Tad Williams – To Green Angel Tower
Memory, Sorrow and Thorn serisindeki üçüncü ve son kitap olan To Green Angel Tower’ı da okuyarak bu büyük epik yolculuğu sonlandırmış bulunuyorum. Özellikle üçüncü kitap iki hatta üç kitap boyutunda, 520.000 kelimeden oluşuyor. Kelime adedini diğer bazı kitaplarla karşılaştırmak gerekirse, Malazan’ın en uzun kitabı olan 8. Kitap 391.000 kelime, Zaman Çarkı’nın en uzun kitabı olan 6. Kitap yine 391.000 kelime, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin tamamı 480.000 kelime, Fırtınaışığı Arşivi’nin en uzun kitabı olan 5. Kitap 491.000 kelimeden oluşuyor.
Ama her saniyesine değdi. Hakkını yeterince verebileceğimi pek sanmıyorum ama elimden geldiğince serinin genelini biraz uzunca da olsa yorumlamak istiyorum.
Yazarı Tad Williams olan Memory, Sorrow and Thorn serisi ilki 1988, sonuncusu 1993 yıllarında yayımlanan üç kitaptan oluşuyor ve klasik fantastik edebiyatın önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yazar bu eseriyle kendisinden sonra gelen birçok yazarı (G.R.R. Martin, Patrick Rothfuss gibi) etkileyerek esin kaynağı olmuş (keşke devam kitaplarını fazla bekletmeden yayımlamak konusunda da etkileyebilseymiş
).
Özellikle G.R.R. Martin Buz ve Ateşin Şarkısı serisini yazarken bu seriden etkilendiğini birçok yerde dile getirmekten çekinmiyor. Hatta Kralların Çarpışması kitabında çok kısa bir şekilde isimlerini geçirdiği Willum hanesinden Josua ve Elyas karakterlerinin isimlerini de aslında Memory, Sorrow and Thorn serisindeki Josua ve Elias karakterlerinden almış, bu şekilde bir nevi bu seriye saygısını göstermiş. Seriyi okuyunca da zaten birçok noktada, hatta bazen çok küçük detaylarda bile Martin’in bu seriden ne kadar esinlendiğini görebiliyoruz. Her iki seri için de spoiler olmayacak şekilde bazı küçük benzerliklere örnek vermek gerekirse aşağıdakiler söylenebilir;
- Kralın eli kavramı,
- Tek bir krallık altında toplanmış farklı bölgeler,
- Tazı kafası şeklinde miğfer takan bir karakter,
- Alışılmadık tarzda bir taht,
- Gerçek hayattaki isimlerden 1-2 harf farklılık içeren isimler (Edward-Eddard, Geoffrey-Joffrey gibi Joshua-Josua, Lilith-Leleth şeklinde)
- Gökyüzünde beliren ve herkesin kendi işine geldiği şekilde yorumladığı bir kuyruklu yıldız
Burada Martin’in Williams’ı kopyaladığını söylemek istemiyorum, Martin yukarıdaki örnekler ve benzeşen başka noktaları eserine alırken bunları geliştirerek çok ileri bir noktaya taşıyor ve özgün bir eser çıkarıyor. Bu tür eserlerde esinlenmeler olması normaldir, Williams’ın da zaten bu seriyi yazarken, kendi dönemindeki başka birçok fantastik eser gibi, Tolkien’den bolca esinlendiğini söyleyebiliriz.
Tekrar serimize dönelim. Osten Ard isminde bir kıtadayız, kıtanın haritasının linkini https://memorysorrowthorn.fandom.com/wiki/Map:Detailed_Map_of_Osten_Ard şeklinde bırakayım, seri boyunca bu haritanın her köşesini ziyaret ediyoruz. Kıtaya yayılmış bir krallık bulunuyor, uzun yıllardır barış içinde bu krallığı yöneten kral ölüyor ve tahta onun yerine büyük oğlu olan Elias geçiyor. Ancak daha fazla güç isteyen yeni kral bazı ittifaklara ve kara büyüye bulaşınca buna engel olmak isteyen kralın küçük oğlu Josua ile mücadeleye girişiyorlar. Yeni kralın bulaştığı kara büyüyü ve yaptığı ittifakları durdurmak için 3 büyülü kılıca (bu kılıçların isimleri seriye de adını veriyor: Memory, Sorrow ve Thorn) ulaşmak gerektiği yönünde bir kehanete ulaşılıyor ve bu kılıçları bulmaya yönelik macera başlıyor. Serinin tamamı bu iki kardeş arasındaki mücadeleye odaklanıyor.
Ayrıca serinin başında 14 yaşında olan, saraydaki mutfakta çalışan Simon isimli bir karakterimiz var, kendisi bu mücadeledeki ana karakterimiz. Özellikle ilk kitap neredeyse tamamen kendisinin gözünden anlatılıyor, takip eden kitaplarda ise daha dengeli bir dağılım var.
Yazarın üslup ve yazım stili harika. Çok güzel bir dünya yaratmış ve okuyucuya net ve anlaşılır şekilde aktarabilmiş, hikayenin herhangi bir yerinde kaybolmanız, şimdi ben ne okuyorum demeniz söz konusu değil. Seriyle ilgili okuduğum yorumlarda da en olumlu olarak öne çıkarılan özelliği bu. Bunun dışında hikayesi de karakterleri de beni çok içine çekti. Fazla güçlü (overpowered) diyebileceğimiz bir karakter yok, herkesin zaafları ve hataları var, bu da onları daha gerçekçi kılıyor.
Olumsuz olarak söyleyebileceğim pek bir şey yok açıkçası, belki plot armor’un zaman zaman biraz fazla öne çıktığını söyleyebilirim. Bunun dışında, seride fantastik eserlerde görmediğimiz yenilikçi pek bir husus yok ama bu yazıldığı dönemle alakalı. Aslında kendi döneminde yenilikçi olarak değerlendirilebilecek birçok nokta var, esin kaynağı olduğu sonraki eserlerden de anlayabiliyoruz bunu, dolayısıyla okurken bu gözle bakmak gerekiyor.
Seriyle ilgili okuduğum yorumlarda belirtilen en yaygın olumsuz husus ise hikayenin çok yavaş ilerlediği şeklinde. Bunda doğruluk payı var, her sayfasında aksiyon olan bir seri değil gerçekten, ama ben bu durumu olumsuz bulmuyorum ve bir örnekle kendimi açıklamak istiyorum. Spoiler olmasın diye kitaptan bir örnek vermeyip tamamen kendim bir hikaye uydurarak yazarın anlatım stilini açıklamaya çalışacağım.
Karakterimiz bir yere giderken bir kuyuya denk geliyor, kuyudan su çekip içmek istiyor. Kuyunun kenarına çıkıp ortadaki kovaya ulaşmak isterken kayıyor ve kuyunun dibine düşüyor. Düşerken de bazı yerlerini yaralıyor. Aynı zamanda kuyunun aslında kurumuş olduğunu ve dibinde su kalmadığını görüyor. İşte biz bu noktada birçok bölüm boyunca karakterin yarasını sarıp iyileştirmeye çalışmasını, kuyuya tırmanmak için yaptığı başarısız girişimleri, pes edip belki günlerce kuyunun dibinde kıvrılıp yatmasını, suya ulaşmak için kuyunun dibini kazmaya çalışmasını ve daha birçok şeyi okuyoruz. Ana hikayenin ilerlemesi için karakterin o kuyudan çıkıp yoluna devam etmesi gerekiyor ve er geç bunu yapacak, ama yapana kadar yaşadığı her türlü sıkıntıyı da okuyoruz, hiçbir şey kolayca çözülmüyor yani.
Zevk meselesidir, kimi insan bunları okurken sıkılabilir, daha fazla aksiyon isteyebilir, karakter gitsin birileriyle dövüşsün ya da savaşsın isteyebilir, bunların olduğu yerler de var zaten seride. Ben böyle sıkıntılı durumları daha gerçekçi görüyorum ve bu sıkıntıları yaşayan karakterle kendimi daha çok özdeşleştirebiliyorum, bu sebeple bu anlatım tarzı beni olumsuz yönde etkilemiyor. Bu seride de bu tür çok fazla durum var zaten, yazar karakterlerini zor durumlara sokmaktan hiç çekinmiyor.
Ben seriye ve serideki tüm kitaplara 10 üzerinden 10 veriyorum, gerçekten her şeyiyle çok beğendim. Seriyi İthaki basacak, umarım güzel satış rakamları yakalar. Çevirisini de sanırım Cihan Karamancı yapacakmış. Yine kendisinin çevirdiği Malazan serisindeki çevirinin biraz özensiz olduğu yönünde forumda eleştiriler yapılmıştı ama kendisi oldukça tecrübeli bir çevirmen ve bu seri Malazan’a göre çevirmesi daha kolay bir seri, o yüzden iyi iş çıkaracağını düşünüyorum. Dikkat edilmesi gereken bazı ufak detaylar var elbette, örneğin farklı ırkların konuşma tarzları biraz farklılaşabiliyor, örnek vermek gerekirse troller konuşurken İngilizcede normalde present tense kullanılan yerlerde present continuous tense kullanmayı tercih ediyor (I think yerine I am thinking, I know yerine I am knowing demek gibi) ve sıfat/zarf yerine isim kullanabiliyor (x is large demek yerine x is of great largeness demek gibi), bu tarz detaylara dikkat edilip Türkçeye uygun bir şekilde aktarılabilirse eserden alınan keyif de artacaktır.
Son olarak serinin geçen sene basılmış özel bir baskısının fotoğraflarını bırakayım. Türkçede bu şekilde çıkmayacaktır ama buradaki kapakları özellikle beğendim.