Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Her Şey Nasıl Çökebilir? – Şimdiki Nesiller İçin Çöküşbilim Elkitabı

Kendi oluşturdukları ve beni de tanıştırdıkları “kolapsoloji” ile toplumumuzun, iklimimizin, kültürümüzün yani dünyamızın nasıl ve ne şekilde bir yok oluşa gittiğini detaylandıran Servigne ve Stevens’ın eline sağlık. Yokoluşa doğru paraşütsüz bir skydiving yaptığımızı düşünen biri olarak kendileri ile görüşlerim çok paralel. Belki de bu nedenle kitabı beğendiğimi düşündüm önce, ancak sanırım beni yakaladıkları asıl nokta çöküşe gittiğimiz bu yolu tarif ederken yalın gerçekleri bilimsel verilerle desteklemeleri ve ellerini korkak alıştırmamaları.

“Her Şey Nasıl Çökebilir?” çevresel faktörleri, iklimsel etkileri, finansal ve ekonomik boyutları, siyasal tutumları, enerji bağımlığını, kapitalizmi, nüfus problemini vs vs net ve yalın bir dille sunup çarpıcı etki yaratıyor. Zaten amacı da bu, bu kitap bir uyarıcı. Yakın geçmişi ve mevcudu harmanlayarak çöküşe ne kadar yakın olduğumuzu okura vurgulamak. Yazım tarihi 2015 olmasına ve bazı konularda güncel kalamamasına rağmen yine de bu vurgu gücünü koruyor.

Yazım tarihi neticesinde Covid-19 pandemisi ve yapay zeka furyasının etkisinden uzak kalıyor kitap maalesef. 2021 de yeni baskılarına ekledikleri son söz güzel olmuş ama bu açığı kapatmaktan uzak. Koronavirüsü yaşadıktan sonra Ebola örneklemini okumak basit kalıyor bize :slight_smile: . Kapsamlı bir gözden geçirme ile çok daha güçlü bir kitap olabilir.

HANDY ve World3 modellemelerinin anlatıldığı kısmı ayrıca sevdim çünkü hiç bilgim olmayan tahmin modelleriymiş bunlar. Gördükten sonra kendim ayrıca biraz araştırdım, özellikle world3 ün yapıldığı yıl ve imkanlarla değerlendirince ne kadar hassasiyetli olduğunu görmek falan acayip saygı uyandırdı.

Bu kitap bir çözümler kitabı değil, sorunlar kitabı. Sorunları anlamadan da çözümler bulunamaz değil mi? Yazarların amacı da bunu ellerinden geldiğince anlatmak, farkındalık oluşturmak ve günümüzde yaşadığımız bu bilinçli körlüğü ufak da olsa aralamak. Ben başarılı buldum bu nedenle, 5/5 puan.

14 Beğeni

İşte İnsan — Michael Moorcock

İşte İnsan (Behold the Man) zamanda yolculuk fikriyle, M.S. 29 yılına gidip İsa’nın son zamanlarına tanıklık etmek üzerine bir kitap. Zamansal karmaşa denilecek geçişlerle dolu bir anlatımı var. Anlatım açık ve kaba diliyle yer yer rahatsız ediciydi.

Ana karakter, Karl Glogauer isimli nevrotik bir adam. O karmaşık anlatımda Karl’ın baba figürünün en baştan yokluğunu, çocukken bir kilise rahibinin tacizini, haçlara olan saplantısını, annesiyle olan sorunlu ilişkisini ve Jung’a olan ilgisini görüyoruz.

Kitap o dönem yahudi gruplarından Esseniler’e dair önemli bilgiler veriyor. Esseniler mistik, kapalı, herşeyi ritüellere bağlayan bir topluluk. Vaftizci Yahya’yı da kitapta bir karakter olarak görüyoruz. Hirodes’ten, Salome’den de bahsediliyor.

Karl’ın kendisinden 10 yaş büyük, katı bir ateist ve başarısız bir psikiyatrist olan sevgilisi Monica karakterini sevemedim. Monica’nın Jung’u bu kadar yermesinin temel nedeni bana göre Jung’un dine olan olumlu bakışıdır. Bir agnostik bile olsa kendisine bir cevap bulmak için zamanda yolculuk yapıp İsa’yı arayan Karl’ın esas amacıysa bence kendisine bir baba figürü bulmaktı.

Kitabın bilimkurgu yönünü zaman yolculuğu oluşturuyor. Bilimkurgu teması biraz yüzeysel kalsa da romanda esas olan din ve bilimin çatışması, dinle cinselliğin karışması, dinin temelinin korku olduğunu söyleyen görüşün aksine bireye göre bu temelin değişebileceği, kimliğini oluşturamayan bireyin kendine başka kimlik bulması gibi şeylerden bahsediliyor.

Bu ikinci okuyuşumdu. İlkine göre daha anlamlı bir okuma oldu. :smiley:

17 Beğeni

Zaman Makinesi - H.G. Wells

Zaman yolculuğunun birkaç kişi arasında geçen felsefi bir tartışmasını okuyacakmışız gibi başlayan Zaman Makinesi, hikaye ilerledikçe gerçekliğine inandırmakla kalmıyor gelecekte oluşan bir ütopya kurguluyor. Ancak kitabın son çeyreğine doğru ortam değişiyor ve Wells oluşturduğu bu ütopyayı yıkarken anlıyoruz ki kitabın değinmek istediği noktası belki de bu ütopya eleştirisi.

802701 yılına gittiğimizde insanlardan evrimleşmiş yer üstünde mutlu mesut yaşayan Eloi’ler ve yer altında yaşayan, canavarlaşmış gibi tasvir edilen Morlock’lar bana geleceğin hep mükemmellik getiremeyeceğini vurgulamış gibi hissettirdi. İnsanın karanlık ve aydınlık tarafının her daim içinde kalacağını belki de.

Zamanla oynaşan yapımları sevmem ama yılına göre değerlendirdiğimde Zaman Makinesini başarılı buldum, 1895 yılında hem böyle bir gelecek tasviri hem de bunu mantığa oturtacak bir makine kullanımı çok vizyonerce. Yine de yer yer temposuz ve durağan bir yapıya da bürünüyor, kısa bir kitap olması ile çok büyük sorun teşkil etmiyor bu durum.

Okurken dinamizm adına Zaman Yolcusunun dinleyicilerinden de hikayeye katkı mı gelse, araya biri girip bir şeyler mi dese diye çok düşündüm. Çünkü bence asıl sıkıntı süregelen olayları tek bir ağızdan dinlemek. Kitabı bitirdikten sonra baştaki Patrick Parrinder önsözünü okurken anladım ki kitabın bir versiyonunda Wells bu şekil yazmış ama işin içinden çıkamamış. Son hali böyle olmuş :slight_smile: . Bu arada önsöz kitaba dair fazla detay veriyor, bitirdikten sonra bakılması daha uygun olur.

Klasik bilimkurgu yapımları genelde pek tatmin etmiyor, ister istemez bir eski kalma ve önceki çağa hitabet sorunu hissediyorum okurken. Ancak Zaman Makinesinden memnunum. H.G. Wells’in bilimkurgu klasiği olarak kabul edilen diğer üç kitabını da yakın zamanda okuyacağım.

20 Beğeni

Alice Harikalar Diyarında - Lewis Carroll

Alice, çocukken okuduğum ilk kitaplardan biriydi. Seneler sonra, yeniden okurken bir tür nostalji yaşadım desem abartmış olmam sanırım. Kitabı okumak saçma ama aynı zamanda harikulade bir yolculuğa çıkmak gibi hissettirdi. Biraz eleştiri de gördüm….

Kitapla ilgili araştırmalar yaparken garip bilgilerle karşılaştım. Yazara dair bazı hoş olmayan şeyler okusam da oraya hiç girmek istemiyorum. :confused: 18. ve 19. yüzyılda İngiltere’de şapkaların düz durması için kullanılan cıvanın, bir tür sinir hasarına yol açtığını ve şapkacıların bu dumana sürekli maruz kalmalarıyla hastalandıklarını öğrendim. Ve bu nedenle “bir şapkacı kadar deli (mad as a hatter)” diye bir deyim de varmış…

16 Beğeni

Joker geçmişte belki şapkacıdır :sweat_smile:

8 Beğeni

İlginizi çeker mi veya biliyor musunuz bilmiyorum ama tıpta Alice Harikalar Diyarında Sendromu ismiyle anılan bir hastalık var. Sendroma sahip olan kişi kendi vücudunu, çevresini farklı boyutlarda algılar. Örneğin kendini ufak, çevresindeki nesneleri olduğundan büyük. Yazarın da bu hastalığa sahip olabileceği veya migren kaynaklı micropsia/macropsia atakları yaşadığı ve dolaylı yoldan nesneleri anormal gördüğü söylenir. Yarattığı evren ile beraber de yanlış bir çıkarım olmayabilir. :blush: Oyun oynamayı seviyorsanız da Alice: Madness Returns’u çok severim mesela. Eski bir oyun denemez ama aksiyon/platform oyunu, atmosferi güzeldir. Profil görselim de oradan gelme. :blush:

7 Beğeni

İlk yeni üye sandım, konuya girince sen olduğunu gördüm. Bende resmini Tomie diye manga var ondaki kız sandım :sweat_smile:

2 Beğeni

Oyun oynadıkça resmimi güncelliyorum, allahtan beni tanıyan forumdaşlar var. :blush: Verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. :melting_face:

2 Beğeni

Yok ya ne rahatsızlığı :melting_face: Sadece resim değişirse tanırım ama isim de değişirse tanımam :grinning_face_with_smiling_eyes:

2 Beğeni

Paylaştığınız bilgiler için teşekkür ederim. :blush: Bu hastalığı duymamıştım. Gerçekten ilginçmiş. Özellikle yazarın böyle bir hastalığının olup da kitabı yazmış olabilmesi gayet mantıklı geldi. Düşündürücü de…Oyunlarla aram pek yok aslında. :sweat_smile: Yine de merak ettim.

2 Beğeni

@alys Şuna bak en son 2014 yılında oynamışım. Epey keyifli oyundu diye hatırlıyorum.

2 Beğeni

Çok güzeldir. 2011 çıkışlı zaten, oyunları iyi yakalıyorsun. :blush: Atmosferi ve grafikleri çok güzel. Alışılmış Alice’in dışında bir atmosferi var.

2 Beğeni

Alfa Ayının Kabileleri

Elimize aldığımız her kitap zihnimizde; eski fikirler arasında yeni bağlantılar kurduran, eski bağlantıları yenileyen veya yepyeni fikirler eken bir gelişim potansiyelidir aslında. Ama aynı zamanda yazarın zihninin ufacık bir kısmına göz attığımız bir davettir de. Yazar kelimeleri üzerinden zihninin kapılarını açar ve okur ile yazar arasında bilinçaltı düzeyinde, veya insanların şu dönemde kullanmayı en sevdiği şekilde kuantum seviyesinde, fikir alışverişi gerçekleşir.

Elbetteki bu alışveriş tek taraflıdır.* Ve bu, okur ile yazar** arasındaki en temel ve kadim anlaşmadır. Fakat bazı yazarların zihni o kadar fazla düşünceye, o kadar fazla derinliğe ve o kadar fazla yoğunluğa sahiptir ki, okur yaptığı anlaşmayı tekrar tekrar düşünürken bulur kendini. Çünkü zihninin küçücük bir kısmına şahit olduğu yazardan gelen kozmik düşünce gücü*** güzelliği ve çekiciliği ile tıpkı bir kara delik gibi kendine çeker okuru. Böylece okur daha ne olduğunu anlayamadan yazarın tüm kitapları almış ve yazarın düşüncelerine iyice dalmış olur.

İşte Philip K. Dick o yazarlardan biridir.

*Veya çift taraflı olduğu daha kanıtlanamamıştır. Ama yazarların fikirlerinin okurlarına göre şekil aldığı da bilinmektedir. Örneğin yazar okurların çok sevdiği karakteri öldürmekten çekinir veya öldürmüş ise geri getirir. (Diğer bir örnek için Bknz. GRRM)

**Okur ile yayınevi arasında da böyle anlaşmalar vardır. Örneğin yayınevi ilk kitabını bastığı serileri tamamlamak zorundadır. Fakat nerde…

***Evrenden istek (manifest777 / 666 / 898) ile karıştırılmamalıdır. KDG’ler “düşünenlerce” oluşturulur ve istemsizce evrene salınır. Her düşüncenin bir KDG değeri vardır. Düşük KDG değerinde bir düşünceye yeterince fazla sayıda insan sahip olursa veya tek bir kişi yeterince yüksek KDG değerine sahip olursa o düşünce gerçek olur. (Bknz. Atartürk)

Philip K. Dick her kitabı ile o çılgın zihin yapısının farklı kısımlarına bizi götürerek “normal” zihinlerimizin şaşakalmasına sebep olur. Daha kitabı okumadan, hikayenin nasıl işlendiğini, anlatıldığını görmeden kitabın sadece ana fikrinden bile aşık oluruz kitaplarına. Yani lütfen şu fikirlere bir baksanıza: Nazilerin 2. Dünya Savaşını kazanarak dünyayı Japonya ile bölüştüğü bir gerçeklik, robotlar ile insanlar arasında kimin “insan” olduğu bilinemeyen bir evrende insanlık sorgusu, telekinetik yetilerin savaştığı gerçekliğin, ölümün ve yaşamın nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir dünya…

Aşık olmamak elde mi?

Ve elbette Alfa Aynının Kabileleri: Alfa sistemi kolonileştirilirken akıl hastalıklarını tedavi etmek amacıyla Alfa sisteminin aylarından birine kurlan akıl hastanesinin Alfa ve Arz arasındaki savaş sırasında unutulması sonucu 25 sene bu ayda tek başlarına yaşayıp Şizofreni Çeşitlerine göre topluluklar kuran şizofreni hastalarının Arzlılar tarafından hatırlanması.

Yani… Haydi oradan be kardeşim! Bu fikir nasıl, nereden geldi aklına?*

*Evet bu noktada artık kendimi kaybettim. Ama yani haksız mıyım?

Şu paragraf ile artık bu incelmenin devam etmesinin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü inceleme yazmaktaki temel amacım; okuyup etkilendiğim kitaplara sizleri özendirerek yönlendirmeye çalışmak ve yukarıdaki kitabın ana fikri bunu tek başına başarıyor bana kalırsa.

Ama yine de:*

*Evet, çoğunuzun yukarıdaki paragraftan sonra bu yazıyı kapatıp kitabı okumaya başladığınızın farkındayım. Fakat konuşmayı seviyorum işte ne yapayım?

Alfa Aynın Kabileleri’nin kalbinde yukarıdaki paragraf yatıyor olmasına karşın kitap sadece şizofreni hastaları toplumuna odaklanmıyor. Kitabın özünde; kötü giden bir evlilik, bir cinayet planı, bir cinayet, bir mitoz bölünme(?), CIA, uzaylılar, robotlar, telekinetik güçler ve sistemler düzeyinde politikalar yatıyor, hem de sadece 200 sayfada hikayesini toparlayıp kapatacak şekilde.

Ve tabii ki tüm bunlar PKD kaleminin olmazsa olmazı gerçeklik sorgulatmalarıyla sunuluyor. Kitabın ortalarından sonra yukarıdaki konuların özneleri şizofren hastalarının ayında toplanıyor ve o noktadan sonra yaşanan olaylar şizofrenik sarılar mı, yoksa telekinetik güçlerin sonucu mu, veyahut telekinetik güçlere sahip şizofreni hastasının yarı gerçek yarı sanrı durumu mu anlamak mümkün olmuyor.

Fakat yazar bilinmezliğin zalim doğasında bizi kör kuyulara da atmıyor. Bölüm bitip hasta olmadığına inandığımız, burada inanmak önemli, karaktere geçildiğine onun bakış açısından neyin gerçek, neyin sanrı olduğunu anlayabiliyoruz. Ya da inanmak istediğimize inanıyoruz. Her halükarda neler olup bittiğine dair karanlıkta kalmıyoruz, mutlaka bir fikir sahibi oluyoruz.*

*Yazar-okur anlaşmasını hatırladınız mı? İşte inandığınız şey o anlaşmanın sonucu. Çünkü günün sonunda inandığınız şeye itildiniz değil mi? Neydi: “Delilik yerçekimi gibidir. Sadece hafifçe itmek gerekir.” Joker

Philip K. Dick her kitabıyla bizi kendine daha çok çekiyor ve bizi her kitabından sonra sürekli “Hangi kitabı daha iyiydi?” sorgusuyla bırakıyor. Yüksek Şatodaki Adam mı? Ubik mi? Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi? Yoksa Alfa Ayının Kabileleri mi?

İnanın bilemiyorum. Ve daha yalnızca yazarın bu kitaplarını okudum! Daha yolun çok başında olmaktan o kadar mutluyum ki!

Herkese iyi okumalar dilerim.

19 Beğeni

Son zamanlarda hep yabancı yazarları okuduğumu fark ettiğim için kendime ‘yaşayan Türk yazarlar’ kategorisini oluşturdum. Listeye de epeydir aklımda olan ama ertelediğim kitapları koydum, sırayla okuyorum. Varolmayanlar bu yolculuğun dördüncü durağı. Diğerlerini bilahare konuşuruz.

Yıllar evvel Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları’nı okumuş biraz amatör bulsam da diğer işlerini takip etmeliyim diye düşünmüştüm. Sonra tamamen unutmuşum Doğu Yücel’i. Son zamanlarda Mitat Karaman sevilince tekrar radarıma girdi. Nedense Varolmayanlar’ı en son çıkan kitabı sanıyordum. Gerçekçilerin dalaveresi olabilir.

Asıl adamımız adını bilmediğimiz başarılı bir iş adamı. Güzel bir işi, çokça parası ve süper seksi bir kız arkadaşı var. Hayatındaki tek pürüz migren atakları. Yine böyle bir atak anında başka bir şeye odaklanmak için kağıt kaleme sarılıyor ve olaylar gelişiyor. Yazdığı öyküyü ertesi gün gazetede haber olarak görmesi ile saat gibi işleyen hayatı teklemeye başlıyor. Hayalciler, gerçekçiler, gizemli organizasyonlar, çocukluk travmaları derken kendimizi, kahramanımız ile birlikte hayalperest anarşinin tam ortasında buluyoruz.

Kitabın başları Matrixvari bir uyanış hikayesi gibi. Gerçekçilerin kurduğu düzen, birbirinin kopyası monoton günler, işyerlerinde öğütülen ruhlar ve bunlara karşı çıkan hayalci devrim. Okurken ‘evet, evet ben de hayalciyim, beni de aranıza alın’ diye naralar attım diyebilirim. İlerledikçe Hayalcilik öğretisinin ayrıntıları öğreniyoruz. Kitap zaten kendisini Hayalperest Manifesto olarak nitelendiriyor. Her fikre katıldığımı söyleyemem. Beni rahatsız eden bir iki nokta oldu. Ancak kitabın doğası gereği olduğunu düşündüğüm için üstünde durmadım. Finale yaklaştıkça belirli kırılma noktaları yaşanıyor. Son hızla giderken viraja sert giren bir araba gibi savruldum. Ne oluyoruz yok artık derken kitabı bitirdim. Çoğu teorim çıktı ama finali düşündüğüm şekilde gelmedi. Çok daha iyi bir son düşünülmüş.

Asıl kurgunun içinde yazılan kısa öyküler kitabı üst noktaya taşımış. Her birini keyifle okudum. Türk ve Dünya Edebiyatından verilen referanslar eski bir arkadaşımı görmüşüm gibi mutlu etti beni. Müzik referansları da oldukça bol. Aşina olmadığım için açıp dinledim ama bana hitap etmedi. Herkes metalci olacak diye bir kural yok sonuçta.
Olumsuz olarak nitelendirebileceğim tek nokta var. Genç bir erkeğin günlüğünü okuyoruz ve bu beyin cinsel hayatı oldukça aktif. Bu kısımların neden eklendiğini zamanla anlasak da atmosferi bayağılaştırmış maalesef.

Bir süredir okurken heyecanlandığım, kahramanla birlikte hikayeyi yaşadığım kitap olmamıştı. O inandıkça inandım, o şüphelendikçe şüphelendim bazen de önce ben ayıktım olaylara. En nihayetinde ben bu hikayenin gerçek olduğuna ikna oldum. Hayal kurmayı ne zaman bıraktığımı düşündüm. Ufaktan Puslu Kıtalar Atlası’nı ve Mürekkep Yürek’i anımsatıp Alamut Kalesi’ne göz kırpan bu manifesto, ister ateşli bir hayalperest olun ister gerçekçilerin sindirdiği bir hayalci, hepimizi yeniden düş kurmaya çağırıyor.

15 Beğeni

Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı

230 gün boyunca kumaş mağazasında yardımcı muhasebeci olarak çalışan Bernando Soares ile yürüdüm. Var olmaktan duyduğu ızdırabı ve gerçekleri elinin tersiyle itip hayallerinde yaşamayı tercih edişini sayfa sayfa okudum. Bazen şımarıkça ve fazla romantikçe buldum hislerini. Bazen düşlerinde bir krallık kurmasına şapka çıkardım. Çoğunlukla afakanlar bastığı için 5-6 sayfadan fazla okuyamadığım oldu, ama elimden de bırakamadım ve 8 aya yakın sürse de nihayet kitabı bitirdim.

Huzursuzluğun Kitabı, Portekizli şair Fernando Pessoa’nın yarattığı karakterlerden biri olan Soares’in günlüğü formatında yazılmış bir kitaptır. Yaşadığı hayattan ve kendinden memnun olmayan birini görürüz, fakat bu memnuniyetsizlik, basit bir bunalımdan ibaret değil, bilinçli olarak seçilmiş bir tavırdır.

Sayfalar ilerledikçe kendi içinde tutarlı bir felsefeyi kurar Soares. Eylemi reddeder, hayal kurmayı yüceltir. Ona göre hayal edilen bir gün batımı manzarası, “gerçek” bir gün batımından daha kalıcı, daha gerçektir. Çünkü güneşin batışını izlediğinizde hemen olup biter ama düşlediğiniz bir gün batımını dilediğinizce uzatabilir, detaylandırabilir ve mükemmelleştirebilirsiniz.

Bir fikir ya da ilham, kafanızın içindeyken mükemmeldir. Yazdığınızda ya da ortaya koymaya başladığınızda ise gerçekliğin kusurlarıyla lekelenir. Bu yüzden Soares’e göre, zihninizde, en mükemmel haliyle durması doğru tavırdır. Buna rağmen içindekileri yazar, çünkü kendisiyle çelişmeye, saçmalamaya çalışır. Saçmalıkları ve gereksizlikleri, mantıklı ve faydalı olana yeğler.

Kendi olmaya mahkûm olmanın ızdırabından sık sık bahseder. Mesela ben Gizem’sem, sadece Gizem’im, Ayşe ya da Fatma olamam, ya da bir bulut, bir kuş olamam. Bu bir trajedidir yazara göre. Oysaki yeterince hayal kurduğumuzda başka biri de olabiliriz. Kuşa dönüşemem ama kendimi bir kuş olarak düşleyebilirim, böylece kendimden kurtulmuş olurum. Pessoa da Soares’i -kendisi olmaktan ızdırap duyan birini- düşleyerek o olmuş, kendi olmaktan kurtulmuştur.

Sürekli "ızdırap, acı"dan bahsetmesi, kitabın isminin bile "huzursuzluk"tan kurulması sizi korkutmasın. Kitap düşlerin rengini ve neşesini de taşır üzerinde. Lizbon’un sokaklarını, sahillerini öyle bir betimler ki Pessoa, siz de adeta denizin kokusunu duyar, şehirde, meydanda yürürsünüz. Japon işi porselen çinilerin üzerindeki figürlerin sohbet ettiği; sık ağaçlı ormanlarda, nehirlerde gezen kâğıttan gemilerde geçen hayal sekansları da huzursuzluğun içinde garip bir huzur verir.

Okuması zordur ama cesaret ederseniz, herhangi bir nedene ihtiyaç duymadan başlı başına var olan sıkıntıyı daha yakından tanıyacak ve bir sürü hoş aforizma okumuş olacaksınız. Çünkü bu sıkıntı ya da huzursuzluk, Pessoa’ya özgü değil; iki dünya savaşının yaşandığı bir yüzyıl ile başlayan modern çağlardaki anlam kaybıdır. Bu kitap, zaman zaman hissettiğiniz ama anlamlandıramadığınız, sebepsiz boşluk hissinin atomlarına kadar tahlilidir.

11 Beğeni

Silo - Wool 1

Wool serisinin ilk kitabı olarak Silo’dan çok memnunum, ben bayıldım. Hızlı okuduğum, heyecanlandığım, gerildiğim, meraklandığım ve yer yer duygulandığım bir maceraydı. Tabi bu beğenimin temelinde seriye sıfırdan dalmamış olmam büyük bir etken. Okumadan önce mevcut dizi uyarlamasının yayınlanan 2 sezonunu izlemiş ve çok beğenmiş olmam objektifliğimi illa ki etkilemiştir.

Kitabın yayın macerasını, self-published zorluklarını, Howey’nin ilk olarak daha kısa bölümler halinde online olarak seriyi hazırlamasını falan da bildiğimden yeni yazarlık/ilk kitap kıyağı da geçiyorum biraz ve tam puan veriyorum. Yoksa Fallout oynayan birinin çok da özgün bulamayacağı bir hikaye olduğu kesin :slight_smile: ki ben 25 sene önce falan az biraz oynamışımdır. Howey bu oyunların fanıdır diye düşündüm okurken, ama serinin bu oyunlardan farkı ve güzelliği yeraltı sığınağı konseptinde ana odağının insan olması ve kahramanlarının özgünlüğü ile bunu kitabın sonuna kadar koruması.

İlk birkaç chapterdan sonra yaşananlar nedeni ile konu hakkında ne yazsam spoiler olur. Spoiler’a girmeden Hugh Howey’nin bu kitapta izole yaşamın zorluklarını, kapalı ortam atmosferini ve karşılaşılan her sıkıntıyı işlerken yaşanan gerilimi de çok iyi betimlediğini söyleyebilirim. Kendi kendine yeten bir yaşam alanı ve ekosistemi de “Düzen” adı verilen belirli kuralların yanına mantıklı bir bilim/teknoloji ile sağlam şekilde oturtmuş. Çok detaylı düşününce ufak açıkları mevcut ancak kurguyu oturtmak için epey çalışılan bir temeli olduğunu her daim hissettiriyor bu yaratım.

Juliette’i sevmemek, Şerif Holston ve Başkan Jahns gibi karakterlerle duygulanmamak, Bernard’a ayar olmamak mümkün değil. Kitabın sevdiğim bir diğer tarafı da post-apokaliptik bir kurgu için dizayn ve betimlemelere odaklanırken karakterlerini de başarı ile yaratması ve sayfalar geçtikçe öğrenilen her yeni bilgi ile gelişimlerini izlemek oldu. Sadece Juliette gibi ana karakterlerde değil; Solo, Lukas, Walker, Billings gibi karakterlerde aynı durumu izleyebiliyoruz.

Vardiya için beklentilerimi çok yüksek tutmamam adına birkaç farklı geri bildirim almış olsam da meraklanmamak elde değil. Dizi ile ilk kitabın şu an için bittiği yerin paralel olması da hemen ikinci kitaba başlama isteği uyandırıyor. Zamanında kendi fanlarının da Vardiya için Howey’den bu beklentide olduğuna eminim, umarım hayal kırıklığı olmaz.

Son olarak kitabın orjinal ismi bildiğim kadarı ile Wool’du, ilerleyen kısımlarında (sf 460 ) bu ismin nereden geldiğini öğreniyoruz. Çok da hoşuma giden bir açılım olmadı :smiley: En azından kitaba ismini verecek kadar. Kitap isminin Silo olarak çevrilmesi hoşuma gitti yani; genel anlamda da çeviri, editörlük ve düzenlemeyi başarılı buldum. Bizde serinin ismini Wool yapmışız. Bu Wool ilerledikçe daha altı dolan bir anlam kazanacak mı bakalım.

19 Beğeni

Gezegenin Etrafındaki Kadınlar

Gerçekliğin sınırlarını kadınların hayal gücüyle aşmaya hazır mısınız? Gezegenin Etrafındaki Kadınlar, 15 farklı kadın yazarın kalemiyle bizi lunaparkların gizemli kapılarından geçirip teknolojinin soğuk ama düşündürücü labirentlerine bırakıyor. Antoloji, modanın acımasızlığını yansıtan hologramlardan, toplumun kıyısına itilmiş kadınların görünmez direnişine uzanıyor.

1. Opalesans / Selin Arapkirli

Hemzendiyar adında baskıcı, kadını ikinci sınıf sayan bir ülkede yaşayan Ayla, kaybolan kocasını ararken içinde yaşadıkları düzenin nasıl yalanlar üzerine kurulu olduğunu keşfeder. Selin Arapkirli, mürekkepbalığı genetiği ile insan derisini birleştirdiği bu distopyada, kadının kamusal alandaki “yokluğunu” ironik bir “görünmezlik gücüyle” tersyüz ediyor. Kadının sesinin ve varlığının sistem tarafından silinmesine karşı, sarsıcı bir direniş… Peki Ayla, diğer Hemzendiyarlı kadınları uyandırabilecek mi?

2. Yapay Zekâ Manifestosu / Zeynep Okçu

Duyguların birer lüks sayıldığı, empatinin ise çoktan tarihe karıştığı karanlık bir gelecekte, yazılımcı Bahar, “Empatix” adında bir proje geliştirir. Ne var ki proje yarım kalır. Peki, empatinin yitirildiği bir gelecekte, yapay zekâ, insani duyguları restore edebilir mi? Birçok öyküde yapay zekâ duygusuzluğuyla felaket getirirken, bu öyküde tam tersi, teknoloji umut veriyor.

3. Uzay Bunalımı / E. Nihan Acar

Zamansızlık ve anlamsızlık içindeki varoluş sancısından hiçbir evren kurtaramaz ana karakteri. Simülasyon teorisi ile harmanlanan öyküde, ana karakterin, sistemin dayattığı sahte gerçekliğe duyduğu inançsızlık hiçbir senaryoya rağmen geçmez. Zamanın bir oyun alanına dönüştüğü bu öykü, modern yabancılaşmaya zarif bir eleştiri getiriyor.

4. Modelist / Melisa Parlak

“Daha şık giyinmelisin” baskısıyla başlayan bu teknolojik distopya, güzellik standartlarının kadın bedeni üzerindeki tahakkümünü bir humanoid olan Sibel üzerinden tartışıyor. Sibel, Mel’e yardım etmek için girmiştir eve ama yavaş yavaş sahibinin kimliğini ve hayatını ele geçirir. Mel’in dış görünüşüyle girdiği amansız mücadele, yapay zekânın mükemmeliyetçiliğiyle birleşince karakter kendi evinde bir yabancıya dönüşür. Öykü, kadının özgünlüğünün dijital manipülasyonlarla nasıl rüküş bir esarete sürüklendiğini gösteren bir toplumsal eleştiri sunuyor.

5. Agape / Elif Hamamcı

Leviathan’da, arılardan kopyalanmış bir sistemle, üreme kontrol altına alınmıştır. Doğurganlığı en yüksek olan kadın kraliçe seçilir ve yüzlerce çocuk dünyaya getirmesi sağlanır. Erkekler ise eşeysiz olarak tek tip genetikle üretilmektedir. İsimleri bile yoktur. Kraliçe adayı bir laboratuvara kapatılır ve üzerlerinde deneyler yapılır. Beden, bir laboratuvar nesnesi olmuştur. Özgür olmak isteyen kraliçe adayı Dora… Kraliçe adayına âşık olan bir erkek hemşire, Eros… Aşkları, kaygıları, birbirlerinden gizledikleri ve söyledikleri yalanlar, gerçekçi ve zekice işlenmişti. Kendimi iki karakterin de yerine koyabildim.

6. Korelasyon / Zeynep Kahraman Füzün

Bu öykü, travmanın sadece zihinde değil, bedenin her kıvrımında, kemik çatırtısında ve eşyaların uğultusunda nasıl saklandığını ustalıkla işliyor. Karakterin “Nasıl hissediyorsun?” sorusuna verdiği o kısa ve yalan “İyi” cevabı, aslında devasa bir içsel çığlığın üzerini örtüyor. Öyküdeki küçük “deneyim testi” detayı hikâyeye bilimkurgusal bir katman ekliyor. Anılara bir simülasyon gibi geri gönderilirken geçmişini saniye saniye hatırlıyor ve bu onun için bir işkence. “İyi hikâyelerin hepsi anlatıldı” cümlesi, aslında anlatılamayacak kadar ağır olan gerçeğin bir reddedişi gibi. Derin ve sarsıcı bir öykü.

7. Cam Kemikler / Gizem Çetin

Bu benim öyküm. :blush: Dünyanın kirlendiği bir gelecekte kemik erimesi 20’li yaşlara inmiştir. Belli bir yaşı geçen her birey sağlık için yapay iskelet taktırmak zorundadır. Yapay kemiklerin malzemesi altın, çeşitli metaller, polikarbon ya da cam olabilir. Asiller ve onların hizmetçiliğini yapan yardımcılar olmak üzere iki sınıftan oluşan toplumda, yardımcı aileler polikarbonu tercih ederken; asil erkekler altın kemik, asıl kadınlar cam kemik taktırır. Cam kemik, kırılgan olduğu için kadının hareketlerini epey kısıtlayan bir malzemedir aslında. Fakat asil bir kadının cam dışında bir malzeme istemesi ayıp karşılanır. Metal ve altın kemiklerin fahişelere özgü olduğu düşünülür. Genç bir kızın itirazıyla olaylar gelişir.

8. Yuvaya Dönmek / Deniz K. Üstündağ

Duygusal yoğunluğu yüksek, merak uyandıran bir arayış hikâyesi. Kara deliğin zamanı bükmesi ve bir annenin sevgisi ile kurgulanmış bir öykü. Annenin mırıldandığı şarkı kısmında duygulandım. Kimi günler sadece bir gündür, ama çok güzeldir, tekrar tekrar yaşamaya değecek kadar…

9. Bizi Birbirimizden Ayıran / Serpil Ülger

Bu öykü, “insan” ile “yapay zekâ” arasındaki o klasik sınırı, bir paradoks ve döngü sarmalıyla yeniden tanımlıyor. Yazar, Ayzıt’ın trajik fedakarlığı ile Deren’in uyanışını birleştirir. Üstünlük kas gücünde veya biyolojik kökenlerde değil, “tasarımının ötesine geçebilme” iradesindedir. Deren’in şiddet dolu bir savaşı reddedip “bilgelikle uyutma” yolunu seçmesi, yıkım döngüsünü kırar. Öykü, insanın kendi yarattığı varlığa yenilmesinden ziyade, kendi kusurlarını aşmış bir “halef” bırakma çabasını anlatıyor ve adaletin ancak nefretin bittiği yerde başlayabileceğini hatırlatıyor.

10. Küre / Nurgül Çelebi

Vesica piscis sembolü, tanrıçalık, dişil prensip, Kâbe ve Hacer-ül esved temalarını bir araya getiren, yoğun spiritüel unsurlar içeren bir öyküydü. Her ne kadar konuları pek benzemese de Atiye dizisi aklıma geldi.

11. Çatlak / Ezo Evrim Harsa

Sistemin sözde mükemmel işleyişindeki o küçük “çatlak”, hakikate açılan tek kapı olabilir mi? Evren değişiyor, vefasızlık değişmiyor. Öyküdeki kocanın vefasızlığı kalbimi acıtacak kadar gerçekti. Hasta bir kadın vardır ve “küre”ye yatırılması gerekmiştir. Küre, hastayı dış dünyadan yalıtır ve onu mutlu olduğu anılara geri götürür. Fakat bir çatlak vardır. Bilincin sızabileceği bir çatlak. Başta kalbimi sıkan, sonunda derin bir nefes aldıran bir öyküydü.

12. Gizemli Lunapark / Melis Büyükplevne

Kitaptaki en akıcı öykülerden biriydi, tekinsiz gerilim havasını özlemişim. Elif, gizemli bir lunaparka gider ve bir anda kendini bildiği dünyadan çok uzak, tuhaf bir hayatta kalma mücadelesinin ortasında bulur. Karşısına onun gibi lunaparktan geldiğini söyleyen kişiler çıkar fakat birbirlerini yalanlamaktadırlar. Hikâyede kimin doğruyu söylediğini kestirememek insanı sürekli tetikte tutuyor. Özellikle o lunapark aletlerinin manuel halleri ve finaldeki “tam kurtuldum derken yeni bir felakete uyanma” sahnesi cidden sarsıcı. Kaderden kaçmaya çalışırken aslında tam da o kaderin göbeğine düşmek, insana “acaba hangi evrende olursak olalım sonumuz aynı mı?” diye sorduruyor. Konu olarak alakası yok ama Stranger Things atmosferini hissettim.

13. Bir Yeniyetmenin Kuantum Laboratuvarı / Dr. Özlem Kurdoğlu

Kitaptaki en zihin açıcı ve katmanlı öykülerden biriydi. Kuantum fiziğini otoriteye dair bir sorgulamayla harmanlayan o derin atmosferi çok sevdim. Genç bir kuantum öğrencisi olan Krizzz, kendi laboratuvarındaki “besiyerlerinde” evrilen yaşam formlarını incelerken aslında kendi zihnindeki düğümlerle yüzleşiyor. Özellikle devletlerin şirketleşmesi ve bireyin kapana kısılmasına dair yapılan sosyolojik tespitler, öyküye ekstra değer katmış. “Zihinsel Cep” kavramı ve Doğuştan Saygılı’nın verdiği dersler, sadece karakter için değil okur için de birer rehber niteliğinde. Kendi korkularımızın yarattığı canavarlardan kurtulup “yeterliliğe demir atma” fikri de öyle.

14. Ayrıcalıksızlar / Deniz Erkaradağ

Nihayet cinsiyet eşitliği gerçekleşmiş, kadınlar haklarına kavuşmuştur. Hiçbir cinsiyet diğerinden üstün değildir artık. Ne var ki bir grup erkek, bu “ayrıcalıksızlık”larından rahatsızdır ve bir karşı devrim hareketi başlatırlar. Eşitlik yanlıları, her ne kadar ayrıcalık isteyenlerle iletişim kurmaya, masaya oturmaya çalışsa da işe yaramaz. Ayrıcalıksızlar kanlı eylemlere başlarlar. Hoşgörü paradoksunun devreye girme vakti gelmiştir.

15. Unelma Gezegeni Eşitlik Devrimi / Şeyda Aydın

Öykü, “kadınlar ve erkekler ayrı dünyaların insanıdır” sözünü bir gezegen kurgusuna dönüştürmüş. Bir tarafın sonsuz gündüz, diğer tarafın sonsuz gece olması, toplumsal kutuplaşmayı görsel bir şölene çeviriyor. Erkek şiddetinin genetik bir “arıza” olarak kodlanması ve çözümün biyolojik bir ayrışmada aranması, öykünün alt metnindeki en sert eleştiri diyebilirim. Valerie Solanas’ı anımsadım okurken, ancak onun kadar öfkeli bir tonda değildi elbette. Parçalanmanın aslında daha büyük bir bütünleşme için gerekli bir sancı olduğunu vurgulayan öykü, biyolojik evrimi toplumsal barışın yegâne anahtarı olarak konumlandırıyor.

11 Beğeni

Monokl bastığında ve neredeyse bedavaya sattığında kıymeti bilinmeyen seri. :smiley:

9 Beğeni

Dünyalar Savaşı - H.G. Wells

H.G. Wells’in 4 büyük Bilimkurgu klasiği olarak bilinen kitaplarından 4. ve sonuncusu Dünyalar Savaşı sanırım en beğendiğim ve keyif aldığım oldu. Yine uyarlamaları sayesinde ana hatları ile çok bildiğim bir hikaye olması da etkilemiş olabilir, ilk temas kurgularını beğenen biri olmamın da. Öncekilere kıyasla daha tempolu ve akışkan anlatımlı bir kitap olması da bir diğer artısıydı.

Ama sanırsam ki benim beğenimi asıl kazanan 19. yüzyılın çok ötesinde bir hayal gücü ve öngörü ile hikayesini kurgularken asıl çarpıcılığı insanoğlunun hal ve davranışlarında yakalaması oldu. Silindirlerin ilk inişindeki lakaytlıktan, Londra dışı banliyölerde durum vahimken merkezdeki halkın umursamazlığına ve sonrasındaki sistemsizlikte de insanın düştüğü acınası durumlarına kadar savaş durumundaki her toplumsal hali tasvirliyor Wells. Hem de bunu 1. ve 2. dünya savaşlarının öncesinde, bu büyük savaşları henüz tecrübe etmeden kurgusuna yedirmiş.

İnsan olarak şimdi de halimiz farklı değil :slight_smile: Bir yerlere bombalar yağarken, yakınında olan başka yerlerde günlük hayat hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyor her daim. Yazıldıktan sonraki her dönemde okur, içinde bulunduğu çağından bir izler bulmuştur gibime geliyor bu nedenle.

Günümüz ağır bilimkurgularına kıyasla zayıf kalsa da yazım yılından baktığımda bilimsel dayanaklarını da çok başarılı buldum. Sıcaklık, atmosfer, yerçekimi, mikrobiyoloji gibi dallarda dönemin bilimsel gerçekleri kurguya çok güzel bağlanmıştı. Ara ara hikayede fazla uzamış hissettiren ( kardeşi ya da papazın kısımları vs gibi ) yerler olsa da genel olarak beklediğimden çok daha fazla beğendim.

22 Beğeni

Vardiya - Hugh Howey Silo #2

Silo’dan sonra gerçekten çok sevmek istediğim, beni alıp götürmesini beklediğim bir kitaptı. Ama Vardiya maalesef kötü bir kitap. Daha doğrusu kötü bir “tercih”. Hugh Howey yeni yaratıcı yazarların düşmesi çok muhtemel bir temel tuzağına düşmüş. Bakın ben her şeyi nasıl da yarattım, neler neler düşündüm de yazdım gibi bir komplekse girmiş ve bu kitap ile geçmişe gitmeye karar vermiş. Ama tüm kitap GEÇMİŞTE! İşte kitabın kötü bir yazım tercihi olma nedeni de tam olarak bu.

Vardiya yapısal olarak üç kısma ayrılmış, her kısım da iki farklı timelıne ı içeren bölümlere sahip. İlk kısımda 2049’a gidip bu projenin nasıl oluştuğuna tanık olurken aynı zamanda 2110’a gidip kitaba adını veren Vardiya sisteminde 1. Silo’da neler oluyormuş ufaktan öğrenmeye başlıyoruz. İkinci kısımda 2212’ye gidip ilk kitapta adını çok duyduğumuz büyük isyanda Silo 1 ve 18 de neler oluyor detayına iniyoruz. Üçüncü kısımda ise 2345’e gelip ilk kitaptaki maceralara diğer taraftan yani Silo 1 gözünden tanık olurken diğer taraftan da Solo’nun tüm geçmişini ve Silo 17’de neler olduğunu detaylıca öğreniyoruz.

Vardiya’nın en en en sonuna gelene kadar iki kitabın zaman akışı kesişmiyor. Yani bu kitap komple geçmişi anlatıyor. Hugh hocam, canım kardeşim, hiç mi biri sana üçleme yazdığını söylemedi? Üçlemenin ikinci kitabında bir okurun neden tüm olayların geçmişini merak edip okumak istediğini düşündün? Bir seri yazıyorsan, bir üçleme yazıyorsan olayların devam etmesi, bir akışın olması gerektiği sana çok mu ters bir fikirdi?

Bu kitabın %10’unu alıp, normal bir kurguda ara ara geçmişe dönerek tüm vermek istediği kritik bilgileri Juliette ve Silo 18 hikayesini devam ettirerek verebilirdi Howey. Ya da bu kitabı serisinden/üçlemesinden ayrı tutup 0.1. kitap 0.5. kitap gibi bir numaralandırma yaparak işte tüm olaylar böyle başladı diyip seri öncesi bir kitap yazabilirdi, ki en doğru tercihi bu olurdu. Kendisi böyle bir tercih yapmış, yazık oldu ve hayal kırıklığına uğrattı maalesef. Tam da Wool dışı diğer kitaplarını da sipariş ettiğim zamana denk geldi :slight_smile: Silo sonrası böyle bir çaylak duvarına toslama beklemiyordum.

Umarım Toz ile macerasına güzel bir son getirmiştir ve hayal kırıklığımı bir nebze de olsa giderir. 2/5 puan.

17 Beğeni