Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Ariana Harwicz - Geber Aşkım

9 Beğeni


Guy Deutscher - Dilin Aynasından

Dilin Aynasından okuması yer yer zor bir kitap olsa da okumaktan keyif aldığım bir kitap oldu. Akademik bir kitap olduğu için odaklanması zor ama ilgimi bir yerden sonra başarılı bir şekilde çektiği için bitirmeye zorlanmadım.

Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda daha çok eski İngiltere Başbakanı olan Gladstone’un Homeros’un kitaplarında keşfettiği bir tuhaflık ve Gladstone’un bu tuhaflık üzerinden öne sürdüğü bir görüş anlatılıyor. Gladstone’dan ilham alıp da araştırma yapan bilim adamlarının çalışmalarına da ayrıca yer veriyor.

Gladstone Homeros’un kitaplarında mavi renginin hiç geçmediğini fark ediyor, deniz tarif edilirken şarap rengi ifadesi kullanılırken gökyüzünün de karanlık olarak tarif edildiğinde ise karanlık olduğu söyleniyor. Bu keşifinin ardından Gladstone diğer Antik Yunan yazarlarının eserlerini de inceleyip onlarda da mavi renginden hiç bahsedilmediğini tespit ediyor. Bunun üzerine Antik Yunanlıların dünyayı siyah ve beyaz gibi gördüğünü yani renk körü olduklarını iddia ediyor.

Kitabın ilk kısmında bu görüşü destekleyen ve karışı çıkan görüşlere yer veriliyor.

Kitabın ikinci kısmında ise Sapir Whorf Teorisi çürütülüp yerine Boas-Jakopson Teorisi önerilmektedir. Yazar bu kısımda bu teorilerle ilgili deneylerden bahsediyor.

İlgisini çekenler için oldukça doyurucu ve başarılı bir kitap ama genel kitleye hitap etmiyor.

14 Beğeni

İmperler Çağı - İlk İmparatorluğun Efsaneleri 6. Kitap

İyisiyle kötüsüyle 6 kitaplık bir serinin sonuna geldim. Ancak hiç son gibi hissettirmemesi ve bazı karakterlerin hikayelerinin çok yarım ve ucu açık kalması maalesef kitabı ortalama ayarda tuttu. Bunun ana nedenlerinden biri yazarın zamansal olarak gelecekte geçen ancak yazınsal olarak daha önce yazıp bitirdiği ve dilimize çevrilmemiş kitaplar kaynaklı diye düşünüyorum. Biz Türk okurlar bu evrendeki çoğu şeyi bilemiyoruz, önemli bazı karakterleri önceden tanımamız gerekirken bu serinin sonuna doğru anca bir şeyleri oturtabiliyoruz kafamızda. Diğer nedeni de yazarın önemli roller verdiği bazı karakterlere bilerek bir kapanış yapmaması ya da gelecek için bazılarının önüne bir yol koyması ( ki bu yollar muhtemelen diğer kitaplarda takip edilmiştir diye düşünüyorum ) .

İşin özeti bizim Riyria Revelations ve Riyria Chronicles’ı daha önce okumamız gerekliydi. Bu sonuca hem Michael Sullivan’ın ve eşi Robin’in kendi önsöz/sonsöz lerinden hem de bakındığım detaylı yabancı yorumlardan sonra kesin olarak vardım. Ama dilimize 6-7 yılda tamamlanıp çok da ilgi gördüğünü düşünmediğimden, bu kitaplar çevrilir mi bilemiyorum.

Üçüncü kitap sonrası yarım bırakmayı düşündüğüm bir seriydi, ama ikinci kısmı ile oluşan farklı atmosfer ve girdiği farklı yollar ile devam ettiğime pişman etmedi. Brin, Suri, Roan, Gifford vs gibi karakterlerin rollerinin artması ve girdikleri maceralar serinin ikinci kısmını daha okunabilir kıldı. Ancak İmperler Çağında her karaktere ayrı bir duygusal yükseliş, bir vicdan rahatlaması vs gibi bir tercihe gitmesi kitabın temposunu düşürmüş biraz.

Sullivan ilk 3 kitabı yayınevi ile anlaşmalı çıkarmış, serinin kapanışını düşünürken olaylar birbirini açmış ve kitaplar 6 ya çıkmış. 4-5-6 yı kendisi selfpublish yayınlamış, kickstarter dan destekçiler el atmış vs. Bu nedenle biraz daha özgür ve istediği şekil yazdığını hissettim bu son 3 kitapta. Zaten çoğunlukla selfpublished yayınlamış kitaplarını, Revelations ve Chronicles daki başarısı da bu özgürlükten geliyor diye tahmin ediyorum.

Bu evrendeki diğer serileri çevrilirse devam edebilirim ancak İngilizceden devam etmeyi düşünmüyorum, Sullivan okumayı şimdilik kapattım gibi. Yurt dışında bu kadar sevilen bir yazarı tam tanıyamadık, hatta yanlış tanıdık gibi hissediyorum ama artık yapacak bir şey yok. Seriye genel puanım da son kitap gibi ortalama 2.5 tan 3/5.

25 Beğeni

Hasan İzzettin Dinamo - Savaş ve Açlar

Mutlaka herkes okumalı.

13 Beğeni

Bence de

Ayrıca Öksüz Musa ve 8 kitaplık Kutsal İsyan - Kutsal Barış serileri de okunmalı.

Videoyu beğeneyim; beğendiklerim sekmesinde dursun, akşam izlerim.

3 Beğeni

Ay Işığı Masalları — H.G. Wells

Kitapta sekiz adet öykü bulunuyor. Bunlar bilimkurgu, korku, masal, distopya türündeki öyküler.

Huni öyküsündeki gerilimi fazlasıyla hissettim. Öyküde en baştan itibaren tekinsizlik hissi var. Sonuna ise yorum yapamıyorum, okursanız kendiniz görürsünüz. Dinamoların Tanrısı, diğer bir korku öyküsüydü. Sonları okurken insan gerçekten bir tuhaf oluyor.

Yıldız isimli öykü, evrensel felaketin veya felaket ihtimalinin bilimkurguya dökülmüş haliydi. Finalde, Marslı bilim insanlarının bakış açısına yer verilmesi beklenmedikti. Sosyolojik mesajlar da barındırıyordu.

Duvardaki Kapı, fantazyanın çocukken açtığı kapılar ve o kapılardan bir daha hayat telaşından girmeye cesaret edemeyen bir adamın öyküsünü okudum, sevdim.

Körler Ülkesi, “Körler Ülkesinde Tek Gözlü Adam Kral Olur” lafına cevap bulan bir adamın hikayesi. Hem biraz efsane gibi başladı, kendi mantığıyla devam etti ve bitti.

Kitaptaki çoğu öyküyü sevdim. Ocak ayını H.G. Wells öykülerine ayırmışım fark etmeden. Yazarın hayal gücüne, farklı türleri işleyişine hayran kaldım. :slight_smile:

13 Beğeni

Nadir Metaller Savaşı – Enerji Geçişinin ve Dijitalleşmenin Karanlık Yüzü

Dijital Cehennem’i okurken kalemini ve cesaretini takdir ettiğim Pitron, Nadir Metaller Savaşı ile de beni hayal kırıklığına uğratmadı. Trump’ın Grönland çılgınlığının depreştiği bu günlerde, bu hevesinin altındaki asıl amacın Grönland’deki nadir toprak elementlerinin rezervleri olduğunu düşündüğümden bu kitabı okumanın da vakti geldi dedim.

Kitap neredeyse her teknolojik gelişme ile kullanım alanları günden güne artan ve doğada ender bulunan bu elementlerin ediniminin zorluklarından, işlenmelerinin çevreye etkilerinden, yeşil enerji teknolojilerindeki kullanımı ve bu sıradaki çevresel yüklerden, savunma sanayindeki kritik varlıklarına kadar pek çok alana değinmiş. Değindiği her konuyu gereksiz uzatmadan, farkındalık oluşturacak mini tokatlar şeklinde okuruna sunmakta çok başarılı Pitron. Okuduğumuz bilgi ile alakalı daha fazla şey merak edersek de her bölümde yaptığı bolca atıf ile farklı kaynaklara yolumuzu açmış.

Nispeten bilgimin olduğunu düşündüğüm bir konuydu NTE’ler, ancak bu kitabı okurken bilgimin ne kadar yüzeysel ve eksik kaldığını fark ettim. Özellikle Çin’in bu sektördeki hamleleri ile dünyada bu kadar tekelleştiğini anlamak, sadece maden cevherlerini çevre ve insan sağlığını hiçe sayarak çıkarmaları ve işlemeleri değil bu metallere dayalı sanayiyi de komple kendilerine çekip batıdaki rakiplerini bitirdiklerini öğrenmek epey aydınlatıcı ve en keyif aldığım yerler oldu.

2018 yılında yazılan Nadir Metaller Savaşının dilimize çevrilen bu versiyonunun 2023 yılında gözden geçirilip güncellenmiş hali olduğunu da belirtmekte fayda var. Eklenen yeni veri ve bilgiler ile Çin tekeline karşı Batının gelişmiş ülkelerinin hamlelerini biraz daha detaylı sunmuş ve kitap güncelliğini her chapterında korumuş.

  1. yüzyılın 2. çeyreğine girmişken belki de günden güne daha çok konuşacağımız ve önemini tüm insanoğlu olarak daha iyi anlayacağımız nadir toprak elementlerini merak edenler için kısa ama dolu dolu bir kaynak olmuş. Yazarıyla fikirlerimizin çoğunlukla paralel olunca ile ben epey keyif aldım ama fikirler ters gelse bile sunduğu verilerin vurguladığı gerçekler ve sonuçlar her okurun farkındalığını mutlaka arttıracaktır.
18 Beğeni

Gerçek - Diskdünya 25 - Sanayi Devrimi 2

Hareketli Resimler’i okumamın üzerinden üç yıldan fazla süre geçmiş ancak tadı hala damağımdadır. Beyaz Perdenin Diskdünya’ya girişinden sonra Sör Pratchett Sanayi Devrimi alt serisinin 2. kitabı olan Gerçek ile bize yeni bir icat daha çıkarıyor; Gazete!

Gazetecilik, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, habercilik, hatta bulvar gazeteciliği ile dokundurmadığı yer yok Pratchett’in ve öyle mükemmel bir ustalıkla konuyu ele alıyor ki her daim güncelliği kalacak şekilde okutuyor Gerçek’i. Yazıldıktan 25 sene sonra okuyorum ama günümüz basınıyla bağdaştırabiliyorum ve eminim ki bir 25 sene daha geçse yine aynı güncelliğini korur ve aynı zevki verir bu kitap.

Bu kitabın ana karakteri William deSöze zekası, kararlılığı ve çalışkanlığı ile kitabı taşıyor ama Sacharissa, cüceler, İğne ve Lale gibi her yeni giren karakter çok orijinal olmuş. Gaspote, Dibbler, Vetinari, Vimes derken Ankh-Morpork’un pek çok tanıdık yüzü ve bildik kaosu da eklenince ortaya en akıcı Diskdünya kitaplarından biri çıkmış.

Ben çok beğendim ve Sanayi Devrimi alt serisinde mükemmellik eşiğimde 2 de 2 yi yakaladım sanırım. 4 tane daha Sanayi kitabı görecek olmak, kitabı elimden yeni bırakmış olmama rağmen, şimdiden heyecanlandırıyor.

20 Beğeni

Dünyayı Değiştiren Kitap - Kütüphane Üçlemesi 2

Yanmayan Kitap’ın çok altında kalan, yine de serinin devamı adına umut ateşimi ayakta tutmaya devam eden bir kitap olmuş. Puanım 2,5 tan 3, üçlemelerin hayal kırıklığı yaratan klişesine uyan 2. kitaplarından biri mi oldu emin değilim. Belki ilk kitabı epey beğendiğimden böyle düşünüyorum ama bu kitabın sorunu orta kitap olmaktan ziyade öncülünden farklı yollar ve tercihler yapması.

Kitabın ilk bölümünde Celcha ile yeni bir ana karakter ve geçmişte geçen hikaye yolunu takip ediyoruz. Aynı zamanda Celcha ve kardeşi Hallet’in türü olan Ganarları tanıyoruz. Kanit ve insanların barış içinde yaşadığı bu zaman diliminde Ganarlar bu ırkların kölesi olmuş. Hallet’in görüp duyabildiği iki hayalet var, Maybe ve Starve. Bu hayaletlerin yönlendirmesi ile iki Ganarın kölelikten kütüphaneye varacak macerasını okuyoruz. Sayfalar ilerledikçe bu zamanı ilk kitapta Evar ve Livira ile ziyaret ettiğimizi, Kanit ve İnsanların beraber yaşadığı ancak herkesin ölü bulunduğu zaman dilimi olduğunu kolaylıkla anlıyoruz.

Mark Lawrence bu hikaye kolu ile ilk kitaptaki zamansal taktiğini tekrar kullanmak istemiş, sonradan ilk kitaptaki ana karakterlerimiz ile yolların kesişeceği bir macera okuduğumuzu ilk bölümden hissediyoruz yani. Ancak bu çabası çok boşa düşüyor, çünkü bu sefer ilk kitaptaki gibi sürpriz elementleri bir türlü kullanamıyor. Biraz dikkatli okurlar zaman dilimlerinde gözüken hayaletlerin Değişim’den geçip gelen gelecekteki kişiler olduğunu hatırlar ve M ve S harfi ile başlayan iki karakterin ilk kitabın sonlarına doğru ayrı bir yol çizdiğini bildiğinden tüm taşları daha en başından yerine oturturlar diye düşünüyorum. Sonradan Lawrence okurun dikkatini farklı yöne çekmeyi deniyor ama nafile bir çaba oluyor. Kısacası hikayede Celcha ile açılan yeni alan aslında hiçbir şey katmıyor, kendi ile bağ da kurduramıyor. Bu serinin tarzı karakter odaklı bir yazım olduğundan yer yer sıkıcı da kalıyor maalesef bu bölümler. Umarım üçüncü kitaptaki rolü bu kadar setup a değer.

Yeni bir plot line açıldığından ve kitabın ciddi bir kısmını aldığından ilk kitaptaki ana karakterlerimizin rolünün azalması da ayrı bir sorun yaratıyor başlangıçta. Arpix gibi yan karakterin rolü artarak ana karaktere dönüşmesi pozitif olsa da ben ara ara Livira’yı unuttum :slight_smile: Sonradan hikayeler birleştikçe bu sorun kalmıyor ancak özellikle kitabın ilk çeyreğine zor girmemde ana etmen oldu bu durum.

Dünyayı Değiştiren Kitap ilk kitaba göre çok farklı bir kitap olmuş. Yanmayan Kitap’ta duyduğumuz heyecan, merak, yenilikler vs bu kitapta yok. Kütüphaneyi artık tanıdık, Değişimi öğrendik, Asistanların işlevini anladık, zamanı kullandık vs. Bu kitapta o duyguları bulamıyoruz, farklı bir atmosferde farklı bir hedefe götürüyor bizi sanki 2. kitap. Bence Lawrence da bunu fark etmiş ki hem bizi şaşırtacak ayrı bir hikaye kolu yazmaya çalışmış, hem de savaş, kölelik, yamyamlık gibi büyük konulara girmiş. Maalesef bunu her denediğinde yüzeysel kalıyor. Hele ki kitabın sonunda kütüphaneyi yaratan tanrı kardeş Irath ve yok etmek isteyen kardeş Jaspeth ile 3 cepheli bir kütüphane savaşı kurgusu ne öncesi ile birleşiyor ne de bir anlama oturuyor. Ancak kitabın tüm amacı aslında bu ideolojik savaşı serinin merkezine koymak. Kütüphane ile tüm bilgiler korunup canlılara nimet olarak sunulmalı mı yoksa bu bilgiler aslında canlılara daha büyük mü zarar veriyor? Ve bu nedenle yok edilmeli?

İki kitapla buraya geldiğimiz yol bence çok uzun oldu, üçüncü kitapta Lawrence’ın çok daha iyi bir kurgu sunması gerek bana kalırsa. Umuyorum daha iyi birleşen, karakter gelişimleri daha parlak olan, tatmin edecek bir üçüncü kitap görürüz.

8 Beğeni

Ben, Kirke

Mitoloji severim, özellikle Yunan Mitolojisini. Tarihi kurgu da sevdiğim bir alt tür, bunlar birleştiğinde hoşuma gidecek bir şeyler çıkma ihtimali yüksek. Ancak Ben, Kirke maalesef hayal kırıklığı. Kötü bir kitap, ilk 7-8 bölüm okuduktan sonra içimden devam etmek gelmedi. Kitap yarım bırakmayı sevmediğimden Storytel’den dinleyerek devam ettim. Anlatıcı gayet iyiydi, bir süre o da götürttü ama sonra o etki de kalmadı. Sıkıla sıkıla bir şekil bitirdim.

Kitabın başlarında Tanrı akrabaları arasındaki saf ve küçük Kirke durumları, ailesinin ve akranlarının zorbalamaları falan çok zor geçti. Mitolojiden hikayenin asıl şekilleneceği yerin daha ileride olacağını tahmin ettiğimden adaya sürgün olmasını bekledim. Beklemez olaydım:) kitap daha da kötüye gitti, anlatım iyice tek taraflıya döndü. Adaya birileri gelse de bir şeyler olsa diye bekliyoruz ama Miller sürekli olay betimleyip üstümüze atıyor.

Odysseia’yı yaklaşık 20 sene önce lisede okuduğum için çok da aklımda kalmasa da, Kirke ve Odisseus karşılaşmasını yüzeysel olarak hatırlıyordum. Adamları domuza döndüren cadı mit i vs sabırla bu kısımları bekledim. Yazarın Kirke tarafında en özenli olduğu ve çalıştırabildiği yer burası olmuş diyebilirim belki. Ama burada da Odisseus Homeros’un karakteri olmaktan çıkmış, kaslı romantik YA stereotipine dönmüş sanki :slight_smile: Neyse, biraz bu kısımları derli toplu oluyor derken sonrası yine yokuş aşağı maalesef.

Karakterle duygusal bağ kuracak, yaşadıkları sıkıntıları özümseyip ona ortak olacak okurlara daha iyi hitap edecektir. Ama bu kadar popüler olacak, ödüller alacak hiçbir şey yok kitapta açıkçası. Yazımı çok iyi demişlerdi bana zamanında, bence o da en fazla vasat üstü. Mitolojik feminizm anlatısı falan da demişlerdi… Düz adam halimle yorum yapmak bana düşmez ama kadın karakteri başa koyup tek başına ayakta tuttum bak nasıl zorluklara göğüs geriyor diyerek feminizm olmaz sanki ya :slight_smile: .

Neyse düşündüğümden fazla bile uzun olmuş yorum, okuyan zaten şimdiye kadar çoktan okumuştur Ben, Kirke’yi. Okumayan, yıllar önce benim gibi nasıl olsa okurum diyip alıp kenara atanlar falan da önce 5 katı fazla araştırma yapsın ve kitabın kesinlikle kendisine hitap ettiğinden emin olup okumaya karar versin derim. 2/5 Puan. Geçmişte aldığım için Akhilleus’un Şarkısını da okuyacağım ama şimdiden gözümde büyüyor. Kirke’den daha önce yazmış ve bu kitapla popüler olmuş. Umuyorum daha farklı bir yazım çıkar.

11 Beğeni

İrfan Yolu: Cehennemi İcatlar

"Delilik…

Kimileri Rabbin ademoğluna yaratıcılık bahşederken ona dokunmasıyla oluşan bir lutüf olduğuna,

Kimileri ise sonsuz ızdırap dolu cehennemin kapılarından sızan bir illet olduğuna inanır."

Kitab-ül İrfan

Büyük Savaştan 33 sene evvel deliliğin getirdiği sesler için masaya bir kap yemek konulan varlıklı bir ailenin 6. ferdi olarak doğdu Bünyamin. Elbetteki o da, tüm aile üyeleri gibi, gaipten gelen seslere sahipti.

Bünyamin’in ailesi yer yer ölüm kusan bu sesleri kendilerine verilmiş bir lütuf, bir nimet olarak görüyor, hatta o aciz kulaklarına iletilen seslerin bizatihi Allahü Teâlâ’nın kelamı olduğuna inanıyorlardı. O nedenledir ki; aldıkları tüm kararlarda bu seslerin yönlendirmesine güveniyor ve emirlerini uyguluyorlardı. Bu her ne kadar deliliğin uç noktası gibi görünse de, Bünyamin’in babası Süleyman Efendinin bu düşünce yapısıyla aile varlıklarını oluşturmuş olduğu gerçeği dönemin tüm alimlerinin de ortak kanaatiydi.

Süleyman Efendi Büyük Savaştan 66 sene evvel çok fakir bir ailenin 3. evladı olarak dünyaya gelmişti. O kadar fakirlerdi ki Süleyman Efendi doğduğunda ona bakamayacaklarından emin olan ailesi onu doğum yeri olan arka sokağın birinde öylece bırakıvermişti. Rivayetlere göre gaipten gelen sesin Bünyamin’in ailesine zuhur ettiği ilk an da burasıydı. Ses, Süleyman Efendinin çok varlıklı olacağına ikna ettiği babasına onu kurtarmasını emretmişti. Böylece kaderine terk edilen Süleyman Efendinin, 6. oğlu Bünyamin’in cehennemi icadının pençesinde son bulacak olan hayatı başlamış oldu.

Fakirliğin koşullarını zihnindeki seslerle ve bir ton kötek ile atlatan Süleyman Efendi, aile mesleği olan dilencilik, yankesicilik ve kapkaççılıkta büyük bir yetenek sergilemişti. Zira zamansız gelen seslerle yaptığı konuşmalar mesleğini icra etmesinde ona büyük bir avantaj sağlamış, onun bu halini gören tüm müminler; başımın gözümün sadakası olsun, Allah düşmanımdan korusun diyerek Süleyman Efendinin huzursuzca titreyen elini boş bırakmamışlardı.

Yine günlerden bir gün, Süleyman Efendinin mesleğinin inceliklerini icra ettiği bir vakit, nice alimin hayretten küçük dillerini yuttuğu, Bünyamin’i şerrin dipsiz kuyularına düşürecek olan “o” olay gerçekleşti:

Seslerin ahengi ile mest olmuş halde yeni kaptığı ve elinde atıp tuttuğu dolu keseyle aheste aheste sokaklarda yürüyen Süleyman Efendi; dönemin en büyük, en tehlikeli ve en korkulan külhanbeyi Kara Sakal’ın kimselerin bilmediği veya bilenlerin unutması için en etkili yöntem olan “kafalarını kaybetme” yönteminin uygulanmasıyla gizli kalan meyhaneye, şansın veyahut kaderin insan hayatına olan sonsuz ilgisinin bir sonucu denk geliverdi. Seslerin yönlendirmesi midir yoksa tesadüf müdür bilinmez, hiç huyu olmamasına rağmen Süleyman Efendi meyhaneye girmeye karar verdi. Ve işte ne olduysa da tam o anda oldu.

Meyhane müdavimi düşkün Rıza Bey’in yemin üstüne yemin ettiği olay şöyle gerçekleşti: Kara Sakal son seferinden ele geçirdiği iki avuç içine zar zor sığan ve tiz bir ses çıkartan ne idüğü belirsiz uğursuz nesneye gözleri bağlanmış hülyalı hülyalı bakmaktaydı. Ansızın gölgelerden gelen bir hançer, Kara Sakal’ın eline saplanarak uğursuz nesnenin düşmesine ve Kara Sakal’ın büyüsünden uyanıp “Davranın bre sefiller! Reisinize saldırdılar! Kapıları mühürleyin ve bulup gebertin şu piçleri! Yoksa ben sizi gebertirim” diye böğürerek ortalığı ayağa kalkmasına neden olmuş, zil zurna sarhoş katilleri anında harekete geçirmişti. Lakin gölgelerde oynayanlar meyhane katillerinin üzerine hançerler yağdırmaya çoktan başlamış, ortalığı kan ve inlemelere boğmuş ve duyduklarında nice hatunu sevindirecek ölümü birçok katille buluşturmuştu bile.

O karmaşa sırasında Kara Sakal’ın düşürdüğü nesneye çıplak tenle dokunmamaya özen gösteren başka bir gölge hemen nesneyi kaptığı gibi kapıya koşmaya başlamış, tam da nesne ile kapıdan çıkacakken o sırada içeriye girmekte olan Süleyman Efendiye çarpmış ve o karanlıkta Süleyman efendinin elinde atıp tuttuğu keseyi uğursuz nesnenin olduğu kese sanarak havada kaptığı gibi kaçmayı başarmıştı. Meyhanede ise ilk şok atlatılmış, bariz sayı üstünlüğü galip gelmiş ve gölgeler aydınlatılmış veya diğer bir deyişle gölgeler hesap gününe kadar karanlığa geri yollanmıştı. Lakin nesnenin kaybolmasından deliye dönen Kara Sakal, o kan curcunası içerisinde önüne ne çıkarsa kırmakta, yerde inleyen zavallıları Allah yarattı demeden sağa sola fırlatmakta ve çılgınca nesneyi aramaktaydı. Tam bu esnada Süleyman Efendi sanki kulağına bir şeyler fısıldanmışçasına harekete geçmiş ve herkesin canını kurtarmak için önünden kaçtığı Kara Sakal’a yaklaşarak elindeki keseyi ona uzatmıştı. İşte bu an Süleyman Efendinin aile varlığını oluşturduğu ilk andı. Zira bu andan sonra Kara Sakal’ın ikinci adamı olan ve nesneyi gölgelerin amansız saldırılarından koruyan Süleyman Efendi, bundan tam 13 yıl sonra, 33 yaşında, Kara Sakal’ın yerini aldı.

Tophane eşrafından namazında niyazında Sabri Kadir Bey’in okuyanları gözyaşları içerisinde bırakan o eşsiz eserinde yazılanlara göre; Süleyman Efendi Kara Sakal’ı esir eden nesneye hiç ilgi göstermemiştir. Öyle ki Kara Sakal’ın cenaze namazına müteakip nesneyi, anahtarı olmadan açılması ve çözülmesi imkansız denilen, ecnebi ustaların dünya üzerindeki en iyi işi olarak görülen bulmaca kutusunun içine kaldırmış ve anahtarı da fırlatıp atmıştır. Aynı günün gecesi sokaktaki rastgele bir dilenciye 3-5 akçe tutuşturup bu bulmaca kutusunu verip, kutuyu gömmesini ve bundan kimselere bahsetmemesini tembih etmiştir. Deliliği ile ünlü Süleyman Efendiyi tanıyan dilenci hemen efendisinin dileğini yerine getirmiş ama bu, zavallının sabahına dilendiği yerden 10 adım ötede boğazının kesilmesine engel olamamıştır. Belki de nedeni bu olmuştur!

Bahtsız dilencinin kutuyu gömdüğü gece Bünyamin’in de doğduğu gecedir. Bünyamin’i doğurtan ebe hatunun dedikleri doğruysa; Bünyamin kaba etine atılan sayısız şaplağa rağmen hiç ağlamamış, hatta yeni açılan gözlerini şaplakçısına dikerek gönlüne korku zerk etmiştir. Dedikodular doğruysa ebe hatun o günden sonra mesleğe tövbe etmiş ve apar topar kalkan ilk gemiyle memleketi terk eylemiştir.

6’ncı ayın 6’ncı gününde 6’ncı oğul olarak doğan Bünyamin’in merakı dillere destan olmuş, ve bu merak varlıklı ailesinin ona tutmuş olduğu tüm hocaları bilme arzusu ile canından bezdirmişti. Dönemin en büyük fenni ilimler hocası Muzaffer Bey’in utanarak itiraf etmesiyle öğrenilmiştir ki; daha 9 yaşına anca varan Bünyamin gencecik yaşına rağmen öğrenilecek ne varsa öğrenmiş ve Muzaffer Bey’i geçerek fenni ilimlerin üstadı olmuştu. Fakat elinin altında bulunan dünyanın bütün köşelerinden toplanmış kitaplardaki bilgileri okuyarak öğrenmek, Bünyamin’in öğrenme isteğindeki hızı için oldukça yetersiz kalmıştı. Bu sorunun üzerine günlerce kafa patlatan Bünyamin sonunda şu sonuca ulaşmıştı: düşünceleri fethedecekti.

Dünya üzerindeki en hızlı şey düşünce idi. Düşünceler insanın aklına bir anda üşüşüverirdi ve insan aynı anda birçok şeyi de düşünebilirdi. O halde kitapları düşünce haline getirecek bir makine olsa ve o makinenin depoladığı düşünceleri kendine aktarsa, insanın okuyarak ömrünün yetmeyeceği tüm o bilgileri anında edinebilirdi.

İşte 9 yaşındaki Bünyamin’in ilk icat girişimi bu oldu.

3 yıl boyunca düşünce, zihin ve akıl üzerine çalıştı. Düşüncenin nasıl oluştuğuna, nasıl aktarıldığına ve nasıl depolandığına dair eline ne geçtiyse okudu, deneyler yaptı. Zihnindeki seslerin emrettiğini söyleyerek ailesinin bodrumuna ahalinin; işkence zindanı, ruh kapanı, şeytani işler mezbahası dediği modern ilmin alet ve edevatlarıyla dolu ama daha çok testere, keski, bıçak, neşter gibi kesici aletlerin bulunduğu deneyhanesini kurdurttu. Burada yine ailesinin varlığını kullanarak getirttiği düşkünleri, dilencileri, berduşları, suçluları ve daha sonra da eline geçirdiği herkesi kesip biçerek zihni anlamaya çalıştı.

Bünyamin’in bilme adına şeytanca işlerini yürüttüğü zaman aralığında ecnebilerin radyo adını verdikleri bir şey üzerine çalıştığı ve frekans denilen şey ile bilginin aktarılabileceği Bünyamin’in kulağına çalınmaya başlamıştı. Bu yeni buluş ile hayaline ulaşmakta büyük bir adım atacağını fark eden Bünyamin hemen hesaplamalara başladı. Ecnebi ilim insanları ile benzer sonuçlara ulaşan ve şerre giden yolu çoktan uzaklarda bırakmış olan Bünyamin, zindanındaki zavallıların orasına burasına taktığı hekimlerin steteskopuna benzer, ucunda beyaz bir kağıt üzerinde iyice hokkaya batırılmış tüy kalemlerin bulunduğu yeni aletini böylece icat etmiş oldu. Alet, zavallılara yapılan eziyet sonucu zihinlerinin yaydığı dalgaların titreşimlerini yakalayıp ileten teller ile donatılmıştı. Yakalanan titreşimler tüy kalemleri beyaz kağıt üzerinde hareket ettiriyor ve böylece zihnin haritası çıkartılmış oluyordu.

Zihnin haritasını oluşturabilmesiyle Bünyamin’in aklında artık farklı bir düşünce cereyan etmişti. Kitapları insanlara okutacak, onlar kitapları okurken zihinlerinin haritasını çıkartacak ve sonra o haritayı tekrar titreşime, frekansa dönüştürerek kendi zihnine aktaracaktı. Doğduğu günden beri ailesinin armağanı olan sesler bu fikrin dehalığı üzerine adeta kendinden geçmiş, fakir evine bayram günü kurbanın tamamı bahşedilmiş gibi neşeyle coşmuştu. Seneler önce hazırlanan ve planlanan kader sonunda son adımını da atıp sabitlenmek üzereydi.

Her mucit kurduğu hayallerin bir gün gerçek olacağına inanır. Bu mucitliğin ilk kuralıdır. Sonuçta siz kendinize inanmazsanız kimse de size inanmaz. Fakat ilim de her mucidin el kitabıdır. İlim mucidi hayallerde kaybolmaktan kurtarır ve bunu çoğu zaman acı verici gerçeklerle yapar. O nedenle kurduğu hayallerin ilim ile gerçekleşebilecek olduğunu gören bir mucit kadar isteklisi, şevklisi, delisi bulunamazdır. Çünkü o artık hayalleri gerçek yapma yolundadır ki bu; aşılmaması gereken sınırların bile aşılabileceği anlamına gelmektedir.

Bünyamin ise sınırın neresi olduğuna dair hiçbir fikri kalmamış durumdaydı. Aile mirası delilik kendisini tamamen ele geçirmiş, bodrum katındaki odasında zihne bilgi aktarmanın yollarını ararken türlü türlü insanları türlü türlü işkencelere maruz bırakmıştı. “O” günden yani Büyük Savaşın başladığı günden sonra uyarılmadan bodrum katına inen ilk zabıtlardan kimileri karşılaştıkları görüntü karşısında aklını kaybetmiş, kimileri unutmak için her gün batakhanelerde zil zurna sarhoş olmuş, o da yetmeyince afyonun yarenliğine başvurmuş, kimileri ise Dâbbetü’l-arz’ı dünya gözüyle gördüklerini düşünerek ahiretlerini hiç düşünmeden kendi canlarına kıymıştı. O gün eve giren zabıtların halini gören ahali de kötülüğün yayılmasına engel olmak için büyük yangını başlatmış, Bünyamin’nin evinin yanında 221 bina da telef olmuştu.

Düşkünler evi müdavimlerinden Hasan Ali’nin o gün orada bulunup kendi canına kıymış zabıtlardan biri olan yeğeninin o mel’un zindanda bulduğu notlar olduğuna dair yemin billah ettiği bilgiler doğruysa; daha 12 yaşında yaptığı icatlarla şeytanın işini yürüten Bünyamin’e 13. yaşına bastığı gün gölgelerden çıkan biri tarafından 333 yapraklı, içerisinde akla hayale sığmayacak cehennemi bilgilerin bulunduğu kara kaplı, mürekkebi kan olan bir kitap hediye edilmişti.

Rivayet odur ki; bu kitabın tüm iğrenç fikirlerinin içerisinde ademoğlunun anlayabileceği tek bilgi 666. sayfadaki titreyen ve tiz ses çıkartan kutu hakkında olanıdır. Ve denir ki; o bilgiyi anlayabilmek için ademoğlundan çok iblise benzemeniz, hatta cehennemin o kan, irin, zehir akan ve feryat figanın hiç bitmediği sonsuz çukurlarındaki iblislerden bile daha iblis olmanız gerekmektedir.

Bilme ihtiyacı ile dolup taşan Bünyamin zaten o yaşına kadar yaptıklarıyla şeytanı keyiften keyfe sürüklemiş ve çoktan iblis aleminde nefretin odağı haline gelmişti. O yüzden 666. sayfadaki kendi ihtiyaçlarıiçin kullanabileceği o uğursuz nesneyi görünce gözlerine inanamayarak hemen kutuyu aramaya başladı. 10 yıl girmediği delik, aramadığı kuytu kalmayan Bünyamin bu sırada zihne bilgi aktarmanın sırlarını aramaktan da, eline geçirdiği tüm zavallılara eziyet üstüne eziyet etmekten de bir dakika geri kalmadı. En sonunda kafasındaki seslerin yönlendirmesi midir yoksa kaderin yolu mudur bilinmez kutu hakkında babasına danışmaya karar verdi. O güne kadar Süleyman Efendinin zerre aklına düşmemiş olan kutu, oğlunun sormasıyla hayal meyal akılına gelse de Bünyamin’e bulmak için cehennemi kat kat arayabileceği o cevabı veremedi.

Ve o iğrenç düşünce tam o anda Bünyamin’in zihninde peydahlandı.

Bünyamin yeryüzünün yaradılışından beri ilk defa bir insanın düşüncelerini kelimelere döken cihazı icat etmeyi başarmış, ademoğluna ateşin verilmesinden sonraki en büyük hediyeyi vermişti. Ve bu hediyeyi şimdi kendi amacı için kullanacak; babasının düşüncelerinden kutunun akıbetini çekip çıkartacaktı. Süleyman Efendiyi icadını göstermek bahanesiyle atölye dediği mezbahasına indirdi ve iğrenç düşüncesini hemen uygulamaya koydu.

Süleyman Efendiden bilginin alınması ne kadar sürdü bilinmez veya bilinmek istenmez, ama en sonunda Bünyamin’in kutunun akıbeti ile ilgili şu bilgiye ulaştığı tüm alimlerin ortak kanaatidir:

Süleyman Efendi, kutuyu saklayan dilenciyi ahirete yollamak için ailesinden başkasına güvenmemiş ve bu iş için en büyük iki oğlunu kullanmıştı. Böylelikle icadın yeni konukları belirlenmiş oldu.

Bünyamin abilerinden ise şu yürek burkan bilgiyi çıkarttı: Kara Sakal’ı büyüleyen nesne her ne kadar Süleyman Efendiyi etkilemese de kardeşleri avucunun içine almıştı. Süleyman Efendinin fırlatıp attığı kutunun anahtarını kardeşler arayıp bulmuş ve dilenciyi de takip ederek kutuyu gömülmeden kendilerine almışlardı. Her kardeş nesneyi kendine istemiş olsa da kardeş katline gönülleri el vermemiş ve bu sayede her kardeşte 1 adet olacak şekilde anahtarı 5 eş parçaya bölüp yalnızca hep birlikte nesneye bakabilecekleri konusunda anlaşmaya varmışlardı.

Bu bilgi üzerine teker teker abilerine giden Bünyamin, onların aşklarını bir kişiyle daha paylaşamayacaklarını görmüş ve anahtarları sakladıkları yerlerden alabilmek için onları teker teker icadında konuk etmişti. Nihayetinde tüm anahtarlara sahip olup nihai icadı için artık tüm gerekenleri tamamlamıştı.

Büyük Savaşın başladığı, Bünyamin’in doğumundan tam tamına 33 sene sonraki o gece Bünyamin, ömrü boyunca peşinden koştuğu düşünceleri akla intikal eden ve bu uğurda kendisini dabbetül arz’a benzeten icadını en sonunda tamamlamıştı. İcadın ilk deneyi, kurbanı, kendisi olacakken yıllardır göz ucuyla görüp seslerin önemsemesini söylediği gölgeler canlandı ve baştan aşağı bembeyaz cübbesiyle gölgelerde nasıl saklandığına akıl sır ermeyen ve yüzünden şer akan o kişi gölgelerden çıkıverdi. Büyük bir huşu ve saygı içinde Bünyamin’e yanaşan bu kişi Bünyamin’e duyduğu seslerin Tanrının sesi, yaptığı işin de Tanrının işi olduğunu ve 666 sene önce müjde edilen kıyamet gününün geldiğini söyledi. Bu sırada tüm gölgeler titreşiyor ve gölgelerden Bünyamin ile konuşan şer kişisine benzer kişiler çıkıyordu. Bünyamin’in etrafını saran bu kişiler Bünyamin’e hep bir ağızdan Tanrının elçisi diyor ve büyük bir saygı ile önünde eğiliyorlardı. Bünyamin’in karşındaki kişi ise Bünyamin’e elindeki icadın gerçek Tanrıya inanmayanlar üzerinde kullanılacağını, onların zihinlerini etkileyerek onları zihinsiz kölelere dönüştüreceğini açıklıyor, bu açıklamaları yaparken de Bünyamin’e övgü üstüne övgü veriyordu. Bünyamin’in zihnindeki sesler de tiz kahkahalarla gülüyor, düşünmeyi neredeyse imkansız hale getiriyordu.

Bu ahval ve şerait içinde; Bünyamin’in kocasını, evlatlarını ve sayısız ruhu yok ederken yine de evladımdır diyerek sesini çıkartamayan Bünyamin’in annesi feryadı basıverdi. Bunca zamandır gördüklerinin yükü altında ezilen kadıncağız artık dayanacak gücü bulamadı ve yere yığıldığı gibi oracıkta ahirete intikal etti.

Bünyamin’i kendine getiren bu mudur yoksa ömrünü verdiği icadının kendi icadı olmadığını ve peşinden koştuğu bilgi açlığının asla giderilemeyeceğini anladığından mıdır bilinmez Bünyamin silahı, icadı, etrafındakilere çevirdi ve onlara kendi amaçlarını tattırarak hepsini zihinsiz kölelere dönüştürdü. Sonrasında da bu şer odağı icadı bir daha kimse kullanmasın diye ortalığı yıkmaya, tahrip etmeye başladı. En sonunda helak olmuş bedenini annesinin dizinin dibine atan Bünyamin’i zabıtlar işte bu halde; annesine sarılmış avazı çıktığı kadar bağırıp ağlarken buldular.

Kimilerine göre; Bünyamin’in sesi en son o zaman duyulmuştur. O günden sonra zindanlarda yapılan nice işkenceler bile bu habis kişiden tek bir ses dahi alamamıştır. Sadece cehennemin yedi katından ruhunu teslim almaya gelen şeytanı görünce “şimdi sıra sana geldi” dediği rivayet edilmiştir.

Kimilerine göre de; padişahımızın huzuruna çıkan Bünyamin’in sesi son kez salya sümük ağlayıp padişahımızdan af dilerken yankılanmıştır. Ve denilir ki padişahımız tüm o kötülüklerine rağmen Bünyamin’i affetmiş ve zavallı ruhuna merhamet gösterip oracıkta Hakk’ın rahmetine kavuşturmuştur.

Hangi son doğrudur bilinmez ama Bünyamin’in Büyük Savaştan hemen sonra kimselerin bilmediği ücra bir yere dönemin alim din adamları tarafından dualar eşliğinde gömüldüğü ve gömü işlerinde çalışanların yıllarca süren kabuslar gördüğü birçok zatı muhterem tarafından doğrulanmıştır. Hatta aynı gün padişah efendimizin gözlerinden bir damla göz yaşı aktığı da rivayet edilmiştir.

6 Beğeni

Fikriye Kaya - Aynı Film Kaç Kez Oynar?

Bu kitap ilk bakışta kişisel gelişim başlığı altında yer alsa da, asıl gücünü kullandığı dilden ve konuyu ele alış biçiminden alıyor.

“Aynı Film Kaç Kez Oynar?” yaşamın içinde dönüp duran tekrarları bir problem gibi değil, bir mesaj gibi okumayı öneriyor. Hepimizin “Bu sahneyi daha önce yaşamıştım” hissi vardır. Aynı tip insanlarla karşılaşmak, benzer hayal kırıklıkları yaşamak ya da aynı başlangıçları tekrar tekrar yapmak… Kitap bu tanıdık hissi romantize etmediği gibi dramatize de etmiyor. Masaya yatırıyor ve “Burada kaçırdığın ayrıntı ne?” diye soruyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, döngü kavramını tek bir psikolojik açıklamaya sıkıştırmaması. Çocukluktan gelen izler, ilişkiler, kariyer seçimleri, korkular, hatta sessizlik ve sabır gibi çoğu zaman gözden kaçan temalar bile ayrı başlıklar altında ele alınıyor. 40 başlığın her biri, bir iç konuşma gibi tasarlanmış. Kitabı tek oturuşta bitirmekten ziyade arada açıp bir bölümle yüzleşmeye uygun. Sanki bir roman değil de dönem dönem başvurulan bir rehber gibi.

Yazarın en güçlü mesajı ise döngülerden “kaçmak” yerine onları “anlamak” gerektiği düşüncesi. Öfke, şikâyet ya da inkârın döngüyü kırmadığını; aksine daha görünmez ve daha inatçı hâle getirdiğini vurguluyor. Bunun yerine şefkat kavramını merkeze alıyor. Şefkat, aktif bir farkındalık biçimi. Okuyucuya, yaşadığı tekrarları bir öğretmen gibi görmeyi ve “Neyi öğrenmem gerekiyordu?” sorusunu sormayı öneriyor.

Genel olarak kitap, büyük vaatlerde bulunmuyor, hayatı mucizevi şekilde değiştirecek formüller sunmuyor. Onun yerine küçük ama dürüst bir pencere açıyor. Döngülerin tamamen yok olmayabileceğini, fakat onlarla kurulan ilişkinin değişebileceğini söylüyor. Bu da kitabı iddialı sloganlardan uzak, daha insani ve daha gerçek kılıyor. Okur bu kitabı okuduğunda “Artık hiçbir şey tekrar etmeyecek” değil, “Tekrar etse bile ben artık aynı kişi olmayacağım.” diyecek.

8 Beğeni

Orhan Pamuk - Sessiz Ev

17 Beğeni

Masumiyet Müzesi incelemesi ne zaman gelir? :blush::face_with_hand_over_mouth:

4 Beğeni

Uzunca bir süre gelmez sanırım. :smiley:

2 Beğeni

:open_book: Michael Moorcock - İşte O Adam

“Böylece İsa, başındaki dikenli taç ve üzerindeki mor kaftanla dışarı çıktı. Pilatus onlara, ‘İşte o adam!’ dedi.” Yuhanna 19:5

İsmini, bu İncil ayetinden alan bu kitap, Karl Glogauer adında bir adamın, Hz. İsa dönemine gitmesiyle başlar. Karl, burada Essenliler adında bir tarikatla ve Hz. Yahya (Hıristiyanlık’taki adıyla Vaftizci Yahyâ) ile karşılaşır. Aramice bildiği için onlarla anlaşabilir.

Karl’ı kitabın başında tanımayız. Çocukluğundan bir psikiyatrist olana ve zaman makinesine girene kadar olan anılarını; zaman makinesiyle gittiği geçmiş çağda yaşadıklarıyla paralel olarak okuruz. Karl, Jung ekolüne bağlıdır. Bir agnostiktir ancak dinin insan ruhunun gizemini açıkladığını düşünür. Karl’ın Monica adında bir kız arkadaşı vardır. Monica ise Karl’ın aksine gerçek bir ateisttir, bilimin her şeyi açıkladığına ve din kavramına gerek kalmadığına inanır. Aralarındaki çatışma, onları birbirlerine çeker.

Karl’ın zaman makinesine girme sebebi de budur aslında. MS 29.'a, Filistin’e gitmek… Hristiyanlığın doğuşunu kendi gözleriyle görmek. Ancak, kutsal kitaplarda anlatılan masum Meryem’i, beşikte konuşan İsa’yı bulamaz. Hiç ummadığı durumlarla karşılaşır. Bunlar, onu kendinden büyük bir role bürünmeye zorlayacak, inandığı hikâyeyi kendi eliyle oluşturmaya teşvik edecek, seyirci olmak yerine başrol yapacaktır.

İnanç mı gerçekliği yaratır, yoksa gerçeklik mi inancı doğurur?

Psikolojik, felsefi ve tarihsel yanı güçlü bir kitap. Beni bu kitapta içine çeken, Karl’ın arayışını ve ruhsal açmazlarını işlemesi oldu.

16 Beğeni

İthaki bilimkurgu klasiklerinde, “İşte İnsan” adıyla yayımlanmıştı. “İşte O Adam” yazısını görünce bir an duraksadım. Tabii aynı kitap farklı isim koyma durumu…:sweat_smile:

Yorumunuzdan sonra yeniden okuyasım geldi. Zaten unuttum çoğunu da. :grinning_face_with_smiling_eyes:

6 Beğeni


YapıKredi Yayınlarından da böyle bir kitap yayınlanmıştı. Kapak resminde, İncil’de Pilatus’un İsa’yı halkın karşısına çıkarıp “İşte O Adam” dediği sahne resmedilmişti.

6 Beğeni

Okumaya devam ediyorum ama araya girme gereği duydum. Günaha Son Çağrı romanı da İsa Peygamberin hayatını özellikle son dönemlerini anlatıyor.

3 Beğeni

Zaman Hırsızı - Diskdünya 26

Zamanla oynayan eserleri genelde sevmem. Filmler/diziler/kitaplar… Her daim birileri zamana el atmaya heveslenir ama çoğunlukla altından kalkamaz. Ancak el atan Sör Pratchett olunca iş bambaşka bir şeye dönüşmüş :slight_smile: Katman katman bir hikayede zamanı merkeze koyup alnının akı ile altından kalkmış ve bize Zaman Hırsızını kazandırmış.

Ölüm alt serisinin son kitabı olmasına rağmen ÖLÜM’den ziyade Susan’ın başrolde olduğu bir kitaptı. Lobsang, Lu Tze, Leydi Lejyon, Igor, Sıçanların Ölümü, tarih keşişleri, saatçiler loncası, mahşerin atlıları vs derken bol ve özgün karakterleri ile dolu dolu bir kitap çıkmış ortaya. Favorilerimden olmasa da güzel bir kapanış yaptık bu alt seriye de.

Küçük Tanrılar’dan sonra daha büyük bir rolde gördüğümüz Lu Tze’yi okumak apayrı bir keyifti. Tekrar görür müyüz bilemiyorum ama umarım Susan’ı görmeye devam ederiz. Ölüm serisi bitince unutulacak bir karakter olmasını istemem. 4/5 Puan.

21 Beğeni