Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Danişmendname

İlk bölüm tam bir destan gibi başlamıştı. Battal Gazi dönemi kapanmış, yeni kahramanlar çağı başlamıştı. Bu kadar eski bir eserden beklenmeyecek sahne betimlemeleri vardı. İkinci bölümden on yedinci bölüm kadar birbirini tekrar eden olaylar hakikaten sıktı beni. Sürekli yüzeysel işlenen Müslüman-Hristiyan savaşları, din değiştirenler, münafıklar, rüyada Peygamberimiz’i görüp gaza gelenler, ele geçirilen kaleler, lağımda yaşayıp fare yiyormuş gibi tanıtılan keşişler, kaçırılan yoldaşlar, kurtarma operasyonları ve benzeri şeyler…

Sadece cidden merak eden veya Türk destanı yazmak için ilham arayanlara öneririm.

9 Beğeni

Beyond Redemption / Manifest Delusions #1 - Michael R. Fletcher


Gerçekliği şekillendiren sanrıdır.


Karşınızda duran kitap nadir görülen akıl hastalıklarının fantastik kurguda nasıl işlenebileceğine dair sıradışı bir örnek. Yazarın bu konudaki merakı onu bu temel üzerine görülmedik bir evren kurgulamaya götürmüş.

Bu dünya ortaçağ temasında, kuralsız ve kanunsuz bir yer. Dünyamızdan ise ufak bir farkı var; burada gerçekliği şekillendirebilen güçleri olan kişiler yaşıyor - Geisteskranken. Belli akıl hastalıklarından muzdarip kişilerin sanrıları gerçekliği şekillendirebiliyor. Hassebrand’lar (Piromani) istedikleri her şeyi yakabilirlerken Cotardist’ler (Cotard Delüzyonu) yaşayan ölüler olarak dışa vuruyorlar kendilerini. Yeterince insan bir şeye inanırsa bu yeni gerçeklik haline geliyor. Bir çok hastalığın farklı yorumları da mevcut ama daha fazlası için kitabı okumalısınız.

Hikayemiz Geborene Damonen kilisesinin baş rahibi ve aynı zamanda çok kuvvetli bir Gefahrgeist(inancıyla gerçekliği manipüle edebilen kişi) olan Konig Furimmer’in kendi ihtiyaçları doğrultusunda bir tanrı yaratmak istemesi üzerine. Dünyanın En İyi Kılıç Ustası olduğuna inanan ve bunun gerçekleşmesi için her şeyi göze alan bir dövüşçü, harika bir katil olan kleptoman bir kadın ve özel güçleri olmayan yaşlı ve tecrübeli bir savaşçıdan oluşan bir grup maceracı tesadüf eseri bu projeden haberdar olup tanrı adayı Morgen’ı fidye için kaçırmaya karar verince olaylar gelişiyor. Bu dünyada iyi olan neredeyse hiç bir şey göremiyoruz kitap boyunca, karakterlerin moral seçimleri ve kendilerini sorgulamaları ise benim çok hoşuma giden bir biçimde gayet kasvetli bir anlatımla yapılıyor.

Sevgi ve diğer bağlar bol bol irdelenirken travmaların insanlarda bıraktığı izlerin derinliği ve nelere yol açabileceklerine dair de bolca örnekle karşılaşıyoruz. Bencilliğin ve vahşetin herhangi bir sınırının olmadığı karanlık bir dünyada geçen kanlı bir macera arıyorsanız doğru adrestesiniz.

Notum 9/10.

Etkinliğe de bekleriz.

23 Beğeni

Mrs. Dalloway - Virginia Woolf

Mrs. Dalloway, yazarla tanışma kitabım oldu. Kitap 1925 yılında yayımlanmış, hikayesi 1923 senesinde geçiyor ve Birinci Dünya Savaşı’nın izlerini barındırıyor. Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış olduğundan okuması benim için yorucuydu. Bu yüzden kitabı yarıladığımda hayli zorlanmaya başladım. Gerçi burada istisna olan bir durum vardı: Savaş sonrasında ağır depresyona giren Septimus Warren ve İtalyan karısı Lucrezia. Hikayenin en can alıcı karakterleri bence onlardı çünkü gerçek bir dertleri vardı. Bir noktada şoke oldum. Okurken, Septimus ve Virginia Woolf arasında bir tür bağlantı kurdum. Bu kitabın gizli ana karakteri Septimus olabilir mi diye düşündüm. Clarissa’ya üzülemiyorsunuz ama Septimus’u okumak apayrı bir durum.

Konusu: Üst sınıftan zengin ve varlıklı bir kadın olan orta yaşlardaki Clarissa Dalloway’in akşam evinde vereceği partisine hazırlığı işleniyor. Bu sıradan bir günde, basit dertlerde bocalanırken aynı anda geçmişin ya da gençliğinin anısı, ihtimalleri, hayatındaki kişilerle olan ilişkileri, düşünceleri ortaya seriliyor. Yani kısacası eserde Clarissa’nın, (onunla hiç karşılaşmamış olan) Septimus’un, Lucrezia’nın, Peter’ın, Richard’ı vs. kişilerin zihninden geçenlere şahit oluyoruz. Keşke bu geçişler bu derece dağınık olmasaydı diyorum. Bilinçler birbiriyle çakışmış gibi duruyordu.

Mrs. Dalloway benim için hiç ilgi çekici bir karakter olmadı çünkü üst sınıftan zengin, kibirli bir kadının dertlerini dert olarak göremedim. Mutsuzluğuna bu yüzden mutsuzluk diyemeyeceğim.

Kitabı bir noktada sadece Septimus için okudum. Kitapta gördüklerim: sahte mutluluklar giyinmiş üst tabakadan insanlara dair eleştiriler, el etek öpenler, mevki için yapılan evlilikler, psikolojik rahatsızlıkların ciddiye alınmadığı ve zorbalıklara varan yöntemlerle korkunç bir dönemden izler, en önemlisi insanların birbirini hiç tanımaması… Ayrıca kitapta bir olay örgüsü bulunmuyor. Sadece zihinlerin ortaya dökülmesini okuyoruz.

11 Beğeni

Hüznün Fiziği - Georgi Gospodinov

Gospodinov’la yolculuğumuz başladı ve o yazdıkça devam edecek. Çünkü bayıldım. Proust okuma özlemim her zaman bana eşlik ederken, Proustvari izler taşıyan bir kitap okumak, son zamanlarda yaşadığım en etkileyici deneyimlerden biriydi. Bir cümlede Proust’un adını gördüğümde çocuk gibi sevindim. Bitireli günler oldu ama hemen inceleme yazmak istemedim, bazı kitaplar üzerine düşünmeyi ve notlar almayı çok seviyorum çünkü. İstanbullular için güzel bir haber var üstelik, yazarımız 29 Kasım’da söyleşi ve imza etkinlikleri için Kadıköy’de olacakmış. Kendi adıma üzüldükten sonra kitaptan bahsetmek istiyorum:

Belirli bir kurgusu ve olay örgüsü olmayan bir eser ve o dağınıklığı yazarla birlikte topladık, emek istiyor yani. Fakat yazar bu dağınıklığın içinde bile düzenli aslında ve anlatmak istediklerini bir şekilde iletmeyi başarıyor. O anları yakalamak ve sayfalardaki satırların arasında kaybolmak müthiş bir okuma serüveniydi. Öylesine yazmadım şu kayboluşu ve serüven meselesini; çünkü zaman atlamaları, uzun ve içsel monologlar, iç çatışmalar, hayalle gerçeğin birbirlerine karışması derken, insan gerçekten kitabın olağanüstü atmosferine çekiliyor ve içinden çıkamıyor artık.

Dünyadaki varoluşumuz, ne yaşarsak yaşayalım, hüzünden ibarettir; gözlerimizi açtığımız andan beri, bir gün o yaşamın son bulacak olması gerçeğini içimizde taşırız hep. Kitabın başından sonuna kadar, farklı bilinçlere doğru zihin yolculuğu yapan anlatıcı Georgi sayesinde anlamlandırabilmek mümkün bu hisleri; üç yaşındaki bir çocuğun aklında da ölüm var, 80 yaşındaki bir dedenin de. Yaşımızın ve yaşanmışlıklarımızın bu gerçeği değiştirmemesi, var olduğumuz evrenin bir parçası. Ve bu evren tıpkı bir labirent gibi. Labirente hangi nedenle girdik, dönüşlerde karşımıza ne çıkacak, boğulacak mıyız, yoksa nefes alabilecek bir yer bulacak mıyız, ölüm bizi hangi noktada yakalayacak gibi sorularla bilincimizi bombardımana maruz bırakabiliriz. Ya da tüm bunları düşünmeyi bırakıp, o arayış ve kaygı halinden sıyrılarak, yaşamaya devam etmeliyiz belki de. Sürekli bir şeyden kaçmaya çalışmak epey yorucu olurdu çünkü. Biz o şeyin bir ‘’canavar’’ olduğuna inanırız hep, peki ya canavar değilse? Gece karanlıkta peşimizden koşan bir canavar yarattık, hemen yatağımıza koşup yorganı başımıza çektiğimizdeyse ürküp kaçıyor. Nasıl bir canavar ki bu, kaçıyor üstelik.

Yazar kitabının temasını öyle akıl almaz bir şeyle oluşturmuş ki, Yunan mitolojisindeki Minotor’un hikayesine hiç bu açılardan bakmamıştım. Efsane hakkında bilginiz yoksa, Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nden paylaştığım kesitlere bakabilirsiniz. (gönderiyi kaydırabilirsiniz.) Burada bahsedilmemiş ama efsaneye göre, Atinalılar yedi senede bir Minos’a haraç göndermek zorundalarmış; on dört genç, yedi kız ve yedi erkek olacak şekilde, Minotor’a kurban ediliyormuş. Her şeyin suçlusu Minos olmasına rağmen, ödenen bedelin Pasiphae ile Minotor’a kalması oldukça hazin, ve başka masumlara da. Maalesef mitlerin geneli böyle, antik çağlarda kadın ve çocuk olmak çok zor, günümüzde de olduğu gibi.

Hüznün Fiziği’nde ele alınan Minotor ise efsaneden çok farklı. O zavallı bir çocuk sadece, onu herkesten gizlemek için inşa edilen labirentte saklanıyor ve orada zaman kavramı yok, çünkü ışığın asla giremediği bir yer orası. Hüzünlü ve melankolik bir Minotor. Antik çağlarda ve klasik edebiyatta, adını birçok kez duyduğumuz şairler ve yazarlar ise nefret etmişler ondan, kitaplarında acımasızca bir kez daha öldürmüşler Minotor’u. Yalnızca tek bir kişi olumsuz betimlemeler kullanmaktan kaçınmış ve ondan kısaca bahsetmiş.

Kitabın başka birinin zihninde yapılan yolculukla ve Minotor ile başlamasının bir anlamı var tabii ki, tıpkı bu dünya gibi ‘’Hüznün Fiziği’’ de bir labirent. İnanılmaz bir tarzda işlenmiş bu labirentin içinden daha fazla şey anlatmak isteyip de anlatamamak, çok tuhaf; tahmin edilmesi güç, kendinizi hangi yılda ya da durumda bulacağınız imkansız bir kurgu ve ‘’öykü içinde öykü’’ evreni. Bulunduğu her yerde öykü toplamaya çalışan bu adama ben de kendi öykümü anlatmak isterdim, hüzünlü olacağı kesin.

Gospodinov ile tanışmak için mükemmel bir kitap seçtiğimi düşünüyorum; postmodern anlatılara bayılıyorum, hafızayı, zamanı ve var varoluşumuzu masaya yatıran metinleri seviyorum, mitolojiler ve efsaneler ise benim her şeyim. Sonuç olarak bu gibi kitaplar, bizleri hayatımıza dair derin bir düşünce akışına sürüklüyor ve geçmişimize farklı pencerelerden bakma olanağı sağlıyor. İyi ki okumuşum.

İncelememi paylaştığım platform:

https://www.instagram.com/p/DRmjT6BiI5E/?igsh=MWpjYWpqODFia211cA==

13 Beğeni

Ursula Le Guin- Mülksüzler

Birbirinin yörüngesinde dönen iki gezegen, biri sapına kadar kapitalist, öbürü özgürlükçü anarşist. Büyük bir fizikçi, anarşist gezegenden komşu gezegene ziyarete gider ve iki dünyayı karşılaştırır.

Uzun süredir erteledikten sonra nihayet bu şaheseri bitirdim. Ursula ablamız bilgisini, zekasını ve kalbini çok titizce yazıya dökmüş. Kitap ne bir sol güzellemesi, ne de sağ karalaması. İki sistemin de insan hayatına etkisini, sisteme uymayanları, uyamayanları, en samimi duygularla anlatmış. 10/10

Mehmet Atılgan-Tanrısız

Kitapçıda ilk bölümü okuyup çok özgün bir distopik/Cyberpunk havasında olduğunu düşünmüştüm. Eve gidip ikinci bölüme geldiğimde izlenimim değişti. İlk bölüm, insanlığın 2080’li yıllara kadarki tarihini ilginç olaylarla özetlerken ikinci bölüm ise bütün okur ve yazarların “kötü yazım” olduğuna hemfikir olduğu “karakter yataktan uykulu gözlerle uyandı” sahnesiyle başlıyor. Karakter isimlerinin çoğu yabancı, Amerikan yapımlarındaki gibi İngilizce veya İspanyolca/Portekizce/İtalyanca veya Çince. Yerli bilimkurgu ve fantastik edebiyata en büyük ve en sık eleştirimiz de zaten hep bu Amerikanvarilikti. Geleceğin çokuluslu İstanbul’unda Balkan veya Orta Doğu coğrafyasından isimler görmek çok daha yenilikçi olurdu. Karakterler sürekli “Aman tanrım, kamera şakası mı bu?” minvalinde çeviri kitap hissi veren cümleler kurmasa, Philip isimli karakterin her 5 sayfada bir “bu dünya bir fahişe ve biz onu düzen ve onun tarafından düzülen hayvanlarız” temalı monologları tekrar tekrar çıkmasa, bir paragrafta anlatılacak olay 10 sayfaya yayılmasa, her cyberpunk’ta olduğu gibi kilisede rahiple mistik diyalog sahneleri olmasa, azıcık bk okuyan herkesin bildiği terimlere gereksiz dipnotlar konulmasa çok potansiyeli olan bir kitap. Hikaye ilerledikçe olaylar daha özgünleşiyor, dünya standardında bilimkurgu fikirleri işleniyor.

Pangea serisinin geri kalanı gibi, orijinal fikirler Amerikanvari dil ve sahnelerle baltalanıyor. Şimdiye dek baştan sona “yerli spekülatif kurgu” yazan bir tek Mehmet Berk Yaltırık var. Bu şekilde yazarlarımızın devamını görmeyi çok istiyorum. 7/10

16 Beğeni

Tante Rosa - Sevgi Soysal

Sevgi Soysal ile Tante Rosa sayesinde tanıştık. Fransızca öğrenirken “tante (teyze)” kelimesinin sıkça geçtiği bir kitabı okumak çok anlamlıydı. Almancada da aynı anlamlarda kullanılıyormuş. Yazarın, (annesi Alman) ailesinin kadınlarından ve kendinden esinlenerek, özellikle teyzesi Rosel’in kişiliğinden yola çıkarak yazdığı bu kitap, gerçekle hayal arasında mekik dokurken yaşanmışlıklardan beslendiğini asla saklamıyor.

Farkında olmadan yazarın ölüm yıl dönümünde okumuşum bu kitabı, okuduğum sırada öğrendim. Yıllardır kitaplarla haşır neşirim ve böyle tevafuklarla sıkça karşılaşıyorum, artık şaşırmıyorum ama tuhaf yine de. Kitaplar ve edebiyat dünyası yalnızca hobim değil, sanırım benliğime nüfuz eden bir şey bu ve hayatımın önemli bir parçası haline geldi. İyi ki de böyle oldu.

Kitap, her biri birbirinden kısacık ama etkileyici on dört hikâyeden oluşuyor. Hepsi tek bir kadınla ilgili: Tante Rosa. Anlatıyla birlikte paralel ilerleyen illüstrasyonlarda, (Selçuk Demirel’in emeklerine sağlık) tam da kafamızda kuracağımız gibi bir Tante Rosa var. Hiç yabancılık çekmedim bu çizimlere bakarken. Okurken de yadırgamadım, Rosa’nın kendisini hayatın akışına bırakması gibi, ben de bıraktım kendimi. Her kadın bir Tante Rosa’dır çünkü. Belki bu kadını başka bir yazar anlatsaydı, drama boğulabilirdim. Ama Sevgi Soysal, bizi sırtüstü yüzmeye davet ediyor sanki; arada bir çıkan sert rüzgârla birlikte gelen büyük bir dalganın etkisinde, batıp çıktığımız bir yolculuk bu. Bir kadının başından geçen trajikomik olaylar silsilesi ama göründüğü kadar basit olmayan, modern toplumda boyun eğmeyen kadın varoluşunun simgeleştiği bir anlatı bu.

Ülkemizde değil de Almanya’da yaşanıyor olaylar. Ama bu detayın bir önemi yok bence, çünkü kadın, her yerde kadın. Rosa gibi bizler de çocukluğumuzdan beri içinde bulunduğumuz toplumun, zorbalığına, yozlaşmış ve saçmalıklarla dolu kalıplaşmış ifadelerine ve kurallarına, sürekli göz önünde olmaya, yargılanmaya maruz kaldık, kalıyoruz da belki. Hatta şiddete ve cinayete kadar gidiyor bu, kadınlar sistematik bir şekilde yok ediliyor, ötekileştiriliyor ve dışlanıyor. Yazıldığı dönemde, 1968 yılında, birçok açıdan yadırganmış ve eleştirilmiş bir kitap Tante Rosa. Kadını anlatan bir kitap bile, sırf yabancı bir kadını ele alıyor ve yabancı bir ülkede geçiyor diye dışlanıyor yani. Tüm bunların nedeni, kadının maruz kaldığı şeylerden uzaklaşmayı tercih etmesi ve düştüğü o durumu yaşayıp içselleştirmeden, kendini iyi hissedeceği bir yere doğru gitmesidir belki. Çünkü bizim toplumumuzda “kabullenmek” gibi olgu var. Çoğunluğa göre, diğer her şey ters.

Tante Rosa, tüm kadınları ve kadınca bilmeyişlerimizi temsil eden evrensel bir karakter. Başına gelen onca şeye karşın, umudunu ve yaşama tutkusunu yitirmeyen, çabalarından vazgeçmeyen, hayata kancayı takma hırsıyla sürekli yeni sayfalar açmaya çalışan bir kadın o. Kendini dinlemenin ve sevmenin önemini erken yaşlarda idrak etmiş bir kadın o. Okumayı seven, yeni şeyler keşfetmeye açık ve hayatın akışını yakalamak isteyen bir kadın o. Bütün acılara ve hatalarına rağmen, içindeki prensesi öldürmeyen bir kadın o. İlk kez bu kitap sayesinde tanışma fırsatı bulduğum Sevgi Soysal’ın yaşamı da böyle inişli çıkışlı, hepimizin hayatı gibi. Ama yazarın kısacık ömrüne sığdırdığı şeyler ve başına gelenler, hayatlarımızla karşılaştırılamaz bir boyutta. Murat Belge’nin samimi sunuşunu ve yazarın kızı Funda Soysal’ın kitap ve annesi hakkındaki içten yazısını, esere başlamadan önce ve bitirdikten sonra okudum. Etkilendim ve sonra hayatını okudum. Bu zamana kadar tanışmadığımız için kendi adıma üzüldüm, diğer kitaplarını da okumak istiyorum artık. Sinemaya uyarlanan filmi de izleyeceğim mutlaka.

İncelememi paylaştığım platform: https://www.instagram.com/p/DRzR_F1iPlY/?igsh=YXoycjl5am50a29k

10 Beğeni

Kayıp Bayan Finch Vakasının Ardındaki Gerçekler

(Fotoğraf yükleyemedim benden kaynaklı.)

Bir Neil Gaiman uzmanı olarak söyleyebilirim ki, yine anlatmak için hikaye anlatmış. Aklına gelen bir şeyi öylesine esere dönüştürmüş. Ne başı adamakıllı, ne sonu. İstediğin gizemi, merakı 50 sayfada oluşturamadın. Seni çok seviyorum. Sandman eseri benim için tarihin en iyi eserlerinden biri. Ama gerçekten ondan sonra elle tutulur bir eserin yok. Var diyebilirim ancak Sandman seviyesinde değil. Gaiman hakkında çok fazla yorumum olduğu için aynı şeyleri söyleyip durmaktan sıkıldım. Okur olarak en çok vakit ayırdığım yazar. Adını görünce alıyoruz. Gaflete düşüyoruz maalesef. Seviyoruz. Neil Gaiman okumadıysanız bu eseri okumayın. Naçizane tavsiyem. Yazarlık konusundaki tüm meziyetini Sandman eserine harcamış. Sonrasında çıkardığı eserlerinde kalan tek içgüdüsel yeteneği müthiş bir fikir adamı olduğudur. O kadar.

Bununla birlikte Gecenin Yaratıkları ile Amerikan Tanrıları adlı eserlerini almıştım. Amerikan Tanrıları’ndan bir beklentim var fakat umarım Gecenin Yaratıkları beni yanıltır.

6 Beğeni

Beşinci Fil - Diskdünya 24

Diskdünya’dan bekleyebileceğimiz her şeyi sunan bir kitap yine, 5/5. Güldüren, eğlendiren, düşündüren ve son düzlüğünde alışık olmadığımız kadar sert bir ton da oluşturan dopdolu bir maceraydı Beşinci Fil.

Vimes’ın büyükelçi olarak Uberwald yollarına düşüşü ile politika ve siyaset hicivli bir kitapla karşılaşacak gibi düşündüm ancak cücelerin, kurtadamların ve vampirlerin katmanlı ama incecik ipliklerle bağlı toplumunda aşırı gelenekçiliklerin yıkılmasından nazi soslu ırkçılığa pek çok materyale daha elini atmış Pratchett.

Kayıp Taş Çörek gizemi de hikayeyi dinamik tutarak içimizdeki bekçiyi her sayfada iş üstünde tuttu :slight_smile: Hızlı okunan ve şıp diye biten bir kitaptı bu nedenle Beşinci Fil. Diskdünya’nın bazı kitaplarında bir ana konunun derinlemesine hicvi olabiliyor, bazılarında ise çok fazla göndermeye batabiliyoruz. Beşinci Fil ise bu kadar derinlere dalma ihtiyacı olmayan, baştan sona kendi konusu içinde akıp giden bir serüven kitabı. Bir bekçi kitabı olması ile de favori karakterimi yeniden okumanın zevkiyle benden tam puanı aldı.

Kumandan Vimes ( gerçi bu kitapta Sör Vimes :slight_smile: ) odaklı bir kitaptı. Diplomatik dokunulmazlığından yetkisiz aksiyonlarına yine bayıldım kendisine. Özellikle son çeyreğinde Vimes’ın iç sesi ve düşüncelerini okumak ayrı bir keyifti. Ancak Havuç, Angua gibi yanda kalan karakterlerin gelişimi de çok zengindi. Ankh-Morpork da kalan bekçilerin başından geçenlerden, Sybil, Dibiküçük, Kayağantaş ve hatta Gaspode ile her karakteri dolgunca kullanan bir kitaptı.

Bekçi alt serisi beni hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmıyor, sıradan devam ancak 29. ve bir sonraki bekçi kitabını da ayrı bir heyecanla bekliyorum.

20 Beğeni

Tad Williams – To Green Angel Tower

Memory, Sorrow and Thorn serisindeki üçüncü ve son kitap olan To Green Angel Tower’ı da okuyarak bu büyük epik yolculuğu sonlandırmış bulunuyorum. Özellikle üçüncü kitap iki hatta üç kitap boyutunda, 520.000 kelimeden oluşuyor. Kelime adedini diğer bazı kitaplarla karşılaştırmak gerekirse, Malazan’ın en uzun kitabı olan 8. Kitap 391.000 kelime, Zaman Çarkı’nın en uzun kitabı olan 6. Kitap yine 391.000 kelime, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin tamamı 480.000 kelime, Fırtınaışığı Arşivi’nin en uzun kitabı olan 5. Kitap 491.000 kelimeden oluşuyor.

Ama her saniyesine değdi. Hakkını yeterince verebileceğimi pek sanmıyorum ama elimden geldiğince serinin genelini biraz uzunca da olsa yorumlamak istiyorum.

Yazarı Tad Williams olan Memory, Sorrow and Thorn serisi ilki 1988, sonuncusu 1993 yıllarında yayımlanan üç kitaptan oluşuyor ve klasik fantastik edebiyatın önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yazar bu eseriyle kendisinden sonra gelen birçok yazarı (G.R.R. Martin, Patrick Rothfuss gibi) etkileyerek esin kaynağı olmuş (keşke devam kitaplarını fazla bekletmeden yayımlamak konusunda da etkileyebilseymiş :blush:).

Özellikle G.R.R. Martin Buz ve Ateşin Şarkısı serisini yazarken bu seriden etkilendiğini birçok yerde dile getirmekten çekinmiyor. Hatta Kralların Çarpışması kitabında çok kısa bir şekilde isimlerini geçirdiği Willum hanesinden Josua ve Elyas karakterlerinin isimlerini de aslında Memory, Sorrow and Thorn serisindeki Josua ve Elias karakterlerinden almış, bu şekilde bir nevi bu seriye saygısını göstermiş. Seriyi okuyunca da zaten birçok noktada, hatta bazen çok küçük detaylarda bile Martin’in bu seriden ne kadar esinlendiğini görebiliyoruz. Her iki seri için de spoiler olmayacak şekilde bazı küçük benzerliklere örnek vermek gerekirse aşağıdakiler söylenebilir;

- Kralın eli kavramı,

- Tek bir krallık altında toplanmış farklı bölgeler,

- Tazı kafası şeklinde miğfer takan bir karakter,

- Alışılmadık tarzda bir taht,

- Gerçek hayattaki isimlerden 1-2 harf farklılık içeren isimler (Edward-Eddard, Geoffrey-Joffrey gibi Joshua-Josua, Lilith-Leleth şeklinde)

- Gökyüzünde beliren ve herkesin kendi işine geldiği şekilde yorumladığı bir kuyruklu yıldız

Burada Martin’in Williams’ı kopyaladığını söylemek istemiyorum, Martin yukarıdaki örnekler ve benzeşen başka noktaları eserine alırken bunları geliştirerek çok ileri bir noktaya taşıyor ve özgün bir eser çıkarıyor. Bu tür eserlerde esinlenmeler olması normaldir, Williams’ın da zaten bu seriyi yazarken, kendi dönemindeki başka birçok fantastik eser gibi, Tolkien’den bolca esinlendiğini söyleyebiliriz.

Tekrar serimize dönelim. Osten Ard isminde bir kıtadayız, kıtanın haritasının linkini https://memorysorrowthorn.fandom.com/wiki/Map:Detailed_Map_of_Osten_Ard şeklinde bırakayım, seri boyunca bu haritanın her köşesini ziyaret ediyoruz. Kıtaya yayılmış bir krallık bulunuyor, uzun yıllardır barış içinde bu krallığı yöneten kral ölüyor ve tahta onun yerine büyük oğlu olan Elias geçiyor. Ancak daha fazla güç isteyen yeni kral bazı ittifaklara ve kara büyüye bulaşınca buna engel olmak isteyen kralın küçük oğlu Josua ile mücadeleye girişiyorlar. Yeni kralın bulaştığı kara büyüyü ve yaptığı ittifakları durdurmak için 3 büyülü kılıca (bu kılıçların isimleri seriye de adını veriyor: Memory, Sorrow ve Thorn) ulaşmak gerektiği yönünde bir kehanete ulaşılıyor ve bu kılıçları bulmaya yönelik macera başlıyor. Serinin tamamı bu iki kardeş arasındaki mücadeleye odaklanıyor.

Ayrıca serinin başında 14 yaşında olan, saraydaki mutfakta çalışan Simon isimli bir karakterimiz var, kendisi bu mücadeledeki ana karakterimiz. Özellikle ilk kitap neredeyse tamamen kendisinin gözünden anlatılıyor, takip eden kitaplarda ise daha dengeli bir dağılım var.

Yazarın üslup ve yazım stili harika. Çok güzel bir dünya yaratmış ve okuyucuya net ve anlaşılır şekilde aktarabilmiş, hikayenin herhangi bir yerinde kaybolmanız, şimdi ben ne okuyorum demeniz söz konusu değil. Seriyle ilgili okuduğum yorumlarda da en olumlu olarak öne çıkarılan özelliği bu. Bunun dışında hikayesi de karakterleri de beni çok içine çekti. Fazla güçlü (overpowered) diyebileceğimiz bir karakter yok, herkesin zaafları ve hataları var, bu da onları daha gerçekçi kılıyor.

Olumsuz olarak söyleyebileceğim pek bir şey yok açıkçası, belki plot armor’un zaman zaman biraz fazla öne çıktığını söyleyebilirim. Bunun dışında, seride fantastik eserlerde görmediğimiz yenilikçi pek bir husus yok ama bu yazıldığı dönemle alakalı. Aslında kendi döneminde yenilikçi olarak değerlendirilebilecek birçok nokta var, esin kaynağı olduğu sonraki eserlerden de anlayabiliyoruz bunu, dolayısıyla okurken bu gözle bakmak gerekiyor.

Seriyle ilgili okuduğum yorumlarda belirtilen en yaygın olumsuz husus ise hikayenin çok yavaş ilerlediği şeklinde. Bunda doğruluk payı var, her sayfasında aksiyon olan bir seri değil gerçekten, ama ben bu durumu olumsuz bulmuyorum ve bir örnekle kendimi açıklamak istiyorum. Spoiler olmasın diye kitaptan bir örnek vermeyip tamamen kendim bir hikaye uydurarak yazarın anlatım stilini açıklamaya çalışacağım.

Karakterimiz bir yere giderken bir kuyuya denk geliyor, kuyudan su çekip içmek istiyor. Kuyunun kenarına çıkıp ortadaki kovaya ulaşmak isterken kayıyor ve kuyunun dibine düşüyor. Düşerken de bazı yerlerini yaralıyor. Aynı zamanda kuyunun aslında kurumuş olduğunu ve dibinde su kalmadığını görüyor. İşte biz bu noktada birçok bölüm boyunca karakterin yarasını sarıp iyileştirmeye çalışmasını, kuyuya tırmanmak için yaptığı başarısız girişimleri, pes edip belki günlerce kuyunun dibinde kıvrılıp yatmasını, suya ulaşmak için kuyunun dibini kazmaya çalışmasını ve daha birçok şeyi okuyoruz. Ana hikayenin ilerlemesi için karakterin o kuyudan çıkıp yoluna devam etmesi gerekiyor ve er geç bunu yapacak, ama yapana kadar yaşadığı her türlü sıkıntıyı da okuyoruz, hiçbir şey kolayca çözülmüyor yani.

Zevk meselesidir, kimi insan bunları okurken sıkılabilir, daha fazla aksiyon isteyebilir, karakter gitsin birileriyle dövüşsün ya da savaşsın isteyebilir, bunların olduğu yerler de var zaten seride. Ben böyle sıkıntılı durumları daha gerçekçi görüyorum ve bu sıkıntıları yaşayan karakterle kendimi daha çok özdeşleştirebiliyorum, bu sebeple bu anlatım tarzı beni olumsuz yönde etkilemiyor. Bu seride de bu tür çok fazla durum var zaten, yazar karakterlerini zor durumlara sokmaktan hiç çekinmiyor.

Ben seriye ve serideki tüm kitaplara 10 üzerinden 10 veriyorum, gerçekten her şeyiyle çok beğendim. Seriyi İthaki basacak, umarım güzel satış rakamları yakalar. Çevirisini de sanırım Cihan Karamancı yapacakmış. Yine kendisinin çevirdiği Malazan serisindeki çevirinin biraz özensiz olduğu yönünde forumda eleştiriler yapılmıştı ama kendisi oldukça tecrübeli bir çevirmen ve bu seri Malazan’a göre çevirmesi daha kolay bir seri, o yüzden iyi iş çıkaracağını düşünüyorum. Dikkat edilmesi gereken bazı ufak detaylar var elbette, örneğin farklı ırkların konuşma tarzları biraz farklılaşabiliyor, örnek vermek gerekirse troller konuşurken İngilizcede normalde present tense kullanılan yerlerde present continuous tense kullanmayı tercih ediyor (I think yerine I am thinking, I know yerine I am knowing demek gibi) ve sıfat/zarf yerine isim kullanabiliyor (x is large demek yerine x is of great largeness demek gibi), bu tarz detaylara dikkat edilip Türkçeye uygun bir şekilde aktarılabilirse eserden alınan keyif de artacaktır.

Son olarak serinin geçen sene basılmış özel bir baskısının fotoğraflarını bırakayım. Türkçede bu şekilde çıkmayacaktır ama buradaki kapakları özellikle beğendim.

28 Beğeni

Öyle güzel inceleme yazmışsınız ki kitap çevrilmiş olsa yarın alır, gelir gelmez okumaya başlardım. Merakla bekleyeceğim artık.

5 Beğeni

Hakkaten öyle, harika bir inceleme olmuş. @Aspergerian

Çok merak ettim, mutlaka okuyacağım. @Pyrewrath sen de benim düşündüğümü mü düşünüyorsun yoksa? :slight_smile:

5 Beğeni

İnceleme güzel olmuş, emeğinize sağlık. Bıraktığınız kapaklar da güzelmiş. Keşke bu kapaklarla basılsa.

3 Beğeni

İthaki bassın, kalabalık bi etkinlik yaparız. :blush:

2 Beğeni

Lucy Ellmann - Ördekler, Newburyport

Çok önemsediğim bir kitap. Acayip iş.

15 Beğeni


Robert Graves-Homeros’un Kızı

Aslında Robert Graves’ın Claudius Serisini okumak istiyordum ama seriye başlamadan önce yazarın diline alışmak için bu kitabıyla başlamaya karar verdim.

Kitaba başladıktan sonra okumak için doğru düzgün zaman bulamadığım için kitap elimde süründü durdu ama dün bir oturuşta 100 sayfa okuyunca bugün de ekstra zaman ayırıp bitirdim. Kitap beklediğimden çok daha iyi çıktı. Yazarın hem kurgusu hem de üslubu çok hoşuma gitti. Bu yüzden Claudius’tan beklentilerimi artırdım.

Homeros’un kitapları olan İlyada ve Odysseia çok sevdiğim kitaplar arasındadır. Bu ikisinden İlyada’yı daha çok beğenirim ve Odysseia ile arasında belirgin virüslün farkı olduğunu düşünüyorum. Bunu düşünen sadece ben değilmişim, yüzlerce yıldır tartışılan bir konuymuş. Bazıları Homeros’un sözlü edebiyattan yazılı edebiyata geçerken destanları derleyen bir derleyici olarak görür Homeros’u ve üslup farklılıklarını böyle açıklarlar. Bazıları da iki kitabın yazan kişilerin farklı olduğunu ileri sürer hatta Odysseia’yı bir kadının yazdığını iddia ederler.

Robert Graves da bu iddialar üzerinden kitabını kaleme almış ve Odysseia’nın yazarının Nausikaa adlı Sicilyalı bir prenses olduğunu iddia eden bir kurguya romanında yer vermiş. Ben bu iddiaya pek ihtimal vermesem de yazar romana bu iddiayı çok başarılı bir şekilde yedirdiği için kitapta bu bu iddianın yer almasından rahatsız olmadım hatta hoşuma gitti.

Bu kitaptan sonra Homeros’un kitaplarını tekrardan okuyasım geldi. Umarım vakit ayırıp da okuyabilirim.

Homeros’un Kızı’nı mitolojik kurgu okuyanlara ve farklı bir şey okumak isteyenlere tavsiye ediyorum.

17 Beğeni

Bitmeyecek Öykü - Michael Ende

En sevdiğim kitabı bulmuşum gibi hissediyorum. Michael Ende bu kitabı iyi ki yazmış, okuduğuma çok ama çok sevindim.

Fantazya’nın kalbine gidip geri dönenlerden olmak istiyorsanız siz de bu kitabı seversiniz. Kendinizi sayısız yolculukta, maceralarda bulabilir, hatta Fantazya’da arkadaşlar bile edinebilirsiniz. Ve orada henüz anlatılmamış birçok öykünün izlerini bulabilirsiniz.

Kitabın konusundan bahsederek sihrini bozmak istemiyorum. Son olarak şunu diyebilirim: Atreju’yu, Beyaz Uğur Ejderhası Fuchur’u ve Çocuk İmparatoriçe’yi çok sevdim. :slight_smile:

21 Beğeni

Kadınlar Rüyalar Ejderhalar - Ursula K. Le Guin

Finnegan Uy’anması’nın yanına çok güzel bir eşlikçi oldu: Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Okumayı sevdiğim kadın yazarlar arasında en sevdiklerimden biridir Ursula K. Le Guin. Öykülerini ve romanlarını keyifle okuduğum yazardan ilk kez kurgu dışı bir eser okudum ve olağanüstüydü. Özellikle yazmakla kadın olmanın ilişkisini irdeleyiş biçimine ve her konuda anlatmak istediklerini lafı dolandırmadan örneklerle açıklamasına bayıldım. Üstelik tüm bunları yaptığı sırada, kimseden bir çekincesi olmadığını belli ediyor ve samimiyetini esirgemiyor okurundan.
Kitabın çevirisini yapanlardan biri olan Bülent Somay’ın eser hakkında mükemmel bir önsözü var; bu yazıyı okuduktan sonra giriş yaptım esere. Le Guin’in ele aldığı her konuyu, okuru çırılçıplak bırakarak yapması ve o acımasız gerçekleri tek tek yüzümüze vurması nedeniyle kitabı hemen bitirmek imkânsız. Üzerine düşünülecek, not alınacak o kadar şey var ki, günlerce bu yapıtla meşgul olmanın her şeye rağmen bana iyi gelmesine çok sevindim.
Yazarın olgunluk çağında kaleme alındığı için tıpkı bir mentor gibiydi kendisi. Bir rehber gibiydi; sıkıcı nasihatler yerine önemli nokta atışlarıyla içimde bir yerlere dokunması ve beni kendim hakkında düşündürmesi çok etkileyiciydi.

Rüyalar, çocuk ve gölge, büyümek, kadınlar ve yazarlık, kadın olmak, bilimkurgu ve fantastik eserlerle ilişkimiz gibi birçok konuda görüşlerini sunmuş yazar. Favori konum ise “kadınlık ve kadın yazar” olmaktı. Çocukluğumdan beri kitap okumak hayatımın bir parçası oldu ve yıllar ilerledikçe önemi de artmaya başladı. Uzun zamandır iyi edebiyatın ürünleriyle ruhumu beslediğim için, içimde filizlenen yazarlık hayali ve bu hayalin getirdiği endişelerle yaşıyorum.

Özellikle ev hanımı ya da anne olan kadınların yazarlığı hem toplumumuzda hem de edebiyat dünyasında değeri bilinmeyen bir konumda. Ama çağlar boyu dünya insanı modernleşmeye devam ettikçe kadın yazarlık algısı da değişmeye başladı tabii ki, yine de hâlâ eril hâkimiyetle savaşıyoruz; ülkemizde ve dünyada bu süreç henüz istediğimiz bir noktaya gelemedi. İşte, bu konuda Le Guin anlatısı bana ilaç gibi geldi, yan etkileri de vardı tabii. Çünkü yazarın kimseyi rahatlatma gibi bir amacı yok, hatta istediği şey bizi uyarmak ve uyandırmaktı. İnsanlar pışpışlanmayı ve takdir görmeyi sevdiği için bu kitabı okumak herkesin hoşuna gitmeyebilir. Ama ben iyi ki okumuşum diyorum, çok doğru bir zamanda elimdeydi. Kafa karışıklığımın üstüne tüy dikti fakat düşüncelerimi daha iyi bir şekilde toparlayıp yönetmemi sağladı. Yazarlık tavsiyeleri veren çoğu kitaptan, özellikle kapağında bu tür başlıkları olanlardan, çok daha iyi bir deneme eseriydi. Etkilendiği yazarlar, benim de sevdiğim yazarlar olduğu için heyecanla okudum o kısımları: Tolkien, Virginia Woolf, Dickens ve birkaç yazar daha. Edebiyattan felsefeye atlıyor bazı yerlerde. Ve ne anlatırsa anlatsın, bir şeye körü körüne bağlılık duymadan, o şeyi her anlamda ele alıp eleştirmesi de Le Guin’in mükemmel bir yazar olduğunu göstermeye yeter sanırım.

@azizhayri

İncelememi paylaştığım platform: https://www.instagram.com/p/DSxcMGjCGdn/?igsh=cGhyc2h1aTB1bGpy

19 Beğeni

Teşekkür ederim. İyi bir çalışma. İyi bir eser. Ama beklediğim konu yok veya yüzeysel anlatılmış sanırım. Tahmin etmişsinizdir ejderhalardan söz ettiğimi. İyi akşamlar dilerim

2 Beğeni

Rica ederim. Bana hiç yüzeysel gelmedi. Hatta az sayfalı olmasına rağmen bitirmem günler sürdü. Ejderhalarla ilgili kısımları fantastik edebiyata bakışımızda anlatıyor, Yerdeniz’i de ele alıyor. Yine de siz bilirsiniz.

1 Beğeni

Haklısınız, Ursula le Guin çabucak okunacak bir yazar değil. Kendisi gerek edebiyat gerekse edebiyatın alt dalları olan fantastik kurgu ve bilim kurgu alanlarında bir otorite. O yüzden yüzelsel demek istemedim. Sadece Ejder konusunun yüzelsel olduğunu kastettim. Ejderha’lar konusunda hem efsanevi olarak hem de kurgusal olarak detaylı bilgi sahibi olmak istiyordum. Ursula Le Guin ve Ejderhalar isimlerini bir kitap kapağında aynu anda görünce de aradığımı bulmuş olabileceğimi düşündüm. Bu yüzden size sordum. Sanırım aradığım kitap değil. İyi pazarlar dileiyorum.

3 Beğeni