Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Danişmendname

İlk bölüm tam bir destan gibi başlamıştı. Battal Gazi dönemi kapanmış, yeni kahramanlar çağı başlamıştı. Bu kadar eski bir eserden beklenmeyecek sahne betimlemeleri vardı. İkinci bölümden on yedinci bölüm kadar birbirini tekrar eden olaylar hakikaten sıktı beni. Sürekli yüzeysel işlenen Müslüman-Hristiyan savaşları, din değiştirenler, münafıklar, rüyada Peygamberimiz’i görüp gaza gelenler, ele geçirilen kaleler, lağımda yaşayıp fare yiyormuş gibi tanıtılan keşişler, kaçırılan yoldaşlar, kurtarma operasyonları ve benzeri şeyler…

Sadece cidden merak eden veya Türk destanı yazmak için ilham arayanlara öneririm.

9 Beğeni

Beyond Redemption / Manifest Delusions #1 - Michael R. Fletcher


Gerçekliği şekillendiren sanrıdır.


Karşınızda duran kitap nadir görülen akıl hastalıklarının fantastik kurguda nasıl işlenebileceğine dair sıradışı bir örnek. Yazarın bu konudaki merakı onu bu temel üzerine görülmedik bir evren kurgulamaya götürmüş.

Bu dünya ortaçağ temasında, kuralsız ve kanunsuz bir yer. Dünyamızdan ise ufak bir farkı var; burada gerçekliği şekillendirebilen güçleri olan kişiler yaşıyor - Geisteskranken. Belli akıl hastalıklarından muzdarip kişilerin sanrıları gerçekliği şekillendirebiliyor. Hassebrand’lar (Piromani) istedikleri her şeyi yakabilirlerken Cotardist’ler (Cotard Delüzyonu) yaşayan ölüler olarak dışa vuruyorlar kendilerini. Yeterince insan bir şeye inanırsa bu yeni gerçeklik haline geliyor. Bir çok hastalığın farklı yorumları da mevcut ama daha fazlası için kitabı okumalısınız.

Hikayemiz Geborene Damonen kilisesinin baş rahibi ve aynı zamanda çok kuvvetli bir Gefahrgeist(inancıyla gerçekliği manipüle edebilen kişi) olan Konig Furimmer’in kendi ihtiyaçları doğrultusunda bir tanrı yaratmak istemesi üzerine. Dünyanın En İyi Kılıç Ustası olduğuna inanan ve bunun gerçekleşmesi için her şeyi göze alan bir dövüşçü, harika bir katil olan kleptoman bir kadın ve özel güçleri olmayan yaşlı ve tecrübeli bir savaşçıdan oluşan bir grup maceracı tesadüf eseri bu projeden haberdar olup tanrı adayı Morgen’ı fidye için kaçırmaya karar verince olaylar gelişiyor. Bu dünyada iyi olan neredeyse hiç bir şey göremiyoruz kitap boyunca, karakterlerin moral seçimleri ve kendilerini sorgulamaları ise benim çok hoşuma giden bir biçimde gayet kasvetli bir anlatımla yapılıyor.

Sevgi ve diğer bağlar bol bol irdelenirken travmaların insanlarda bıraktığı izlerin derinliği ve nelere yol açabileceklerine dair de bolca örnekle karşılaşıyoruz. Bencilliğin ve vahşetin herhangi bir sınırının olmadığı karanlık bir dünyada geçen kanlı bir macera arıyorsanız doğru adrestesiniz.

Notum 9/10.

Etkinliğe de bekleriz.

22 Beğeni

Mrs. Dalloway - Virginia Woolf

Mrs. Dalloway, yazarla tanışma kitabım oldu. Kitap 1925 yılında yayımlanmış, hikayesi 1923 senesinde geçiyor ve Birinci Dünya Savaşı’nın izlerini barındırıyor. Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış olduğundan okuması benim için yorucuydu. Bu yüzden kitabı yarıladığımda hayli zorlanmaya başladım. Gerçi burada istisna olan bir durum vardı: Savaş sonrasında ağır depresyona giren Septimus Warren ve İtalyan karısı Lucrezia. Hikayenin en can alıcı karakterleri bence onlardı çünkü gerçek bir dertleri vardı. Bir noktada şoke oldum. Okurken, Septimus ve Virginia Woolf arasında bir tür bağlantı kurdum. Bu kitabın gizli ana karakteri Septimus olabilir mi diye düşündüm. Clarissa’ya üzülemiyorsunuz ama Septimus’u okumak apayrı bir durum.

Konusu: Üst sınıftan zengin ve varlıklı bir kadın olan orta yaşlardaki Clarissa Dalloway’in akşam evinde vereceği partisine hazırlığı işleniyor. Bu sıradan bir günde, basit dertlerde bocalanırken aynı anda geçmişin ya da gençliğinin anısı, ihtimalleri, hayatındaki kişilerle olan ilişkileri, düşünceleri ortaya seriliyor. Yani kısacası eserde Clarissa’nın, (onunla hiç karşılaşmamış olan) Septimus’un, Lucrezia’nın, Peter’ın, Richard’ı vs. kişilerin zihninden geçenlere şahit oluyoruz. Keşke bu geçişler bu derece dağınık olmasaydı diyorum. Bilinçler birbiriyle çakışmış gibi duruyordu.

Mrs. Dalloway benim için hiç ilgi çekici bir karakter olmadı çünkü üst sınıftan zengin, kibirli bir kadının dertlerini dert olarak göremedim. Mutsuzluğuna bu yüzden mutsuzluk diyemeyeceğim.

Kitabı bir noktada sadece Septimus için okudum. Kitapta gördüklerim: sahte mutluluklar giyinmiş üst tabakadan insanlara dair eleştiriler, el etek öpenler, mevki için yapılan evlilikler, psikolojik rahatsızlıkların ciddiye alınmadığı ve zorbalıklara varan yöntemlerle korkunç bir dönemden izler, en önemlisi insanların birbirini hiç tanımaması… Ayrıca kitapta bir olay örgüsü bulunmuyor. Sadece zihinlerin ortaya dökülmesini okuyoruz.

11 Beğeni

Hüznün Fiziği - Georgi Gospodinov

Gospodinov’la yolculuğumuz başladı ve o yazdıkça devam edecek. Çünkü bayıldım. Proust okuma özlemim her zaman bana eşlik ederken, Proustvari izler taşıyan bir kitap okumak, son zamanlarda yaşadığım en etkileyici deneyimlerden biriydi. Bir cümlede Proust’un adını gördüğümde çocuk gibi sevindim. Bitireli günler oldu ama hemen inceleme yazmak istemedim, bazı kitaplar üzerine düşünmeyi ve notlar almayı çok seviyorum çünkü. İstanbullular için güzel bir haber var üstelik, yazarımız 29 Kasım’da söyleşi ve imza etkinlikleri için Kadıköy’de olacakmış. Kendi adıma üzüldükten sonra kitaptan bahsetmek istiyorum:

Belirli bir kurgusu ve olay örgüsü olmayan bir eser ve o dağınıklığı yazarla birlikte topladık, emek istiyor yani. Fakat yazar bu dağınıklığın içinde bile düzenli aslında ve anlatmak istediklerini bir şekilde iletmeyi başarıyor. O anları yakalamak ve sayfalardaki satırların arasında kaybolmak müthiş bir okuma serüveniydi. Öylesine yazmadım şu kayboluşu ve serüven meselesini; çünkü zaman atlamaları, uzun ve içsel monologlar, iç çatışmalar, hayalle gerçeğin birbirlerine karışması derken, insan gerçekten kitabın olağanüstü atmosferine çekiliyor ve içinden çıkamıyor artık.

Dünyadaki varoluşumuz, ne yaşarsak yaşayalım, hüzünden ibarettir; gözlerimizi açtığımız andan beri, bir gün o yaşamın son bulacak olması gerçeğini içimizde taşırız hep. Kitabın başından sonuna kadar, farklı bilinçlere doğru zihin yolculuğu yapan anlatıcı Georgi sayesinde anlamlandırabilmek mümkün bu hisleri; üç yaşındaki bir çocuğun aklında da ölüm var, 80 yaşındaki bir dedenin de. Yaşımızın ve yaşanmışlıklarımızın bu gerçeği değiştirmemesi, var olduğumuz evrenin bir parçası. Ve bu evren tıpkı bir labirent gibi. Labirente hangi nedenle girdik, dönüşlerde karşımıza ne çıkacak, boğulacak mıyız, yoksa nefes alabilecek bir yer bulacak mıyız, ölüm bizi hangi noktada yakalayacak gibi sorularla bilincimizi bombardımana maruz bırakabiliriz. Ya da tüm bunları düşünmeyi bırakıp, o arayış ve kaygı halinden sıyrılarak, yaşamaya devam etmeliyiz belki de. Sürekli bir şeyden kaçmaya çalışmak epey yorucu olurdu çünkü. Biz o şeyin bir ‘’canavar’’ olduğuna inanırız hep, peki ya canavar değilse? Gece karanlıkta peşimizden koşan bir canavar yarattık, hemen yatağımıza koşup yorganı başımıza çektiğimizdeyse ürküp kaçıyor. Nasıl bir canavar ki bu, kaçıyor üstelik.

Yazar kitabının temasını öyle akıl almaz bir şeyle oluşturmuş ki, Yunan mitolojisindeki Minotor’un hikayesine hiç bu açılardan bakmamıştım. Efsane hakkında bilginiz yoksa, Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nden paylaştığım kesitlere bakabilirsiniz. (gönderiyi kaydırabilirsiniz.) Burada bahsedilmemiş ama efsaneye göre, Atinalılar yedi senede bir Minos’a haraç göndermek zorundalarmış; on dört genç, yedi kız ve yedi erkek olacak şekilde, Minotor’a kurban ediliyormuş. Her şeyin suçlusu Minos olmasına rağmen, ödenen bedelin Pasiphae ile Minotor’a kalması oldukça hazin, ve başka masumlara da. Maalesef mitlerin geneli böyle, antik çağlarda kadın ve çocuk olmak çok zor, günümüzde de olduğu gibi.

Hüznün Fiziği’nde ele alınan Minotor ise efsaneden çok farklı. O zavallı bir çocuk sadece, onu herkesten gizlemek için inşa edilen labirentte saklanıyor ve orada zaman kavramı yok, çünkü ışığın asla giremediği bir yer orası. Hüzünlü ve melankolik bir Minotor. Antik çağlarda ve klasik edebiyatta, adını birçok kez duyduğumuz şairler ve yazarlar ise nefret etmişler ondan, kitaplarında acımasızca bir kez daha öldürmüşler Minotor’u. Yalnızca tek bir kişi olumsuz betimlemeler kullanmaktan kaçınmış ve ondan kısaca bahsetmiş.

Kitabın başka birinin zihninde yapılan yolculukla ve Minotor ile başlamasının bir anlamı var tabii ki, tıpkı bu dünya gibi ‘’Hüznün Fiziği’’ de bir labirent. İnanılmaz bir tarzda işlenmiş bu labirentin içinden daha fazla şey anlatmak isteyip de anlatamamak, çok tuhaf; tahmin edilmesi güç, kendinizi hangi yılda ya da durumda bulacağınız imkansız bir kurgu ve ‘’öykü içinde öykü’’ evreni. Bulunduğu her yerde öykü toplamaya çalışan bu adama ben de kendi öykümü anlatmak isterdim, hüzünlü olacağı kesin.

Gospodinov ile tanışmak için mükemmel bir kitap seçtiğimi düşünüyorum; postmodern anlatılara bayılıyorum, hafızayı, zamanı ve var varoluşumuzu masaya yatıran metinleri seviyorum, mitolojiler ve efsaneler ise benim her şeyim. Sonuç olarak bu gibi kitaplar, bizleri hayatımıza dair derin bir düşünce akışına sürüklüyor ve geçmişimize farklı pencerelerden bakma olanağı sağlıyor. İyi ki okumuşum.

İncelememi paylaştığım platform:

https://www.instagram.com/p/DRmjT6BiI5E/?igsh=MWpjYWpqODFia211cA==

13 Beğeni

Ursula Le Guin- Mülksüzler

Birbirinin yörüngesinde dönen iki gezegen, biri sapına kadar kapitalist, öbürü özgürlükçü anarşist. Büyük bir fizikçi, anarşist gezegenden komşu gezegene ziyarete gider ve iki dünyayı karşılaştırır.

Uzun süredir erteledikten sonra nihayet bu şaheseri bitirdim. Ursula ablamız bilgisini, zekasını ve kalbini çok titizce yazıya dökmüş. Kitap ne bir sol güzellemesi, ne de sağ karalaması. İki sistemin de insan hayatına etkisini, sisteme uymayanları, uyamayanları, en samimi duygularla anlatmış. 10/10

Mehmet Atılgan-Tanrısız

Kitapçıda ilk bölümü okuyup çok özgün bir distopik/Cyberpunk havasında olduğunu düşünmüştüm. Eve gidip ikinci bölüme geldiğimde izlenimim değişti. İlk bölüm, insanlığın 2080’li yıllara kadarki tarihini ilginç olaylarla özetlerken ikinci bölüm ise bütün okur ve yazarların “kötü yazım” olduğuna hemfikir olduğu “karakter yataktan uykulu gözlerle uyandı” sahnesiyle başlıyor. Karakter isimlerinin çoğu yabancı, Amerikan yapımlarındaki gibi İngilizce veya İspanyolca/Portekizce/İtalyanca veya Çince. Yerli bilimkurgu ve fantastik edebiyata en büyük ve en sık eleştirimiz de zaten hep bu Amerikanvarilikti. Geleceğin çokuluslu İstanbul’unda Balkan veya Orta Doğu coğrafyasından isimler görmek çok daha yenilikçi olurdu. Karakterler sürekli “Aman tanrım, kamera şakası mı bu?” minvalinde çeviri kitap hissi veren cümleler kurmasa, Philip isimli karakterin her 5 sayfada bir “bu dünya bir fahişe ve biz onu düzen ve onun tarafından düzülen hayvanlarız” temalı monologları tekrar tekrar çıkmasa, bir paragrafta anlatılacak olay 10 sayfaya yayılmasa, her cyberpunk’ta olduğu gibi kilisede rahiple mistik diyalog sahneleri olmasa, azıcık bk okuyan herkesin bildiği terimlere gereksiz dipnotlar konulmasa çok potansiyeli olan bir kitap. Hikaye ilerledikçe olaylar daha özgünleşiyor, dünya standardında bilimkurgu fikirleri işleniyor.

Pangea serisinin geri kalanı gibi, orijinal fikirler Amerikanvari dil ve sahnelerle baltalanıyor. Şimdiye dek baştan sona “yerli spekülatif kurgu” yazan bir tek Mehmet Berk Yaltırık var. Bu şekilde yazarlarımızın devamını görmeyi çok istiyorum. 7/10

16 Beğeni

Tante Rosa - Sevgi Soysal

Sevgi Soysal ile Tante Rosa sayesinde tanıştık. Fransızca öğrenirken “tante (teyze)” kelimesinin sıkça geçtiği bir kitabı okumak çok anlamlıydı. Almancada da aynı anlamlarda kullanılıyormuş. Yazarın, (annesi Alman) ailesinin kadınlarından ve kendinden esinlenerek, özellikle teyzesi Rosel’in kişiliğinden yola çıkarak yazdığı bu kitap, gerçekle hayal arasında mekik dokurken yaşanmışlıklardan beslendiğini asla saklamıyor.

Farkında olmadan yazarın ölüm yıl dönümünde okumuşum bu kitabı, okuduğum sırada öğrendim. Yıllardır kitaplarla haşır neşirim ve böyle tevafuklarla sıkça karşılaşıyorum, artık şaşırmıyorum ama tuhaf yine de. Kitaplar ve edebiyat dünyası yalnızca hobim değil, sanırım benliğime nüfuz eden bir şey bu ve hayatımın önemli bir parçası haline geldi. İyi ki de böyle oldu.

Kitap, her biri birbirinden kısacık ama etkileyici on dört hikâyeden oluşuyor. Hepsi tek bir kadınla ilgili: Tante Rosa. Anlatıyla birlikte paralel ilerleyen illüstrasyonlarda, (Selçuk Demirel’in emeklerine sağlık) tam da kafamızda kuracağımız gibi bir Tante Rosa var. Hiç yabancılık çekmedim bu çizimlere bakarken. Okurken de yadırgamadım, Rosa’nın kendisini hayatın akışına bırakması gibi, ben de bıraktım kendimi. Her kadın bir Tante Rosa’dır çünkü. Belki bu kadını başka bir yazar anlatsaydı, drama boğulabilirdim. Ama Sevgi Soysal, bizi sırtüstü yüzmeye davet ediyor sanki; arada bir çıkan sert rüzgârla birlikte gelen büyük bir dalganın etkisinde, batıp çıktığımız bir yolculuk bu. Bir kadının başından geçen trajikomik olaylar silsilesi ama göründüğü kadar basit olmayan, modern toplumda boyun eğmeyen kadın varoluşunun simgeleştiği bir anlatı bu.

Ülkemizde değil de Almanya’da yaşanıyor olaylar. Ama bu detayın bir önemi yok bence, çünkü kadın, her yerde kadın. Rosa gibi bizler de çocukluğumuzdan beri içinde bulunduğumuz toplumun, zorbalığına, yozlaşmış ve saçmalıklarla dolu kalıplaşmış ifadelerine ve kurallarına, sürekli göz önünde olmaya, yargılanmaya maruz kaldık, kalıyoruz da belki. Hatta şiddete ve cinayete kadar gidiyor bu, kadınlar sistematik bir şekilde yok ediliyor, ötekileştiriliyor ve dışlanıyor. Yazıldığı dönemde, 1968 yılında, birçok açıdan yadırganmış ve eleştirilmiş bir kitap Tante Rosa. Kadını anlatan bir kitap bile, sırf yabancı bir kadını ele alıyor ve yabancı bir ülkede geçiyor diye dışlanıyor yani. Tüm bunların nedeni, kadının maruz kaldığı şeylerden uzaklaşmayı tercih etmesi ve düştüğü o durumu yaşayıp içselleştirmeden, kendini iyi hissedeceği bir yere doğru gitmesidir belki. Çünkü bizim toplumumuzda “kabullenmek” gibi olgu var. Çoğunluğa göre, diğer her şey ters.

Tante Rosa, tüm kadınları ve kadınca bilmeyişlerimizi temsil eden evrensel bir karakter. Başına gelen onca şeye karşın, umudunu ve yaşama tutkusunu yitirmeyen, çabalarından vazgeçmeyen, hayata kancayı takma hırsıyla sürekli yeni sayfalar açmaya çalışan bir kadın o. Kendini dinlemenin ve sevmenin önemini erken yaşlarda idrak etmiş bir kadın o. Okumayı seven, yeni şeyler keşfetmeye açık ve hayatın akışını yakalamak isteyen bir kadın o. Bütün acılara ve hatalarına rağmen, içindeki prensesi öldürmeyen bir kadın o. İlk kez bu kitap sayesinde tanışma fırsatı bulduğum Sevgi Soysal’ın yaşamı da böyle inişli çıkışlı, hepimizin hayatı gibi. Ama yazarın kısacık ömrüne sığdırdığı şeyler ve başına gelenler, hayatlarımızla karşılaştırılamaz bir boyutta. Murat Belge’nin samimi sunuşunu ve yazarın kızı Funda Soysal’ın kitap ve annesi hakkındaki içten yazısını, esere başlamadan önce ve bitirdikten sonra okudum. Etkilendim ve sonra hayatını okudum. Bu zamana kadar tanışmadığımız için kendi adıma üzüldüm, diğer kitaplarını da okumak istiyorum artık. Sinemaya uyarlanan filmi de izleyeceğim mutlaka.

İncelememi paylaştığım platform: https://www.instagram.com/p/DRzR_F1iPlY/?igsh=YXoycjl5am50a29k

10 Beğeni

Kayıp Bayan Finch Vakasının Ardındaki Gerçekler

(Fotoğraf yükleyemedim benden kaynaklı.)

Bir Neil Gaiman uzmanı olarak söyleyebilirim ki, yine anlatmak için hikaye anlatmış. Aklına gelen bir şeyi öylesine esere dönüştürmüş. Ne başı adamakıllı, ne sonu. İstediğin gizemi, merakı 50 sayfada oluşturamadın. Seni çok seviyorum. Sandman eseri benim için tarihin en iyi eserlerinden biri. Ama gerçekten ondan sonra elle tutulur bir eserin yok. Var diyebilirim ancak Sandman seviyesinde değil. Gaiman hakkında çok fazla yorumum olduğu için aynı şeyleri söyleyip durmaktan sıkıldım. Okur olarak en çok vakit ayırdığım yazar. Adını görünce alıyoruz. Gaflete düşüyoruz maalesef. Seviyoruz. Neil Gaiman okumadıysanız bu eseri okumayın. Naçizane tavsiyem. Yazarlık konusundaki tüm meziyetini Sandman eserine harcamış. Sonrasında çıkardığı eserlerinde kalan tek içgüdüsel yeteneği müthiş bir fikir adamı olduğudur. O kadar.

Bununla birlikte Gecenin Yaratıkları ile Amerikan Tanrıları adlı eserlerini almıştım. Amerikan Tanrıları’ndan bir beklentim var fakat umarım Gecenin Yaratıkları beni yanıltır.

4 Beğeni