Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

William H. Armstrong - Sounder: Sahibini Bekleyen Av Köpeği

Yer Amerika. Siyahiler, kölelikten kurtulmuş fakat ırkçılıktan ve yoksulluktan kurtulamamıştır. Ortakçılık adında bir sistemde beyazların toprağında çalışarak hayatlarını kazanmaya çalışırlar.

Bitirdiğimde ve hatırladıkça gözlerimin dolduğu bir öykü bu. Yokluğun, yoksulluğun ama her şeye rağmen sevgi dolu olmanın öyküsü. Spoiler içerebilir ama öyle ters köşelerin, öğrenince hevesinizin kaçacağı bilgilerin olduğu bir kitap değil bu. Olacağı bilseniz bile okumak isteyeceğiniz türden kitaplar olur ya, öyle.

Bir çocuk vardır. Annesi evlere temizliğe gider, ceviz ayıklar, babası da avcılık yapar. Av köpeği Sounder ailenin yol arkadaşıdır. Birçok küçük kardeşi olan çocuk annesinin, Tanrı ile anlattığı hikayelere hayrandır. Annesi hikaye anlatıyorsa o gün güzel geçmiştir, şarkı mırıldanıyorsa morali bozuktur, bu yüzden hikaye anlatmasını bekler ve okuma yazma öğrenmeyi umar.

Derken bütün bu mutluluk parçalanır. Kaba saba beyaz adamlar gelir eve. Babayı hırsızlıkla suçlayıp zincire vurarak götürürler. Sounder’ı da tüfekle vururlar. Sounder ortadan kaybolur. Başına ne geldiği belli değildir. Hayvanların yalnız ölmeye meyilli olduğunu bilen çocuk, umutla ve hüzünle Sounder’ın yolunu gözler.

Bir gün, iki gün, sonra haftalar. Sounder ortalarda yoktur ve çocuk bu duruma alışmaya başlar.

Artık çocuk, anne hariç, ailenin en büyüğüdür. Bir yandan ailesinin geçimine yardım etmeye çalışırken, bir yandan da umutla, o çalışma kampından bu tarlaya sürülen babasını arar. Bir süre sonra Sounder, yaralı, uzuvları eksik ve yaşlı bir köpek olarak eve döner. Çocuk artık büyümüştür. Daha uzun seyahatlere gidebilir. Gittiği her yerde babasını sorar. İnsanların çöpe attığı kitap ve defterleri toplayarak okuma yazma öğrenmeye çalışır.

Bir gün, bir adamın oldukça kalın bir kitabı çöpe atmaya çalıştığını görür. O gidince kitabı alır. Bir okulun önünden geçerken bir öğretmenle karşılaşır. Öğretmen onu evine alıp okumayı öğretecek, çocuk da karşılığında evin gündelik işlerini yapacaktır. Nihayet içindeki okuma aşkını hayata geçirmek için bir fırsat bulmuştur.

Ve bir gün baba da döner eve. Aradan seneler geçmiştir. Tıpkı Sounder gibi yaralı, felçli ve yaşlıdır. Evine kavuştuktan kısa süre sonra ölür baba. Çok geçmeden de Sounder. Bir hayat, hiç uğruna harcanıp giderken geriye dostluk kalır.

Çocuk ve Gençlik Edebiyatı dalında ödül almış fakat “çocuk kitabı” deyip geçmemeli. Yetişkinler de okuyabilir hatta çok daha iyi anlayabilir.

14 Beğeni

Tam bir hayal kırıklığı. Post apokaliptik bir yolculuk öyküsü bekliyordum. Güzel başlamıştı umutluydum ama yarısından sonra yüce Amerikan ulusunu okumaktan gına geldi. ABD propagandasını geçtim sürekli tekrara düşmesi, mantıksızlıklar, kadınlara bakış açısı gibi diğer faktörler de sevmememde etkili oldu. Bitsin diye zorladım artık yarım bırakmayayım dedim. Finale yaklaştıkça gördüğümüz Holnistler ise o kadar abartılı ki nereden tutsan elinde kalıyor. Dertleri ne onu da anlamadım. Sondaki aksiyon sahnelerini atlaya atlaya okudum, tahammül edemedim çünkü. Gordon efsane bir karakter olabilecekken gazoz olmuş. Olumlu olarak söyleyebileceğim tek şey kitabın başlarında tanıdığımız Abby karakteri. Umudu içimi ısıtmıştı uzun sürmedi ne yazık ki.

15 Beğeni

Mark Sullivan - Kızıl Göğün Altında

  1. Dünya Savaşı okurları için :star:
12 Beğeni

Bütün Öyküleri \ Cilt I ve Cilt II — Edgar Allan Poe

İki cildi farklı zamanlarda okusam da genel bir inceleme yazmaya karar verdim. Edgar Allan Poe daha ilk okuduğum öyküleriyle bile beni epey etkileyen, kalemini çok sevdiğim yazarlardan biri oldu. Kendisi kesinlikle tekrar tekrar okunmayı hak eden isimlerden biri.

Öğrendiğime göre Poe, Lovecraft tarafından “Kurgunun Tanrısı” olarak adlandırılmış ve Lovecraft’ın erken dönem öykülerinde kendisinden esinlenilmiş.

Kendisi sadece gotik ve korku tarzında yazmamış. Hiciv, mizah, yergi, macera, polisiye ve bilimkurgunun ilk örneklerinden sayılabilen öyküler yazmış. Eserlerini oluştururken doğal olarak başka yazarlardan ilham almış, bazen onların eserlerini alıp asıllarından çok daha sağlam öyküler yaratmış. Aynı zamanda edebiyat eleştirmenliği yapmış.

Öykülerini okurken, dipnotlarda birçok yazara, politikacıya yaptığı eleştirileri, atıfları gördüm. Bazıları Poe’nun ırkçı olduğunu iddia ediyor, eşitliğe de karşıymış ama eserlerine bakıp da böyle kesin hüküm vermenin pek doğru olduğunu düşünmüyorum.

Dedektif öykülerinin öncülüğünü akıl yürütme, sezgi ile çözümleyen, zeki ve egzantrik August Dupin ile o yapmış. Dupin için Sherlock Holmes ve Poirot gibi ünlü dedektif karakterlerinin atası diyebiliriz.

İlk ciltteki öykülerinde yazar, insan ruhunu detaylı şekilde betimliyor. Korku, dehşet öykülerinde anlatıcıların ruhsal çöküntülerini, suçluluklarını doğaüstü tarzda veya bir tür sanrıların sonucu olarak gösteriyor. O denildiği gibi bir deha ve belki biraz deliliğe sahiptir. Eski dönemde yanlış sayılmayan -afyonlu tedavi yöntemleri de belki onu böyle yapmıştır. Genç yaşta kaybettiği eşi ise öykülerine fazlasıyla ilham kaynağı olmuş. Hem kasvetli hem karanlık hem de romantik bir anlatımla, yazar insan ruhunun her köşesine dokunmuş.

İkinci ciltte yer alan mizah öyküleri ise bana çoğunlukla hitap etmedi. Doğaüstü olmayan, salt gerçeklik üzerine olan hikayeleri pek sevemedim. O mizah bana pek geçmedi. Uzun betimlemelerden biraz yoruldum. Yine de elbette okuduğuma pişman olmadım. Aralarında epey güzel bulduğum öyküler de vardı.

Kitapta, ikinci ciltte Arthur Gordon Pym’ın öyküsü adı altında Poe’nun tek romanını okuyup sevdim. Kitabın son sayfasında öykülere dair notları okurken bu romanın bazılarınca Poe’nun otobiyografik özelliklere sahip, psikolojisini en derinden anlatan yazılarından biri olduğunu, kayıp bir anneyi aramanın metaforu olduğuna dair bir yorum gördüm. Arthur’un Edgar’a Gordon’un Allan’a Pym’ın ise Poe’ya denk geldiği gibi bir yorum da vardı. Bana ilginç geldi. Bu romanın yarım kaldığını sanarak ona bir son yazan yazarlar da olmuş. En ünlüleri Jules Verne’nin Buzlar Sfenksi ve H.P. Lovecraft’ın Delilik Dağlarında isimli eserleriymiş.

23 Beğeni

Fatih Terzioğlu - Mavi Kelebek

Bu kitabı geçen yılın sonlarında okumuştum, fakat inceleme yazmamışım. Bugün tam zamanı. Fatih Terzioğlu, bu kitapta bizi 1992’nin başına, Bosna Savaşı’nın hemen öncesine götürüyor.

Saraybosna’da ailesiyle yaşayan yirmili yaşlarındaki Mahir, sıradan ve mutlu hayat sürer. Hatta Mahir’in Mostar’da Samira adında bir genç kadına âşık olmasıyla, ilk sayfalarda sıcacık bir gençlik romanı havası soluruz. Ne var ki bu huzurlu atmosfer çok uzun sürmez. Çünkü nefret, savaş ve soykırım kapılarını aniden ve acımasızca çalmıştır.

Sokak çatışmalarının başlamasıyla Mahir’in hayatı altüst olur. Önce babasını kaybeder. Ardından âşık olduğu kadının izini yitirir. Yaşadığı acılar onu cepheye taşır ve vatanını savunmak için asker olur. Savaşın bıraktığı fiziksel yıkımın yanında insanların ruhunda açtığı yaralara da tanıklık eder.

Mahir’in çocukluk arkadaşı Marko ile cephede karşılaştığı bir an vardır. Marko bir Sırp askeri, Mahir ise vatanını koruyan bir Boşnak… Ancak Marko, ordusunun işlediği insanlık suçları yüzünden pişmandır. O yüzden aralarından ayrılmak ister. Peki bunun bedeli nedir?

Dayton Antlaşması ile gelen barış, fiziki çatışmaları bitirse de geride kalanların ruhundaki kâbusu hemen silememiştir. Romanın son bölümünde 2004 yılına geçiyoruz. Yıllar sonra Mostar’a dönen Mahir, umudunu tam yitirmişken… Artık mutlu bir hayat kurabilecek midir? Cevabı kitapta.

Mavi Kelebek, savaşın sıradan bir insanın hayatını, dostluklarını ve aşkını nasıl paramparça edebileceğini gösteren fakat bu esnada abartılı bir anlatıma ve ajitasyona kaymayan; akıcı, gerçekçi ve iç burkan bir yakın tarih romanı. Yazarın emeğine sağlık.

14 Beğeni

Elinize sağlık, iyi bir yazı olmuş.

3 Beğeni

Annanem tarafından Boşnak sayılırım. Bu yüzden bu kitabı alıp okumalıyım diyorum. Kaleminize sağlık…

3 Beğeni


Issık Göl yakınlarındaki bir orman gözetleme yerinde anasının babasının terk edip gittiği isimsiz bir çocuk yaşar. Kendisine annesinin babası olan Momun Dede bakar ve onu büyütür. Çocuk gibi saf ve iyi niyetli olan Momun Dede, torununu da kendisi gibi yetiştirmeye gayret eder. Onu doğaya, ağaçlara ve özellikle onun soyundan geldiklerine inandıkları Boynuzlu Geyik Ana ve onun yavrularına karşı şefkatli olması için eğitir.

Dedesi her ne kadar onunla ilgilense de o meraklı bir çocuktur ve anne babasını merak eder. Dedesinin hediye ettiği dürbün ile Issık Göl’deki bir gemiyi yani “Beyaz Gemi’yi devamlı gözetler. Çünkü babası da bir gemide çalışmaktadır ve çocuk babasının o gemide çalıştığını ve Leyla ile Mecnun’un İsmail Abi’sinde olduğu gibi o geminin bir geleceğini ve babasının onu götüreceğini düşler.

Kitap ilerledikçe hiçbir şeyin tozpembe olmadığını yazar gözümüze sokar. Bir çocuğun gözünden Kırgız halkının değerlerinden uzaklaşmasını ve zamanla yozlaşmasını çok güzel bir şekilde aktarır.

17 Beğeni

İyi bir yorum, sevdiğim kitaplardan biriydi, bir ara tekrar okumalıyım.

3 Beğeni

Çok iyi bir yazar. Yavaş yavaş okuyorum.

4 Beğeni

Çok teşekkür ederim.

3 Beğeni

Yazmayayım deyip yine dayanamadığım herkesin bayıldığı yazar. R.F Kuang Haşhaş Serisi hakkında kısa bir yorum yapayım.

Şimdi bilen hocam bu seril ile ne işiniz var diyecekler, haklılar! :roll_eyes:

İyi bir tercih olmadığını biliyorum, tesadüfen değil bilinçli okuduğum bir kitap. Takip ettiğim birkaç edebiyat kanalında, özellikle baya beğendiğim kırk yaşlarında bir Youtuber tarafından da çok övüldüğü için okudum. Herkesin çok beğendiği güçlü kadın karakterimiz kim merak ettim.

Sonuç:
İlk kitabı birçok yerinde kısmen atlayarak ikinci kitabı yarıda bırakarak okudum. Üçüncü kitabı okumadım. Yorum yapmayacağım. Hiçbirine para vermemek gibi akıllıca bir yol izlediğim kendimi de tebrik ediyorum. :clap:

İlk bir buçuk kitap hakkında genel yorumum Çin mitoloji hayranları okuyabilir, benim ilgimi çekmedi. Anlatım eh işte denilenden kötü. Bazı yerler o kadar sıkıcı ki hakkını yemeyelim yazar araştırma yapmış, fakat bunları neden okur olarak bilmek zorundayız dedirten cinsten. Muhtemelen Çin tarihini fantastik bir kurguyla okura aktardı. Sıkıcıydı. Bu kısımları atlayınca ana hikayeden hiçbir şey kaçırmıyorsunuz.

Sorsan herkesin çok sevdiği sözde güçlü kadın karakterimiz Rin, fevkalade itici. Bakın bunu yazmak başarıdır. Ağlak, uyuşturucu bağımlısı, eş cinsel komutanına aşık, itici bir tip.

Kendi başına bir şeyler yapacağı bir iki dönemde de ağlayarak, sızlanarak etrafta geziyor. Aldığı kararların neredeyse hepsi ya yanlış ya yanlış yere çıkıyor. Karakteri özel kılan tek şey doğuştan getirdiği tanrı vergisi yeteneği. Bu özel güçler de kendi başarısı olmadığı için başarı olarak nasıl ele alınıyor anlaşılmış değil!

(Güçlü kadın karakter algınız buysa vah halinize)

Buna karşın yine fantastik az bilinen güzel bir kitap: Bir kış gecesi masalı / Ayı ve Bülbül önerimdir. En azından daha iyi anlatım ve daha güçlü bir folklorik kurgu var ortada.

22 Beğeni

Ahmet Özhan - Sen Bu Dünyaya Niye Geldin?

Ahmet Tezcan’ın mutasavvıf ve müzisyen Ahmet Özhan ile yaptığı söyleşiden oluşan bu kitap, insanın dünyadaki varoluş amacını, Allah ile ilişkisini ve günümüzde İslâm’ın nasıl yaşanacağını tasavvufi bir bakış açısıyla ele alıyor.

Kitabın temel sorusu adında yer alıyor: “Sen bu dünyaya niye geldin?” Yunus Emre’nin bir şiirinden alınan bu dize her insanın kendisine sorması gereken bir soru. Bu dünyaya niye geldik? Zengin ya da ünlü olmaya mı, yoksa daha farklı bir amaç için mi?

Bir Müslüman için bu sorunun doğal cevabı Allah’ı bilip tanımak ve O’nun rızasını kazanmak.

Kitap boyunca Ahmet Özhan, bu temel sorunun etrafında inanç, teslimiyet, nefis, ahlâk ve insanın kendini tanıması gibi pek çok konuya değiniyor. Anlatılanlar günlük hayata da bağlanıyor. Örneğin insanın elinden gelen gayreti göstermesi gerektiği, ancak sonucun tamamen kendi kontrolünde olmadığı sık sık vurgulanıyor. Bu yaklaşım, başarı ve başarısızlık kavramlarına farklı bir gözle bakmayı sağlıyor.

Söyleşilerde dikkat çeken bir başka nokta ise dinin sadece kurallar bütünü olarak değil, insanın hakikat arayışı olarak ele alınması. Ahmet Özhan, İslâm’ın temel esaslarının sağlam bir şekilde anlaşılması gerektiğini, bunun üzerine tasavvufun ve manevi yolculuğun inşa edilebileceğini ifade ediyor. İnsanın önce kendisini tanıması, ardından varlıkla doğru bir ilişki kurması gerektiği düşüncesi kitabın ana eksenlerinden birini oluşturuyor.

Kitap tek parça hâlinde ilerlemiyor; yaklaşık sekiz-on sayfalık başlıklara ayrılmış olması okumayı oldukça kolaylaştırıyor. Bu yapı sayesinde istenildiğinde kısa kısa okunabiliyor ve her bölüm üzerinde ayrıca düşünme fırsatı sunuyor.

Anlatım dili genel olarak sohbet havasında olduğu için akıcı. Bununla birlikte kitap, tasavvuf terminolojisine uzak olan okurlar için zaman zaman yoğun gelebilir. Bazı kavramlar üzerinde durup düşünmeyi gerektiriyor; bu nedenle hızlı okunacak bir kitaptan ziyade sindirilerek okunması daha uygun.

Okuyucuya hazır cevaplar vermekten çok doğru soruları sordurmaya çalışan bir kitap. İslâm ve tasavvufa ilgi duyan, inanç üzerine düşünmeyi seven okurlar için farklı bakış açıları sunabilecek bir kitap.

7 Beğeni

Irvin D. Yalom - Nietzsche Ağladığında

Yıl 1882. Tıbbın bedene yönelik olduğu, ruha ya da "psike"ye karşı bir tedavi şekli olmadığı, yani psikoterapinin doğmadığı yıllar. Psikiyatrist Irvin D. Yalom, bu kitapta, aynı dönemde yaşadığı halde aslında hiç karşılaşmamış iki büyük ismi bir araya getiriyor: Doktor Josef Breuer ve filozof Friedrich Nietzsche.

Kitabı anlatmaya Lou Salomé’den başlamak lazım. Lou Salomé, 21 yaşında, toplumsal tabulardan uzak, özgürlükçü bir genç kadın yazar ve geleceğin psikanalistidir. Kadınlara karşı olumsuz tutumuyla bilinen Nietzsche’yi âşık etmeyi başarmış tek kadındır. Salomé ise özgürlüğe tutkundur ve bağlanmaya o kadar uzaktır ki Nietzsche’nin tek aşkı olmayı kabul etmez. Nietzsche, bir yandan Salomé’ye delicesine âşık, diğer yandan da ona çok kızgındır. “Ev kedisi kılığında yırtıcı bir hayvan” gibi aşağılayıcı sözler yazmaktadır mektuplarında. Aynı zamanda şiddetli sağlık sorunlarıyla mücadele etmektedir.

Josef Breuer ise yaşlı, zengin ve saygın bir doktordur. Karısı Mathilde ile mutlu bir evliliği vardır. Dışarıdan bakıldığında bir insanın sahip olmak isteyeceği her şeye sahiptir. Fakat içten içe mutsuz ve tatminsizdir. Bertha adında genç bir hastasına tutulmuş, onu düşünmeden duramıyordur. Eşinden uzaklaşmış, soğumuştur.

Sigmund Freud ile de dost olan, Freud’u evinde sıkça misafir eden Breuer’in muayenehanesine bir gün Salomé gelir ve ümitsizliğe kapılan, ölmekten bahseden Nietzsche adına yardım ister. Breuer, Salomé’yi reddetmek istese de ona karşı koyamaz. Fakat bir problem vardır. Nietzsche son derece gururludur, felsefesi gereğince zayıflığı kabullenmez ve yardım teklifini sert bir dille reddeder.

Eğer Breuer, Nietzsche’ye yardım etmek istiyorsa, kendisini de onun yardımına açması gerektiğini anlar. Roller yavaşça değişmeye başlamıştır. Nietzsche, Breuer için mutsuzluğundan kurtulma yolunda bir rehber haline gelmiştir.

Daha önce Nietzsche’nin herhangi bir kitabını okumamıştım ve fikirlerini yüzeysel olarak biliyordum. Bu roman benim açımdan “Nietzsche’ye Giriş 101” niteliğinde oldu. Katılmadığım çok yönü olmakla birlikte -mesela tanrıyı ve dini inancı reddedişi, bengi dönüş- felsefesinin insanın ufkunu açan, hatta hayatını değiştirme potansiyeli barındıran yönleri de var benim için; “amor fati” (aynı zamanda hayranı olduğum bir müzisyen olan Yağmur Sarıgül’ün kolundaki dövmedir), yani yazgıyı sevmek; insanın çevresel etkilerden sıyrılarak kendi yolunu çizmesi, hakikat güneşine korkmadan bakabilmek.

Filozofun bütün bu fikirlerini diyaloglarda, satır aralarında aktaran Yalom, bunlara psikolojik yönden yaklaşıyor. Ne demek istiyorum? Bengi dönüşün ontolojik varlığını sorgulamaktan ziyade okura şu soruyu sorduruyor: “Eğer bu hayatı sonsuza dek tekrar tekrar yaşayacak olsaydın, hayatında neleri değiştirirdin?”

Roman ilerlerken yalnızca Breuer kendisini sorgulamıyor. Okur da kendisini sorguluyor, kendi hayatını sigaya çekiyor. Gerçekten yaşamı yaşayan ben miyim? Yoksa yaşam mı beni yaşıyor? Her insanın hayatın bir noktasında kendine sorduğu sorular bunlar. Kitapların neden var olduğunu hatırlatıyor. İçimize tutulan bir aynadır bazı kitaplar, kendimizle daha iyi yüzleşebilmemiz için. Bu kitap da öyle.

15 Beğeni

Wang - Kaigen’in Kılıcı

Güzel bir fantastik hikâye.

Çeşitli elementlerle ilgili doğuştan güçleri olan halklara sahip bir modern dünya var eserde. Su gibi, hava gibi, ateş gibi. Devam etmeyeyim biliyorsunuz işte. Bu ve gençliğinde çok güçlü olup elini eteğini çekmiş karakter işleri klişenin dibi. Yine de kitap kendini okutuyor.

Kitabın klişe olmasından daha büyük sıkıntısı ise tempo dengesizliği. Özellikle kitabın ortalarında kopan kıyamet gibi savaş müthiş tempolu olmasına rağmen çok erken duruluyor ortalık ve bir daha da neredeyse hiçbir şey olmamaya başlıyor. Yazar birden bire tekrar dünya kurmaya dönüyor. Bir tekil kitap için çok gereksiz. Hatta son 20-30 sayfada yepyeni bilgiler öğreniyoruz çocuklarla ilgili, o bilgiler de elimizde kalıyor finalde. Devam kitabı yazmak üzere yazılmış bir tekil kitap bu. Tamamlandı kabul ediyorum ama aslında tamamlanmadı da. Harry Potter ve Felsefe Taşı ne kadar tamamlanmış bir kitapsa bu da o kadar.

21 Beğeni

Kanat Güner - Eroin Güncesi

Berrak bir zihnin en büyük hediye ve bir ailenin çocuğuna vereceği en değerli şeyin sevgi olduğunu bir kez daha hatırlatan, otobiyografik bir kitap.

Mühendis bir baba ve öğretmen bir annenin, iyi eğitimli kızıdır Kanat. Tıp fakültesini kazanmıştır. Dışarıdan bakanların imreneceği bir hayatı vardır.

Ne var ki bütün bunlar Kanat için dökülen yaldızlardan ibarettir. Doktor olmak ideali ya da isteği değildir. Para kazanan statülü bir meslek olduğu için dayatılmıştır. Birçok Türk genci gibi, ona da kimse yeteneklerini, eğilimlerini sormamıştır.

Üniversiteye başlayıp tek başına İstanbul’a gelince ruhsal bir boşluğa düşer. Sarhoş olarak varoluş sancılarını unutmaya çalışır. Giderek eroin bağımlılığına kadar sürüklenir.

Tıp okumaktadır, eroinin vücuduna ne yaptığını bilir. Bağımlılık aslında onun için yavaş bir intihardır. Buna rağmen yaşayan bir parça, bir anlam arayışı vardır ruhunda. “Bu hayata tanıklık eden biri değil miydim ben de? Bu tanıklığın bir anlamı olmalıydı, bir işe yaramalıydı, ama neye?” der.

Daktiloya oturur bir gün ve yaşadıklarını yazar. Amacı, gençlerin aynı hatalara düşmemesidir. Kitap basıldığı sırada "temiz"dir. Televizyona çıkar, röportaj verir, hatta kitabın sonunda röportajı vardır. Uyuşturucudan kurtulmak isteyenlerin sığınacağı bir merkez kurmak istediğini söyler.

Ne var ki, yeraltı edebiyatının başlıca örneklerinden olan kitabı basıldıktan on üç ay sonra, Beyoğlu’nda bir sinemanın tuvaletinde vücudunda uyuşturucu iğnesiyle ölü bulunur. Öldüğünde henüz 27 yaşındadır.

Son derece akıcı olan kitabı uykusuz gecemde tek seferde bitirirken, yazar hayatta başka seçimler yapsaydı ne kadar çok potansiyeli vardı diye düşündüm. İnsan beyninin birkaç kimyasalla kandırılabilen acizliği çarptı suratıma.

13 Beğeni

Gazel Ayça - Lavantalar Öldüğünde (Birinci Savaş: Sayısız Maske)

Atalarınızın hayatlarını yaşadığınızı düşünün.

Zihnin labirentlerinde kaybolmuş, obsesif kompulsif bozuklukla -kendi deyimiyle iblisleriyle- boğuşan Eylül, atasezi adında bir yeteneğe sahipti. Çok geçmeden büyük ninelerinin hayatını yaşamaya başlayacaktı. Fakat yalnız değildi. Aynı durumu yaşayan psikolog Kuzey ona yol gösterecekti. Kuzey’le gerçekten yeni mi tanışmıştı, yoksa hayatları geçmişte defalarca kesişmiş miydi? Ya gelecek, onlara ne gösterecekti?

Atasezi, kimilerine göre yetenek kimilerine göre hastalıktı. Hafızaya, kimliğe, zamana ve insanın kendi benliğini arayışına uzanan bir deneyim olduğu ise su götürmezdi. Sayfalar ilerledikçe “Acaba sonra ne olacak?” sorusu ile birlikte “Ben olsaydım ne hissederdim?” diye sordum kendime.

Eylül’ün çıktığı yolculukta farklı devirlerde ve diyarlarda gezindim. Bir bölümde 1930’ların Almanya’sında Nazilerden kaçmaya çalışan biriydim nefesleri ensemdeydi, bir başka bölümde Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında yaralıların arasında koşturan bir hemşirenin yorgunluğunu omuzlarımda taşıdım. Ardından Fransız İhtilali’nin gölgesinde yaşamaya çalışan genç bir aristokratın korkusuna, sonra Çar’ın ihtişamlı balolarında dolaşan bir Rus grafinyasının yalnızlığına ortak oldum. Her geçiş, yeni bir zaman diliminden ziyade yeni bir ruh hâli, yeni bir hayat, yeni bir insan demekti. Jack London’ın Yıldız Gezgini’ni okurken hissettiğim büyüyü anımsadım, burada da insan tek bir yaşamın sınırlarından çıkıp sayısız hayatın içine karışıyor.

Ayça’nın kalemi ise bütün bu yolculukları görünmez bir ip gibi birbirine bağlıyor. Anlatımı zarif bir dansı ya da klasik müziği andırırcasına ahenkli. Sanki düzyazı değil de, satır aralarına gizlenmiş uzun bir şiir okuyordum. Her şeyin hızla yavanlaştığı günümüzde böylesine özenle kurulmuş cümlelerle karşılaşmak benim için ayrı bir mutluluktu.

Bu arada, Ayça’nın kalemini yeni keşfetmiş bir okur değilim. On bir yıl önce internette yayımladığı kitaplarla tanışmış, o günden beri yazdıklarını hayranlıkla takip etmiş biriyim. Kitabının basılacağını ilk öğrendiğim günü de, onu elime aldığım anı da aynı heyecanla hatırlıyorum. Yıllarca zihnimde büyüttüğüm beklenti, çoğu zaman insanı hayal kırıklığına uğratabilecek kadar tehlikelidir. Fakat bu kez tam tersi oldu. Kitabı kapattığımda hissettiğim ilk şey, beklemeye değdiğiydi.

Çok uzun zamandır 468 sayfalık bir kitabı toplam bir gün ve gecede bitirmemiştim. Ama bu romanda o özlediğim zevkli okuma hissine tekrar kavuştum. “Bir bölüm daha,” derken gecenin nasıl sabaha döndüğünü fark etmedim. Uzunluğuna rağmen temposunu hiç kaybetmeyen, merak duygusunu son sayfaya kadar canlı tutabilen bir kurgu kurmak gerçekten büyük bir başarı.

Ve o son… Kelimenin tam anlamıyla insanın kalbine indiren, nefes kesici bir finaldi. Kitabın son sayfalarını kapatırken içimde hem büyük bir şaşkınlık hem de tarif edemediğim bir burukluk kaldı. Sıradaki kitabı nasıl bekleyeceğimi kara kara düşünüyorum. Hafızamda iz bırakan nefis bir okuma deneyimiydi.

10 Beğeni

Kızıl Veba — Jack London

Kızıl Veba, kısa olmasına rağmen oldukça vurucu ve etkileyici bir hikayeye sahip. Kıyamet sonrası edebiyatın ilk örneklerinden biridir. İlk olarak 1912 senesinde yayımlanmıştır.

İlk olarak yabanıl ve ilkel bir hayatın içinde yaşayan bir dedeyle torunlarını görüyoruz. Sonrasında dedeleri, torunlarına kendi gençliğinde “Kızıl Veba” olarak adlandırılan bir salgını anlatmaya başlar. Modern çağın içinde yaşarlarken, aniden meydana gelen salgın tüm canlıları etkiler ve dünyanın felakete sürüklenişi ilmek ilmek dokunur gibi anlatılır. Göçüp giden yaşamlar; bilimin, bilim insanlarının yok oluşu ve çok çok azalan dünya nüfusu. Sonunda her şeye rağmen hayatta kalanlar.

Genel olarak beğendiğim bir okuma deneyimi oldu. Geçmişin bir salgınla yitip giden modernliği ve geleceğin ilkelliği fikri çok çarpıcıydı.

Kitabı okurken aklıma takılan bir soru vardı. Epey eski olayları anlatan ve artık 87 yaşında olan dedeleri acaba ne kadar güvenilir bir anlatıcıydı? 60 yıl öncesindeki büyük bir salgını, zihinsel olarak sağlam olunsa bile bu kadar ayrıntısıyla hatırlamak mümkün olabilir mi? Torunlarına göre de bu bir hikaye gibiydi. Bu da benim şahsi yorumum olsun.

Okumamış olanlara tavsiye ederim.

15 Beğeni

Lou Andreas-Salomé - Ruth

Ruth, yeni açmış bir çiçek gibi, hayata umutla bakan taze bir ruha sahip genç kızdır. Annesi babası küçük yaşta ölmüş, amcası ve yengesinin yanında sevgiye aç olarak yetişmiştir. Okulunun bir hapishaneyi andıran duvarlarına bakar ve ardındaki hayatı hayal eder. Tanımadığı insanlara roller giydirir, adeta kendi kendine tiyatrolar oynar. Düş gücünü hikâyelere dökerek sınıf arkadaşlarını keyiflendirir.

Bu duvarların dışına, Erik adında bir öğretmen aracılığıyla çıkacaktır.

Erik, çevresindeki insanları kontrol etmeyi seven, hükmetmekten ve etkilemekten haz duyan orta yaşlı bir adamdır. Öğretmenliği de bu yüzden seçmiştir zaten. İnsanların onun anlattıkları sayesinde değişmesi hoşuna gider. Ruth ile karşılaştığında aradığını bulmuştur. Ruth, adeta yontup bir heykele çevireceği taş, elleriyle yoğurup istediği gibi şekillendireceği bir hamurdur.

Erik, Ruth’u özel ders vereceği öğrencisi olarak evine alır, daha sonra ise aralarında bir aşk başlar.

Nefret ettiğim kitap karakterleri listesinde üst sıralara yükselen Erik ile bu kitapta tanıştım işte. Erik manipülatif ve kontrol manyağı bir karakterdir. Genç kız ile aralarındaki duyguyu aşk olarak göremedim. Çünkü Erik, Ruth’u onu sevmesi ve sırf ona itaat etmesi için "groom"luyor*, beynini yıkıyor. Üstelik evli, bir zamanlar severek evlendiği felçli bir kadın olan Klara-Bel ile evli olmasına rağmen.

Aralarında cinsellik olmasa bile Erik’in, Ruth’un saf duygularını onu kendine bağlamak için kullanması mide bulandırıcı geldi bana.

Ona ne kadar kızdıysam, Ruth’u da bir o kadar sevdim. Özellikle romanın sonundaki tercihiyle. Rainer Maria Rilke’nin neden bu romandan etkilenip kızına Ruth ismini koyduğunu son sayfayı çevirdiğimde anladım.

Gerek mekân tasvirleri gerek ruh tahlilleri kitabı elimden bırakmama izin vermedi. Beni çekti, kendi dünyasına aldı. Erik’e gerçek biriymiş gibi kızgınlık duymam, Ruth’u sevmem de bunun kanıtı. 1800’lerin sonunda Moskova’ya yakın bir köyde dolaştım, kitap sayesinde bir süre. Ben çok sevdim.

*grooming: duygusal istismar yoluyla zihinsel manipülasyon.

7 Beğeni

Seneca – Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine & İnziva Üzerine

Seneca, ömrü boyunca dört imparator görmüş Romalı bir filozoftur. Genç yaşlarından itibaren doğaya uygun yaşamanın yollarını aramış bir stoacıdır. Nero’nun danışmanı olarak geçirdiği yıllardan sonra, görevinden istifa eder ve köşesine çekilir, felsefesinin derinliklerine dalmak ve huzura ermek üzere. Ne var ki bir kumpas ve iftira ile bu huzurdan çekilip alınacak, hayatı bir ölüm emriyle son bulacaktır.

Stoacılar, insanın doğaya ve evrensel akla uygun yaşayarak, dış olayların kontrolünde olmadığını kabul edip erdemli bir karakter geliştirmek suretiyle huzura ulaşabileceğini savunurlar. İki kitapçığın birleşiminden oluşmuş bu ince kitapta da Seneca, stoa ilkelerinden bir demet sunmakta.

İlk kitapçığa bakalım. Seneca’ya göre, bir bilge haksızlığa da hakarete de uğrayamaz. Bu ilk bakışta garip bir düşünce gibi görünür. Ne yani, mesela, bir bilgenin evini yaksanız, ailesini yok etseniz bu haksızlık değil mi? Fakat işin esprisi şuradadır: ne evi ne ailesini ne de eşyaları kendisine ait görmez bilge. Bilge, yalnızca ruhunun, erdeminin kendisine ait olduğunu savunur. Erdem de dış etkilerle sarsılmayan bir niteliktir.

Bilge başına gelen felaketlerde elbette üzülür ama yıkılmaz. Haksızlığı cezalandırır fakat incindiği için değil, haksızlık yapan kişiyi düzeltmek için. “Yaralanmaz olan, darbe almayan değil, darbeden incinmeyendir,” der Seneca.

Bu, tasavvuftaki “ilk ders incitmemek, son ders ise incinmemektir,” düşüncesine benzer. Zaten aynı şey olmasalar bile tasavvuftaki insan-ı kâmil ile stoacılıktaki bilge birbirlerine çok benzer. İkisi de ermiş, dünyanın geçici hâllerinden yüz çevirmiş ve kalıcı olana, erdem ya da ruha odaklanmış kişiliklerdir.

İkinci kitapçıkta ise inzivanın, kamu işleriyle ilgilenmeye olan üstünlüğünden bahseder filozof. Burada cevap verdiği şey şu eleştiridir: “Stoacılar toplumsal faydayı savunur, inziva ise bencildir.” Seneca, inzivanın aslında bencillik olmadığını anlatır.

Ona göre iki devlet vardır, biri bildiğimiz devlet, diğeri de kâinatın ve varoluşun ta kendisidir, "büyük devlet"tir. Doğamızda, kâinata yönelik bir merak vardır. Yıldızları, gezegenleri, atomları, evrenin oluşumunu merak ederiz. Henüz bilim ismi tanımlanmamış olsa da doğayı araştırmaktan ve doğa üzerinde düşünmekten, yani felsefi-bilimsel faaliyetlerden bahseden Seneca, bu faaliyetlerin insanlığın tümüne ve gelecek nesillere fayda sağlayacağını söyler. Bu, basit devlet işleriyle kıyaslanamayacak kadar büyük bir faydadır ki filozofun bu öngörüsü tutmuştur.

Küçük bir pürüzden bahsetmek istersem, satırlara sinmiş olan cinsiyetçiliği söylerim. Mesela Seneca, bir kaygıyı aşağılamak için “kadınsı kaygı” olarak tanımlıyor, ilk kitaba giriş yaparken de kadınların boyun eğmek, erkeklerin hükmetmek için yaratıldığından bahsediyor. Gerçi bu bir pürüz değil. Döneminin anlayışının bir yansıması. Antik Roma’da kadınların konumu belliyken Seneca’dan bir feminist çıkmasını bekleyemeyiz.

Ağır bir kitap değil, Roma tarihine yaptığı göndermeler dışında -onu da ilgilisi anlayacaktır- oldukça anlaşılır ve günümüzde de geçerliliğini yitirmemiş ilkelerden bahseden bir kitap.

6 Beğeni