Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Bu seride olmaması gereken kitaplardan biri.

4 Beğeni

Uzay Feneri 23 - Hugh Howey

5 kısa hikaye olarak yazılıp birleştirilen bir kitap olduğunu önceden bildiğimden Uzay Feneri 23’ten pek beklentili değildim ama çok beğendim. İlk başta hikayeler arası ufak bir kopukluk var gibi hissediliyor ama 3. hikayeden itibaren bağlantılar çok daha sağlamlaşıyor ve akıcı bir kitap oluşturuyor. Diğer eserlerini okuduktan sonra Howey’nin iyi bir öykücü/hikayeci olduğuna emin olmuştum zaten, Uzay Feneri 23’te bu fikrimi pekiştirdi. Belki fenerdeki hikayeyi daha da geliştirmeye çalışsa Silo’daki sıkıntılarına batabilirdi ama çok yerinde ve dozajında bir final de yapabilmiş bu kitapta.

İçerdiği hikayeleri tek tek yorumlayıp devam etmiştim ben, ama ilkinden sonrası diğerleri için ufak spoiler teşkil edebilir o nedenle yorumu spoilera alıyorum.

Ufak Tefek Sesler
Denizdeki gemileri yönlendiren fener fikrinden uzay gemilerine de Uzay Feneri olması fikri gayet orjinal olmuş. Tabi uzay fenerimizin bir de bekçisi var :slight_smile: Yıldızlararası seyahatin bir nevi navigatörü görevi gören bu fener ve fenerler NASA’nın en komplike icatlarından ve kendi kendini onarıp hataları gideriyor çoğu zaman, ama yine de her tarafından gelen ufak tefek sesler bekçimizi delirtip tamirine koşturuyor :slight_smile: .

Andy Weir’in Kurtuluş Projesindeki gibi bir hava aldım bu ilk kısa hikaye ile. Ana karakterimiz, Grace kadar komik olmasa da, tek kişilik düşüncelerini okurken hafif mizahı da alıyoruz. Sonrasında çıkan ana büyük arıza ve küçük seslerin kaynağının aslında ne olabileceği derken merak unsuru da arttı.

Evcil Taşlar

İlk hikayedeki kaza sonrasında oluşan enkazın içinden, haftalar sonra organik hayat belirtisi sinyali gelince karakterimizin fener dışına çıkıp kontrolünü anlatmış. Bu macerasında düşüncelerini dinlemek yine keyifliydi ama daha keyiflisi bir kutu içinde bulduğu taş şekilli uzaylı canlı ile girdiği diyaloglardı. Ta ki hikayenin sonunda yaşananlar ile aklımı başımdan alana kadar :slight_smile: Harika bir hikayeydi.

Keşfettiği canlıya Rocky demesi ve “Felsefe Taşı” esprisi kahkaha attırdı. Bir yandan Kurtuluş Projesini hatırlatan bir enstantane daha olmuş oldu bana, sanırım Andy Weir kitabını yazmadan önce Howey’nin hikayelerine denk gelmiş :slight_smile: .

Ödül

Başına ödül konan bir kaçağı arayan ödül avcılarının Fener’e gelmesi ile heyecan ve tempo artıyor. Kaçağın kimliği ve geçmişini öğrendikçe hikaye derinleşiyor, bu kovalamaca ile de kitabın en aksiyonlu kısmı Ödül bölümü oluyor.

İlk iki hikaye birbirini takip etse de ufak bir kopukluk da hissediliyordu, bu hikaye hem getirdikleri hem de tamamladıkları ile Howey’nin ufak eserini kitaplaştırmış diyebilirim.

Arkadaş

Ödül avcılarıyla fenere gelen şamata ve hengamenin ardından düşülecek duygusal boşluğu Çekirge dolduruyor. Warthenim türündeki bu kedi/köpek karışımı uzaylı hayvan ( yazarın tanımı labrador ile leopar kırması :slight_smile: ) hem eğlence hem de arkadaşlık getirirken asıl olaylar Nasa’nın sisteme yeni ve yedek bir fener daha göndermesi ile açılıyor. Tabi bir de yeni feneri devreye almaya gelen geçici teknisyen gibi biri olan Claire’i :slight_smile: .

Bu hikaye en duygusal kısım olmasının yanında bana kitabın değindiği ana faktörlerden birinin travma sonrası stres bozukluğu olduğunu da iyice hissettirdi.

Ziyaretçi

Ziyaretçi ile hikaye hiç beklemediğim bir yere gitti, bayıldım. Hem şaşırttı hem duygulandırdı. Galaksiye yayılan savaşın fenerden uzak olmasını ve fenerin ıssızlık içindeki durumuna bu kadar alışmışken bir anda hiçbir zaman bitmeyen bir savaşın yoğunluğu çöküyor. Ryphler tarafından da bu durumu hissetme imkanı bulurken savaşın iki cephede de yarattığı yıkımın merkezinin ağırlığı çöküyor omuzlara. Sonra da şunu sorduruyor bize; sonsuz ve yıkıcı bir savaşı bitirme imkanımız olsa neleri feda edebiliriz?

18 Beğeni


Abbas Sayar - Yılkı Atı

Yılkı Atı’nı okudum. Bozkırda geçen kitapları da başrolünde hayvanların olduğu kitapları da çok severim. Bu kitapta ikisi de olduğu için kitap çok ilgimi çekti. Çok sevdiğim birisi de okumak istediği kitaplardan birisi olduğunu söyleyince eş zamanlı olarak okuduk.

Kitap, Dorukısrak adlı eski bir yarış atının zamanla hızını ve gücünü kaybettikçe gözden düşmesini, ilk başta yük hayvanına dönüşmesini sonra onu da yapamamaya başlayınca gözden çıkarılarak kış vaktinde doğaya salınmasını anlatıyor.

Dorukısrak’ın bu süreçte başından geçenler hem kendi gözünden hem de insanların gözünden anlatılıyor. Bu yüzden okuması güzel bir kitaptı. Ayrıca daha önce Yılkı atlarını duysam da detaylarına vakıf değildim, bu kitap sayesinde bunları da öğrenmiş oldum, bu sayede kitabın benim için öğretici bir tarafı da oldu.

Kitapta köylü karakterlerin diyalogları çok başarılı bir şekilde yansıtılmış, kendimi onların yanında hissettim ve öyle konuşmak istedim. Betimlemeler de güzeldi, gözümde canlandırabildim. Kısa bir kitap olduğu işin kurgu biraz zayıf kalmış ama ona da yapacak bir şey yok.

Kitabı genel olarak beğendim ve okunmasını tavsiye ederim.

13 Beğeni

Ateşle Oynayan Kız - Stieg Larsson

İlk kitabın tam bıraktığı yerden olmasa da bıraktığı tempoda devam etmiş Larsson. Artık çok daha yakından tanıdığımız baş karakterlerimiz Salander ve Blomkvist birkaç bölüm sonrasında ayrı koldan maceralarına başlayınca çok daha hızlı girilip okunuyor Ateşle Oynayan Kız. İlk kitaptaki uzun giriş ve setup olmayınca daha akıcı olmuş.

İsveç’e getirilen ve hayat kadınlığına zorlanan genç kadın ve kızları ana konuya oturtup bu trafiğin arkasındaki gizemi aydınlatacak bir olay örgüsü oluştururken, Larsson kitabın merkezine Lisbeth’in gizemli geçmişini yerleştirmeyi başarmış. Zala karakterinin gizemini kitabın ciddi bir bölümünde korusa da diğer kişi ve olayların gidişatındaki tahmin edilebilirlik kitabın zayıf noktası tek kalmış.

Arı kovanını çomakla dürtüp Millenium’a üçüncü kitabıyla devam :slight_smile: .

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız - Stieg Larsson

İkinci kitabın bıraktığı yerden hızla başlayan hikaye Millenium serisinin bize vaat ettiği güzellikte bir kurgu ile orjinal üçlemeyi tamamlattı. Ben hem bu kitaptan hem de totalde üçünden de keyif aldım, yine de bazı tempo sorunları ve fazla girilen detaylarla puan kırmadan yapamadım.

Özellikle Säpo ve Servis kısımlarında Larsson kendince İsveçteki derin devlet tarzı bir yapı kurguluyor ama fazla derine dalıyor, Zalachenko ve Lisbeth ile bağı bu organizasyonu ana hikayeye bağlasa da yaptıkları her hareket aşırı acemilik koktuğundan uzun uzun anlatılan kısımları ister istemez yoruyor. Lisbeth’in hastanede yatış kısımları da kitabın yarısından fazlasını geçtiğinden hikayeyi Blomkvist ekseninde sırtlıyoruz. Zaten gazetecilik eksenine oturtulan bir polisiye seri olduğundan bu biraz normal tabi ama en özgün karakter de Lisbeth Salander olunca en çok onu okumak istiyor gözlerimiz. Bu kısımlarda bir de Erika’nın görev değişikliği, yaşadıkları falan da dizi içinde filler bölüm izler gibi maalesef ekstra uzatılmış hissi yaratıyor.

Kitabın son çeyreği ile hem duruşma sahnesi ve Teleborian’ın sonu hem de Servis kısmının sonuca bağlanması en çarpıcı ve başarılı kısımlardı. Duruşma ile beraber kitap bitse bence daha yerinde olurmuş ama Larsson’ın hikayesine ve yazmalara doyamayan bir yapısı var muhtemelen :slight_smile: 1-2 konuyu daha kapanışa getirmiş. 30 sayfa sonsözde ayrı bir macera daha koymuş :). Huzur içinde uyusun, bu hikayesini kendi elleri ile çok daha profesyonel bir çalışma halinde yayımlayabilse kim bilir devamında yazarlığını nerelere taşırdı…

Karakterlere de bir kere bağlandık artık, pek beğenilmediğini hissetsem de David Lagercrantz’e yazdırılıp devam ettirilen 3 kitap da dilimize çevrildiğinden ben de şans vermeyi düşünüyorum. Dördüncü kitapta çok farklı bir ton ya da zayıf bir anlatı görürsem orada bırakabilirim ama bir şekil yine akar diye ümit ediyorum.

18 Beğeni

Matt Haig - Gece Yarısı Treni

10 Beğeni

Batman Yeni 52 : Cilt 3 Ailenin Ölümü (Retro!) - Scott Snyder

Açıkçası sıkı bir Batman hayranı değilim. Çünkü yıllardır sürekli aynı döngüleri görmekten sıkıldım. X düşman şehirdeki insanların yarısını katleder, Batman gelir ve hapse atar, asla öldürmez. Çünkü karşısındaki kişi binlerce kişiyi öldürse bile bu eylemi yaparsa onlar gibi olur (:d) … Bu döngü sayısız kez devam eder, Thorfinn’in aşırı uç pasifist ideolojisi gibi Batman’nın bu fazla gerçeklikten uzak tarafına (amacının, geçmişinin, yaşadıklarının farkında olarak) pek tahammül edebildiğim söylenemez. Bu tarz nispeten farklı şeyler okuyabilmek temayı nispeten katlanılabilir kılıyor.

Death of Family’nin konusu kısaca şöyle: Joker, Batman’ın çevresindeki kişilerin yani “ailesinin” onu zayıflattığını - yumuşattığını düşünüyor ve bunun için bişiler planlıyor, gerisi sürprizbozan olur… Görsel tarzı çok başarılı, karakterlerin duygularını net şekilde panellerden alabiliyorsunuz. Batman’ın ailesi ve diğer yan karakterler çok iyi olmasa bile Joker gerçekten çok iyi betimlenmiş. Birkaç paneline hayran kaldım. Joker’in gözlerindeki, mimiklerindeki delilik sanki sayfadan size bakıyormuş hissi uyandırıyor . Çizgi romanın içinde de Joker’in çok güzel bir metni var -kitabın kalitesini yükselten noktalardan bir tanesi böyle isabetli konuşmalar- Batman’i ve bu garip çarpık döngüsünü çok iyi özetliyor:

“HAHAHA! AH, HİÇ SANMIYORUM, MADEM ÖYLE BÜYÜK DEDEKTİF, NEDEN PENCEREMİN ARDINDAN BENİ HİÇ GÖZETLEMEDİN? NEDEN KİMLİĞİMİ AÇIĞA ÇIKARMADIN? NEDEN GERÇEKTE KİM OLDUĞUMU, BUNA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE KİM OLDUĞUMU AÇIKLAMADIN?”

Genel olarak başyapıt diyemem, 7-8’lik bir eser olmuş. Son çeyrek bana bir hayli zayıf geldi, final kısmı tüm eseri kotarmış desem abartılı olmaz. Ayrıca eklemem gerek ülkemizde son yıllarda basılan çizgi romanlar arasında en kalitesizi olabilir. JBC keşke sürekli duyuru yapacağına biraz baskı kalitesini düzeltse. Çünkü öyle berbat bir baskıya sahip ki, ilk okumada sırt ve sayfalar birbirinden ayrıldı. Kapak zaten Allah’a emanet hafif sert açarsanız ciddi ciddi kitaptan ayrılıyor… Absolute baskısı ile paralel okudum ve o baskı ile okuduğumu gerçekten hissettim desem abartı olmaz. Arada kulvar farkı var tabii ama inanın okurken sayfaların ayrılmamasını sağlasalar bu bile yeterli olur. :face_with_peeking_eye:

11 Beğeni

Biz - Yevgeny Zamyatin

Distopya en favori alt türüm olabilir, genelde iyisiyle kötüsüyle her okuduğumu bir şekil severim. Ama Biz’i bir türlü sevemedim. Belki meşhur dörtlemeden yıllardır okumadığım son kalanı olduğu için beklentim çok yükseldi, belki de zamanında okuyamadım. Ama bir türlü kitaba giremedim ve sevemedim.

Yaratılan tek devlet ve bireyselliğin yok edildiği ortam ile Zamyatin’in eleştirisi yerini buluyor aslında. Entropi kavramını oturttuğu yerden, devrim ve devrimin sonsuz döngüde bitmeyeceği alt metnine kadar çok güzel mesajları da var. Ama zor ve dağınık bir anlatımın içinde küçük nefes baloncukları olarak kaldı bu gibi güzellikler benim için. D-503’ün I’sı ile O’su ile birbirine giren hengameli ilişki diyalogları yerine daha evren kurgusu odaklı bir yazım olsa çok daha okur dostu bir kitap olurdu. Tabi yazıldığı dönem itibari ile ana karakteri merkeze koyup günlük şeklinde anlatım çok yaygın ve normal. Nitekim etkisi de o dönemde çok vurucu olmuş ki 1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi kitaplara ilham olmuş.

Keşke 15-20 yıl önce okusaydım dediğim bir kitap Biz, o hevesli gence çok daha hitap edebilirdi. Şimdi okurken hep türünün daha iyi örnekleri ile kıyasladım istemsiz olarak. Bir hafta sonu yetti gerçi okumaya. Yine de benim kadar hızlı değil, sindire sindire okuyacak türün sevenlerine bir distopya klasiğinden beklenecek kalitede mesajlarını iletecektir.

17 Beğeni


Stephen King-Bay Mercedes

Bill Hodges serisinin ilk kitabı olan Bay Mercedes’i okudum. Bu seriyi uzun zamandır bekletiyordum. King favori yazarım olduğu için kenarda okunacak bir şey olsun diye bekliyordum. Geçenlerde dizisinin çok başarılı olduğuyla ilgili yorumlar okuyunca diziyi izlemeden önce okumak için bu kitabı öne çektim.

Yazardan genellikle korku ve gerilim kitabı okuduğum için doğrudan polisiye bir kitabı nasıl yazdığını merak ediyordum ama King her zamanki gibi işi kotarmış. Başarılı güzel bir polisiye kitabı olmuş.

Normal polis yerine emekli bir polisi seçmesi ve katili de çok geçmeden okuyucuya sunup av ve avcıyı adım adım birbirine yaklaştırması güzel olmuş. Ben katilin kitabın sonunda ortaya çıkmasını sevsem de bu kitapta baştan beri bilmek hoşuma gitti.

20 Beğeni

Metin Aydın - Göbeklitepe’nin Kayıp Mührü

Roman, Harput’ta yürüttüğü arkeolojik kazılar sırasında gizemli bir el yazması ve sıra dışı bir taşla karşılaşan akademisyen Mahir Kara’nın hikâyesini anlatıyor. Mahir, eski aşkı ve Mısır hiyeroglif uzmanı Esma Çınar ile birlikte Göbeklitepe’den Mısır Piramitlerine uzanan bir sırrın peşine düşüyor.

Ancak araştırmaları ilerledikçe kendi geçmişleriyle de bağlantılı tehlikeli bir mirasın parçası olduklarını fark ediyorlar. Karşılarında ise bu bilgiyi kontrol altında tutmaya çalışan gizli bir örgüt bulunuyor.

Romanda tarih, mitoloji ve gizem unsurları bir araya geliyor. Kurgu ilerledikçe Göbeklitepe, Mısır piramitleri ve Anadolu efsaneleri arasında kurulan bağlantılar ile merak körükleniyor.

Harput Kalesi’nin altındaki Ejderha Taşı ve ardındaki kaotik geçit, karakterlerin karar vermesi gereken nokta oldu. Gözcüler Tarikatı bu geçidin açılmasını istiyor. Hızır Baba ve Ruşen Efendi ise sır olarak kalması gerektiğini söylüyor. Kim haklı peki? Siz olsanız ne yapardınız?

Bir ara klişe gibi geldi yalan yok, “İşte iyi taraf ve kötü taraf belli, ne yapacakları da ortada” dedim ama romanın sonu hiç beklediğim gibi olmadı. Kurgunun geçtiği mekânları da yakın zamanda gezdiğim için gözümde kolayca canlandırabildim.

Akıcı bir dille yazılmış fantastik bir roman, tavsiye ediyorum.

6 Beğeni


..ve Papağan Fıstık Dedi - Alfred Hitchcock’un Seçtikleri
Alfred Hitchcock’un derlediği, 13 öyküden oluşan bu öykü derlemesindeki öyküler, konuları ve incelemelerim şu şekilde:

Düellocu - Joan Vatsek (1958) : Orijinal adıyla The Duel. Yeni taşındıkları ıssız malikanede yalnızlık çeken genç bir kadının, ruh çağırma tahtası aracılığıyla iletişim kurduğu bir hayaletin cazibesine kapılarak evliliğini tehlikeye sürüklemesini anlatıyor. Öykünün yazıldığı tarihler için ürpertici hissettirmiş olabilir ama şu anda okunduğunda oldukça tahmin edilebilir bir öykü.
5/10

..ve Papağan Fıstık Dedi - Price Day (1958) : Orijinal adıyla Four O’Clock. Dünyadaki tüm kötü insanları aynı anda cezalandırma gücüne sahip olduğunu keşfeden bir adamın, bunu garip bir seçimle gerçekleştirmek için saat tam dördü beklemesini anlatıyor. 1962 yılında The Twilight Zone dizisinin bir bölümüne de aynı adla uyarlanmış. Kısa ve güzel bir öykü. Türkçe basımında neden ismini böyle değiştirmişler, anlam veremedim :roll_eyes:
7.5/10

Kayıp İnsanlara Dair - Jack Finney (1955) : Orijinal adıyla Of Missing Persons. Hayatın stresinden bunalan bir adamın, her şeyi geride bırakmak isteyenlere huzur dolu gizli bir ütopya gezegenine tek yön bilet vaat eden gizemli bir seyahat acentesini keşfetmesini anlatıyor. Kitaptaki öyküler arasında açık ara favorim. Dramatik yapısı ve vurucu cümleleriyle zaten beni etkisi altına almışken bir de finaliyle iyice çarptı. Kesinlikle okuyun.
10/10

Korku Adası - William Sambrot (1958) : Orijinal adıyla Island of Fear. Kusursuz gibi görünen antik heykellerin kaynağını araştırmak için ıssız bir Yunan adasına giden bir sanat koleksiyonerinin mitolojik efsanelere dayanan ölümcül bir sırla yüzleşmesini anlatıyor. Lovecraft’ın öykülerine benzettim, idare ederdi.
6/10

George’dan Ne Yapmalı da Kurtulmalı - Robert Arthur (1959) : Orijinal adıyla Getting Rid of George. Hayatının aşkıyla evlenmek ve kendi yapım şirketini kurmak üzere olan başarılı bir aktrisin, gizlediği geçmişinin beklenmedik bir şekilde karşısına çıkarak geleceğini tehdit etmesiyle yaşadığı gerilimi anlatıyor. Daha farklı bir sonla bitseydi güzel olabilirdi; onun dışında idare eder bir öykü.
6.5/10

Define Uğruna - F. Tennyson Jesse (1924) : Orijinal adıyla Thirty Pieces of Silver. Antik gümüş sikkeler keşfeden iki arkadaşın, bu sikkelerin cazibesine kapılarak birbirlerine ihanet etmeleri ve cinayetle sonuçlanan tehlikeli bir yola girmelerini anlatıyor. Yine sonu çok belli olduğu için şaşırtmayan sıradan bir öyküydü.
5/10

Suçun Vücudu - Wilbur Daniel Steele (1930) : Orijinal adıyla The Body of the Crime. Annesinin ölümünün ardından babasıyla ilgili bastırdığı bir çocukluk travmasını hatırlamaya çalışan bir gencin, hafızasındaki kilitli kapıları açmak için eski evine dönüp zihnini açlık ve uykusuzlukla zorlayarak geçmişiyle yüzleşmesini anlatıyor. Bu öyküyü Jeff Lemire’in yazdığı ve çizdiği bir çizgi roman olarak okusaydım beğenirdim fakat öykü formatında çok karmaşık ve sıkıcı geldi. Sonunu da beğenmedim.
5/10

Kocanı Öldür Yavrum - Mann Rubin (1958) : Orijinal adıyla A Nice Touch. Bir aktörün yasak aşk yaşadığı kadını manipüle edip istismarcı kocasını öldürmeye ikna ederek beklenmedik bir sonla şekillendirmesini anlatıyor. Hitchcock’un dizisi olan The Alfred Hitchcock Hour’da aynı adla bölüme de uyarlanmış. Sıradan devam edip sonuyla şaşırtan bir öyküydü, beğendim.
7/10

Kemiksizler - Gerald Kersh (1954) : Orijinal adıyla Men Without Bones. Tehlikeli bir keşif gezisinden sağ kurtulan bir araştırmacının, ıssız bir ormanın derinliklerinde bulduğu uzay gemisi enkazını ve karşılaştığı kemiksiz insansı yaratıklarla olan deneyimini anlatıyor. Güzel bir ilk temas benzeri bir öykü, beğendim.
7.5/10

Sessizce - Damon Knight (1950) : Orijinal adıyla Not with a Bang. Kıyamet sonrası bir dünyada hayatta kalan son erkek ve kadının, erkeğin insan ırkını yeniden kurma çabasının kadın tarafından absürt engellerle sekteye uğramasını trajikomik bir dille anlatıyor. İşleyiş güzel ancak sonu tatmin etmeyen bir öykü daha.
6.5/10

Balık Adam - Irvin S. Cobb (1913) : Orijinal adıyla Fishhead. Reelfoot gölü yakınlarında bir bataklıkta izole bir yaşam süren ve ürkütücü görünümü (Kedi balığına benzemesi) nedeniyle toplumdan dışlanan bir adamı öldürmek için peşine düşen iki kardeşin işlerinin beklendiği gibi gitmemesini anlatıyor. Ah be Fishhead, üzdün. Irkçılık alt metniyle bana çocukken okuyup çok ağladığım kitap olan Son Kara Kedi’yi hatırlattı. O yüzden beğendim.
8/10

Ölüm Teşkilatı - Henry Slesar (1961) : Orijinal adıyla The Candidate. Kurbanlarını yalnızca üyelerinin toplu nefreti ve düşünce gücüyle öldürebildiğini iddia eden gizemli bir örgütün temsilcisiyle görüşen bir adamın, bu karanlık gücü iş yerindeki rakibini ortadan kaldırmak için kullanmayı düşünmesiyle başlayan gerilim dolu süreci anlatıyor. Kitaptaki “Kayıp İnsanlara Dair” öyküsünden sonra en sevdiğim öykü de bu oldu. Harika konu, harika son. Ellerine sağlık Henry Slesar. 2010 yapımı kısa filmi de varmış.
9/10

16 Beğeni

Üç Yıl — Anton Çehov

Üç Yıl, ilk kez 1895 yılında yayımlanmış bir novelladır.

Konusu: Bir tüccarın oğlu olan Laptev, yerel bir doktorun kızına aşık olur. Yulia, Laptev’i sevmek bir yana başta adeta ondan iğrenir. Ama gariptir ki yine de evlenirler.

Kitabın genel hikayesi evliliğe bakış, kadın - erkek ilişkileri üzerine ilerliyor. Sevgisiz evlilikler, aşkın ömrü, zamanla değişen duygular, hayat, ölüm, ihanet, mutsuzluk gibi temaları var.

Laptev karakterini başta sevmesem de sonradan kendini sevdirdi. Çünkü hikaye ilerledikçe Laptev’in daha bir olgun, idraki daha yüksek birine dönüştüğünü gördüm. Çehov’un bu novellası bana çok ince bir ruhla işlenmiş gibi geldi. İnsan duygularını, fikirlerini abartısız, ham şekilde ve büyütmeden gösteriyor. Düşündürüyor, bazen öfkelendirip bazen güldürüyor.

Ayrıca eser Çehov’un en iyi novellarından biri olarak adlandırılıyor. Okurken tek şikayetim isimler nedeniyle kişileri bir ara karıştırmış olmamdır ama o da benim kendi kabahatim. :slight_smile:

Kitabı okumak dönemin Rusyasına kısa bir yolculuk yapmak gibi hissettirdi. Klasikleri seviyorsanız, özellikle de Rus Klasiklerini seviyorsanız, okumanızı tavsiye ederim.

Kitaptan Beğendiğim Alıntılar:

Özel fikirler üretmek, muazzam şeyler yaratmak değil amacım. Ben sadece yaşamak, düş kurmak, umut etmek, her şeye yetişmek istiyorum.

Hala adalete ve iyiliğe dair inancım var, aptal idealistin tekiyim.

Benim de ait olduğum işçi sınıfının bir ayrıcalığı var: Rüşvet yememek gerektiğinin bilincinde olmak, küçük tüccar parçalarına borçlu olmamak

16 Beğeni

Katabasis - R.F. Kuang

Kendisi ile yollarımın Haşhaş Savaşı sonrası kesişmeyeceğini düşündüğüm bir yazardı Kuang, boşluğuma denk gelen bir anda Hadi Katabasis’i okuyayım dedim ama saolsun şaşırtmadı ve pişman etti beni. Kötü bir kitap maalesef, neresini eleştirsem uzun uzun yazarım o nedenle hiç kendimi yormamaya karar verdim.

Kuang ablamızın tüm hayatı üniversite kampüslerinin baloncuğu altında geçiyor muhtemelen. Akademik hayatın adaletsiz düzeni de buralarda kariyer yapmaya çalıştığında önüne çok taş koymuş ve canını çok sıkmış belli. İçine attıklarını da kurguya yedirip eleştirimi yaparım, rahatlarım demiş muhtemelen. Ama tüm dünya bildiğimiz dünya, tüm üniversite sistemi bildiğimiz gibi iken hadi bir de büyü bilimi koyayım olmamış bacım. Üniversitede büyü çalışılsın, tez yazılsın, hocalar referans olsun, asistanlar ezilsin falan… Yauv dünyada büyü varsa ve bunu yapabilen varsa kalan tüm dünya düzeni böyle mi kalır sence? Tarih ve matematik okuyanlar ders çıkışı iki bira yapalım mı der? Hadi diyelim böyle olsun, o zaman da yazdığın çok sıkıcı olur diye kimse seni uyarmadı mı Kuang ablacım?

Bu sıkıcılık kampüste geçen neredeyse her chaptera sirayet etmişken elinde aslında bunu kıracak bir fikir var Kuang’ın, Cehennem! Cehennem’e kapı açıp 2 ergen ama doktora öğrencisi ergeni oraya gönderdikten sonra kitaba çok güzel hareket katabilme, aksiyon verebilme, farklılık gösterebilme imkanı maalesef daha da sıkıcı bir kurgu ile harcanmış.

Neyse, niyetlendiğimden fazla bile yazmış bulundum. Yine ödüllerle, adaylıklarla falan kandırıldığımız bir kitap oldu.

20 Beğeni

Maryse Condé - Ben, Tituba Salem’in Kara Cadısı

Tituba, Barbados’tan gelen siyahi bir köledir ve Salem kasabasındaki Püritenlerin cadı davalarında ilk suçlanan kişilerdendir. Cadılıkla suçlanmış, hapsedilmiş, suçsuzluğu anlaşıldığında bile dahi hapishane masraflarını ödeyecek parası olmadığı için hemen salıverilmemiştir. Hikâyesinin bu kadarı bilinir, sonrası yoktur.

Yazar Maryse Condé ise tarihin adını silik harflerle yazdığı Tituba’yı ana karakter olarak alıyor, tarihe genel olarak sadık ve belgelerin eksik bıraktığını büyülü bir kurguyla tamamlıyor. Bizlere Tituba’yı zengin iç dünyası, özlemleri, aşkları ve zaaflarıyla anlatıyor.

Roman, Tituba’nın dünyaya gelişiyle başlıyor. Hikayesinin başı bile acıdır. İngiliz bir denizcinin annesine tecavüz etmesi sonucunda dünyaya gelen melez bir bebektir Tituba. 7 yaşında annesinin idamına ve üvey babasının intiharına şahit olur.

Man Yaya adında, bitkilerin dilinden anlayan şifacı bir kadınla karşılaşır. Ondan öğrenir cadılık sanatını. Maruz kaldığı ırkçılığa ve bunca travmaya rağmen kalbi kararmamıştır. Hayata duyduğu heyecan, doğanın güzelliklerini duyumsayışı bitmez. Ağlar, acı çeker ve üzülür; ama aşkı, neşeyi ve hazzı da tanır. Salem’e götürüldüğünde geride bıraktığı Barbados’u, doğduğu toprakları özler. Hayatı boyunca bir o yana, bir bu yana savrulurken yetenek ve bilgileriyle insanlara iyilikten başka bir şey yapmamıştır. Fakat çağ, katı yobazlık çağıdır ve şifacı kadınların adı "cadı"dır.

Etkileyici karakter gelişimiyle ve hafif masalsı anlatımıyla Tituba’nın büyülü dünyasına alıveren bu romanı severek okudum.

17 Beğeni

Zümrüt Bıyıklıoğlu - Bilimkurgu Okuryazarlığı

Bir bilimkurgu okuru ve yazarı olarak, Zümrüt Bıyıkoğlu’nun kitabının bu konuda okuduğum en faydalı kitaplardan birisi olduğunu söyleyebilirim. Kitap, bilimkurgunun ne olduğunu, sınırlarının nereye uzandığını ve bir tür olarak nasıl inşa edildiğini derinlemesine, ancak okuru yormayan bir metodolojiyle ele alıyor. Bilimkurgunun tarihi ve tanımıyla başlayan metin; novum, bilimkurgunun çeşitleri, katı ve yumuşak bilimkurgu gibi teorik kavramları açıkladıktan sonra, dünya ve toplum yaratma pratiklerine kadar uzanan geniş bir rehber halini alıyor.

Kitaptan en çok aklımda kalan şey, “novum” kavramı oldu. “Novum”, bilimkurgu eserlerinde, okurun alışılagelmiş dünyadan farklı bir kurgusal evrende olduğunu anlamasını sağlayan unsur. Kitapta da vurgulandığı üzere novum sadece fiziksel bir materyal ya da teknolojik bir aygıt olmak zorunda değil. Farklı bir bilinç yapısı, alternatif bir toplumsal sistem ya da tamamen yeni bir kavram da bir eserin novumu haline gelebiliyor. Bilimkurgu türünün esnekliğini ve zihinsel sınırlarını anlamak adına iyi bir anahtar.

Kitabın en sevdiğim yanı, arkasında ciddi bir akademik birikim barındırmasına rağmen akademinin o mesafeli ve soğuk üslubundan uzak durması. Sayfaları çevirirken usta bir yazarla baş başa oturmuş, samimi tavsiyeler alıyormuşum gibi hissettim. Bu samimiyeti pekiştiren en önemli unsurlardan biri de türler arası geçişler. Yazarın bilimkurguyu ara sıra farklı türlerle, mesela fantastikle kıyaslaması, anlatmak istediği konuları epey anlaşılabilir kılmış.

Kitabın içinde birçok kült bilimkurgu eserinin adı geçiyor. Dune ve Cesur Yeni Dünya’yı bir dünya ya da toplum yaratma açısından incelediği alt bölümler var. Kardaşev Ölçeği gibi bilimsel kavramlardan da bahsediyor. Kitabın sonundaki 20 sayfalık kronoloji bölümü ise adeta bir hazine niteliğinde. En az 200-300 eserin listelendiği bu bölüm, okuyan kişinin bilimkurgu kültürünü ciddi anlamda zenginleştirecektir. Hem bu türe yeni başlayanlar hem de mutfağına girmek isteyenler için kıymetli bir kaynak.

15 Beğeni

Erbuğ Kaya - İnsanlık Deneyi

Bilimkurgu deyince birçok insan teknolojik terimlerin, soğuk gelecek tasvirlerinin arasında kaybolacağını sanır. İnsanlık Deneyi ise bunun tam zıttı. Fütüristik bir arka planda geçmesine rağmen ilk kısmında çocukluğuma ait bir yerden kalan samimi duyguları hissettiren, ikinci kısmında ise yetişkin olmanın getirdiği sorumlulukları, hayalleri ve hayal kırıklıklarını, acıyı, aşkı, ihaneti ve kaybı hissettiren bir roman.

Ayrıcalıklı bir sitede yaşayan beş çocuk ormanda buldukları hurda bir otobüsün içinde kendilerine ait küçük bir dünya kurar. Her çocuğun dünyaya karşı duyduğu o sonsuz merak vardır içlerinde. Fakat zamanla devreye insan olmanın zaaflarından doğan bir ihanet girer ve X-Band adını verdikleri arkadaş grupları dağılır.

Hikayenin anlatıcısı olan Bekir ve Cengiz ise birbirinden ayrılmamıştır. Üniversitede teknoloji üzerine daha çok eğilen bu ikili, çılgın projeleri Havva’yı geliştirirler: Dünyanın duygulara sahip ilk yapay zekası.

Duyguları olan, hatta âşık olabilen bir yapay zekâ ne yapabilir? Epey ortalığı karıştıracağını söyleyebilirim. Okurken insan ilişkileri, dostluk, seçimler ve insan olmanın ne anlama geldiği üzerine düşündüm. Companion (Kusursuz Arkadaş) filmi aklıma geldi ki film, “duygu hisseden yapay zekâ/robot” temasını bu romandan çok daha yüzeysel işlemiş mesela. Yerli bilimkurgu kitaplarını sinemaya uyarlayacak yapımcı vizyonu ve bütçe olsa dünya çapında işler çıkarırız da, nerede?

Romanın en güçlü yanlarından biri ise ters köşeleri. Hikâye boyunca farklı ihtimaller üzerine düşündüm. Olayların nereye bağlanacağını tahmin etmeye çalıştım. Özellikle finale yaklaşırken birçok teori kurdum ama bunlardan yalnızca biri doğru çıktı. Son bölüm ise benim için bir şok oldu, onun öyle çıkmasını beklemiyordum. (Tabii ki spoiler vermeyeceğim.) Sayfalar ilerledikçe “bir bölüm daha” derken kitabı bir günde bitirdim. Sürükleyici ve sıcak bir roman.

14 Beğeni

Aslında, çevrilmeden çok çok önce bir ontolojide yayınlanan, Lightning Tree’yi okumuştum. Bu kitap için dümenci Rothfuss ‘daha sağlıklı versiyonu’ diye piyasaya sürmüş. Kesinlikle kar amacı gütmüyordur soytarı.

Hatırladığım kadarıyla hikayede çok bir oynama olmamış. Sözcükler, cümle seçimleri biraz değişmiş olabilir, o kadarını hatırlamıyorum.

Bence mükemmel bir yazar. Fakat tam bir ikiyüzlü şerefsiz.

Neyse. Bu adam hakkında yorum yaptıkça sövesim geliyor. Bu küfürler yakın bi arkadaşa karşı edilen dostane, samimi biçimde olmuyor.

Rothfuss’la tek ortak yönümüz, sıkı bir Neil Gaiman fanı olmamız. Gaiman hakkında her zaman şunu derim: Boş bir şeyi anlatırken bile insanı okutuyor. Bu, Neil Gaiman’ın alametifarikası. Piyasadaki eserlerinin yarısından fazlası okunacak düzeyde değil. Yani size bir şey vaat etmiyor. Ediyormuş gibi göstermeye çalışsa da sadece düz bir anlatı. Çok konuşmayı seven biri gibi. Rothfuss da maalesef Auri ile Bast anlatısında biraz ondan etkilendiğini belli ediyor. Ama Bast’ın hikayesi daha oturaklı. Daha anlamlı.

Biraz masalsı, biraz karanlık, oldukça da gizemli. Okuması çok keyifliydi. Muzip. Sırları olan bir öykü. Yani, Lightning Tree yorumumun üstüne koyacağım bir fikir yok. Hatırladığım kadarıyla değişiklik sezmedim. Onu okuyan varsa bunu okumasa da olur diyebilirim.

Eleştireceğim tek kısım çeviri olur. Bazen ben mi okuduğumu anlamıyorum. Bilmiyorum. Cihan Karamancı’nın çevirilerini iyi bulmuyorum. Belki de kafam dolu, odaklanamıyorum.

Her şeyi bir kenara bırakırsak, okuması keyifli. Size KKC evreni hakkında yeni sırlar, bilmeceler veriyor. Eskilerimizin, dedelerimizin ağzından çıkan keyifli bir hikayeymiş gibi hissettiriyor.

19 Beğeni


Bedrettin Cömert - Mitoloji ve İkonografi

Bu kitap Bedrettin Cömert’in üniversitede verdiği dersinde kullandığı ders notlarından oluşmaktadır. Kendisi bunu bir kitap olarak hazırlama fırsatı bulamamıştır. 70’lerin sonunda katledildikten sonra öğrencisi ve daha sonra halefi olan Sacit Pekak tarafından hocayı ölümsüzleştirmek için ders notlarını düzenleyip resimler de ekleterek bastırıyor.

Kitap, Mitoloji ve İkonografi olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Mitoloji kısmında Yunan ve Roma mitolojisinden üretilen eserleri anlamamız için gerekli olan mitolojik kişiler ve olaylar anlatılmaktadır. Aynı zamanda birçok resimle de bu bilgiler desteklenmektedir.

İkonografi kısmında ise Tevrat ve İncil’in önemli olayları ve kişileri anlatılmaktadır. Yine bu kısım da çok sayıda resimle desteklenmektedir. Bu sayede Yahudi ve Hristiyan sanatçıların yaptığı birçok dini resmi ve freski anlayabilecek bilgileri bu kısım sayesinde öğrenmiş oluyoruz.

Daha önce mitolojiyle ilgili çok sayıda eser okuduğum için bu kısım benim için tekrar niteliğindeydi ama mitolojiyle ilgilenmeyenlerin için güzel bir rehber oluşturur.

İkonografi kısmı ise benim bu kitabı asıl okumama neden olan kısım oldu. Kariye Müzesi’ni gezerken çoğu freskin ne anlama geldiğini bilmediğimi fark ettim ve bu alandaki eksikliğimi gidermek için araştırmalar yaparken bu kitapla karşılaştım. Kitap başlangıç olarak beni fazlasıyla tatmin etti ve çok fazla şey öğrendim. Kariye’ye tekrar gittiğimde fresklerin çoğunu tanıyabileceğimi düşünüyorum.

Sanat ve sanat tarihiyle ilgilenenen herkese tavsiye ediyorum.

19 Beğeni

Jack Finney - Beden Kemiricilerin İstilası

Roman, tüyler ürpertici bir fikirle çıkıyor yola. Sevdiğiniz bir insanın, o insan gibi görünmediğini düşünün. Mesela babanız gibi görünen, onun gibi konuşan, davranışlarında hiçbir fark olmayan bir beden fakat bakışları yabancı. Duyguları gitmiş. Ne hissederdiniz?

Modern bilimde bu Capgras Sendromu olarak yer alıyor. Fakat romanda, doktorumuz Miles’a birden fazla hasta aynı şikâyetle geliyor. Başta bunun bir tür toplu hezeyan olduğunu düşünen Miles’ın fikri, arkadaşı Jack’in beceriksiz bir kopyasını evinin bodrumunda bulmasıyla değişir. Gazete arşivlerinden kesilen, sağda solda büyük ve tuhaf görünüşlü tohum kapsüllerini konu alan haberler de başka bir kanıt olur. Miles ve arkadaşları, kasabayı tehdit eden bir parazit türle karşı karşıya olduklarını anlarlar.

1955’te yazıldığı için yargılamak istemiyorum ama tam anlamıyla Hollywood filmi gibi hissettiren bir kitap. Hem olumlu hem olumsuz anlamda. Sürükleyicilik bakımından olumlu. Fakat “klişeden ölen var” be kardeşim!

Spoiler vereceğim, okumayanlar kaçsın.

Miles ve sevgilisi Becky olup biteni anlayınca, uzaylılar konuşmaya geliyor. “Hiçbir şey hissetmeyeceksiniz,” diyerek Miles ve Becky’yi de kopyalanmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Bu sırada, parazit kapsül türünün doğasını anlatıyor uzaylı ki bu konuşma gayet iyi. Her canlının amacının üremek ve hayatta kalmak olduğunu, bu kapsüllerin de evrende indikleri gezegendeki canlıları kopyalayıp yok ederek ürediğini, hatta Ay’da ve Mars’ta eskiden canlılık varken bu parazitler yüzünden tükendiğini anlatıyor ki buraları beğendim.Dünya’ya geldiklerinde de Amerika’da bir kasabaya iniyorlar çünkü biliyorsunuz uzaylılar için Dünya’daki tek ülke ABD’dir. Fuji Adaları’na ya da Kamboçya’ya mı ineceklerdi yani? Yapmayın.Bu arada bir kapsül, bir bedeni kopyaladığında o bedenin aslı yok oluyor, toza dönüşüyor. Yani dönüşmeyi kabul ederlerse ölecekler. Uzaylılar da bizim ikiliyi bir yere kapatmış durumda ve “Sizin uyumanızı bekliyoruz,” diyorlar, uyuduklarında her şey bitecek.Bu gerçeğin farkında olan Miles, doktor arkadaşı kılığındaki uzaylıya diyor ki “Siz bizi biraz yalnız bırakın, bir yere kaçamayız buradan zaten.” Uzaylılar da tek haneli IQ’ya sahip olduğu için dışarı çıkıyor ve baş karakterlerimiz de bir şekilde kaçıyorlar.Güzel ablam. Uzaylım, canım. Siz hani Miles ve Becky’yi odaya kapattınız ya, ellerini ayaklarını bağlayın uyku ilacını verin bitirin. Niye fırsat veriyorsunuz? Ama 9 IQ ile bunu düşünmek zor, anlıyorum sizi ben.Tamam, bunu kabul edelim. Miles ve Becky kaçmayı başarıyor dedim. Tarlalara gidiyorlar. Yollara tohum kapsülleri dizilmiş. Traktörden yakıt alıp bu kapsülleri yakıyorlar. Uzaylılar da bu ikiliyi bulup başlarına toplanıyor. Sonra ne oluyor dersiniz? Miles ile Becky birbirlerine son kez veda edip yenilgiyi kabulleniyorlar, değil mi? He? Yoo… (Murat Soner’e bağladım, hayırlı olsun.)Kapsüller yükselmeye başlıyor. İnsanların (kahraman Amerikalıların (!) yani) gezegeni teslim etmemek için nasıl kararlı ve azimli olduğunu görmüşler. Gitmeye karar vermişler. Bayağı “hoççağalın ğidiyoz biz” diyerek gidiyorlar. Amerikalılar, öcü uzaylılardan dünyayı ve insanlığı bir kez daha kurtarmış oluyor.

Uzun lafın kısası, iyi bir fikir Hollywood’laştırılarak ziyan edilmiş.

19 Beğeni

Spoilerlı kısmı gülümseyerek keyifle okudum. Ellerinize sağlık. Yıllar evvel Triffidlerin Günü’nü okuduğumda benim de canım benzer biçimde sıkılmıştı.

2 Beğeni

Mihenk Taşı - Edith Wharton

Bir çağın ana iletişim aracı olan mektupların yazan ve yazılan arasındaki özel olduğuna inanan biriyim. Sonradan yayınlanan bazı mektupların tarihi ve kültürel dokümanlar olmasını inkar edemesem de okumak hiç hoşuma gitmez, o dönem mektup yazan insanlar daha sonra yayınlanacağını ve bu kağıtlara döktükleri düşüncelerini milyonlarla paylaşacağını hesaba katmazlar.

Mihenk Taşı iki kişi arasında özel kalması gereken mektupların yayınlanmasını merkezine aldığı bir hikaye anlatıyor. Genç bir adama aşkını mektuplarına döken bir kadının göçüp gitmesi sonrasında adam kendini gizleyerek bu mektupları kitaplaştırıyor. Başarıyı yakalayan bu kitapların herkesin dilinde olması ile de adamın sosyal çevresi ve kendi iç hesaplaşmaları arasında hangi karara doğru savrulduğunu görüyoruz.

Elime hediye kitap olarak geçen ve pek bir beklentim olmayan bu novellayı başarılı buldum, beni şaşırttı. Sıkılacağımı düşünmüştüm ama konu da beni çekince bir çırpıda okundu.

12 Beğeni