Hüznün Fiziği - Georgi Gospodinov
Gospodinov’la yolculuğumuz başladı ve o yazdıkça devam edecek. Çünkü bayıldım. Proust okuma özlemim her zaman bana eşlik ederken, Proustvari izler taşıyan bir kitap okumak, son zamanlarda yaşadığım en etkileyici deneyimlerden biriydi. Bir cümlede Proust’un adını gördüğümde çocuk gibi sevindim. Bitireli günler oldu ama hemen inceleme yazmak istemedim, bazı kitaplar üzerine düşünmeyi ve notlar almayı çok seviyorum çünkü. İstanbullular için güzel bir haber var üstelik, yazarımız 29 Kasım’da söyleşi ve imza etkinlikleri için Kadıköy’de olacakmış. Kendi adıma üzüldükten sonra kitaptan bahsetmek istiyorum:
Belirli bir kurgusu ve olay örgüsü olmayan bir eser ve o dağınıklığı yazarla birlikte topladık, emek istiyor yani. Fakat yazar bu dağınıklığın içinde bile düzenli aslında ve anlatmak istediklerini bir şekilde iletmeyi başarıyor. O anları yakalamak ve sayfalardaki satırların arasında kaybolmak müthiş bir okuma serüveniydi. Öylesine yazmadım şu kayboluşu ve serüven meselesini; çünkü zaman atlamaları, uzun ve içsel monologlar, iç çatışmalar, hayalle gerçeğin birbirlerine karışması derken, insan gerçekten kitabın olağanüstü atmosferine çekiliyor ve içinden çıkamıyor artık.
Dünyadaki varoluşumuz, ne yaşarsak yaşayalım, hüzünden ibarettir; gözlerimizi açtığımız andan beri, bir gün o yaşamın son bulacak olması gerçeğini içimizde taşırız hep. Kitabın başından sonuna kadar, farklı bilinçlere doğru zihin yolculuğu yapan anlatıcı Georgi sayesinde anlamlandırabilmek mümkün bu hisleri; üç yaşındaki bir çocuğun aklında da ölüm var, 80 yaşındaki bir dedenin de. Yaşımızın ve yaşanmışlıklarımızın bu gerçeği değiştirmemesi, var olduğumuz evrenin bir parçası. Ve bu evren tıpkı bir labirent gibi. Labirente hangi nedenle girdik, dönüşlerde karşımıza ne çıkacak, boğulacak mıyız, yoksa nefes alabilecek bir yer bulacak mıyız, ölüm bizi hangi noktada yakalayacak gibi sorularla bilincimizi bombardımana maruz bırakabiliriz. Ya da tüm bunları düşünmeyi bırakıp, o arayış ve kaygı halinden sıyrılarak, yaşamaya devam etmeliyiz belki de. Sürekli bir şeyden kaçmaya çalışmak epey yorucu olurdu çünkü. Biz o şeyin bir ‘’canavar’’ olduğuna inanırız hep, peki ya canavar değilse? Gece karanlıkta peşimizden koşan bir canavar yarattık, hemen yatağımıza koşup yorganı başımıza çektiğimizdeyse ürküp kaçıyor. Nasıl bir canavar ki bu, kaçıyor üstelik.
Yazar kitabının temasını öyle akıl almaz bir şeyle oluşturmuş ki, Yunan mitolojisindeki Minotor’un hikayesine hiç bu açılardan bakmamıştım. Efsane hakkında bilginiz yoksa, Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nden paylaştığım kesitlere bakabilirsiniz. (gönderiyi kaydırabilirsiniz.) Burada bahsedilmemiş ama efsaneye göre, Atinalılar yedi senede bir Minos’a haraç göndermek zorundalarmış; on dört genç, yedi kız ve yedi erkek olacak şekilde, Minotor’a kurban ediliyormuş. Her şeyin suçlusu Minos olmasına rağmen, ödenen bedelin Pasiphae ile Minotor’a kalması oldukça hazin, ve başka masumlara da. Maalesef mitlerin geneli böyle, antik çağlarda kadın ve çocuk olmak çok zor, günümüzde de olduğu gibi.
Hüznün Fiziği’nde ele alınan Minotor ise efsaneden çok farklı. O zavallı bir çocuk sadece, onu herkesten gizlemek için inşa edilen labirentte saklanıyor ve orada zaman kavramı yok, çünkü ışığın asla giremediği bir yer orası. Hüzünlü ve melankolik bir Minotor. Antik çağlarda ve klasik edebiyatta, adını birçok kez duyduğumuz şairler ve yazarlar ise nefret etmişler ondan, kitaplarında acımasızca bir kez daha öldürmüşler Minotor’u. Yalnızca tek bir kişi olumsuz betimlemeler kullanmaktan kaçınmış ve ondan kısaca bahsetmiş.
Kitabın başka birinin zihninde yapılan yolculukla ve Minotor ile başlamasının bir anlamı var tabii ki, tıpkı bu dünya gibi ‘’Hüznün Fiziği’’ de bir labirent. İnanılmaz bir tarzda işlenmiş bu labirentin içinden daha fazla şey anlatmak isteyip de anlatamamak, çok tuhaf; tahmin edilmesi güç, kendinizi hangi yılda ya da durumda bulacağınız imkansız bir kurgu ve ‘’öykü içinde öykü’’ evreni. Bulunduğu her yerde öykü toplamaya çalışan bu adama ben de kendi öykümü anlatmak isterdim, hüzünlü olacağı kesin.
Gospodinov ile tanışmak için mükemmel bir kitap seçtiğimi düşünüyorum; postmodern anlatılara bayılıyorum, hafızayı, zamanı ve var varoluşumuzu masaya yatıran metinleri seviyorum, mitolojiler ve efsaneler ise benim her şeyim. Sonuç olarak bu gibi kitaplar, bizleri hayatımıza dair derin bir düşünce akışına sürüklüyor ve geçmişimize farklı pencerelerden bakma olanağı sağlıyor. İyi ki okumuşum.
İncelememi paylaştığım platform:
https://www.instagram.com/p/DRmjT6BiI5E/?igsh=MWpjYWpqODFia211cA==