“arkadaşlarını eğlendirmek ve kabul görmek için kendini bile isteye “soytarı” durumunu defalarca düşürmesi bana kendi çocukluğumu hatırlattı” belki inanmayacaksınız ama bu cümle bana da tanıdık geldi…
İnternette birkaç Amerikalı okuyucudan da aynı yorumu gördüm.
A’mâk-ı Hayal - Filibeli Ahmet Hilmi
Bulgaristan Filibe doğumlu yazar, II. Meşrutiyet dönemi fikir adamlarındandır. Tiyatro, roman, şiirin yanında siyaset, felsefe, tasavvuf ve tarih alanlarında da eserler yazmıştır. A’mâk-ı Hayal ya da Hayalin Derinlikleri, ilk olarak 1910 senesinde yayımlanmış felsefi, tasavvufi, mitolojik ve son derece masalsı bir kitaptır.
Konusu: Ahmet Raci isimli anlatıcı, iyi eğitimli ve dindar olduğu söylenen sonra herşeyden şüpheye düşen ve bu şüpheyi bir türlü yok edemeyen genç bir adamdır. Raci bir gün, mezarlığın içinde kulübede yaşayan garip kılıklı, başındaki takkede küçük küçük ayna parçaları bulunan yaşlıca bir adamla karşılaşıyor.
Böylece bu ikili manevi yolculuklara çıkmaya başlıyorlar, aslında durum astral seyahate benziyor. Aynalı Baba ney çalıp şiirler okurken Raci’nin gözleri bilindik dünyaya kapanır, bambaşka hallere/diyarlara girer. Buda rehberliğinde Hiçlik Zirvesine çıkmaya çalışır, Zerdüşt’ü, Ehrimen’i, Hürmüz’ü görür. Bazen bir Hintli olur bazen bir Çinli, bazen Simurg’un kanadında olur ve bilimkurguya göz kırpan yolculuklara çıkar. Raci, Tenasühe (reenkarnasyona) benzer hallere girer, varlığın her aşamalarından geçer ve en sonunda kendisine secde edilen bile olur.
Kısacası Raci, bu manevi yolculuklarda her gün bambaşka hayatlar yaşayan biri olur çıkar…
Kitabın ilk bölümünü daha çok sevdiğimi söyleyemeliyim. İkinci kitap, ilkine göre karışık ve kopuk duruyordu. Sonunda yarım kalmışlık hissi vardı sanki. Aynalı Baba’nın akibetini bilsek de Raci’nin hikayesi nasıl devam ediyor bu bilinmiyor. Ama içindeki şüpheye bir cevap bulabilecek gibi de görünmüyordu.
Eserde tevhit, vahdet-i vücut, varlık ve yokluk, hiçlik, aşk, ruh, nefsin mertebeleri, gerçek saadetin ne olduğu gibi birçok konudan bahsediliyor. Alimlerin bilgisine, toplumun sahte dindarlığına dair eleştiriler de mevcuttu.
Masalsı, mitolojik ve hayalle gerçeğin iç içe geçtiği bir kitaptı. Gördüğüm yorumlarda eserle Puslu Kıtalar Atlası’nı birbirine benzetenler olmuştu. Aslında kısa bir kitabın içeriğine çok şey sığdırması ve hayallerle gerçeklerin iç içe geçmiş olmasıyla ikisinin benzer yanları var sahiden.
Uzun süredir beklemekte olduğum bir kitap olduğu için hemen okuyup hakkında bir iki şey yazmak istedim. Iain M. Banks daha önce Cebirci ve Phlebas’ı Hatırla kitaplarını okuyup “işte aradığım uzay operası bu” dediğimbir yazardı. Kültür serisinin bu ikinci kitabı da genel anlamda beklentimi karşıladı ve beğenimi kazandı.
Kitap “Kültür” ismi verilen makinelerin, insanların ve her türlü zekanın oldukça gelişmiş bir şekilde beraberce yaşadıkları ütopik bir toplumda; her türlü oyunda oldukça başarılı, hatta tüm kültür’ün en iyi oyuncusu olan ana karakterimiz Jernau Gurgeh ekseninde geçiyor. Gurgeh oynadığı pek çok oyunda rakipsiz denilebilecek kadar başarılı peki ya hiç oynamadığı bir oyunda da aynı başarıları gösterebilir mi? İşte bunun cevabını bu kitapta arıyoruz.
Konusu hakkında çok fazla bir şey yazmak istemiyorum, sonuçta kitabın dokusu bu konular üzerine şekilleniyor ve Phlebas’ı Hatırla kitabının aksine daha az aksiyon var bu kitapta. Dolayısıyla ne desem büyüyü bozabilir diye korkuyorum. Genel hatlarla değerlendirmeye devam edersek, bence “Kültür” hakkında daha detaylı bilgiler olduğu için ve biraz daha bu toplum içerisinde yer aldığımız için ilk kitap olarak bunu okumak daha mantıklı. Phlebas’ı Hatırla kitabı Kültür dışında geçiyor ve Kültür hakkında sadece bahsedildigi kadar bilgi kırıntısı veriyor. O kitabın da daha anlaşılır olması ve atmosferini daha da keyifli şekilde yaşamak için Oyunların Oyuncusu’nu önce okumayı tavsiye edebilirim. Hatta keşke Use Of Weapons da çevrilmiş olsaydı da ondan da sonra Phlebas’ı Hatırla’yı okusaydık. Çünkü onda da Kültür’ün bir diğer kolu olan Özel Durumlar hakkında bolca bilgi alıyoruz anladığım kadarıyla.
Kitabın çok ama çok olumlu bir noktası var, o da görsel olmadan, aşırı tasvir olmadan bizi oynanılan oyunlara inandırıyor hatta o oyunları izliyor olduğumuz hissine kapılmamızı sağlıyor olması. Yani ütopik, tamamen hayal gücü olan bir oyunu resmen yaşıyoruz, üstelik Banks bize hiç tasvir etmiyor neredeyse. Okurken cidden bunu çok takdir ettim. Tabii ki bunun dışında yine harika bir dünya, yine alıp götüren bir anlatım ve de tam bir kaçış edebiyatı örneği. Zaten bu konularda İain M. Banks’ten bir gram dahi şüphem olamaz.
Bahsedilecek çok sey var aslında, blur içerisinde bahsedeceğim, spoiler da sayılabilir bunlar ama daha önce bahsettiğim nedenden dolayı da isteyen açmasın;
İmparatoluk kötü tasvir ediliyor ki bence de kötü ve acımasız, evet ama Kültür o kadar masum mu? Oyunlarda ve spesifik olarak Azad oyununda gerçek amaç ne? Gerçekten de hilesiz, alın teriyle mi oynanıyor ya da böyle bir şey mümkün mü? Gurgeh gerçekte ne için orada? Dronların ve gemilerin aldıkları gerçek görevler ne? Gurgeh aslında hep bu oyun için mi hazırlanılmıştı? Peki neden hile yapmayı kabul etti? Azad’lı kadın hakkında az bilgi aldık, enteresan bir detaydı. Tıpkı Gurgeh gibi biz de unuttuk hem ismini hem de onu kitap boyunca.
Tabii ki burada yazdıklarımın büyük kısmını kitap sonunda cevaplanmış olarak buluyoruz ama tam da emin ve net olamıyoruz. Hala bazı şüpheler kalıyor kafamızda ki yazar da bunu istiyor zaten. Tıpkı Phlebas’da olduğu gibi.
Ben kitabı beğendim ve türü sevenlere tavsiye ediyorum. İçerisinde aradığınız pek çok şeyi bulacaksınız ama öyle aşırı aksiyon da beklemeyin. (Ki baya fazla aksiyon var tabii ki sadece Phlebas’ı Hatırla kadar yok)
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Buradaki yorumunuzu görmeden aylık okuduğunuz kitaplarda görüp yorum yapmıştım.
Puslu Kıtalar Atlası en sevdiğim Türk romanıdır. İçinde felsefe ve tarih vardır ancak kitaptan zevk almanız için felsefe ve tarih bilmenize gerek yoktur. Tabii ki bilirseniz bu kitaptan daha fazla haz alırsınız ama normal bir okuyucu için endişelenecek durum yok.
Çok detaya girmeyeceğim ama Uzun İhsan Efendi çıtayı çok yukarı koyduğu için kendisi bile bu çıtaya erişemedi. Kitap okuyan tüm tanıdıklarıma kitabı tavsiye ederim.
İncelemeniz de leziz olmuş . Elinize sağlık.
Bence Amat daha güzel bir kitap, en azından ben daha çok sevdim.
Amat bence de çok iyi kitap. Bir ara film yapılacak deniliyordu, yapamadılar galiba.
Gerçi Uzun İhsan Efendi’nin kötü, okuyunca hayal kırıklığı yaratacak kitabı yok. ![]()
@isos81 @alper Ben Puslu Kıtalar Atlası ve Amat kitaplarını da çok uzun zaman önce okuduğum için şimdi tam kıyaslayamadım ama Puslu Kıtalar Atlası çok güzel gelmişti. O tadı alamamıştım başka kitaplarında.
Benim için;
1-puslu kıtalar atlası
2-amat
3-suskunlar (aslında 1 bile olabilir ama diğer ikisini daha fazla sevdiğim bir dönemdeyim)
4-kitab-ül hiyel
5-efrasiyabın hikayeleri
6-galiz kahraman
7-yedinci gün
8-tiamat
Yani İhsan Oktay Anar yemek tarifi bile yazsa ayıla bayıla okurum.
Anar Rızayev Beş Katlı Apartmanın Altıncı Katı ‘nı yeni bitirdim. Ketebe Yayınlarında hepsinin bir basmışlar.
Ak Liman, Beş Katlı Apartmanın Altıncı Katı ve Tahmine’nin Son Sırrı.
Yazar Tahmine ‘nin Son Sırrı ‘nı yıllar sonra kaleme alıyor. Covid 19 dönemlerinde. Amacı Tahmine’nin kitaptaki yerini daha da netleştirmek.
Gelelim romana! Dili çok akıcı. Tahmine ile Zaur’un aşkı üzerinden bizlere toplumsal olaylar anlatılıyor. Kadının toplumda yeri, insanın özgür iradesi. Varoluşsallık teması da barındırıyor.
Özellikle Zaur daha da detaylı incelenmeli. Çünkü o özgür iradesini kullanabilen birisi değildir.
Tahmine ise özgürdür. İstediğini yapan birisidir.
Bununla birlikte romanda rüya sahneleri de önemli. Roman rüya ile açılılıyor.
Rüyalar bizlere karakterin o anki durumunu da gösteriyor.
Ayrıca romanda Sovyet zamanından izler de görmek mümkün.
Ben beğendim. Kesinlikle herkes okumalı.
Ses ve Öfke - William Faulkner
Yıllardır kitaplığımdan bana göz kırpan ve arada sırada elime alıp bıraktığım bu kitabı sonunda okuyabildim. Okumaya başladığım anda korkularımın yersiz olduğunu anladım ve kendimi iyi bir edebiyat ürününün içinde bulduğumu fark etmem pek uzun sürmedi. Bilinç akışı türündeki çoğu kitapla haşır neşir olduğum için böylesi zor ve anlaşılması kolay olmayan metinleri çok seviyorum, yine de uzunca bir süre kitaplığımda beklemesi, Faulkner ile ilişkimiz açısından harika bir adım oldu bence. Okuduğum onca kült romandan önce elime almış olsaydım, belki şimdiki kadar keyif almayacaktım. Ayrıca yazarla tanışma kitabımın, Faulkner’ın en sevdiği romanının olması çok güzel bir denk geliş…
Amerika’nın güneyinde yaşayan Compson ailesinin dağılışını anlatan bu eser dört bölüme ayrılıyor. Her biri farklı bir günü ele alıyor ve farklı karakterlerin bakış açılarından yaşananlara tanık oluyoruz. Bu günlerin romandaki önemi, ailenin çöküşüne neden olan izleri taşımasıdır. Buraya kadar her şey sıradan görünüyor ama değil tabii ki. Çünkü kurguya ‘’bilinç akışı’’ dahil oluyor ve her şey bambaşka bir boyuta taşınıyor. Bu boyutun içinde her şey birbirine karışıyor ve çarpıcı tüm
detayları; sayfaların ve satırların arasında bulmak ve anlamlandırmak da size kalıyor. En sevdiğim kitap türü olabilir bu, çünkü yazarın kalabalık bir anlatımdan uzaklaşarak ustaca dokundurmalar yaptığı girift bir anlatıda, detayları bulmak okura bırakıldığı zaman, eser üzerinde yoğunlaşmaya ve o meşguliyet hissine bayılıyorum. Ses ve Öfke’yi sekiz günde okudum bu sayede.
İlk bölümde, ailenin zihinsel engelli çocuğu ‘’Benjy’’ karşıladı beni. Bakışlarıyla bir şeyler anlatmaya çabalarken, kendini yalnızca anlamsız seslerle ve böğürmelerle ifade edebilen biri o, ama onun gördüklerini ve hissettiklerini okumak kitabın en sevdiğim kısmıydı ve en zor kısmı da bu bölümdü. İkinci bölümde, ailenin gururu ‘’Quentin’’in bilincine düştüm, düştüm diyorum çünkü her anlamda
içinden çıkılması mümkün olmayan bir kuyuyu andırıyordu. Kendisine yüklenen görevler ve
önemden sıyrılma isteğiyle parça parça oluşu, gururu, karamsarlığı ve takıntılarıyla kitabın en
yoğun ve kasvetli kısmıydı. Üçüncü bölümde ise sert mizaçlı, kendisine verilmeyen fırsatlardan dolayı öfkeli, ailesine, evin çalışanlarına ve dünyaya karşı nefretini gizlemeyen bir karakter yokuş aşağıya sürükledi beni: ‘’Jason.’’ Ailenin üç erkek çocuğu, üç bölüme konuk oluyor ve sorunları birbirinden ayrı gibi dursa da tek kişide birleşiyorlar, kız kardeşleri: ‘’Caddy.’’ Ve Caddy’nin onlar için neden esas mesele olduğu kitapta kalsın, ama her birinin kız kardeşleriyle olan bağları ve yaşadıkları birbirinden çok başka yönlerde gerçekleşiyor. Çünkü tek bir ailenin üyeleri olsalar da kişilikleri farklı. Tüm bunlar, belirgin bir düzende anlatıya dahil olmuyor tabii ki. Geçmiş, şimdi ve gelecek üçgeninde kurguyla bütünleşiyor her şey. Çoğu şey son bölümde, yani evin bütün yükünü sırtlamaya çalışan ‘’Dilsey’’ kısmında açıklığa kavuşuyor. Ailenin siyahi hizmetçileri, kitabın başından sonuna kadar yanı başımızdalar hep. Bu dört bölümün bitişinde, yazarın kitaba sonradan yazmış olduğu ek kısmıyla veda ettim romana. Ailenin kısa tarihine tanık olurken, karakterlerin mini hikâyeleriyle bir aydınlanma yaşıyoruz burada. Yani anlamadığınız noktaların ve detayların cevaplarını ekte bulmanız mümkün. Amerika İç Savaşı’ndan sonra toplumun içine düştüğü yozlaşmışlığı, çürümeyi, ırkçılığı, cinselliği ve aile ilişkilerini açık bir şekilde anlatmadan yalnızca kurgunun atmosferine yansıtması, yazarın en mükemmel tarafı. Kitabı okuduğum sırada, bu iç savaş dönemi ve sonrası hakkında araştırma yapmıştım, bildiğimden fazlasını öğrenmenin bir yararı oldu kesinlikle. Ayrıca Faulkner’ın hayatı hakkında okuduklarım da kitabın bir romandan fazlası olduğunu gösterdi bana. Belki de bu bilgiler sayesinde çoğu detayı sona gelmeden anlamlandırmak ve çıkarımlar yapmak daha kolay oldu benim için. Son olarak, yazarın zaman algısıyla oynadığı bu oyun ve karakterlerin bilinçlerine doğru yaptığı bu yolculuk, muazzam.
Caddy’nin de sesi olsa harika olurmuş aslında. Yani onun da hislerine ve iç çatışmalarına şahit olmak isterdim, sadece kendi ailesinin gözünden baktığımda bile fırtınalar yaratan bir karakter olması heyecanlandırıyor beni. Faulker’ın tarzını ve haliyle kitabı da çok beğendiğim için, yeni yılda okuyacağım diğer bir kitabını belirledim bile. Bu detay sürpriz olsun.
Küçük Zaches Namıdiğer Zinnober - E.T.A. Hoffmann
Daha önceden okuduğum bir kitap ama not almadığım için kitabın çoğu aklımdan uçup gitmişti. Alman Romantizmini, peri masallarını seviyorum. Bu yüzden yeniden okumaya karar verdim.
İlk kez 1819 yılında yayımlanan bu eser için yetişkinlere yönelik bir peri masalı demek daha doğru olur. Hicivsel, ironik, düşündürücü öğelerle dolu, aynı zamanda sihirle gerçekliğin iç içe geçtiği ve hangisinin diğerine baskın çıktığı pek belli olmayan bir hikayeye sahip.
Kitaba ismini veren Zaches, absürt derecede mini boylu (2 karış boyunda), tuhaf ve son derece sevimsiz, yaşına göre aşırı obur, yürümek için yetersiz cılız bacaklı, kamburu olan ve annesine yük olmaktan başka bir özelliğe sahip olmayan bir çocuktur. Bir insandan çok adamotuna benzeyen, yarılmış turbu andıran ve “hilkat garibesi” olarak isimlendirilen biri. Ama kitabın orijinal dilinde onu tanımlayan isim başkadır: “Wechselbalg”
Wechselbalg, Ortaçağ Avrupasında görülen bir halk inanışıdır. Bu inanca göre yeni doğum yapmış kadınların bebeklerini kötü cinler, ruhlar veya periler kendi çocuklarıyla değiştirirler. Değiştirilen çocuğun özellikleri tıpkı Hoffmann’ın Zaches’ine benzer. Yani tuhaf, sevimsiz, aşırı obur, yürümekten ve konuşmaktan aciz, kısacık boylu, adeta bir adamotu…
Masalda, bir peri anne gibi hikayeye dahil olup Zaches’e hak etmediği bir tılsım bahşeden Rosabelverde’nin etkisiyle Zaches çoğu insana bundan sonra pek sevimli görünür ve çevresindeki bazı insanların başarılarına konar. Çok az kişi bu tılsımdan etkilenmez ve Zaches’i olduğu gibi görür.
Bu arada ülkeye aydınlatma ithal etmek isteyen ve bunun için sihri ve şiiri yasaklayan prens hazretlerini okuruz. Prens doğa olaylarını bile etkisi altına almak isteyen absürt bir tiptir. Hikayeye dahil olan başka karakterlerle olaylar gelişmeye başlar…
Masalda daha önce fark etmediğim şey, kitaptaki büyücü Prosper’in ismini muhtemelen Fırtınadaki büyücü Prospero’dan almasıydı. Büyücü Prosper Alpanus ve peri Rosabelverde’nin düellosunu okumak da hoştu.
Renkli, absürt, sihirli, düşündürücü yönleri olan, eleştiren, okunmayı hak eden bir masal.
Nazik yorumunuz için çok teşekkür ederim.
İncelemede bahsettiğim gibi kitabı uzun zamandır duyuyor ama şans vermiyordum. Sonunda beni ne etkiledi bilmiyorum ama iyi ki etkilemiş. Olabileceğini düşünmediğim bambaşka bir tecrübe oldu benim için. Hemen gittim üstadın tüm kitaplarını aldım.
İşin en güzel yanı da kesinlikle hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünmüyorum.
Madde 22
Herkese selam. Muhteşem bir hiciv, absürt bir mizah, inanılmaz kaliteli bir antimilitarist roman olan Madde 22 kitabını bugün bitirdim. Oldukça uzun süren bir okuma oldu benim için. Tam 76 günde okudum, sanırım istikrarlı bir okumayla en uzun sürede okuduğum kitap oldu. Bu sürenin uzamasında kitabın yapısı kadar benim başka kitaplara ilgi gösterip onları da okumamın etkisi oldu diyebilirim. Buna rağmen bu kitabı okumayı hiç bırakamadım, çünkü çok farklı olmasının yanında kendisine de bağlayan bir eser.
Kitabımız tıpkı 42 gibi, ya da Oblomovluk gibi edebiyattan dile yerleşen bir kalıp olarak Madde 22 ‘yi hayatımıza sokmuş. Madde 22 siz engelleyemediğiniz sürece size her şeyi yapma hakları var demek, ve siz onları engelleyemezsiniz. Madde 22 bir pilotun tehlikeli bir uçuştan alınması icin sadece akıl sağlığını kaybetmesi gerekmesi demek ama pilotun uçuştan alınmasını talep etmesi gerekiyor, eğer bir pilot uçuştan alınmasını talep ediyorsa akıl sağlığı yerinde demektir, çünkü sadece deliler tehlikeli bir uçuşu kabul eder. Bu durumda pilot uçuştan alınmaz. Madde 22 yani ne isterlerse o demek, paradoks demek, çıkmaz demek…
Kitap başlarda içine girmesi çok zor, dağınık yazılmış bir metin olarak başlıyor. Neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamamız baya zaman alıyor. Çünkü klasik bir olay örüntüsü şeklinde ilerlemiyor. Daha ziyade çeşitli karakterleri tanımaya çalışıyor ve bu sırada yaşanan absürt olaylarla bir tablo ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Evet bir ana karakterimiz var, hem de bazı negatif özelliklerine ve tüm deliliğine rağmen en aklı başında karakter ve kitap bitince kendisine inanılmaz bağlamış bir karakter; yine de kitap boyunca tam olarak ana karakter üzerinden sekillenmiyor kitap. Yani bu Yossarian’ın hikayesi değil, Yossarian da kitabın mağdurlarından sadece bir tanesi.
Kitap ciddi bir savaş ve ordu eleştirisi. Öyle ki yazarı bir Yahudi, hikaye Nazilerle savaşan Amerikan ordusunda geçiyor ama yazar bunları öne koymayıp orduyu, Amerikayı, sistemi, kapitalizmi resmen alaya alıyor, anlamsız savaşın absürtlüğünü ve saçmalığını, savaşla insanlara aşılanan görev kutsiyetini tüm pandaşların yüzüne vuruyor. Kitapta her şey o kadar anlamsız ve yüzeysel şekilde gösteriliyor ki, kitabın ciddi bir eklentisi olan cinsellik dahi anlamsız, değersiz ve sıradan şekilde yaşatılıyor, anlaşılıyor. Ama tüm bunları absürt şekilde ele alırken savaşın ve ölümün ciddiyeti koskoca bir kaya gibi kitabın sayfaları arasında dikiliyor.
Kitap alışılmış metinlere çok benzemiyor, dolayısıyla herkese hitap edecek bir eser değil. Yani bir Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok beklentisiyle okunmaması gerekiyor. Daha ziyade belki Kedi Beşiği bu kitaba yakın bir üsluba sahip diyebilirim ama ondan dahi çok farklı bir kitap bu. Bu sebeple zaten 50. 60. Sayfalardan sonra “ben ne okuyorum böyle” hissine kapıldım, 150 200. Sayfalarda “ya bu kitap biraz da abartılmış sanki” diye düşünürken, 300. 400. Sayfalarda kitap gerçekten kaliteli bir savaş eleştirisi, harika bir edebiyat örneği şekline döndü düşüncelerim. Ve tabii ki kitabı bitirince “keşke bitmeseydi, ciddi bir baş yapıtmış” oldu görüşüm.
Biraz Kedi Beşiği biraz Full Metal Jecket biraz da Godot’yu Beklerken (özellikle kitabın sonları) havasında, ama her birinden oldukça farklı, yer yer sinir bozan, yer yer gülümseten ama her daim sorgulatan harika bir okuma oldu benim için. Daha sonrasında filmi ve dizisi olduğunu da gördüm ve biraz göz attım. Özellikle filmi kitabı okumayanlar için başarısız ve anlaması zor olacaktır, dizisi daha oturaklı gibi duruyor ama tamamını izlemedim tabii.
Benim çok keyif aldığım bir kitap oldu, ama yavaş okunduğunu, olayların absürt olduğu kadar zamanın da karışık olduğunu (yani hangi olay şimdi hangisi yakın geçmişte okurken çok anlaşılmıyor yavaş yavaş oturuyor) ve herkese hitap etmeyeceğini belirtmem lazım. Benden 10 üzerinden 10 aldı bu kitap. Neresini eleştirebilirim ki, belki fazlaca kadın değersizliği ve cinselliğin aşırı yüzeysel ve kirli olmasını söyleyebilirim ama o da zaten absürtlüğün, yanlışlığın, erkeklerin savaşının ve de kapitalizmin bir unsuru olarak filizleniyor kitapta, yani bilinçli bir seçim.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Dizisi çok iyiydi hocam, mini diziydi diye hatırlıyorum bir boşlukta hüpletirsin
. Bende diziyi çok beğendiğim için sonradan kitabını almıştım ama henüz okumadım. Bir ara kitabının da sırası gelecek
.
Yakın zamanda hüpletirim hocam teşekkür ederim😄. Diziyi beğendiysen kitabı çok beğenirsin. İlk başlarda zor gidiyor ama sakin bir okumayla çok keyifli okunuyor. Her bir karakteri çok sevdim. Kötü karakterleri bile, çünkü amaca çok güzel hizmet ediyorlar.
NARDUGAN: Kayıp Şehrin Masalı
Herkese selamlar. Pangea kitaplığı okumalarım devam ediyor, bu kitabı bitireli biraz zaman oldu ama bir türlü yorumumu yazamadım. Üstünkörü bir şey karalamak istemediğim için erteledim aslında. Tabii ki inceleme diyemem yazdıklarıma, yani kitabı enine boyuna incelemiyorum, konusuna bile girmiyorum mümkün olduğunca ki konular dahi okumayı baltalayabiliyor bazı kitaplarda, genel fikirlerimi, dilini, akıcılığını ve nasıl bir yolculuk sunduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Nardugan aslında Ural Altay Türklerinin baharın gelişi adına kutladıkları bir bayram. Kitabımızda ise dünyanın geri kalanından soyut üç şehirden birisi. (belki de son kalan üç şehir, belki de medeniyetin doğduğu üç şehir, belki de kayıp kıta Atlantis’e ait üç şehir…) Kitap oldukça gizemli ve masalsı şekilde başlıyor ve sakin sakin de devam ediyor bir süre. İlk okumaya başladığımız andan itibaren güzel yazılmış bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu farkediyoruz. Yazar Dili gerçekten güzel kullanmış. Hikayedeki gizemli unsurlar ve felsefi hatta tasavvufi öğeler ilgi çekiciliği arttırmış. Cümle seçimleri doyurucu. Edebi tarafı da felsefi tarafı da gizemli masalsı tarafı da güçlü yani kitabın. Yetkin bir eser, iyi bir edebi dil, güzel bir kurgu içinde olduğumuzu daha ilk sayfadan anlıyoruz neredeyse.
Oldukça uzun bir süre hikaye gizem ve efsanevi öğeler üzerinden başarılı bir kurguyla devam ediyor. Açıkçası bu kadar fazla daldan olaylar anlatılıp, fantastik ögeler arttıkça yazar bunları nasıl bağlayacak diye endişelenmeye başladım. Kitabın yarılarından sonra hikayeye bir de bilim kurgusal öğeler eklenmeye başladı ve benim de anksiyetem iyice fırladı doğal olarak. Yazar çok güzel bir şekilde fikrini ilerletirken labirentlerde fazla kayboldu ki bu kitap için son derece normal. O kadar fazla güzel kurgu, o kadar farklı boyutlarda gidiyordu ki, bazı aksaklıkların olması kaçınılmazdı. Nitekim sorunlar da baş göstermeye başladı.
Kitabın sonlarına doğru bazı mantık hataları da eklendi hikayeye. Dediğim gibi, çok güzel bir kurgu ama çok farklı dallara ayrılınca bu kaçınılmazdı zaten. Tabii ki kitabın temelinde yer alan gizemlerden birisi zaten kitabın yarılarından sonra fark ediliyor ve o konu özelinde sonunu bekliyorsunuz karakterlerin tepkileri için. Derken sonu öyle bir bağlamış ki yazar, aslında mantık hatası olarak değerlendirilen yerin öyle olmadığı ortaya çıkıyor. Ben de rahat bir nefes aldım tabii ki.
Kitabın sonunu cidden beğendim. Genel olarak dilini, akıcılığını, yavaş başlayıp tempo kazanmasını, felsefi yönünü, gizemini, fantastik ve bilim kurgusal öğelerini, merak duygusunu korumasını çok beğendim. Beklentim düşük başlamıştı ama çok güzel bir yolculuk oldu benim için. Seçilen isimler de çok güzeldi; Dilge, Atuk, Batur, Hakim… Olumsuz olarak çok dağılması nedeniyle sonuna doğru havada kalan çok şey oldu. Yine açıklanmayan özel yetenekler durumu var, orası öylece kaldı. Neden bu yetenekler var, yetenekli insanlar özel bir tür mü? Güldeste’nin özel olması döngüye tabii olmaması konusu da mesela havada kaldı, nedeni açıklanmadı. Keşke daha uzun yazsaydı yazar ve de bu kadar dallanmasaydı hikaye de bize bunları açıklasaydı. Ayrıca hala mantık hatası olarak değerlendirdiğim “farklı bir şey yaptık, döngü kırıldı” mevzusu var ki, daha önce de farklı şeyler olmuş ama döngü kırılmamıştı, karakterler bunu daha çabuk farkedebilir ya da tepkilerini ona göre verebilirdi. Burası biraz sırıtıyor sonu nedeniyle önemini kaybetse bile. Tabii ki bunun eksiklikler biraz can sıksa da kitap bu haliyle de okumaya fazlasıyla değer ve yerli yazın anlamında bence kaliteli işlerden birisi. Türü içerisinde ve yerli bir eser olması göz önünde bulundurularak 10 üzerinden 8.5 9 puanı hakediyor bence. Kişisel kanı olarak da Efsun Sokağı 137 ile beraber Pangea kitaplığı’ndan okuduğum en güzel kitap diyebilirim.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Not: Bilim kurgusal ögeler dediysem yazar bilim kurgunun suyuna azcık ekmek banmış, öyle bol etli tereyağlı bir bilim kurgu öğesi beklemeyin yani. Gecenin bu saati biraz da acıkmış olabilirim, teşbihlerimi mazur görün. ![]()
Değerlendirmeniz güzel olmuş elinize sağlık. Kitap radarıma girdi İlk fırsatta almayı düşünüyorum. Sayfayı kapattıktan sonra internete şöyle bir bakınca; “nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş. Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen’e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye… “ tarzı başlıklar gördüm Nardugan’ la ilgili. Nedense yorumunuza küçük ekleme yapma gereği duydum
Teşekkür ederim ekleme için. Aslında yazacak daha fazla şey bile var ama hepsi insanın aklına gelmiyor bir çırpıda. Mesela kitap tufan mitine de göndermeler yapıyor, uzay zamana da, kadim inançlara da… Zaten bu kadar dala ayrıldığı için sonlarını toplamak çok zor olmuş yazar için ve açıkta kalan noktalar, cevaplanmayan sorular ortaya çıkmış. Tüm bunlara rağmen güzel işlenmiş bir kitap gerçekten.
Bir gönderi mevcut bir konuyla birleştirildi: Kitap Öneri/Tavsiye Platformu







