Şermin Yaşar - Altı Harfli Bir Tatlı
Künefe diyerek yeni bir akım başlatıyorum
.
Keşkül diyerek devam ettiriyorum. ![]()
Benden de bir sütlaç gelsin ![]()
Valla hepsi doğru. Revani güllaç falan da var. ![]()
Savaş Naraları ile Bekçiler serisinin dördüncü durağını geçmiş oldum. Çok sağlam bir kitap olmasına rağmen ilk üç kitabın gerisinde kaldı benim gözümde.
Diskdünya’nın Kardak Kayalıkları (asın bayrakları) diyebileceğimiz bir ada sebebiyle arası gergin olan Ankh-Morpork ile Klatch, bir suikast girişimi ile savaşın eşiğine geliyor. Kitapta övülecek çok şey olduğu için direkt sevmediğim kısımlara geçeceğim. Sam Vimes’ı okumak keyifli evet ancak o kadar ön plandaydı ki teşkilatın diğer üyeleri figüran gibi kalmış. Havuç ile Angua çok geri planda, diğerleri varla yok arasında. Bazı sebeplerden dolayı bol bol Colon ve Nobby ile karşılaşıyoruz. O kısımlar güzeldi özellikle sürpriz arkadaşlarıyla olan dinamikleri gayet komikti. Diğer bekçileri de aynı oranda okumak isterdim. Bir diğer nokta Sam’in sürekli Vetinari ve planlarının piyonu olması beni bir tık rahatsız etti. Evet boşuna Vetinari’nin Tazısı demiyorlar. Yine de bu kadar manipüle edilmesi hoşuma gitmedi. Sonradan hakkı verilse de Sam için üzüldüm.
Okuma zevkini düşüren detaylar değil aslında. İlk kitaplar o kadar iyiydi ki bu ufak pürüzler gözüme battı diyeyim.
Yanlış hatırlamıyorsam Hasbüyü’de 71 Saat Ahmet’ten bahsediliyordu. Nihayet kendisiyle tanışıyoruz. Kesinlikle akılda kalıcı birisi. Yine görmek isterim kendisini. Cadılar’ın yolu kesişmez de belki Ölüm kitaplarının birinde denk geliriz.
Pterry her seferinde zekasına hayran bırakıyor. Nobby’nin kadın kılığına girdiği bir yer var. Umarım birisi aşık olmaz çok bayat ayrıca hiç komik değil diye düşünürken ters köşe oldum ve çok güldüm. Eh kimse aşık olmadı diyebilirim.
27/41 ile sona ufaktan yaklaşıyorum. Sırada Maskeli Balo beni bekliyor.
Kum - Hugh Howey
Dünya bir anda yüzlerce metre kumun altında kalsa ve bir avuç insan bu kumların üstünde yaşamaya devam etse ne olur? Diye bir fikir gelmiş aklına Howey’nin muhtemelen. Sonra da başlamış Kum’u yazmaya belli ki. Kurgusunun ana kahramanları da eski dünyanın yadigarlarına ulaşmak için Kum Dalgıçlığı yaparak bu çöllerin derinliklerine inip değerli eşyaları arayarak hayatlarını idame ettirme derdinde.
Peki bu dünya nasıl kumlar altında kalmış, ne olmuş ne bitmiş? Sıfır geçmiş. Muhtemelen Silo serisinde yaptığı gibi ilerideki kitaplarda bir ara yazarım, serinin bir kitabını komple geçmişe ayırıp evrenin temellerini sağlamlaştırırım diye düşünüyor ama Kum dünyası çevresel ve fiziksel olarak çok daha zor bir post-apokaliptik evren oluşturduğundan için bence çok yanlış hareket etmiş. Hikayesi ve kurgusu boşa düşmüş. Bu insanlar kısıtlı imkanlarla nasıl ve ne kadar zamandır kumların üstünde yaşıyor? Dalgıçlar kumların altında hangi teknolojik gelişmelerle bu işi yapıyor? Su sıkıntısına az biraz değiniyor ama gıda durumlarına bilerek hiç girmiyor falan
İşin bilimsel ve tarihsel altyapısı olmayınca ben hikayeye hiç giremedim kısacası. Bu kurguyu dünyadan alıp galaksinin x bir noktasında belki daha iyi yedirebilirdi ama bu sefer de kitabın kategorisi komple değişirdi tabi…
Yaratımın zayıflığı karakter odaklı bir yazım kaynaklı diye düşünmek istesem de, Kum burada da zayıf kalıyor. Ana karakterlerimiz olan birbirinden kopuk aile fertleri, bir türlü bize kendini yakın hissettiremiyorlar. Babalarının yok olduğu, annelerinin terk ettiği bir abla ve 3 erkek kardeşten oluşan baş karakterler hem yüzeysel hem de okurdan kopuk. Kitabın başında Palmer ana karakter gibiyken ilerledikçe POV ortanca erkek Connor ve sonra da ablaları Vic’e geçiyor ( arada anneye de geçiyor az biraz ). Hikayenin farklı noktalarını detaylandırmak için yapılan bu tercih dar nüfuslu bir kasaba ve etrafında geçtiğinden gereksiz olmuş. Belki tek bir karakter üzerinden yürüse okur daha iyi bağ kurabilirdi. Çünkü aile fertlerinin yolları kesişse bile biz onları duygusal olarak kesiştiremiyoruz ve birleşik bir hikayeye dönüşemiyor kitap bir türlü.
Kitabın geçtiği Denver, Colorado bölgesi rakımı yüksek olduğu için seçilmiş diye düşünüyorum ( bilimsel olarak tek mantıklı tercihi ). İlk kısımlardaki Kum Dalışları, kum altında kalmış metropol Danvar ( günümüz Denver’ı )'daki gökdelenlere tepeden ulaşım, kum titretmeler, teçhizatlar vs kitabın heyecanlı ve devamı adına umut verici yerleriydi. Ama aklıma fikir geldi kısmı buralarda bitmiş gibi hissettiriyor, sonrası maalesef sınıfta kaldı. 8 sene sonra, 2022 de bir devam kitabı getirmiş Howey ancak dilimize gelmemiş. Ucu açık kalmasına rağmen bende de devamı adına bir merak kalmamıştı zaten
. The Sand Chronicles’a güle güle, Howey’nin umutlu olduğum başka kitaplarında görüşürüz diyorum.
Toz - Hugh Howey Silo 3
Seri sonlarına gelindiğinde son kitabı değerlendirmek zor oluyor, tüm seriyi yargılıyorum ister istemez. Çok güzel başlayan, güzel fikirlerle ilerleyen ve büyük umutlar vaad eden bir seriye iyi/kötü tadında bir final yapmış olduk sanırım. Her şey nasıl oldu sorusuna koca bir ikinci kitap ayırdıktan sonra üçlemenin son kitabında kurguda çok daha iyi bağlantılar ve cevaplanmış sorular bekliyor insan. Birtakım durumlar aydınlanıyor tabi, ciddi bazı sorular da cevaplanıyor ancak kafalarda soru işareti kalan kısmı da çok maalesef. Hele ki bunlardan bazılar Silo 1 de ve karar vericiler tarafında bu kitapta ortaya çıkan büyük etkili şeylerken, üstünkörü ve cevapsız geçilip gidince ister istemez o zaman Vardiya’da bu kadar uzun ne yaptık/ne okuduk diye düşünüp durdum. Yani işin büyük konu kısmından baktığımda maalesef pek tatmin edici olmadı.
Toz öznelinde kalmaya çalışacak olursam kitapta sürekli bir şeyler oluyor ama gerçekten oluyor mu? Bir koşturmacadayız, bir gerginlikteyiz sürekli ama bu aksiyonların kaç tanesi gerekliydi ya da kaç tanesi gerçekten hikayenin bütününe ve sonuna etki etti tartışılır. Sürekli bir telsiz konuşmalarındayız mesela ama konuşulan bilgilerin ne kadarı işe yarıyor? Takip edilen kablolar, borular, hatlar fikirlerimizi sürüklüyor ama bir sonuca bağlanıyor mu? Ya da 18’deyken sayfalarca bir takım dış dünya deneyleri yapıyoruz ama deneyler hiç olmasa sonuç farklı mı olurdu? Kitap bittikten sonra bu tarz kısımlarda, Howey aynı yolları izleyip belirlediği sona gelmeyi kafasında tasarlamış ama araları sonradan doldurmuş gibi hissettim. Spoilersız bu kadar detaylandırabildim.
Howey çok orijinal olmasa da güzel bir fikirle ortaya çıktı, yeraltındaki bir Silo’da yaşam ekosistemini elinden geldiğince gerçekçi kurgulayarak bizi kendine bağladı. Ancak devamında hikayesini genişletmeye çalıştıkça verebildiği kalite düştü, yer yer kendi kurgusunun altında kaldı ve acemi yazarlığı hissedildi. Yine de totalde paylaşmaya değer ortalama düzeyde bir hikaye sundu bize. Akıcı anlatımı ve dilimize tertemiz kazandırılışı ile türün sevenlerinin şansını özellikle ilk kitabı ile kesinlikle hak ediyor. Sonrasında karakterlere sevginiz, merak seviyeniz, atmosfere ne kadar bağlandığınız sonunu getirip getirememe şansınızı belirler diye düşünüyorum. 3/5 puan.
Yorumlarınızı okudukça iyiki zamanında alammışım dedim.
Tau Zero’yu bitireli bir süre geçti ama bir şeyler yazmak yeni aklıma geldi. Bir ihtimal ilerde Türkçeye çevirilebilir diye hali hazırda kitabın arkasında yazan açıklamadan fazlasına ve detaylara hiç değinmeyeceğim.
Tau Zero aslında fizik kanunlarına oldukça bağlı kalan hard sci-fi tründe bir roman olsa da insan ve toplum psikolojisi temelinde farklı okumalar yapılabilecek bir hikayeydi.
Yaşanabilir olduğu düşünülen bir gezegene koloni kurması için gönderilen 50 kişilik bir ekibin içinde bulunduğu Leonora Christine adlı geminin, yolda karşılaştığı bir kaza sonucunda yavaşlama motorları arızalandığı için sürekli olarak hızlanmasını konu alıyor. Haliyle gemi hızlandıkça Tau sıfır noktasına yaklaşıyor ve dışarıdaki bir gözlemci için gemide zaman durma noktasına geliyor. Gemide geçen 1 saniye evrenin diğer noktalarında milyonlarca yıla tekabül edebiliyor.
Burada eğer birey açısından bakarsak, kişinin etrafında zaman akarken, birileri verdiği emeğin karşılığını alıp bir şeyleri başarırken ve hayatlarında adım adım ileri doğru yol alırken, kişinin koşu bandında koşan biri gibi çalışmasına, çabalamasına, emek vermesine rağmen sürekli yerinde saydığını düşünmesi, haliyle bunun kişiyi çaresizliğe, toplumdan ayrışmaya ve yanlızlığa sürüklenmesini işliyor aslında.
Benim gözüme batan en “yetersiz” diyebileceğim yönü hikayenin karakterleri oldu. Yazarın dilinin genel olarak ağır olmasından kaynaklı, kendinizi onların yerine koyabileceğiniz, gerçek kişilerden ziyade bir metni canlandıran tiyatro oyuncuları gibi hissettirdi.
Başta dediğim gibi spoiler vermemek için detaylara değinmiyorum ama genel olarak beğendiğim bir roman oldu.
Can Temiz - Rahatsız Edici Miktarda Kan
İsmiyle müsemma, okuru daha ilk sayfadan itibaren kıpkırmızı bir kâbusun içine hapseden, alışılagelmişin çok dışında bir eser. Türk edebiyatında korku ve fantezi türlerini harmanlayan işlere rastlasak da bu kadar cesur bir “gore” (açık/aşırı şiddet) estetiğini, derin bir evren kurgusuyla birleştiren örnek bulmak oldukça güç. Kitabı okurken bir korku oyunu oynadığımı hissettim. Hatta bu kitabın oyunu yapılmalı bence.
Baş karakter Lila hırslı, bencil ve mükemmeliyetçi bir babanın gölgesinde, sevgiyi sadece başarıyla ve hatasızlıkla kazanabileceğine inanarak büyümüş bir genç kadındır. Modern dünyanın efendisi olma uğruna vicdanından arındırılmaya çalışılan bir kurbandır. Kusursuzluğunun tökezlediği her an babasından yediği azarlar, ruhunda kapanmaz yaralar açar fakat dışarıya karşı tıpkı babası gibi acımasız ve benmerkezci bir zırh kuşanmıştır.
Derken Lila, kendisini bir hastane odasında, beline kadar yükselen bir kan okyanusunun içinde bulur. Artık bir hayatta kalma mücadelesinin tam ortasındadır. Hayatta kalmaya çalışarak, karşısına çıkan değişik yaratıklarla ve iblislerle savaşarak ilerlerken aslında daha karanlık bir yapının parçası olduğunu fark eder.
Başlarda karakterin bencil tavırları ve kibri, okuyucu olarak sizi ondan uzaklaştırıyor. Hatta yaşadığı dehşet karşısında “hak ettiğini buluyor” diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Ancak Can Temiz, Lila’nın o sert kabuğunun altındaki kırılganlığı ve çocukluk travmalarını öyle ustalıkla işliyor ki, hikâye ilerledikçe bu nefret yerini anlayışa ve sonunda takdire bırakıyor. Korkak bir kızın, karşısına çıkan iblislerle savaşarak cesur bir lidere dönüşmesi etkileyici bir kendini bulma hikâyesine dönüşüyor. Lila’nın karakter gelişimi kitabın en güçlü yanlarından biri.
Tabii ki okumak sağlam bir mide istiyor. Kitap, betimlemeler konusunda hiçbir sınır tanımıyor. Cesetlerin, vahşet anlarının ve o karanlık hastane atmosferinin en ince ayrıntısına kadar anlatılması, zihninizde sinematik ama bir o kadar da rahatsız edici bir görsellik oluşturuyor. Eğer görsel şiddetten ve ayrıntılı korku unsurlarından hoşlanmıyorsanız bu kitap sizi ciddi anlamda sarsabilir. Bu kan banyosunun arkasında ise aksine tutarlı, spiritüel temelleri olan ve incelikle düşünülmüş bir mitolojik altyapı (lore) mevcut. Yazar, yarattığı bu karanlık dünyayı canavarlarla doldururken ruhçuluktan ve kadim anlatılardan beslenen, kuralları olan bir evren inşa etmiş.
Yıllarca Model grubuyla tanıdığımız, ardından solo çalışmalarıyla ve farklı projeleriyle müzik dünyasının en üretken isimlerinden biri olan Can Temiz, bu kitabında sizi insan ruhunun en karanlık köşelerine götürüyor. Lila’nın kanla yıkanan yolculuğu, karanlığın içinden aydınlık doğabileceğini ancak bu aydınlığın bedelinin epeyce ağır olabileceğini gösteriyor.
Eğer sağlam bir mideniz ve karanlık fantastik dünyalara ilginiz varsa, bu kan okyanusuna dalmaktan çekinmeyin. Ancak dikkat edin, çıktığınızda aynı kişi olmayabilirsiniz.
Filmini izlemeyi de ihmal etmeyin. İzleyip karşılaştırma yapma şansını kaçırmışsınız ![]()
İki oğlum var, kitabı zor okuduk ![]()
Onlar yatınca bakın bahane olmasın ![]()
Yok o anlamda değil. Etkiledi hikâye ![]()
Hyperion çok büyük bir eser. Bilim, sanat ve düşüncenin birleştiği modern bir destan. Benzeri eserlerde alıştığım şiirsellikte değil, ama yalnız hikayenin büyüklüğü ile bu noksanlık kapanıyor. İlk kitapta da, bunda da uzatılmasından sıkıldığım kısımlar oldu. Bitirdiğimde ise aşağı yukarı bütün karakterlerin kendi hikayelerinin tatmin edici şekilde tamama ermesiyle seriyi genel olarak beğendiğimi fark ettim. İthaki baskısında iki kitabın çevirmeni farklı, Yosun Erdemli’nin çalışmasını daha anlaşılır ve hoş buldum. Puanım tüm seriye: 8/10
Çalınan Kraliçe’yi sonunda bitirdim, zaten çıkmasını dört gözle istediğim bir kitaptı. Beklediğimden çok daha keyifli çıktı. Tarihî Gizem/Gerilim sevdalısı biri olarak da bunu düşünmüştüm ve bekliyordum da.
Hikâye çift zamanlı ilerliyor. Bu güzel bir tercih olmuş, merak duygusu iki katına çıkmıştı. İki zamanda da temposu düşmeden saçmalamadan derdini anlatıyor yazarımız.
En sevdiğim yanı ise atmosferi oldu, bir an New York’un şık müze havasındayız bir bakmışsın Mısır’ın o gizemli sıcağına geçmişiz. Bunu da çok keskin atlamalar ile yapmadan yumuşak uygulamıştı yazarımız.Betimleme işini de hiç sıkmadan, çok dozunda başarmış. Okurken gözümün önüne geldi her yer.
Hikâye geçmişle günümüz arasında gidip geldiği için kimisine sıkıcı gelebilir bu arada, bunu bilerek okumak gerekir. Ben normalde bu tarz kurguları severim zaten, özellikle filmlerde olsun bayılırım. Burada da merakı hep diri tutmuş. Karakterlerin yaşadığı kayıplar,pişmanlıkları falan da bana gayet gerçekçi geldi, öyle (düz kitap karakteri)gibi durmuyorlardı. Ortadan sonra tempo iyice açılıyor zaten, elinizden bırakamıyorsunuz. Finali de tam olması gerektiği gibiydi ama ben şaşırdım duygusal bir yoğunluk hissettim.
Sessiz sakin ama tatmin ediciydi bence.
Bir de şunu ekliyim: Sadece bir macera anlatılıp geçilmemiş, sanat eserlerinin kime ait olduğu gibi meselelere de dokunmuş, o kısmı bayağı dolu doluydu. Özetle, son zamanlarda okuduğum en eli yüzü düzgün tarihi/gizem kurgulardan biri diyebilirim, bence türü sevenler için bir şans verilebilir
4/5
Paylaştiğınız gorseli görünce ilgimi çekti ama ilk cümlenizde nerdeyse okumaktan vazgeçecektim. “Sonunda bitirdim” diye lk cümle başlayınca olumsuz bir etki verdi ![]()
Listeme ekledim teşekkurler.
Haklısınız aslında ama yorumumu paylaştığım başka platformdan aldığım için düzenlemeyi unutmuşum
.






