Mehmet Berk Yaltırık’ı Anadolu Korku Öykülerinden keşfedip tüm kitaplarını aldım. Yazarı daha önceden tanıyordum ama yazdıklarının içeriği hakkında ok bilgim yoktu. Kendisinin yazdığı kısa öyküyle başlayan maceramız gayet güzel devam ediyor.
Kan sahibi aslında uzun öykü veya novella diyeceğimiz bir eser. Osmanlı zamanında balkanlardan geçen bir hikaye anlatılıyor. Yazarın iki çok güçlü tarafı var. Birincisi çok akıcı olan dili, ikincisi ise tarihe ve kültüre olan hakimiyetini çok iyi ortaya çıkarması. Genelde Türk korku eserlerinde Türk Kültürü ile korku öğeleri bir araya getirilirken Amerikan klişelerine kayılır. Ancak yazar bu konuda çok başarılı.
Türk kültürüne veya korku türüne meraklıysanız kesinlikle tavsiye ederim. Puanım 8/10
Verity - Colleen Hoover
Kitaplardan her zaman edebi değer beklemem. Sıkıntılı ve stresli hayatımızda, bazen tv izlemek veyahut telefona bakmaktansa akıcı bir kitap okuyayım, hem zihnimi toplarım, hem de güzel bir macera yaşamış olurum diyerek gerilim - gizem türü diyeceğimiz, popüler kitapları okumayı severim. Verity isimli gerilim-gizem kitabı goodreads üzerinde yaklaşık 4 milyon oyla 4.3 puan ortalaması yakalamış bir kitap. O sebeple kitabı büyük beklentiyle okudum. Kitap puanına yakışır bir şekilde inanılmaz sürükleyici, elinize aldığınızda 1-2 gün içinde 300 sayfayı size farkettirmeden okutuyor.
Kitabın güzel taraflarından önce kötü tarafından bahsedeyim. Kitapta çok fazla gereksiz romantizm var, aşk var. Bunu pek sevmiyorsanız biraz canınızı sıkabilir, aynı benim gibi.
Diğer taraftan ise kitabın kurgusu biraz fazla klişe olsa da, olayların anlatımı, gelişimi güzel kotarılmış. Bu tür kitapların genel yapısı olan sondaki büyük sürprize kendinizi hazırlıyorsunuz. Sondaki sürpriz güzel olsa da benim kafamda bazı şeyleri tatmin etmedi. Yazar sona hazırlanırken arada bazı mantıksal fedakarlıklar yapmış, bu da kitabın bağlandığı yerde bazı mantık hatalarına yol açıyor.
Türü seviyosanız tavsiye ederim. Bu kitabı merak ettiyseniz de önce Freida Mcfadden hizmetçi kitabını okuyun. Bu kitaba göre daha iyidir. Bu arada bu kitabında filmi çıkacakmış. Hiç şaşırtmadı.
Bu yıl ilk kez katıldığım #bizimbuyukchallengeimiz etkinliğinin sonuna gelmiş bulunmaktayım, aslında günler önce bu kitabı bitirmiş ve challenge maddelerini tamamlamıştım ama ancak paylaşma fırsatı bulabildim. Şu an 2026 için okuma listeleri yapılırken, yine bu challenge sayesinde okuyacağım 25 kitabı belirledim bile. Sizlerle paylaşmak için sabırsızlanıyorum.
Metis’in bilim serisinden okuduğum ilk kitap “Dağınık Zihin” oldu. Konusu nedeniyle ilgimi çektiği için bu maddeye onu layık görmüştüm ama hata ettim galiba. Maalesef çok keyifsiz bir okuma yolculuğu oldu, kitabın içeriğinin sürekli tekrara dayalı olması ve bilimsel terimlerin bende yarattığı sıkıcılıktan dolayı, bunaldığım bir atmosfer vardı eserde. Geçen sene okuduğum “Çalınan Dikkat” gibi bir kitap olabileceğini düşünmüştüm, fakat beklentilerim beni yok etti. Beklentiye girdiğimde bu durumu çok sık yaşıyorum halbuki, bazen bu huyumu geride bırakamıyorum.
Kitabın sonunu getirebildiğim için kendimi tebrik ettim, çünkü güzel şeyler öğrendim. Odaklanmak, dikkat ve ertelemek gibi etkenler son yıllarda beni her anlamda ilgilendirdiği için işime yarar bilgileri topladığıma inanıyorum. Yarım bırakma huyum olmadığı için sevindim diyebilirim.
Dağınık Zihin’de çok güzel konu başlıkları var. Özellikle teknolojinin etkileri hakkında yazılanlar hoşuma gitti. Yaşadığımız yüksek teknoloji çağında, tüm bunları bilinçli kullanmanın yollarını bulmalı ve kendimi kontrol etmeliyiz.
Keşke bilimsel bir kitap olmasaymış, yani deneme tarzında yazılsaydı “Çalınan Dikkat” gibi bir başucu kitabı olabilirdi bence. “Bu bilim serisinden bir kitap, ne demek bilimsel olmasaymış,” diyebilirsiniz belki. İşin içinde “bilim” olduğunda ben geriliyorum sanırım. Bilimin yanında “kurgu” olsa tadından yenmezdi tabii ki, bu kitaptan bahsetmiyorum bu arada. Kurgulara olan aşkımdan bahsetmek istedim sadece. Benim edebiyata düşkünlük seviyesi
Dağınık Zihin’e bir inceleme yazmadım, yani bu yazıyı bir inceleme olarak değerlendirmemenizi rica edeceğim. Okuduğum için pişman değilim, yeni şeyler öğrenmeye açık biriyim, hevesliyim. Güzel bir madde olmuş bence.
Ian Rankin ile tanışmam Malcolm Fox serisi ile başladı. Rebus serisinde çok fazla kitap olduğundan bu seriye başlama cesaretini kendimde bulamadım.
Bu kitapta, Malcolm Fox ile John Rebus’un yolları kesişiyor. Rebus, çözmesi gereken soğuk dosyalar ve güncel bir cinayet varken bir yandan da peşindeki Malcolm Fox ile uğraşmaya başlıyor.
Henüz kitabı yarılamadım bile ama kitaptan keyif aldım.
Dili oldukça sade ve akıcı.
Kitap adını, Rankin’ın yanlış duyduğu bir şarkıdan almış; Başkasının Yağmuru…
2001 tarihli film uyarlamasının yarattığı etkinin hemen hemen aynısını yarattı. Sonuyla ürpertti. Anlatım akıcı ve sadeydi. Okurken anlatılanları hayal edince ürperseniz de yine de bir şekilde mizahi bir yanı da var gibi geliyor. Bu durum da sizin yeteri kadar ürpermenizi engelliyor.
Maalesef Metis Bilim serisinin çoğu kitabında benzer deneyimler yaşadım. Çok az bilgi, çok fazla terim ve hikayeleştirilmiş anektodlar var. Kitap bittikten sonra genelde aklımda hiçbir şey kalmamış oluyor.
Politik ve ucundan polisiye barındıran bilimkurgu kitabı. Gerçekten çok çılgın bir okumaydı ya. Karakterler beni öyle şaşırttı ki her okuduğum bölümün sonunda tepki vermekten kendimi alamadım. Gelecekte olan bir ütopyayı okuyoruz ama yazar araya klasikleri de kitabın içine öyle serpiştirmiş ki bu yolculuğu daha da güzel yapmış. Gelecekte bildiğimiz milletler sistemi yok. Bunun yerine seçebileceğin topluluklar ve hepsinin ayrı kurallarıyla sistemi var.
Kitabın %20-30’luk kısmı biraz insanı yoruyor. Başta hiç elimizden tutmuyor gibi yazar. Fakat sonradan ufak tefek alışıp bazı şeyleri görmeye başlayınca heyecanlanmaya başladım. Kitabın rahatsız edici ögeleri de var kesinlikle bunları göz önünde bulundurup başlamak lazım. Ben sesli kitabıyla beraber takip ederken okudum ki deneyimimi arşa çıkarttı. Çok keyifliydi. 9/10 veriyorum.
Yaklaşık 100 yıl öncesinde yazılmış öyküler olduğunu bilerek ve dönemine göre yargılayarak okumaya çalıştım ama off of çeke çeke bitirdim. Beğenmedim. Gerçekten çağ dışı kalmış olmasının yanında öyküler sürekli birbirini tekrar ediyor. Kurgu zayıf, karakterler zayıf. Öykü bir kere başladıktan sonra nasıl biteceği falan çok belli. Üstüne Howard’ın ırkçı ve kadınları objeleştiren yazımı falan da tuz biber. Zaten öykü seven biri değilim ama öyküler de böyle olunca gerçekten zor bir serüven oldu bana.
Fil Kulesi, Siyah Dev, Bir Cadı Doğacak gibi 3-5 fena bulmadığım öykü de vardı aslında ancak hemen hemen hepsinde aynı sıkıntılar olduğu için hiçbiri geneli toparlamaya yetmiyor. Kitabı ara ara storytelden dinledim, acaba sorun burada mı dedim. İthaki ciltli baskısı da elimde bulunduğundan sonra okuyarak devam ettim, yok. Sorun öykülerin çağ dışı kalmış olmasında . 2/5 puan, o da evren yaratımında esinlendiği toplumları başarılı şekilde uyarlamasına verdim.
2 cildini de yıllar önce aldığım için, başlamışken Cilt 2 yi de okuyup Conan defterini kapatacağım. Ama muhtemelen ölü zamanlarımda storytelden tek öykü tek öykü dinleyip uzun vadeye yayarak tamamlarım.
Yılın ilk kitabını bitirdim. Karanlığı Seversin toplam 12 öyküden oluşan derleme bir kitap ve okurken keyif aldım. Her bir öykü kendi başına keyifli ve gizemli. Stephen King kendi evrenine bu öykülerde güzel selam çakmış. (Derry, Kujo, Duma Adası gibi) Kitabın arka kapak yazısı hikayeler hakkında ufak detaylar veriyor.En beğendiğim öyküler; Danny Coughlin’in Kötü Rüyası, Kırmız Ekran, Çıngıraklı Yılanlar, Rüya Görenler ve Cevapçı oldu. Sonsöz ise kitaba dair güzel detaylar içeriyor. Yazıldığı gibi daha karanlık mı bence değil ama kitap sürükleyici bir okuma deneyimi sunuyor. King sevenleri üzmeyecektir.
Oldukça akıcı ve keyifle okunan bir kitap. Yalnız çok derine inmeden anlatılmış olması ve de sonunu ortada bırakıp bitirmesi açısından eleştirilebilir. Yani öyle bir yerde bitti ki kitap, hicbir soruya cevap vermeden kalanını bize bırakmış resmen yazar. Biraz daha genişletilse, sonu biraz daha işlense ama yine de muğlak kalsa biraz, kusursuz bir bilim kurgu kitabı olurmuş. Yine de güzel bir okumaydı benim için ve zamanı olan bilim kurgu severlere kesinlikle öneririm. Selim Erdoğan harika bir yazar, yazdığını cidden okutuyor.
Sevgili Selçuk Baran’dan okuduğum dördüncü kitap olan “Kış Yolculuğu,” üç farklı öyküyü ele alan bir eser. Son öykü ise kitaba adını veriyor. Yıla Türk edebiyatıyla ve kadın bir yazarla giriş yapmak istedim. Baran’ın yazdığı satırları okumaya başladığım anda, doğru bir karar verdiğimi anladım artık. 2025’in son günü bu kitabı elime aldığım sırada, henüz yaşanacaklardan haberim yoktu tabii; hem kitabın içinde yer edinen ve beni derinden sarsacak olan yaşamak kaygısı, hem de kendi hayatımda alacağım acı bir kaybın haberi… Kış Yolculuğu’na başladığım gün, sevgili eşimin biricik annesini kaybettik… Günler sonra kendime geldiğimde son öyküyü okudum ve bitirdim. Bu kayba alışmaya çalışırken okuduğum bu kitabı ömrüm boyunca unutmam mümkün değil artık.
Edebiyat denen şeyin insanın yaşadıklarıyla sarsılmaz bir bağlantısı var, çünkü insanı anlatıyor. Okuduğum çoğu kitap hayatıma denk gelen şeyler sunuyor, sanki özellikle öyle kitapları seçiyorum. Mesela karakterlerin yaşama çabaları, huzursuzlukla ve belirsizlikle dolanmaları, yalnızlıkla ve varoluşun getirdiği ağırlıkla ezilmeleri… Bunların hiçbirini öylesine okumuyoruz ki. Çünkü öylesine yazılmadılar.
Kış Yolculuğu ve diğer iki öykünün (Türkân Hanım’ın Ölümü ve Temmuz, Ağustos, Eylül) her birinden ortaya bir roman bile çıkabilirmiş aslında, öyle etkileyici hikâyelerdi ki. Konularına değinmek istemiyorum, zaten temaları birbirlerine benzer öğelerden oluşuyor: İnsanların güçsüzlüğü, şıpsevdiliği, hayalperestliği, yalnızlığın pençesindeyken bile umut kıvılcımları arayışları, yaşarken yaşayamamaları gibi şeylerden besleniyor bu öyküler ve insanı kendi benliğiyle yüzleştiriyor. Baran’ın her anlamda çarpıcı olan bu konularda yazdıklarını okurken yazarın zarafetinden de ödün vermediğini hissedebiliyorum.
Okuduğum her kitabında bu şeyi hissettim. Gerçekler konusunda çok acımasız evet, ama duyguları anlatırken de çok zarif. Karakterin içine girdiği çıkmazda ya da saçma bir hareketinde hiçbir tepki veremiyorsunuz, kızamıyorsunuz bu durumda. İçinizden söylenmek bile haksızlık gibi geliyor. Yani öyle bir üslupla karşınıza çıkıyor ki yazar, bize sadece akışına bırakıp okumak kalıyor. Bazı cümleleri kaç kez okudum hatırlamıyorum bile. Az sayfalı olmasına rağmen öyle bir oturuşta bitirebileceğiniz bir kitap değil bu.
Michael. A. Malpass’ın yazdığı İnka Uygarlığında Günlük Hayat adlı kitabı az önce bitirdim.
Bir süredir dünya tarihi okuyorum ve bunu son zamanlarda her medeniyeti ayrı ayrı okuyarak yapmaya başladım. Bu kez de sıra İnka Medeniyetindeydi. İnkaların tarihi hakkında detaylı bir kitap bulmak zor, özellikle de Türkçede.
Bu kitap da tam anlamıyla bir tarih kitabı değil. Elbette tarih de anlatıyor ama tarihî olaylardan çok İnka uygarlığındaki yaşamın bilinen yönlerini anlatıyor. Bunun da son derece mantıklı bir nedeni var. İnkalar yazı kullanmıyorlardı, böyle bir şey icat etmemişler ya da başka bir yerden öğrenmemişlerdi. Bu nedenle askerî, siyasi, ekonomik vb. tarihlerini ağırlıklı olarak sözlü kaynaklardan ve arkeolojik verilerden öğrenebiliyoruz.
Amerika kıtalarının keşfinden önce batı yarım kürede kurulmuş olan en büyük imparatorluktu bu medeniyet. Peki yazıyı icat etmeden bunu nasıl yapabildiler? Sadece sözlü bilgi aktarımı bir imparatorluğu yönetmek için yeterli değil. Ama İnkaların tek bilgi aktarma ve saklama yöntemi bu değildi. Quipu adlı düğümlü ip tekniği, mükemmel olmasa da yazıya bir alternatifti.
Kitaba dönecek olursam, kitap tarihten çok günlük yaşama odaklanıyor demiştim. Başta kitaptan keyif alma konusunda şüphelerim olsa da bu şüphelerim kısa sürede dağıldı. Yüzlerce yıl önce ve dünyanın farklı bir köşesinde var olmuş bir toplumun içinde gibi hissettim. Bu tarzı o kadar çok sevdim ki serinin diğer uygarlıklarla ilgili olan kitaplarını da okumayı düşünüyorum.
İnka medeniyetinin olağanüstü organize olmuş yapısı, toplumu en yukarıdan en aşağıya titizlikle dizayn etmeleri büyüleyici. Kitap bunu detaylarıyla anlatıyor. Buna olağanüstü mühendislik becerilerini de eklemek gerek.
Öte yandan yok olmakta olan bir kültürel ve tarihsel miras da söz konusu. Kitabın bir kısmı da bununla ilgili.
Kitabı yayınevinin sitesinden incelemek isterseniz aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirsiniz.
Sarı Yüz - R.F. Kuang
Kitaba hiçbir şey bilmeden başladım, ne anlattığına dair hiçbir fikrim yoktu. Popüler olmasından dolayı da biraz temkinliydim, abartılıyor olabileceğini düşünüyordum. Bu yüzden beklentimi iyice düşürmüştüm. Ama başlayınca ne göreyim? Soluksuz okumuşum. Uzun zamandır ana karakteri anti-kahraman olan bir kitap okumamıştım o yüzden çok sevdim. Anlatıcı, bir haltlar karıştırarak işin mutfağını, sektörün ikiyüzlülüğünü oldukça sürükleyici bir şekilde anlatmış. Öneriyorum.
‘‘Evet, şu anda Rusya’ da namuslu bir insan için en uygun yer hapishanedir!’’
Kitabın sonu zayıf kalsa da tam bir başyapıt. Rusya’ da devrime giden yollar hangi taşlarla döşenmiş çok güzel şekilde betimlemiş usta. Ülkenin çürümüşlüğünü net bir şekilde anlatmış. Rusya’ nın o dönemki sosyolojik, psikolojik, politik, ideolojik durumu var romanda. Ayrıca belki romanın kuvvetli taraflarından biridir, öyküye katkısı çoktur ama çok fazla betimleme olduğunu düşünmeden edemiyorum. Usta adeta gördüğü her şeyi betimlemiş romanda. Bu bazen sıkıcı olabiliyor.
Ayrıca eyy Nehlüdov sana bir iki çift lafım olurdu ama sırası değil. Hemen nasıl da sıyırdın kendini işin içinden. Ben yazsaydım çok çekilecek çilen olurdu. Tolstoy’ a dua et!
Metropolis kitabını bitirdim. Şöyle klasik eserleri bu dizide görmek seriyi toplayan biri olarak beni memnun etti. Kitap sınıf çatışmasını, kitle zorbalığını ve teknolojik baskıyı anlatan bir klasik. Kitabın film uyarlaması da var. Kitabı okuduktan sonra filmi izlemek taşları yerine oturtacaktır. Şehrin atmosferi, makine insan tasvirinin zamanla Superman’e hatta Star Wars’a ilham kaynağı olması sadece birkaç örnek. Zenginler için ütopik olan ancak işçiler içinse distopik olarak başlayan bu hikaye sayfalar ilerledikçe distopik bir yapıya dönüşüyor. Bu türü sevenler bu kitabı sevecektir.
Hayat, Evren ve Her Şey - Douglas Adams
İlk iki kitapla seri mükemmel devam ederken bu 3. kitabıyla bir anda çakıldı. Adams’ın, fikir bombardımanları, yan karakterlere (Marvin, Zaphod, Trillian) görece daha az yer vermesi, kriket gibi çoğu kültüre uzak bir oyunu merkeze alarak olay örgüsünü onun üzerine kurması kitabın akışını oldukça yavaşlatmış, zor bir okuma deneyimine dönüştürmüş. Zaten biraz araştırdığımda Adams’ın bu kitabı aslında bir Otostopçu kitabı olarak yazmadığını, aslında Doctor Who dizisi için bir senaryo olarak yazdığını (Doctor Who and the Krikkitmen). ama BBC bunu reddedince, hikayeyi Otostopçu evrenine uyarladığını öğrendim. Ayrıca Adams yazmak dışında her şeyi yaptığı için yayınevi ve editörü onu bir otel odasına kapatıp yazmasını istemişler. Bu zorlama da haliyle kitaba yansımış, her yerinden belli oluyor. Neil Gaiman da Don’t Panic: Douglas Adams & The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy kitabında bundan bahsetmiş. Tüm bunların dışında tabii çok beğendiğim ve güldüğüm kısımlar oldu. Başkasının Sorunu ( Somebody Else’s Problem), Uçmak için yeri ıskalamak, Arthur’un Thor’a raconu ve yine Arthur’un Agrajag ile olan husumeti olaylarını okurken çok eğlendim. Seni seviyorum Douglas Adams, ama bu kitap olmamış. Bu kitabı bir geçiş kitabı olarak düşünüyor ve serinin diğer kitabında beni üzmeyeceğini umuyorum. Elveda ve Bütün O Balıklar İçin Teşekkürler…
Lovecraft ile ilgili çok fazla içerik tüketip hiç bir eserini okumamıştım. Ancak bu evreni o kadar biliyordum ki, bilgisayar oyunları olan Call of Cthulhu (2002), Call of Cthulhu (2018), Sinking City, Sherlock Holmes Awakened, SOMA, Amnesia oyunlarını bitirdim. Lovecraft temalı film dizi anime vs çok tükketim. Evreni ve havasını çok deneyimledim ve orijinal eserleri çokta okuma ihtiyacı duymamıştım. Zamanında Alfa’dan bütün hikaye ve romanlarını almıştım duruyordu.
Yakın zamanda okuyup bitirdim. Hangi Lovecraftian eseri tüketirseniz tüketin, Lovecraft’ın kendsini okuduktan sonra daha önce hiç bir içerik tüketmemişim gibi inanılmaz keyif alıp kaptırdım kendimi. Lovecraft inanılmaz detaycı bir adam, hikayedeki en basit adamın bile ismini-soyisimi, babasını, işini ve hangi sokakta yaşadığını ayrıntısına kadar yazıyor ki o adam bir daha hikayede hiç gözükmeyecek. Şehir sokaklar yaşıyor hissi veriyor. Okurken kendinizi bir detektif gibi hissediyorsunuz. Özetle oyun oynuyorum gibi hissettim baştan sona ve inanılmaz tatmin oldum.
Kozmik korku, gothik korku türlerine bayılan biri olarak tavsiye eder, darısı diğer ertelediğim Edgar Alan Poe’nun başına derim.