Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Virginia Woolf – Kendine Ait Bir Oda

Kitabın özü, Woolf’un şu cümlelerinde saklı: “Kurmaca yazmak isteyen bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.”

Kitap, yazarın, “kadınlar ve kurmaca” konulu uzun denemesinden oluşmaktadır. Deneme dedim ama kimi zaman bir günlüğe dönüşür, hatta Oxbridge adlı hayali bir üniversitenin bahçesinde öyküleşir, eski zamanlarda okunmuş şiirler belirir arada. Üslubu didaktik değildir aksine serbestçe akar.

Neden medeniyete kadınların daha az katkıda bulunduğunu, bilhassa edebiyat tarihinde neden çok az kadın şair olduğunu sorgular. Bu, erkeklerin inandırmaya çalıştığı gibi kadınların eksikliğinden dolayı mıdır?

Bir düşünce deneyi yapar Woolf. Shakespeare’in aynı yeteneğe, aynı dehaya sahip hayali bir kız kardeşini yaratır: Judith. Shakespeare, yeterince boş zamana ve toplumsal desteğe sahipken Judith henüz evinde, kendi annesi babası tarafından kösteklenmeye başlayacaktır. Tam yazmaya odaklanmışken yemek yapmaya çağrılacaktır mesela. Kütüphanelere erişemeyecek, okula gönderilmeyecek, daha hayatı tanımamışken erkenden evlendirilecektir.

Bir ihtimal daha yaratır yazar, Judith diyelim ki bir oyun yazabildi ve evden kaçarak tiyatroya gitti. Tiyatronun müdürü tarafından ciddiye alınmayacak, daha kapıdayken reddedilecektir. Kardeşiyle aynı meziyetlere sahip olmasına rağmen sırf cinsiyeti yüzünden yeteneklerini kalıcı eserlere dönüştüremeyecek ve ilhamlarını dışa vuramadığı için ruh sağlığı giderek bozulacaktır.

Bir ve birkaç yüzyıl evvelinin az sayıdaki kadın edebiyatçılarının -mesela Brontë kardeşler- yapıtlarını ve ruh hallerini inceler Woolf. Satırlarında engellenmekten doğan öfkeyi ve meydan okumayı, sahip olamadıkları imkânlara duydukları özlemi görür. Cinsiyetçiliğe maruz kalmak eserlerinde bir etki bırakmıştır ve Woolf’a göre olumsuz bir etkidir bu.

Jane Austen’in sürekli bir sürü insanın girip çıktığı ve dikkatinin bölüneceği oturma odasında yazmak zorunda kalması gibi, kadın şair ve yazarlar zihinlerinde dahi yalnız olamamışlar, toplumun içlerine işleyen önyargısıyla mücadele etmişlerdir.

Yazar, ayrıca iyi edebiyatın zor koşullardan doğduğu gibi romantik anlayışa karşı çıkar. Realist olarak, bir yazarın iyi yazması için en azından geçimini sağlayabilmesi gerekir, diye düşünür.

Kurmaca yazmak isteyen bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıdır, hem fiziksel hem de zihinsel bir oda. Kimsenin etkileyemeyeceği, saf ilham ve düşüncelerini rahatsız edemeyeceği bir oda.

10 Beğeni

Percival Everett - James

8 Beğeni

Ray Bradbury - Cadılar Bayramı Ağacı

Karanlık, tekinsiz ve bir o kadar da büyüleyici atmosferi olan bir kitap. Cadılar Bayramı gecesinde arkadaşları Balbağı’nın aniden ortadan kaybolmasıyla onu aramaya koyulan sekiz çocuğun hikâyesi. Çocuklara bu arayışta rehberlik eden kişi ise adı bile tüyleri ürpertmeye yeten Bay Kefenyığını. Sonbahar yaprakları yığınından doğan Bay Kefenyığını’nın peşine takılan çocuklar, zamanı ve mekânı büken siyah bir rüzgârın sırtında müthiş bir kültür turuna çıkıyor.

İlk insandan, güneşin bir daha doğmayacağından korkan mağara adamlarından başlıyor yolculuk. Ardından Antik Mısır’ın piramitlerine, mumyalarına ve ayrıntılı cenaze törenlerine; ardından Roma’ya, İngiltere’deki ölüler tanrısı Samhain ve Druid rahiplerine; Meksika’daki renkli ama bir o kadar da hüznü barındıran "El dia de los Muertos"a yani Ölüler Günü’ne uzanıyor. Bradbury, Cadılar Bayramı’nın sadece bal kabaklarından ibaret olmadığını, insanoğlunun karanlıkla, ölümle ve bilinmeyenle kurduğu binlerce yıllık bağın bir yansıması olduğunu keyifli bir kurguyla aktarıyor.

Okurken beni en çok yakalayan şey yazarın masalsı üslubu oldu. Sayfaları çevirirken bir çocukmuş gibi hissettim. Romanın görsel gücü ise bambaşka bir seviyede. Betimlemeler o kadar canlı, renkler ve gölgeler öyle güzel işlenmiş ki zihnimde Tim Burton animasyonu oynadı. Karanlık ama bir yandan da sıcacık bir görselliği var. Kitabı Temmuz’un sondan bir önceki gününde pırıl pırıl güneşin altında okumuş olmam biraz ironik fakat çok keyif aldım.

Bu arada başlamadan önce arka kapaktaki yazıyı okuyup yanlış beklentiye kapılmayın. “Tüyler ürpertici bir korku klasiği” yazmışlar ama değil, Cadılar Bayramı temalı, öğretici yanı da olan bir masal, bir çocuk kitabı bu.

22 Beğeni

Albert Camus - Düşüş

Cezaevi yargıcı olduğunu söyleyen bir adamın hayatını anlatmasıyla başlarız. Jean-Baptiste Clamence adındaki baş karakter eskiden Paris’te yaşayan bir avukattır. Kendi deyimiyle alçak gönüllü, yardımsever ve karizmatiktir. Kendini o kadar över ki bu, okurda bir süre sonra mide bulantısı yaratır, fakat bu yazarın amacıdır zaten. Pasparlak fakat içi boş bir karakter… Kendi imajına takıntılıdır. İnsanlara iyi davranması, hatta bir yaşlıyı karşıdan karşıya geçirmesi bile egosunun cilasını parlatan bir hizmettir.

“Ben, ben, ben, aziz yaşamımda hüküm süren ve her söylediğim şeyde işitilen nakarat buydu işte,” der.

Fakat bu yorucudur. Bir rolü oynamak ve aslında o olmamak, yorucu ve anlamsızdır. Bir gün köprüden geçerken bedensiz bir ses duyar, bir gülüş. Onun hâliyle dalga geçen bir kahkaha. Bu ses, adeta Camus’nün absürdizminin canlanmış hâlidir. Bu gülüşü duyan avukat artık kendini kandıramaz ve hayatının anlamsızlığıyla yüzleşmek zorunda kalır.

Camus’ye göre hayatın kendiliğinden var olan bir anlamı yoktur ve insan, anlam bulma ihtiyacıyla anlamsız bir evrende yapayalnız kalakaldığında bu saçmalıkla yüzleşir. Bu gerçeğin farkına varan bireyin intiharla kaçmak yahut inançla ya da felsefeyle örtbas etmek yerine, hayatın anlamsızlığını kabullenip o şekilde yaşaması gerekir.

Bizim avukat henüz böyle bir kabullenişe hazır olmadığı için, eğlence ve hazza sığınır. Cinsellik ve sarhoşlukla gününü gün etmeye başlar. Gülüşün sesini kısabilir fakat susturamaz. Bohem yaşamın da bir çözüm olmadığını anlar.

"Tükürük hücresi"nden bahseder. Daracık olduğu için sadece ayakta durulabilen ve kapısının suçlunun çenesinin hizasında bittiği hücrelerdir. Gardiyanlar gelip geçerken suçlunun yüzüne tükürür ve suçlu, yüzünü silemez.

İnsanların, din ya da ahlak kuralları olmadan da suçluluğu yaratıp cezalandırabileceğini bu örnek üzerinden anlatan avukat, herkesin birbirini yargılayarak mecazi tükürük hücrelerine kapattığını söyler. Herkes yargıçtır, herkes birbirine karşı suçludur ve bunun mantıklı bir sebebi yoktur.
“Ama insan acılarının en büyüğü yasasız yargılanmaktır.”

Jean-Baptiste’in asıl kurnazlığı bu noktada başlar. Yargılanmaktan ve vicdan azabıyla tek başına yüzleşmekten korktuğu için dahice bir kaçış yolu bulur: Önce kendini yargılamak, sonra da herkesi kendi suçuna ortak etmek. Çünkü eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir.

Modern insanın yüzüne tek bir soru çarpar kitap: Kendi sahte ahlakımızın ve bencilliğimizin konforunda yaşamaya devam mı edeceğiz, yoksa aynadaki o ikiyüzlüyle yüzleşecek cesareti gösterecek miyiz?

17 Beğeni

Kaybolan O Günler —

20’li yaşların başında bir akrobat olan Lubin, hayatındaki bazı günlerin eksik olduğunu fark eder. Öteki kişiliğinin varlığını böylece öğrenir. Onunla iletişim kurup hayatını dengeli şekilde sürdürmeye karar verir. Ancak işler beklediği gibi gitmeyecektir.

Çizgi romanı beklediğimden daha fazla sevdim. Son sayfalarda resmen ağladım. Tek şikayetim neden ve nasıl sorusuna hiçbir cevap alamamış olmak oldu. Finale kahroldum.

18 Beğeni

Seneca - Mutlu Yaşam Üzerine & Yaşamın Kısalığı Üzerine

Stoacı felsefenin en önemli temsilcilerinden Seneca’nın iki temel eserini barındıran bir kitap.
Yaşamın Kısalığı Üzerine’den başlayalım. Bu kitabın ana fikri şu cümlede gizlidir: “Kısıtlı bir zamanımız yok, sadece çoğunu boşa harcıyoruz.”

Ona göre insanların ömrün kısalığından şikâyet etme nedeni zamanı iyi değerlendirememeleridir. Açgözlülük, şehvet, haz düşkünlüğü, üşengeçlik ve onun tersi işkoliklik, hırs gibi kötü hasletler yahut sürekli başkalarıyla meşgul olarak kendi içine dönmeyi unutmak, ömrü boşa geçirmenin nedenleridir.

Tarihte ileri gelen Romalılardan bahseder filozof. Mesela imparator Augustus’un inzivayı arzuladığını söyler. Zenginlik ya da yüksek makamlar çoğu zaman sahibine yük olmakta, sorumluluklarıyla bunaltmaktadır. Oysaki bunlar sıradan insanların en çok istediği şeylerdir. Seneca’ya göre bir insanın zamanını iyi değerlendirmesinin yolu onu kendi kendisine adamak, kusurlarını gidermeye ve bilge olmaya çalışmaktır.

Zamanı üçe ayırır: geçmiş, şimdi, gelecek. Geçmişi unutanların, şu anı es geçenlerin ve gelecekten korkanların ömrü çok kısa ve kaygıyla doludur. Onlarca yıl yaşasalar bile ömürleri verimsiz olduğu için kısa sayılır. Filozof, bu insanlara, boş vaktin de ağır geldiğini ve hemen meşgul olacak bir iş aradıklarını söyler.

Buraları okurken günümüze döndüm bir an. Kendi kendimizle baş başa kalmaktan nasıl kaçtığımızı fark ettim. Her boş anında sosyal medyaya koşup, kısa videolar kaydırarak zaman harcamak birçoğumuzun alışkanlığı. Halbuki ne büyük bir israf.

Bu kısmın incelemesini internette gördüğüm şu sözle bitiriyorum: Hayatına gün ekleyemezsin fakat günlerine hayat ekleyebilirsin. Günlerimizi dolu dolu geçirerek “yaşadım” diyebilmek dileğiyle.

Mutlu Yaşam Üzerine… Seneca kardeşi Gallio’ya hitaben yazdığı bu kitapta, mutluluk yolunun çoğunluğu takip ederek bulunamayacağını söyler.

İlk sayfadaki şu cümleyi okurken Robert Frost’un meşhur şiiri ve bir Kur’an ayeti çağrıştı aklımda.

“… bu yolculukta en çok ayak basılmış ve en iyi tanınan bu yol seni en çok aldatacak yoldur.” (Seneca)

“iç geçirerek anlatacağım bunu ben,
nice yaşlar nice çağlar sonra bir yerde:
bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
ben gittim daha az geçilmişinden,
ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.” (Robert Frost, çeviren Selahattin Özpalabıyıklar)

“Yeryüzünde bulunanların çoğu, kendilerine uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar ve temelsiz bir tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar.” (En’am Suresi, 116. ayet)

Mutlu bir yaşama ulaşmanın "en yüce iyi"nin peşinden gitmekle olduğunu söyler. Bu “en yüce iyi” dış şartlardan etkilenmeyen ve insanın kendi içinde sağlam olarak duran erdemdir.

Seneca, Epikürcülerin haz ile erdemi yan yana koyan yaklaşımını eleştirir. Epikür felsefesinde erdem, nihai hedef olan hazza ulaşmak için bir araç olarak görülürken Stoacı gelenekte erdem, başka hiçbir gerekçeye ihtiyaç duymayan başlı başına bir amaçtır. Seneca’ya göre erdemli bir yaşam insana içsel bir huzur ve haz verebilir ancak bu haz eylemin nedeni değil, yalnızca kaçınılmaz bir yan ürünüdür. Çiçeğin açması nasıl kokuyu beraberinde getirirse, erdem de hazzı getirir ama çiçeğin açma nedeni koku yaymak değildir.

Bunun ardından zenginliğine yapılan eleştirilere sert bir dille yanıt verir. Filozof, kendisinin bir bilge olmadığını ve bilgeliği amaç edindiğini söyler. Ayrıca zenginlik ve iyi şartlar, bilge için kınanacak bir durum değildir. Arzulanabilir, yararlı ve yaşamı kolaylaştıran bir şeydir. Bilge parayı önemsemese bile iyi amaçlar için onu isteyebilir. Kolay ve keyifli bir yaşamı tercih edebilir. Başına zorluklar gelirse yılmaz ve pes etmez fakat bu zorluğu isteyeceği anlamına gelmez. Bilge parayı elinde tutar, yüreğinde değil. Böylece Seneca, bilgeliği, çilecilikten ayırmış olur.

Sonuç olarak her iki diyalog da aslında bize aynı şeyi söylüyor: Sorun ömrümüzün kısalığı veya hayatın zorlukları değil, bizim neleri dert edip zamanımızı nelere harcadığımız. 2000 yıl önceden gelen bu uyarılar, özellikle her şeyin çok hızlı tükendiği günümüzde durup kendimize bakmak için bir fırsat.

16 Beğeni


John Steinbeck-Gazap Üzümleri

Gazap Üzümleri’ni okudum. Daha önce yazardan Fareler ve İnsanlar ile Bitmeyen Kavga’yı okuyup çok beğenmiştim. Bu kitabı da okuyup çok beğendim ama bir pişmanlığım oldu bu kitaptan sonra. Bitmeyen Kavga’yı keşke Gazap Üzümleri’nden sonra okusaymışım.

İki kitap arasında bir devamlılık veya karakter ortaklığı yok ama Gazap Üzümleri bir fikrin, hareketin oluşumunu anlatırken Bitmeyen Kavga’da ise bu oluşumun meyvelerine şahit oluyoruz.

Kitabın kendisine dönecek olursam kitap 30’lu yıllarda geçiyor. Büyük Buhran’dan sonra ekonomik olarak zor duruma düşen Orta Amerikalıların Toz Çanağı adı verilen bir kuraklıktan sonra topluca iflas etmeleri ve bankaların çiftçileri topraklarından sürmesini anlatıyor.

Topraklarından edilen çiftçiler yeni bir yaşam kurmak için dağıtılan el ilanlarına inanıp zorlu koşullarda Kalifornia’ya topluca göçerler. Kitap boyunca bu göç sırasında başlarından geçenler ve göç sonunda Kalifornia’daki yaşam koşulları anlatılır.

Büyük sermayedarlar ve yozlaşmış bürokrasinin el ele vererek kendi insanlarına yaşattıkları zulmü okurken çok etkilendim ve derin düşüncelere daldım. Kitabın sonuyla da duygusal olarak sarsıldım.

Tom Joad ve ailesinin başından geçenleri okumayı tüm okurlara tavsiye ederim.

16 Beğeni

En bayıldığım bilimkurgu serisi. Askerdeyken daha ayrıntılı okuma şansım oldu. Efsane bir evren, bu Vakıf…

1 Beğeni

En son Robert A. Glover 'ın “No More Mr.Nice Guy” kitabını okuyordum.

1 Beğeni

Askerdeyken okumuştum ve beğenmiştim. Tekrar okumalıyım dediğim kitaplardan biridir.

3 Beğeni

Mars serisini okumaya başladım. Zor ilerleyen bir kitap. Bilim yönü ağır, sert bilimkurgu türünde. Bunları yazmamın daha özel bir nedeni var. Bana okuduğumu daha iyi anlamama yardımcı olacak bir Mars haritası arıyorum. (Keşke kitapla birlikte ama ayrı bir şekilde bir büyük ve kuşe kağıda basılmış harita verilseydi.)

2 Beğeni

Ah, Anne — Fazlı Necip

Ah, Anne 1925 — 1926 yılları arasında Fazlı Necip’in çıkardığı bir dergide tefrika olarak yayımlanmış, ancak kitaplaştırılmamıştır. Roman, yazarın hayatından izler de barındırır.

Konusu: Geçmişin adetlerine sıkı sıkıya bağlı, yeniliği dinsizlik sayan bir anne ile onun etkisinden çıkıp modernliği savunan oğlunun romanıdır.

Romanın kahramanı Nedim, çok küçük yaşta yetim kalmıştır. Annesi tarafından başta mektebe gitmesine bile karşı çıkılmış, geleceğine, mesleğine dek karar verilmek istenmiştir. Daha serbest yaşam süren ve modernlikten korkmayan bir anne ile çocuklarının romana dahil olmasıyla Nedim’in gelecek hayalleri değişir.

Romanda anne-oğul çatışmasını görürüz. Bir anneye duyulan sevgi mi daha büyüktür yoksa kişinin kendi mutluluğu mu daha önemlidir? Çevresini mutlu etmek isterken birey kendi mutluluğunu heba etmeli midir? Seçim yapabilen kadınlar yerine her şeye itaat eden kadınlar mı saygı uyandırır? Sonunda çocuklarını eğlence ve menfaat olarak gören aileler mi kazanır? Romanda bu soruların her birine az ya da çok cevaplar veriliyor.

Eski ve yeni çatışması Türk romanlarında hep işlenir ama Fazlı Necip gibi farklı işleyen bir yazar görmek gayet hoş bir deneyim oldu. Kitabı ilk gördüğümde Ah, Anne ismiyle dikkatimi çekmişti. Okuduktan sonra bu içlenmeyi anladım. Fazlı Necip kesinlikle okunmayı hak eden bir yazar. Türk edebiyatında daha bilmediğimiz yazarlar olması üzücü…

Fazlı Necip, kendi yaşadığı döneminin olaylarını da eserlerine katıp işleyen bir yazarmış. Bu eserinde de İttihat ve Terakki Cemiyeti, I. Dünya Savaşı gibi olaylar var ve yazar baskıcı hükümetlere serzenişlerde dahi bulunuyordu.

12 Beğeni

Salah Birsel - Amerikalı Tolstoy

Salah Birsel’le tanışmama vesile olan bu kitap ile kendine has bir deneme evrenine girdim. Kitap, İstanbul sokaklarından edebiyat dedikodularına, ağaçların sonbahar serüveninden tarihi ihbarnamelere uzanan 20 farklı denemeden oluşuyor.

Yazar dili adeta bir enstrüman gibi çalıyor. Sokak ağzını ya da Türkçenin kenarda köşede kalmış kelimelerini metinlerine öyle bir kıvraklıkla yediriyor ki, küfür veya kaba saba durmak şöyle dursun, dilin neşesi ortaya çıkıyor. Metinde acayip canlı bir hava var. Başta birçok kelimeyi anlamadım, ne oluyoruz dedim ama sonra dile alıştıkça tat verdi.

İlk denemelerde kendimi İstanbul’un hiç bilmediğim sokaklarında, bir çınar ağacının altında buldum. Birsel’in doğaya ve özellikle ağaçlara dair gözlemlerini okurken insan bir an durup doğaya karşı ne kadar körleştiğimizi düşünüyor. Günlük koşturmaca içinde yanından geçip gittiğimiz bir yaprağın meğer ne çok hikâyesi varmış diyorsunuz. Bazı sokakları internetten aratıp gözümde daha iyi canlandırmaya çalıştım. Bahsettiği ağaçların fotoğraflarına bakarken bir deneme kitabı okurken botanik bilgimin genişleyeceğini de düşünmezdim.

Gözlemlemek, duyumsamak, ayrıntıyı fark etmek ve bütün bunları okura yaşatabilmek; yazarlık bu demek sanırım. İstanbul’a yolum yeniden düşerse, kitapta adı geçen sokaklara uğramak istemem de biraz bundan.

İlerleyen denemelerde ise edebiyat tarihinin kamera arkası diyebileceğimiz nefis anekdotlar başlıyor. Çehov’un Tolstoy’a duyduğu o devasa hayranlığı, Tolstoy’un Çehov’un “Duşeska” öyküsünü kahkahalarla dört kez okumasını ya da James Joyce’un tek bir cümlenin ritmini tutturabilmek için saatlerce tek bir kelime üzerinde durmasını okurken yazarların da bizler gibi insanî tutkuları, takıntıları olduğunu hissediyorsunuz.

Kitaba adını veren en sondaki “Amerikalı Tolstoy” denemesi ise işin rengini biraz daha değiştiriyor. II. Abdülhamid döneminin sivil polis raporlarına, hafiyelik teşkilatına ve dönemin absürt kaçan ihbar mekanizmalarına odaklanıyor. Tarihsel gerçekleri ve biyografik detayları, Salah Birsel o mizahi ve hafif alaysı süzgecinden geçirerek anlatınca ortaya okumaya doyulmaz bir deneme çıkmış. Kitabın en uzun denemesi ama en hızlı okuduğum da bu.

İstanbul’a, edebiyata, tarihe ve gündelik hayata yeni bakış açılarıyla bakmayı öğreten bir deneme kitabı. Ben sevdim.

Bu arada Proust’tan da bahsediyor bir denemede, aklıma direkt @sultiderler geldi. :blush:

14 Beğeni

O zaman listeye eklendi :partying_face: Çok teşekkür ederim :pink_heart:

3 Beğeni

Bessel van der Kolk - Beden Kayıt Tutar

Bir insan neden kendisine iyi davranan birinden uzaklaşır? Neden bazı insanlar tehlike ortadan kalktıktan yıllar sonra bile hâlâ tehlikedeymiş gibi yaşar? Neden bazı acılar anlatılamaz, hatta hatırlanamaz?

Bu kitap, travma konusunda oldukça güçlü bir kaynak. Van der Kolk, travmayı yalnızca zihinde olup biten bir şey olarak değil bedenin, beynin, ilişkilerin ve kişinin dünyayı algılama biçiminin tamamını değiştiren bir deneyim olarak anlatıyor.

Kitabın ilk kısmında travmanın ne olduğuna ve insan beyninde neleri değiştirdiğine bakıyoruz. Burada beni en çok etkileyen şeylerden biri, travma yaşayan insanların davranışlarını dışarıdan değerlendirmenin ne kadar kolay, anlamanın ise ne kadar zor olduğuydu. Oltaya yakalanmış bir balığın çırpınışlarını gören arkadaşları onun çıldırdığını düşünür ama balık aslında hayatını kurtarmaya çalışmaktadır.

Travma da öyle. Travma geçirmiş bir insanın öfkesi, kaçışı, donup kalması ya da kendisini sabote etmesi de bazen dışarıdan anlamsız görünebilir. Oysa beden hâlâ geçmişteki tehlikeye cevap veriyor olabilir. İnsan kendisine “Artık geçti” diyebilir ama beden buna her zaman inanmayabilir.

İkinci kısım, “Travma Altındaki Beyin” başlığını taşıyor. Nörobilimin ve modern görüntüleme teknolojilerinin sunduğu veriler ile yazar, beynimizin alt merkezleri olan amigdala ile mantıksal kararlar alan prefrontal korteks arasındaki iletişimin travma anında nasıl koptuğunu beyin görüntüleriyle aktarıyor.

Beyin taramaları gösteriyor ki dehşet anında beynin konuşma merkezi adeta felç oluyor. Geçmiş ile bugün arasındaki köprü yıkıldığında kişi, olay kırk yıl önce de yaşansa sanki şu anda oluyormuş gibi tehlike alarmı vermeye devam ediyor. Travma zamansız ve sözsüz bir deneyim. İyileşme ise geçmişle bugün arasında yeniden bir köprü kurmayı gerektiriyor.

Kitap ilaçları bütünüyle reddetmiyor ama iyileşmenin yalnızca belirtileri gidermek olarak görülmesine itiraz ediyor. Çünkü mesele yalnızca kaygıyı, uykusuzluğu ya da öfkeyi azaltmak değil, kişinin kendisiyle yeniden ilişki kurabilmesi.

Kitabın üçüncü kısmı ise erken çocukluk döneminde güvenli bağlanma kuramlarına ve gelişimsel travmaya ayrılmış. Yazarın bu kısımdaki tespitleri içimde derin bir sızı bıraktı. Çünkü mutlu bir çocukluk geçirip daha sonra travmatik bir olay yaşayan yetişkin bir birey eski mutlu anılarına tutunabilirken, istismar deneyimi olan çocukların iyileşmesi daha zor. Çünkü ne güvendikleri biri olabilmiş ne de mutlu anıları.

Çocuklukta güvenli bir liman bulamayan, ihmal veya istismara uğrayan bireylerin öz farkındalık yetilerini nasıl kaybettiklerini sarsılarak okudum.

“Kronik çocukluk dönemi travması yaşayan bireylerdeki öz farkındalık eksikliği bazen öyle şiddetli olmaktadır ki aynaya baktıklarında kendilerini tanıyamazlar.”

Büyüdüğümüz ev, güvenliğimizi inşa ettiğimiz ilk yer. Fakat o ev kâbusun kaynağına dönüştüğünde beden de zihin de savunma mekanizması olarak kapatıyor kendini.

Dördüncü kısım olan “Travmanın Etkisi”, belleğin doğasını ve travmatik anıların normal anılardan nasıl ayrıştığını inceliyor. Normal bir anı zamanla silikleşip bir hikâyeye dönüşebilirken, travmatik bellek zamansızdır, beden o anı hiç bitmemiş gibi taşır. İnsan yaşadığı o tarifsiz dehşetten sonra dünyayı güvenli bir yer olarak görmeyi bırakıyor.

Kitabın en dürüst ve cesur yanlarından biri de yazarın travmanın sosyo-politik boyutlarına değinmesidir. Van der Kolk, travmayı siyasetten veya toplumsal adaletsizlikten ayıramayacağımızı net bir dille ifade eder: “Günümüz dünyasında posta kodunuz, genetik kodunuzdan daha fazla bir şekilde güvenli ve sağlıklı bir hayat sürüp süremeyeceğinizi belirliyor.”

Yoksulluk, güvensizlik ve sosyal izolasyon travmayı çoğaltır çünkü incinen insanlar, kendi acılarıyla yüzleşemedikçe diğer insanları incitmeye devam ederler.

Son kısım olan “İyileşmeye Giden Yollar” ise tüm bu karanlık tablonun ardından derin bir nefes aldırıyor ve umudun kapısını aralıyor.

Van der Kolk, sadece klasik konuşma terapilerinin veya ilaç tedavisinin travmayı iyileştirmede yetersiz kaldığını dile getiriyor. Zira ilaç sektörü devasa bir kâr kapısı olduğu için tıp dünyası ilaca dayanmayan yöntemleri çoğunlukla “alternatif” diyerek kenara itmektedir.

Oysa travma bedene kazındığı için, iyileşme de beden üzerinden gerçekleşmelidir. EMDR, yoga, tiyatro, nefes egzersizleri ve neurofeedback gibi yöntemlerin beyni ve bedeni nasıl yeniden yapılandırdığını gerçek vaka örnekleriyle anlatıyor. İyileşmenin özü, kişinin kendi bedeninde yeniden güvende hissetmesidir.

Xhosa dilindeki o harika kelimeyle, Ubuntu anlayışıyla bitiriyor sözünü yazar: “Benim insanlığım senin insanlığına ayrılmaz bir şekilde bağlıdır.”

İnsan tek başına değil ancak ortak kaderi, güveni ve paylaşımı hissettiğinde iyileşir.

Kitabı okuma nedenim, bir roman yazarı olarak, karakterlerimi daha iyi anlamak, özellikle onların geçmişte yaşadıkları şeylerin bugünkü davranışlarına nasıl sızdığını görebilmekti. Bitirdiğimde ise sadece kurgusal karakterlerime değil, sokakta yanımdan geçen insanlara ve en çok da kendime bambaşka gözlerle bakmaya başladım. Kitap boyunca yazarın ne kadar sade, yargısız ve insan sıcaklığıyla dolu bir dille vakalarına yaklaştığını görmek beni etkiledi.

Gerçekten de “çektiğimiz ıstırabın en önemli kaynağı kendimize söylediğimiz yalanlar” ve kendimize söylediğimiz yalanları bırakıp bedenimizin tuttuğu kayıtlarla yüzleşmek büyük bir cesaret gerektiriyor. İnsanı, insanın acısını ve o acının bedendeki sessiz yankılarını anlamak isteyenler için uzun süre akılda kalacak bir kitap.

10 Beğeni

Jose Luis Sampedro - Etrüsk Gülümsemesi

6 Beğeni

Kaplan Kaplan — Alfred Bester

Yazar, bilimkurgu türünün öncülerinden ve siberpunk’ın fikir babalarındandır.

İlk olarak 1956 senesinde İngiltere’de, William Blake’in ‘The Tyger’ şiirinden adını alıp Kaplan! Kaplan! olarak yayımlandı. Yazarın yayımlanan ikinci romanıdır. İlk romanı Yıkıma Giden Adam’dır.

Konusu: Hikaye, 24. yüzyılda aşırılıklarla dolu bir çağda geçiyor. Jauntlamanın (ışınlanmanın) bulunup yaygınlaştığı, ekonomik ve sosyal dengenin bunun üzerine kurulu olduğu bir düzen var.

Ana karakter Gulliver Foyle, uzay aracında giderken jauntlayarak kaybolur. 170 gündür uzayda yaşamla ölüm arasında gidip gelir. Sonunda kendisini kurtaracağı sandığı bir uzay gemisi onu almadan uzaklaşır. Okuma yazmayı bile iyi bilmeyen, sosyal becerileri eksik olan Gully’de bu terk edilme durumu bir kıvılcım yakar: intikam.

Sonrasında macera üzerine macera yaşanır. Düşmanların bir bir açığa çıktığını görürüz. Kaplan! Kaplan! bir avcıdır. Kesinlikle hoş bir ana karakter değildir. Sevilmek bir yana kitabın başında oldukça kaba, vahşi ve kötücül davranışlar sergiler.

Kitabın anlatımı oldukça akıcı ve hayal gücü üzerinde etkisi büyük. Biraz sinematik bir yanı var. Hikayesi okuyucuyu kurgunun içine çekecek denli sağlam ve vurucu. Sonlara doğru biraz belirsizlikler var. Bir cevaba ulaşılıyor ama insanda sanki genel bir şaşkınlık uyandırıyor. Kitabın son sayfalarında kelimelerin zihinsel şablon gibi belirmesi hoşuma gitti. Telesevk, jauntlama gibi kelimeler dilime yapıştı.

Son olarak şunu söyleyeyim: Gully Foyle, Monte Cristo Kontu Edmond Dantés’den ilham alınarak yaratılmış. Tabii ondan epey farklı biri…

Daha önce Yıkıma Giden Adam’ı okumuş, beğenmiştim. İnternette başka bir romanını da okuduğumu hatırladım sonra. Bu üç kitap üzerinden kişisel bir çıkarım yapasım geldi. Bester’in yazdığı ana karakterler nedense hep bir kaçık, takıntılı ve hırs dolu.

Kitabı okumadıysanız, en iyi bilimkurgu romanlarından biriyle tanışmak isterseniz şiddetle tavsiye ederim.

Kitaptan bir alıntı:

Gully Foyle’dur benim adım
Dünya’dır vatanım.
Derin uzayda gezerim
Ve ölümdür istikametim.

11 Beğeni

Maggie O’Farrell - Esme Lennox Nasıl Yok Oldu

“Altmış bir yıl, beş ay, dört gün.”

Eskiden, Batı’da, erkeklerin bir pratisyen hekimin imzasıyla eşlerini ve kızlarını akıl hastanesine yatırma hakkı olduğunu biliyor muydunuz?

Şimdi kitapla doğrudan ilgisi olmayan bilgiler vereceğim.

Elizabeth Packard’ın hayatını okumanızı tavsiye ederim. Onun mücadelesi sonucunda 1867’de Packard Yasası çıktı, ABD’de, delilik iddiasıyla suçlanan tüm kişilerin kamuya açık bir duruşma hakkına sahip olduğunu garanti eden ve kişisel özgürlüğü koruyan bir yasa.

Fakat bu yasa belli ki İngiltere’ye uğramamıştı.

Kitap yorumuna başlıyoruz.

Spoiler içerebilir.

Iris adında bir genç kadın, bir akıl hastanesinden telefon alır. Euphemia Lennox adında bir akrabasından bahsederler. Iris böyle birinin varlığını hiç bilmemektedir. Bütün ailesini kaybetmiştir, yalnızca hiç kardeşi olmadığını söyleyen, Alzheimer hastası babaannesi Kitty yani Kathleen Lennox vardır.

Derken geçmişe gideriz. Esme adında bir kız çocuğunu tanırız. Alabildiğine özgür bir hayal dünyası vardır. Ailesinin dayattığı katı görgü kurallarına uymayı hiç sevmez.

Esme büyür, bir genç kız olur. Özgür ruhu var olmaya devam etmektedir. Ablası Kitty, ailesinin ve o dönemin kendisinden beklediği genç kız tipolojisine uyar ve evlenmek için can atarken, Esme üniversiteye gitmek, eğitimine devam etmek ister. Ama babasından büyük bir tepki alır.

Annesi, Esme’nin saçlarını modaya uygun olarak kısacık kesmek için ısrar eder ama Esme uzun saçlarını sevmektedir. Bir gün annesinin elbisesini üzerinde dener. Bu son damla olur.

Bütün bu “asilikler”, babaya korkunç bir karar aldırır. Esme, bir kolunda babası, diğer kolunda doktor, bir hastane koğuşuna doğru sürüklenmektedir. “Deli” damgası yemiştir. Yatağa bağlanır, kıyamadığı uzun güzelim saçları gümüş makasla kesilir. Bir yanlışlık olduğunu düşünür Esme. Kısa zamanda serbest bırakılacağına inanmak ister.

Esme’nin umudu ablası Kitty’dir. Mektup üstüne mektup yazar. Hemen gelsin diye… Onu kurtarsın diye… Bilmiyordur ki özgürlüğünü, yalancı şahitlik yaparak elinden alan da Kitty’dir. Sevdiği adamı ve bebeğini de…

Günler geçer. Sonra aylar. Sonra yıllar.

İçim acıyarak okudum romanı. Fakat sonra üzerine düşündüğümde, kitapta görmezden gelemediğim bir mantık daha doğrusu tarihsel hata olduğunu fark ettim.

Kitapta tam bir tarih geçmiyor. Ancak bir sahnede Iris’in cep telefonu çalıyor. Başka bir sahnede ise Alex bir internet sitesi üzerinde çalıştığını söylüyor. Bundan dolayı söyleyebiliriz ki Iris’in yaşadığı dönem 2000’den sonrası.

Esme’nin akıl hastanesine kapatıldığı tarih en iyi ihtimalle 1939, daha öncesi olamaz.

E kardeşim…

1939-45’te dünya savaşı çıktı. Ondan sonra dünyada paradigma değişimi yaşandı. 1960’larda ikinci dalga feminizm hareketi başladı. 1969’da hippiler vardı. 70’lerde, 80’lerde psikiyatri alanında ve hasta hakları bakımından büyük gelişmeler oldu.

Biri de demedi ki bu kadının aklı başında, dosyasında da sırf ailesine asi olduğu için buraya getirildiği yazıyor, biz bu kadını serbest bırakalım diye.

Bu hikayenin gerçek olması durumunda, Esme en geç 1960’larda, 40’lı yaşlarında bir kadın olarak serbest kalırdı.

Böyle olsa daha gerçekçi olurdu, üstelik dram dozundan taviz vermeden. Çünkü boş yere 15-20 yıl akıl hastanesinde hapis kalmış, bebeği elinden alınmış, sonra ailesi tarafından sahip çıkılmayıp hayatını tek başına kuran bir karakterin hayatı da yeterince dramatiktir. Fakat o zaman final boşa düşerdi.

Not: Tarihsel gerçeklik konusundaki yorumumdan pek emin olamadığım için, yapay zekâya sordum. Cevabını not düşeyim.

"İngiltere’deki eski akıl hastanelerinin (asylum sistemi) tarihi göz önüne alındığında, kurumlaşmış sistemlerin ne kadar korkunç birer “girdap” olduğu biliniyor.

Kurumsal Hafıza Kaybı: 20. yüzyılın ortalarında bu tür devasa akıl hastanelerine kapatılan ve dış dünyayla bağı tamamen koparılan pek çok hasta, zamanla sistemin unutulmuş birer demirbaşı haline gelebiliyordu. Ailesi tarafından ziyaret edilmeyen, dışarıda arayanı soranı olmayan ve dosyasına ‘toplum için uyumsuz/tehlikeli’ damgası vurulan hastalar, 60’lardaki veya 70’lerdeki reform dalgalarından maalesef haberdar olamayabiliyor ya da doktorların ‘kronikleşmiş’ ön yargıları yüzünden göz ardı edilebiliyordu.

Yazar Maggie O’Farrell, Esme’nin içeride unutulma halini biraz da bu ‘mutlak terk edilmişlik’ ve kurumun karanlık yüzü üzerine kuruyor."

Kitabın bir eksisi de yazarın yazım tarzı. Paralel kurgu hem okurken sevdiğim hem de yazarken kullandığım bir tekniktir. Fakat kitapta, bakış açıları arasında çok hızlı geçiş yapılabiliyor ve kimin gözünden baktığınızı geç anlıyorsunuz. Ayrıca yazar bazı olayları direkt yazmıyor, sadece ima ediyor yahut o asıl eylemin hemen sonrasını betimliyor ve sizin anlamanızı bekliyor. Finalde ne olduğunu anlamak için iki kez okudum.

Bu dezavantajları bir kenara koyarsak akıcı ve etkileyici bir roman. Okumazsanız bir şey kaybetmezsiniz ama okuyunca da pişman etmez. 10 üzerinden 6 veriyorum.

4 Beğeni