Her Şey Nasıl Çökebilir? – Şimdiki Nesiller İçin Çöküşbilim Elkitabı
Kendi oluşturdukları ve beni de tanıştırdıkları “kolapsoloji” ile toplumumuzun, iklimimizin, kültürümüzün yani dünyamızın nasıl ve ne şekilde bir yok oluşa gittiğini detaylandıran Servigne ve Stevens’ın eline sağlık. Yokoluşa doğru paraşütsüz bir skydiving yaptığımızı düşünen biri olarak kendileri ile görüşlerim çok paralel. Belki de bu nedenle kitabı beğendiğimi düşündüm önce, ancak sanırım beni yakaladıkları asıl nokta çöküşe gittiğimiz bu yolu tarif ederken yalın gerçekleri bilimsel verilerle desteklemeleri ve ellerini korkak alıştırmamaları.
“Her Şey Nasıl Çökebilir?” çevresel faktörleri, iklimsel etkileri, finansal ve ekonomik boyutları, siyasal tutumları, enerji bağımlığını, kapitalizmi, nüfus problemini vs vs net ve yalın bir dille sunup çarpıcı etki yaratıyor. Zaten amacı da bu, bu kitap bir uyarıcı. Yakın geçmişi ve mevcudu harmanlayarak çöküşe ne kadar yakın olduğumuzu okura vurgulamak. Yazım tarihi 2015 olmasına ve bazı konularda güncel kalamamasına rağmen yine de bu vurgu gücünü koruyor.
Yazım tarihi neticesinde Covid-19 pandemisi ve yapay zeka furyasının etkisinden uzak kalıyor kitap maalesef. 2021 de yeni baskılarına ekledikleri son söz güzel olmuş ama bu açığı kapatmaktan uzak. Koronavirüsü yaşadıktan sonra Ebola örneklemini okumak basit kalıyor bize . Kapsamlı bir gözden geçirme ile çok daha güçlü bir kitap olabilir.
HANDY ve World3 modellemelerinin anlatıldığı kısmı ayrıca sevdim çünkü hiç bilgim olmayan tahmin modelleriymiş bunlar. Gördükten sonra kendim ayrıca biraz araştırdım, özellikle world3 ün yapıldığı yıl ve imkanlarla değerlendirince ne kadar hassasiyetli olduğunu görmek falan acayip saygı uyandırdı.
Bu kitap bir çözümler kitabı değil, sorunlar kitabı. Sorunları anlamadan da çözümler bulunamaz değil mi? Yazarların amacı da bunu ellerinden geldiğince anlatmak, farkındalık oluşturmak ve günümüzde yaşadığımız bu bilinçli körlüğü ufak da olsa aralamak. Ben başarılı buldum bu nedenle, 5/5 puan.
İşte İnsan (Behold the Man) zamanda yolculuk fikriyle, M.S. 29 yılına gidip İsa’nın son zamanlarına tanıklık etmek üzerine bir kitap. Zamansal karmaşa denilecek geçişlerle dolu bir anlatımı var. Anlatım açık ve kaba diliyle yer yer rahatsız ediciydi.
Ana karakter, Karl Glogauer isimli nevrotik bir adam. O karmaşık anlatımda Karl’ın baba figürünün en baştan yokluğunu, çocukken bir kilise rahibinin tacizini, haçlara olan saplantısını, annesiyle olan sorunlu ilişkisini ve Jung’a olan ilgisini görüyoruz.
Kitap o dönem yahudi gruplarından Esseniler’e dair önemli bilgiler veriyor. Esseniler mistik, kapalı, herşeyi ritüellere bağlayan bir topluluk. Vaftizci Yahya’yı da kitapta bir karakter olarak görüyoruz. Hirodes’ten, Salome’den de bahsediliyor.
Karl’ın kendisinden 10 yaş büyük, katı bir ateist ve başarısız bir psikiyatrist olan sevgilisi Monica karakterini sevemedim. Monica’nın Jung’u bu kadar yermesinin temel nedeni bana göre Jung’un dine olan olumlu bakışıdır. Bir agnostik bile olsa kendisine bir cevap bulmak için zamanda yolculuk yapıp İsa’yı arayan Karl’ın esas amacıysa bence kendisine bir baba figürü bulmaktı.
Kitabın bilimkurgu yönünü zaman yolculuğu oluşturuyor. Bilimkurgu teması biraz yüzeysel kalsa da romanda esas olan din ve bilimin çatışması, dinle cinselliğin karışması, dinin temelinin korku olduğunu söyleyen görüşün aksine bireye göre bu temelin değişebileceği, kimliğini oluşturamayan bireyin kendine başka kimlik bulması gibi şeylerden bahsediliyor.
Bu ikinci okuyuşumdu. İlkine göre daha anlamlı bir okuma oldu.
Zaman yolculuğunun birkaç kişi arasında geçen felsefi bir tartışmasını okuyacakmışız gibi başlayan Zaman Makinesi, hikaye ilerledikçe gerçekliğine inandırmakla kalmıyor gelecekte oluşan bir ütopya kurguluyor. Ancak kitabın son çeyreğine doğru ortam değişiyor ve Wells oluşturduğu bu ütopyayı yıkarken anlıyoruz ki kitabın değinmek istediği noktası belki de bu ütopya eleştirisi.
802701 yılına gittiğimizde insanlardan evrimleşmiş yer üstünde mutlu mesut yaşayan Eloi’ler ve yer altında yaşayan, canavarlaşmış gibi tasvir edilen Morlock’lar bana geleceğin hep mükemmellik getiremeyeceğini vurgulamış gibi hissettirdi. İnsanın karanlık ve aydınlık tarafının her daim içinde kalacağını belki de.
Zamanla oynaşan yapımları sevmem ama yılına göre değerlendirdiğimde Zaman Makinesini başarılı buldum, 1895 yılında hem böyle bir gelecek tasviri hem de bunu mantığa oturtacak bir makine kullanımı çok vizyonerce. Yine de yer yer temposuz ve durağan bir yapıya da bürünüyor, kısa bir kitap olması ile çok büyük sorun teşkil etmiyor bu durum.
Okurken dinamizm adına Zaman Yolcusunun dinleyicilerinden de hikayeye katkı mı gelse, araya biri girip bir şeyler mi dese diye çok düşündüm. Çünkü bence asıl sıkıntı süregelen olayları tek bir ağızdan dinlemek. Kitabı bitirdikten sonra baştaki Patrick Parrinder önsözünü okurken anladım ki kitabın bir versiyonunda Wells bu şekil yazmış ama işin içinden çıkamamış. Son hali böyle olmuş . Bu arada önsöz kitaba dair fazla detay veriyor, bitirdikten sonra bakılması daha uygun olur.
Klasik bilimkurgu yapımları genelde pek tatmin etmiyor, ister istemez bir eski kalma ve önceki çağa hitabet sorunu hissediyorum okurken. Ancak Zaman Makinesinden memnunum. H.G. Wells’in bilimkurgu klasiği olarak kabul edilen diğer üç kitabını da yakın zamanda okuyacağım.
Alice, çocukken okuduğum ilk kitaplardan biriydi. Seneler sonra, yeniden okurken bir tür nostalji yaşadım desem abartmış olmam sanırım. Kitabı okumak saçma ama aynı zamanda harikulade bir yolculuğa çıkmak gibi hissettirdi. Biraz eleştiri de gördüm….
Kitapla ilgili araştırmalar yaparken garip bilgilerle karşılaştım. Yazara dair bazı hoş olmayan şeyler okusam da oraya hiç girmek istemiyorum. 18. ve 19. yüzyılda İngiltere’de şapkaların düz durması için kullanılan cıvanın, bir tür sinir hasarına yol açtığını ve şapkacıların bu dumana sürekli maruz kalmalarıyla hastalandıklarını öğrendim. Ve bu nedenle “bir şapkacı kadar deli (mad as a hatter)” diye bir deyim de varmış…
İlginizi çeker mi veya biliyor musunuz bilmiyorum ama tıpta Alice Harikalar Diyarında Sendromu ismiyle anılan bir hastalık var. Sendroma sahip olan kişi kendi vücudunu, çevresini farklı boyutlarda algılar. Örneğin kendini ufak, çevresindeki nesneleri olduğundan büyük. Yazarın da bu hastalığa sahip olabileceği veya migren kaynaklı micropsia/macropsia atakları yaşadığı ve dolaylı yoldan nesneleri anormal gördüğü söylenir. Yarattığı evren ile beraber de yanlış bir çıkarım olmayabilir. Oyun oynamayı seviyorsanız da Alice: Madness Returns’u çok severim mesela. Eski bir oyun denemez ama aksiyon/platform oyunu, atmosferi güzeldir. Profil görselim de oradan gelme.
Paylaştığınız bilgiler için teşekkür ederim. Bu hastalığı duymamıştım. Gerçekten ilginçmiş. Özellikle yazarın böyle bir hastalığının olup da kitabı yazmış olabilmesi gayet mantıklı geldi. Düşündürücü de…Oyunlarla aram pek yok aslında. Yine de merak ettim.