Oğuz Atay - Tutunamayanlar bitti.
Övmeye nereden başlasam nasıl bitirsem bilemediğim için ‘‘Keşke Daha Önce Okusaydım’’ kategorisine yerleştiriyorum. Okumadan önce derin bir nefes alınması, ısınma hareketlerinden sonra okumaya girişilmesi, önce bir demlik çay demlenmesi gereken o bölüm haricinde dilinizde eriyen bir anlatımı var. Çayı demli içer Disconnectus erectuslar ![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
KARANLIK MADDE - BLAKE CROUCH
Kitap çok sardı, yarıladım. Uyumadan bitiresim var ama zor, erken kalkacağım
Biraz erken bir yorum olacak ama Çoklu Evrenler ilginizi çekiyorsa bir şans verin derim.
F. Nietzsche - İyinin ve Kötünün Ötesinde bitmedi.
Hevesle alındı ama okunamadı. Bir buçuk bölüm dayanabildim. Altyapı olmadan anlaşılmıyor, anlaşılmadığı zaman sıkıyor, sıktığı zaman da okunamıyor. Dursun, belki ilerleyen zamanlarda…
![]()
Gerek yapay zeka çalışmalarim gerekse poe2 yeni sezonun başlamasından dolayı bayağı süründü kitap elimde.
Kısaca yazmak isterimki goodreads puanina kapılıp fuardan almıştik kitabı. Bu puanları kitabın yansıttığinı düşünmüyorum. Klişe bir polisiye gerilim ama gerilim kısmını hiç hissedemedim kitapta.
Sonuç olarak “son 100 sayfası fena” kitabı isteyen alıp okuyabilir. Tabii oraya kadar sabredebilirseniz.
En sıkıldığım Austen kitabı oldu. Haftalardır elimde sürünüyor. Hala bitiremedim. Küçük besleme Fanny’ye tahammül edemiyorum. Ağlayıp duruyor. Edmund aynı oranda iç sıkıcı. Bakalım 100 küsür sayfa kaldı.
Cazim Gürbüz’ün Şaman Olan İmam kitabı her ne kadar Roman olarak tanıtılsa da pek öyle değil. Karakter üzerinden Türklük ve onun eski dinini anlatan güzel bir araştırma kitabı diyebilirim. Elbette bolca İslam eleştirisi mevcut. Yeni yeni şeyler öğrenmiş olsam da benim için fazla bir şey ifade etmiyor. Şamanlık daha naif ve kökleri çok zaha uzaklara uzanıyor.
7.5/10
Japon Edebiyatı toplum ve birey olma arasındaki gerilimleri ele almaya bayılıyor. Bu kitap Tokyo’da yaşayan ve yazar olmaya çalışan bir kadın, onun Osaka’da yaşayan ve memelerini büyütme ameliyatı yaptırmak isteyen ablası ve ablasının ergenliğe girmekte olan kızı üzerinden Japonya’da kadın olmak ve kadın olmanın ne demek olduğu üzerine ilgi çekici bir romana benziyor.
Uzun zamandır okuduğum en akıcı kitap diyebilirim. Tek oturuşta bitirdim. Temposu hiç düşmedi. Bakalım şimdi ne olacak diye diye 350 sayfayı devirdim. Kurgu sağlam, aksiyon ve gerilim dozu yeterli. Bilimsel kısmına da ikna oldum. Sevmediğim noktası ise dili oldu. O kadar basit cümleler ki gözüm acıdı. İnstagram gönderilerinin altına yazılan uyduruk metinler gibi. Geliyorum, gidiyorum şeklindeki ifadeleri başta yadırgadım ama zamanla alıştım. Edebi yönü biraz daha güçlü olsa efsane bir kitap olabilecekken keyifli kategorisinde kaldı benim için. Yazar kitaptan ziyade senaryo yazmış. Filmi çok iyi olur diye düşünmüştüm, dizisi varmış. Çok güzel vakit geçirdim ama sabah hiçbir ayrıntısını hatırlamayacağım muhtemelen.
Kitabın konusu; geçmişini hatırlamayan bir adamın, yabancısı olduğu bir gezegende sorularına cevap bulmak uğruna yaptığı yolculuğu, tanıştığı farklı bakış açılarına sahip insanları, kendisinden saklanan gerçeğe ulaşmak uğruna verdiği uğraştan oluşuyor.
Yanılsamalar Kenti’nde -Le Guin’in diğer kitaplarında da görülebileceği üzere- uzun ve zorlu yolculuk teması hem sembolik hem de gerçek anlamıyla karşımıza çıkıyor. Yazar, okuyucuyu, kendi yarattığı engin dünyaya açıklama yapmadan bırakıyor, yanımıza da yoldaş olarak en az bizim kadar cahil olan ana karateri veriyor. Dolayısıyla karakterin içsel yolculuğuna da bizimle beraber dünyayı tanırken yaptığı yolculuğa da tanık oluyoruz.
Kitabın kurgusuna fantastik öğelere eser miktarda yer verilmiş, Hainler Döngüsü’nün önceki kitaplarına kıyasla bu kitaba tam anlamıyla bir bilimkurgu kitabı demek mümkün.
Kitabın dili yalın, akıcı ve anlaşılır. 207 sayfalık kitabı okumak zahmetsiz ve eğlenceli. Bununla birlikte kitabın biraz erken bitirildiğiini düşünüyorum, kitabın son bölümü biraz daha uzatılsaydı daha bütün hissettiren bir kitap olurdu.
Ben kitabı beğendim, okumak isteyen herkese tavsiye ederim. Ursula K. LeGuin ile tanışmak isteyenler için de iyi bir kitap olduğu kanaatindeyim.
Not: Kitap, içinde bulunduğu seri ile çok kısıtlı bir şekilde bağlı, tek başına ayrı bir kitap olarak düşünülebilir.
Çok güzel bir inceleme olmuş.
Ursula, Robin Hobb ile beraber en sevdiğim kadın yazar. Çocukken kurulan hayalleri yazıya dökmek gibi bir meziyeti var sanki. Ya da onu çeşitlendirmek gibi. Anlatım olarak inanılmaz titiz. Karşıma oturup anlatıyormuş gibi hissediyorum. Müthiş bir anlatıcı. Dili süslü olmasa da süslü havası veriyor. Bu incelemeden sonra herhangi bir Ursula kitabını elime alıp okuyasım geldi.
Kitabın yarısında bıraktım. Kitap resmen “balon”. Hani böyle Harry Potter in vs başka yazarlardan farklı yayın evlerinden çıkan “çakma” kitapları olur ya aynen öyle. Oyunun içinden alıp, oyunda ne gördüyse derinliği olmadan yüzeysel yazılmış gibi. Bu sebeple büyük hayal kırıklıgi yaşıyorum. Çünkü Sylvanas tan sonra sevdiğim en iyi karakterdi…
Serinin diğer kitaplarını almayı düşünmüyorum artık malesef…
5/2…
Su Adamı - Alexander Belyaev
Suda nefes alabilen insan fikrinin ilk örneği midir bilemedim ama genel olarak beğendim. Dili biraz basit ve yavan ama bu fikri güzel bir kurguda yedirmiş Belyaev. Okuması keyifliydi. Denizşeytanı’nın ne olduğunu keşfetmeye başladığımız ilk kısımlar, İthiandr’in su altındaki yolculuğunu betimleyen sahneler ve mahkeme sahnesi hoşuma giden kısımlarıydı.
Doktor Salvator ve kimeraları ile çok fazla Doktor Moreau Adası çağrışımı aldığımdan fazla beğenmedim. Hikaye için yazar neden Buenos Aires seçmiş onu da tam çözemedim, Arjantin sahillerinde fazla Avrupalı kalan bir hikaye gibi oldu. Ufak aşk hikayesi de bana fazla geçmedi ama kurguya güzel yedirip hikayeyi bağladığından Gutierrez ile bir problemim yok.
Yazım yılı da göz önünde bulundurularak keyifle okunabilecek bir kitaptı, yazarın BKK dizisi altında çıkan diğer kitabını da okuyacağım.
Hava Adamı Ariel - Alexander Belyaev
Su Adamını beğenince fazla aralık vermeden Hava Adamı Ariel’i de okumak istedim ancak onun kadar beğenemedim. Su altında nefes alabilen bir adam o kitapta başarılı kurgulanmıştı, ancak uçabilen bir adam bu kitapta çok başarısız maalesef. Belyaev bu hikayesini kullanarak pek çok farklı eleştiri işlemek istemiş sanırım. Bu tercihi kitabı çok savruk yapmış, biz de bu eleştirileri okuyacağız diye oradan oraya savrulup durduk Ariel ile.
Yine farklı ve tahminimce yazıldığı dönemdeki egzotikliği düşünülen bir tercihle Hindistan’ı merkez almış bu kitap. Çalışmamış maalesef, Hindistan da Hindu kültüründen koymaya çalıştığı öğeler de çok dekor kalmış. Din, aristokrasi, para hırsı, Hindistan’daki sınıfsal düzen vs gibi el atıp eleştirdiği konu çok ama yüzeysel kalıyor ve kurgunun zayıf olmasına neden oluyor.
Çok eleştirdim gibi oldu ama sade ve yalın anlatımı ile Ariel’in naif karakteri ve iyilik dolu dünya bakışı kitabı hızlıca okutup okur dostu kalmasını sağlıyor. Yazarı tanıyıp seven ve klasik bilimkurgulara ilgi duyan bir okur rahatlıkla okuyabilir.
Rin’i sevdim. Kitabın yarısına kadar okumamı karakter sağladı, devamınıysa sırf meraktan okudum. Kitap popüleritesine göre korkunç derecede kötü. Ucuz romantik-fantastik kitaplardan biri daha ciddi konuları ele alınca slop okuyucu kitlesi çok mutlu olmuş gibi. Büyük olaylarda sırtını tarihe ve birazcık Çin kültürüne yaslıyor olması maalesef iyi yapmıyor. Nereden başlasam tam olarak bilmiyorum. Çin kültürünün sunumu oldukça yetersiz, doğru düzgün parmakla gösterebileceğiniz detay yok. Evet Nikan, Mikan bir şeylerden sürekli bahsediyor ama nasıl yaşıyorlardı noktasında pek örnek göremiyoruz. Bilhassa Çin kültürüyle bezeli onlarca farklı slopta okuduğum için iyice hayal kırıklığı yaşattı. Tuhaf ki Çin mitolojisi ve kültürün gösterebileceğiniz çok fazla kulp var, derinleşmeden(ki kitap hiçbir şeyde derinleşmiyor) bir şeyler sunabilirdi. Kültürel olarak o kadar zayıf ki örneğin kitapta iyi bir ‘‘haşhaşla uyuşmuş halk’’ gösterimi bile yok, İmparatoriçe yasaklamış falan diye bahsedip geçiyor ama niyesi belirsiz. Kitabın popülerleşmesinde ucuz oryantalizm övgüsü etkili olmuş, yazım merkezleri dışından gelmesi övülmesi için yeterli zaten.
Başka insanlarda benzer şeyler hissetmiş, yaygın bir trope ve klişe değil poppy war’daki akademi, çok kötü bir KKG akademisi kopyası. Bunu şundan söylüyorum çünkü KKG akademisinde cidden bilim yapılıyormuş gibi görünüyor. Kitabın yazarı da bol bol kinetik enerji, vektörler, kas gruplarından bahsetmiş ve öyle bir izlenim vermeye çalışmış. Sürekli çok iyi bir eğitimden bahsediyor ama okurken Rin bilgileniyormuş gibi zerre hissetmiyoruz. Zaten bahsettiği her şeyde beylik lafı gibi havada kalıyor. Hatta bir yerde ‘‘Dövüş sanatları fizikten ibarettir’’ gibi bir cümle geçiyor okurken içim gıcırdadı.
Military fantasy konusuna bayılan birisi olarak o konuda da sınıfta kaldığını açıkça belirtmek isterim. Öğrencilikten ordu mensubuna(zaten baktı military yazamayacak, özel kuvvetler yazmış yazar. çakallığını fark ettik, geri zekalı amerikalı değiliz) dönüşüm kötü, hızlı olması bir sorun değil ama 20-30 sayfa içerisinde savaşa atılıp birini öldürüyor Rin. Okuyucu olarak dikkatimiz İrfan ve tanrılarla dağıldığı için oldu bittiye geliyor bu kısım. Ondan sonrasında zaten bir ordudan da bahsedilemez.
En çok sinirimi bozan kısımsa akıl tutulması yan karakterler oldu. Jiang dışında kişiliği olan birisi yok ve sırf olaylar ilerlesin, boşluklar dolsun diye eklenmiş. Kitay diye bir karakter var mesela bu da KKG’deki Simmon vibe bi tip ama tek vasfı Rin’i frenlemek. Nezha ve cringe lord Altan’a değinmiyorum bile.
Yani kitap benim için o kadar başarısız ki tarihsel gerçeği bilmiyorum ama esinlendiği savaşı bile çok sulandırdığını düşünüyorum. Akademisyen yazarımız gece yatarken ‘‘ben olsam şöyle yenerdim japonları, tanrıdan güç alırdım’’ falan diye düşünüp sonra onu kitaplaştırmış herhalde. Hatta kitabın dilindeki hülya havasını düşününce mantıklı gelmeye başladı. Zaman takibi kötü, mekanlar ve 1-2 karakter hariç görünüşler belli belirsiz. Kadın son günlerde artan Çinli üstat projelerinden biri bile olabilir, kontrol etmek lazım.
Yüzeysel değil mis gibi detaylı inceleme olmuş bu
, eline sağlık. ilk kitap bir de serinin en iyisi diyeyim, sen devam edeceksen beklentiyi ona göre ayarla
.
Hocam yeterince temellendirmeden biraz hislerimle anlattığım, yazı biraz ‘‘trust me’’ gibi geldiği için derin incelemeye atmak istemedim. Burası gözüme iyi gözüktü.
Kesinlikle devam etmeyeceğim. Kitabı okurken sürekli bırakmak ve bırakmamak arasında gittim. Sonuna doğru belki kalbimi kazanır, böylesine bir kitle boşuna toplamış olamaz, diye düşünüp durdum ama serinin premisleri beni kazansa da yazar hiç güven vermiyor. Her forumdaş gibi kabarık bi okuma listem var zaten, onlarla devam edeceğim.
Geri Giden Saat - Edward Page Mitchell
Mitchell’ın kendisinin de çalıştığı The Sun gazetesinde (çoğunlukla) yayınlanmış 9 öyküsünün derlemesinden oluşan bir kitap. 1880 civarlarında yayınlanan bu öyküler zamanına göre iyi ve çoğu fikrin öncüsü olsa da maalesef dönemi geçmiş hissettirdi bana. 1-2 öyküdeki fikirler ilginçliğini hala korumakla beraber yazımı da o dönemin gazete köşelerine uygun olduğundan sıkıcı bir süreç oldu benim için.
Ithaki BKK dizisine almasa kim okur, kim bilir tartışılır. Tahminimce günümüz Amerikalılarından daha fazla okumuşuzdur biz
. Yine de kısa ve derlemelerden oluşan yapısıyla bilimkurgunun ilk örneklerine ilgi duyan okurlar çantaya atıp toplu taşımada yolculuk yaparken vs okuyabilirler.
Konuda parazit yapmak istemem ama çevirmen kaynaklı bir durum olabilir mi? Bir süre evvel Tüzel’in Schopenhauer çevirisini okuyordum (Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar), yer yer okumakta zorlandığım pasajlar ve cümleler oldu. Tabii Almanca çeviri, dilin kendine has özellikleri dolayısıyla çetrefilli bir uğraş. Felsefe alanındaki çeviriler bunu bir üst düzeye taşıyor (bitmek bilmeyen cümleler, kafaya göre yerleştirilen virgüller vs.). Fakat, karşılaştırma amacıyla daha sonra, Schopenhauer’ı İngilizce okumam Türkçeye nazaran daha zahmetsiz olunca konunun benimle mi yoksa çeviri işiyle mi alakası olduğunu pek çözemedim açıkçası. Almanca ileri seviyede bildiğim bir dil değil, konuya hâkim forumdaşlar yardımcı olurlarsa harika olur aslında
.
Vural Aksankur’un ilk, Nanomorf Serisinin 1. Kitabı Değişikler’i okudum. Genel anlamda iyi bir eserdi. Evrene giriş anlamında olaylar geç açılıyor. Fakat sonrasında gelen çatışma ve bilimsel detaylar ikinci kitap için merak uyandırıyor. Daha ayrıntılı bir incelemem önümüzdeki günlerde Bilimkurgu Kulübünde olacak.
7/10
Cytonic - Brandon Sanderson
İlk iki kitabın akıcılığının, heyecanının ve yarattığı merak duygusunun yanına bile yaklaşamayan bir kitaptı. İlk defa bir Brandon Sanderson kitabını okurken bu kadar zorlandım, elimde süründü ve yer yer gerçekten sıkıldım. ![]()
Aslında ikinci kitabın sonunda Spensa’nın gittiği yer ve o yerdeki Delver isimli varlıklarla ilgili acayip merakla doluydum ama bu kitabın sonunda öğrendiklerimle biraz hayalkırıklığı yaşadım. Bu arada bu varlıklardan önceki kitaplarda Delver diye bahsedilirken bu kitapta Kazıcı denilmesi sinir bozucuydu.
Goodreads’de Cytonic’le ilgili bir yorum görmüştüm; “Keşke bu kitap, son kitabın başına eklenmiş birkaç bölüm olsaydı da seri üç kitapta tamamlansaydı”
Kesinlikle katılıyorum.
Kötü Tohum - William March
Bu yıl okuduğum kitaplar arasında en beğendiklerimden biri Kötü Tohum oldu.
Kitapta iki ana karakterimiz var; Christine Penmark ve akıllı, uslu, terbiyeli kızı Rhoda Penmark. Rhoda bir gün önce kazanacağına kesin gözle baktığı güzel yazı yarışmasını kaybeder ve ödül olarak verilen madalyonu sınıf arkadaşı Claude’a kaptırır. Ertesi gün çıktıkları okul gezisinde ise Claude kaza geçirerek ölür ve tüm oklar yavaş yavaş Rhoda’ya çevrilmeye başlar.
Kitapta olaylar çok büyük bir tempoyla ilerlemiyor ama sayfalar ilerledikçe hissedilen gerilim sürekli artıyor. Rhoda’nın ileride yapacaklarını kestirmeye çalışmak ve anne Christine’in yaşadıklarıyla ve hissettikleriyle empati kurmak okurken beni bir anne olarak çok etkiledi. Kitabı bitirdiğimde Christine’in yerinde ben olsaydım acaba ne yapardım diye düşündüm. Bu arada bu kitabın 1950’lerde yazıldığına da inanamadım. Çünkü yazıldığı döneme göre çok modern görüşlere sahip bir kitaptı.
Psikolojik gerilim ve klasikler ilginizi çekiyorsa kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.















