcı güçten milim taviz vermiyor. Üstat tanrısal dilde diyalogları o kadar güzel özetliyor, o kadar güzel zihnimizde canlandırıyor ki; kitap boyunca yoğun kar yağışından sonra poşetlerle yokuşun başından aşağıya kendimizi salıyormuşuz gibi hissediyoruz.

Peki ama bu nasıl oluyor? Üstat İki karakteri konuşturmadan nasıl bize tanıtmayı başarıyor? Bir karakterden diğer karaktere geçiş akış kopartılmadan nasıl sağlanıyor?

İşte gerçek sihir tam da burada, karakter geçişlerinde yatıyor. Üstat karakter geçişlerini; olimpiyatta kainat* rekoru kırarak altın madalya kazanmış 4x100m bayrak yarışı koşucularının birbirlerine kusursuzca bayrak aktarması gibi tasarlıyor. Bir karakterin hikayesi anlatılırken o karakterin hikayesinde arka planda olan başka bir karakterin hikayesine ne ara geçtik, ne ara o karakterin hikayesi için bu derece heyecanlandık anlayamıyor adeta yeşilden maviye olan kusursuz geçişi yaşıyoruz.**

*Kai’Nad B’2olt biliyorum rekor sana ait ama dünyalılar henüz kainatın yaşam formları için hazır değil. Lütfen biraz anlayış göster. Size hazır olduğumuzda tekzip yayınlarım.

**Bu vesileyle tekrardan hatırlatmakta fayda var; Yalnızca cesurların işidir boyacılık.

Üstelik bu kusursuzluk karakterlerin kariyer patikaları için de uygulanarak bizi iyice hayretler içerisinde bırakıyor. Çünkü üstat karakterleri için çizdiği kariyer yollarında elini korkak alıştırmıyor ve karakterlerine kariyer basamaklarını çıkartmak yerine o basamakları üreten usta muamelesi yaparak karakterlerini çok geniş bir meslek yelpazesinde daldan dala atlatıyor. Ve bunu sayfalarca süren olay örgüsüyle değil, gerçekçilik olgusundan kopmadan başa gelebilecek en “ilginç” durumları yaratarak yalnızca 3-4 sayfada yapıyor.

Örneğin: El üstünde tutulan bir katibin 5 sayfa içerisinde aklımızda bir damla soru işareti kalmadan hizmetçi, berduş, köle, uzman dişçi ve bilim insanı oluşana tanıklık ediyor ve haliyle mest oluyoruz.

Ve işte Puslu Kıtalar Atlası ‘nın kalbinde de tam bu yatıyor: Olayların rüzgar ile birlikte tek yumurta ikizi gibi ilerlemesi ve bir anda rüzgarın aniden yön değiştirmesiyle olayların şekilden şekle girmesi.

Kitapta rüzgar o kadar ani ve o kadar beklenmedik şekillerde değişiyor ki, bunu takip eden olaylar rüzgara yetişebilmek için büyüdükçe büyüyor ve sonunu alsa tahmin edemediğimiz sonuçlara neden oluyorlar. Hatta öyle ki kitabı adeta Kelebek Etkisinin bir tezahürüne dönüştürüyorlar.*

*Veya başka bir deyişle; Kelebek Etkisi deterjan reklamlarında beyaz kıyafetin üzerindeki zorlu lekelerin tamamı gibi kitabın liflerine yerleşip orayı evi ilan ederek yönetimi ele geçiriyor.

Ufacık olaylar dönemin bilinmezliği ile de birleşerek hayret verici sonuçlar yaratıp karakterlerin kaderlerini 180 derece değiştirebiliyor ve karakteri bambaşka birine dönüştürebiliyor. Ama özellikle bir kitaptaki bir söz: “Düşünüyorum öyleyse varım” kitaptaki tüm olayların başlangıcı, sebebi, bağlayıcısı ve sonucu olmasıyla ön plana çıkıyor. Ve tabii ki, sizin de düşündüğünüz gibi, kitap bu sözün getirdiği zihin açıcı ve kafa yakıcı felsefi tartışmalardan* da eksik kalmıyor.

*Tıpkı “Felsefe Nedir? Kimini için Yapılır? Kimi Kandırıyoruz?” grubumuzda yaptığımız gibi. Fakat biz daha: “Düşünüyor muyuz? Hmm? …. Gerçekten mi?” sorusundan çıkamadık.

Eh daha ne olsun?

Kariyer Atlamaları, Kelebek Etkisi, Yağ gibi akıcılık, Felsefi tartışmalar… Yetmez mi?

Yetmesin!

Çünkü daha en önemli yeri söylemedik bile: İhsan Oktay Anar’ın bizlere sunduğu renkli tarihimizden hiç bahsetmedik.

Anar kalemine işlemiş zamanın dokusu ile bizleri geçmişe, Osmanlı zamanına götürüyor ve o zamanın hurafeleri, safsataları, mucizeleri, inançları ve bilinmezliği ile tarihi harmanlayarak bize bugünden bakıldığında fantastik gelen hikayeler sunuyor. Bize adına bugün İstanbul dediğimiz Şehr-i cümbüşü, Şehr-i deryayı, Şehr-i mukkadessi, o zamanki adıyla ise Kostantiniye’yi sergiliyor.

“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli nasum, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı”

Konstantiniye… Taşında toprağında nece imparatorluklar barından tüm cihanın imrenerek baktığı, Ademoğlunun gördüğü en güzel şehir. Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin Pâyitahtı.

Konstantinye… Külhanbeyleri, çelebileri, katipleri, yeniçerileri, simyacıları, sihirbazları, tüccarları, müslimleri ve gayrimüslimleri, meddahları, dilencileri ve demkeşleri ile dolup taşan sokaklarıyla çeşitliliğin ve renklerin başşehri.

Bu şehr-i cümbüşte yaşayan bir baba ve oğul; Uzun İhsan Efendi ve Bünyamin. Uzun İhsan Efendi bir kaşif. Ama Uzun İhsan Efendi alışkın olduğumuz kadırga tepesindeki kaşifler gibi bir kaşif değil. Çünkü o uyanık alemlerin değil, rüya alemlerinin alimi, rüya alemlerinin kaşifi. O, elkimya odasında yaptığı çeşitli simyevi iksirler ile günlerce rüyaya yatıp ruhun bedenden ayrıldığı rüya alemlerinde uyanık dünyayı keşfeden ve uyandığında yaptığı keşifleri atlasına, Puslu Kıtalar Atlası’na, aktaran birisi.

Oğul Bünyamin ise rüyalar aleminde yaşayan babasına bakmak ile yükümlü temiz ve sergüzeştçi ruhlu hüsnükabul görmüş bir delikanlı. Gönlü amcası Arap İhsan Efendi gibi macera peşinde koşmak istese de, babasından aldığı para ile, her ne kadar sürekli rüyalar aleminde yaşayan babasının parayı nereden bulduğunu bilmese de, evin günlük işlerine bakar, kimseye bulaşmadan yaşar giderdi. Tabii tüm bunlar Bünyamin’in o uğursuz parayı bulmasından çok önceydi.

Başka bir alemde minicik bir tırtıl kozasına girmekteydi. Tek isteği alemlerin sınırlarını aşıp farklı alemlerde arzı-endam etmekti. Tırtıl kozasında kelebek olduğunu gördüğü bir hülyaya daldı. Rüyalar aleminde bir çift kanat çırpmaya başladı.

Uzun İhsan Efendi rüyalar aleminde kıpırdandı. Değişiklik olmuştu, hissedebiliyordu. Ufacıktı belki ama, oradaydı işte. Uzansa tutabilecek, dikkat kesilse görebilecek gibiydi. Sonra nedendir bilinmez masasında o uğursuz cümlenin yazdığı kitabı buldu: “ Düşünüyorum öyleyse varım.” Uzun İhsan Efendi bu cümle üzerine derin bir tefekküre daldı. Hatta öyle derinlere daldı ki, bu cümle tüm hayatını veyahut tüm hayatlarını değiştirmeye başladı… Tabii tüm bunlar Bünyamin’in o uğursuz parayı bulmasından çok önceydi.

Lakin tırtılın hülyası Bünyamin’in o uğursuz paraya ulaşmasındaki ilk adımdı. Bundan sonra Bünyamin’i hercümerc eden tüm olaylar; Lağımcılar loncasına girip Ordu-yu Hümayunle sefere çıkması, ehli keyiflere, kafirlere, aklı çelinmişlere ve iblis aleyhillanelere bulaşması, raptedilmesi ve sonunda o uğursuz paraya ulaşması hep o ilk adım ile ilgiliydi. Kimileri buna Kelebek Etkisi derdi, kimileri baht, kimileri Allah’ın taktiri…

Kimileri ise “Düşlüyorum öyleyse varlar.”

İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nın ana başlıklar üzerinden özeti az çok bu şekilde dostlarım. Umarım minicik bir hikayeleştirme* barından bu kısmı beğenmişsinizdir. Ayrıca bu kısımda kitabın dilini, üstadın kalemini, kopyalama da çalıştım. Lakin üstadın kalemini kopyalamak çok zor olduğundan ve kitabın açılış paragrafı da bu konuya net bir örnek teşkil ettiğinden bu paragrafı olduğu gibi koymak istedim. Fakat bu açılış paragrafını okuyup kitabın dilinin “ağır” veya “anlaşılmaz” olduğunu düşünenler olabilir. Zira ben biraz böyle düşünüp panik yapmıştım. Ancak endişeniz olmasın. Bu kısım kitaptaki anlamını bilemeyebileceğiniz kelimelerin en çok bir arada bulunduğu tek kısım. Kitabın devamı daha çok kitabı özetlemek için hikayeleştirmeye çalıştığım kısıma benziyor. Elbette ki harikulade bir yazarın katbekat üstün dokunuşlarıyla…

Herkese iyi okumalar dilerim.

*Kitapta bulunan olaylar ile bulunmayanlar karışık şekildedir.

22 Beğeni

Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım - Herta Müller

Bilinç akışı hastası olduğum halde zar zor bitirebildim “Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım”ı. Nedenleri üzerine konuşmak isterdim ama masaya yatırabileceğim elle tutulur bir şey yok aslında, bir olmamışlık hissi okuma boyunca peşimi bırakmadı sadece. Bu tür kitaplardan aldığım edebi lezzeti tadamadım. Belki de başlığı sayesinde büyük beklentilerle başladığım kitabın bana hayal kırıklığı yaşatması tek sebep bile olabilir. Beklentiye girdiğim çoğu zaman bu duruma düşüyorum, ama Nobel edebiyat ödüllü bir yazar olması ve eserin konusu bakımından ilgimi çekmesi gibi nedenlerden dolayı beklentiye girmeden de duramadım doğrusu.

Kitapta adı geçmeyen ülkenin Romanya olduğunu, totaliter ve faşist rejimin diktatörünün Çavuşesku olduğunu öğrendim. Bu diktatörlükten bahsetmem gerekiyor, çünkü kitapta adını bilmediğim bir kadının sürekli tramvaya binip çağrıldığı bir yere gitmesi ve her anlamda korku duyması tam olarak bu meseleyle ilgili. Araştırmam sırasında Çavuşeski rejiminin detaylarını okurken tüylerim ürperdi, birçok yönden o kadar çok tanıdık geldi ki. Kadının yaşadığı korkuları ben de yaşadım sanki. Güvenli bir şekilde yürüyüş bile yapamadığımız parklarda ve sokaklarda yaşıyoruz artık. Zaten kadın olmanın günden güne zorlaştığı ülkemizde, sistematik bir şekilde cinselliğimize, kadınlığımıza ve tercihlerimize karışılıyor. Aile olmanın önemi vurgulanırken, kadına şiddete karşı üç maymunu oynayıp nasıl doğum yapacağımız hakkında ahkâm kesiyorlar.
Kitabı okurken kasvete boğulmamın ve elimde sürünmesinin nedeni, bunun bir kurgu değil de paralel evrende yaşadıklarımızı tanımlayan bir şeye dönüşmesini fark etmemdi. Gerçeklerle yüzleşmek bazen yorucu olabiliyor çünkü. Bu arada araştırma yaparken Herta Müller’in hayatına baktım; Romanya Almanları’ndanmış. Gizli servisle çalışmayı reddettiği için Almanya’ya göç etmek zorunda kalmış. Yaşadığı ülkede azınlık olması ve halkın çilesine tanık olması, onu bu kitabı yazmaya iten nedenlerden birkaçı gibi görünüyor.

Her bir karakterin adı var, ama onun yok. Kadının adı yok. Onu çağıran ve tuhaf sorular soran adamın adı var, onu zor durumda bırakan patronunun adı var, yaşlı erkeklerden hoşlanan arkadaşının adı var, alkolik kocasının ve daha nicelerinin adı var, ama onun yok. Ve bu kadının hayatına, tramvayda karşılaştığı insanlar ve manzaralarla, kendi hayatının dönüm noktalarıyla ve tanıdıklarıyla şahit oldum. Yalnızca bunlar da değil, kendi içinde yaşadığı çatışmalar, beklentiler, korkular ve umutlar da sayfalarca yer edinmiş kendine.

Buraya kadar her şey iyi gibi, nasıl etkileyici bulmadın ve sevemedin diye düşünebilirsiniz. Belki doğru bir zamanda okumadım ya da ülke gündemimiz yüzünden böyle hissettim, bilmiyorum. Yazımın başında da belirttiğim gibi, edebi lezzeti alamayınca zor bir okuma oldu benim açımdan. Yazarın başka kitaplarına da şans vermek istiyorum ama hâlâ. Çünkü bu olmamışlık hissinin benden kaynaklandığını düşünüyorum bazen. Son zamanlarda odak sürem çok bozuldu; günlük hayatımın ve gündemin, okumalarımı olumsuz etkilediğini fark ettim. Çok sıradan bir hayat yaşıyorum aslında, fakat kafamda bir ton şey olmasından dolayı bazen her şey arap saçına dönebiliyor. Bu bir süreç tabii ki.

İncelememi paylaştığım platform: https://www.instagram.com/p/DQrIIPjiNY6/?igsh=YWFtNzFmM2UwZnRz

14 Beğeni

Kurt Vonnegut- Mezbaha Beş

Mizahi bilimkurgunun ustası olduğunu duydum. Kitabın başında savaş karşıtı bir roman okuyacağımız söyleniyor. Ben böyle bir his almadım. Yazıldığı döneme göre post-modern teknikleri iyi kullanmış, ama bilimkurgu olarak çok fazla olay göremedim. Hayatinin farklı anlarından atlamalar yaparak yaşayan bir adamın İkinci Dünya Savaşı deneyimi ve sonrasindaki kapitalist Amerikan hayatına dönüşünde kurduğu ailesiyle olan hayatını anlatıyor.

Diğer kitaplarını da bir iki şans vermeyi düşünüyorum yine de. 7/10

Ara İstasyon- Clifford Simak

Bradbury tarzında şiirsel bir bilimkurgu. Uzaylılar galakside seyahat ederken Dünya’ya bir istasyon kurarlar, başına da Amerika İç Savaşı gazisi Enoch’u geçirirler. 100 sene taşrada dikkat çekmeden yaşarken CIA bu durumu öğrenir ve Enoch’un huzurunu bozacak, komşularına ona düşman edecek olaylar silsilesi başlar.

Bilimkurguya fantastiğin arasındaki çizginin bulaniıkoaştığı teknolojileri kullanan Enoch’un duygu ve düşüncelerinin değiştiği sahneler çok duygusaldı. Her bilimkurgu kitabında bulunmayan bir nitelik bu. Bir klasik olacak kadar çarpıcı olamasa da çok sağlam yazılmış. 8/10

İnsanlığımı Yitirirken- Osamu Dazai

Çocukluğundan beri utangaç m, içine kapalı, ailesi ve topluma yabancılaşmış bir adamın aşk, uyuşturucu ve intihar üçgeninde savrulmasını anlatıyor. Çocukluk yılları bölümündeki, arkadaşlarını eğlendirmek ve kabul görmek için kendini bile isteye “soytarı” durumunu defalarca düşürmesi bana kendi çocukluğumu hatırlattı. Bana da aynı şekilde bir arkadaşım gelip “Sen bilerek böyle davranıyorsun.” diyerek kanımı dondurmuştu. 8/10

Cam Kule- Robert Silverberg

Dünyaya 300 milyon ışıkyılı öteden bir sinyal gelir. Trilyoner işadamı Krug, ışıktan hızlı mesaj gönderecek bir kule inşa ederek uzaylılarla konuşmak ister. Bunun için servetini ve binlerce Android işçisini harcar. Bu sırada bazı Androidler onu Tanrı olarak gören bir din kurmaktadırlar.

Baştan sona müthiş bir bilimkurgu. Androidler ve insanların sosyal etkileşimleri çok detaylıca işlenmiş. Tek kafama takılan, labaratuvarda üretilen canlılara Android değil de “sentetik insan” denildiklerini zannetmemdi. Benim bildiğim androidler, insan görünümlü robotlara denirdi.

Silverberg’ün bir diğer mükemmel eseri “İçeriden Ölmek”I de herkese öneriyorum. 9/10

23 Beğeni

:open_book: Sadık Yalsızuçanlar - Sofra

Sadık Yalsızuçanlar’ın Sofra adlı deneme kitabı, ismini Kur’an-ı Kerim’deki Mâide suresinden alıyor.

Bu yönüyle kitap, hem anlam hem çağrışım bakımından derin bir isim taşıyor. Sofra, Allah’ın maddi-manevi bütün nimetleri; paylaşmanın, birlik olmanın ve kelimelerle doymanın simgesi.

Yazar, bu sofraya tasavvuftan edebiyata, hatırattan yakın tarihe kadar çeşitli lezzetler koymuş. Eser dört ana bölüme ayrılmış: Birlik ve Kardeşlik, Tanca’da Bir Çay, Gölgeler ve İzler, Tanıklıklar.

Kitabın “Birlik ve Kardeşlik” adlı ilk bölümünde tasavvuf ile ilgili denemeler yer alıyor. Bu denemelerde yazar, fütüvvet ve kardeşlik ahlakının hem insanî hem de ilahî boyutunu hatırlatıyor. Ebu’l-Hasan Harakânî ve Şeyh Muhammed el-Hazîn’i anlattığı kısımlar ise adeta gönül ehliyle kurulmuş bir sohbet halkası.

“Tanca’da Bir Çay” edebiyat ile ilgili bölüm. Naçizane bir genç yazar olarak o sayfaları sanki bir büyüğümle aynı masada oturmuşum da o konuşuyor, ben dinliyormuşum gibi okudum. Bu bölümde bahsettiği eserleri not aldım.

Yalsızuçanlar’ın edebiyata bakışı, “edebiyat” kelimesinin kökünde yer alan edep üzerine kurulu. “Edebiyat bizim vicdanımızı beslemez mi?” sorusu ise kitabın belki de özünü taşıyor. Yazar, dilin estetiğinin ötesinde ruhun inceliğini önemseyen bir edebiyat anlayışını savunuyor. Bir denemesinde Sabahattin Ali’nin hikâyelerinden söz ederken, onun dilindeki yalınlığın zamana direnen bir sadelik olduğunu söylüyor.

“Gölgeler ve İzler” bölümüne yazar, Malatya Garı’nda geçen çocukluğunu anlatarak başlıyor. D. Mehmet Doğan, Metin Kaçan ve Abdürrahim Karakoç ile ilgili anılarının ardından bölüm, Şemsi Ergüneş’in gönle işleyen öğütleriyle son buluyor.

“Tanıklıklar“ bölümü yazarın toplum hafızasına tuttuğu aynalar gibi. Türkiye’nin yakın siyasi tarihi… Darbeler, medya düzeni, siyasî yozlaşma…

Son denemede ise yazarın Kudüs hatıraları var. Kitap 2017’de yazılmış. O zaman dahi İsrail’in Filistinlilere yaptığı zulümler dehşet verici. Mesela yazarın bizzat dinlediği bir olay: Filistinli doğum yapmak üzere olan hamile bir kadınla ve kocası hastaneye giderken İsrail’in kontrol noktasından geçmek zorunda kalırlar. İsrailliler, kadını saatlerce keyfe keder bekletir. Kocası tepki gösterince onu vururlar, ardından da kadını vururlar. Sonra hastaneye götürürler. O sırada doğum gerçekleşmiştir. Anne, baba ölür, çocuk yaşamaya devam eder… Okuması en zor olan kısımdı.

Kitabın en sonunda ise yazarın bir söyleşisi var.

Sonuç olarak, Sadık Yalsızuçanlar’ın “Sofra”sı, okura hem manevi hem entelektüel bir alan açıyor. Adeta “Kelimelerin kurduğu sofraya otur, acele etme, tadına var.” diyor.

13 Beğeni