Hain Döngüsü okuma serüvenimin dördüncü basamağını da tamamlamış bulunuyorum. Basamak benzetmesi yapıyorum çünkü Le Guin’in okuyucuya bir şeyler katan bir yazar olduğunu düşünüyorum.
Karanlığın Sol Eli serisinin önceki kitaplarına göre daha iyi düşünülmüş; bilim kurgusu daha özgün, hikaye örgüsü daha karmaşık, evren yaratımı daha gerçekçi hissettiren bir kitap olmuş.
Hikayenin merkezinde gelişkin gezegenler sisteminden gelen ve görevde bulunduğu daha az gelişmiş(*) bir gezegenin kendi sistemine katılması için çaba veren ana karakterimiz bulunuyor. Kitap boyunca ana karakterin elçi görevinde bulunduğu dünyayı daha yakından tanımasını ve verdiği zorlu uğraşı okuyoruz.
Ana karakterin içi oraya bakış açısı kamerasının yerleştirilmesi için boşaltımış gibi hissettirse de genel anlatı içerisinde göze batmıyor. Benzer şekilde diğer karakterler de çok derin değiller.
Hikayenin geçtiği gezegenin halkının normal insanlardan farklı olan biyolojik, sosyoljik, psikolojik yapısı müthiş derecede özgün ve ustaca kurgulanmış. Kitabın esas güçlü olduğu alan burası. Ursula’nın üstü kapalı bir şekilde hayat görüşünü anlattığı, eleştirilerini yerleştirdiği ve serinin önceki kitaplarından farklılaşan yer de burası.
Hikayenin geri kalanı en azından benim için sıkıcı ve sıradan olan yolculuk ve karakter gelişimi kısımlarını içeriyordu. Hikayenin edebi ağırlığını oluşturan bu yönü hakkında ilgi çekici bir şey yok.
Son söz: Edebi yönü şaheser olmasa da kitabın sosyal bilimkurguya kattığı değer onu türdeşleri arasında öne çıkarıyor. Olumsuz yönde eleştrdiğim kısımlar olsa da kitabı beğendim ve her bilimkurgu okurunun okuması gerektiğini düşünüyorum.
Julia Teyze kitabında bir aşk hikayesiyle, bazen birbirine atıfta bulunan ikinci bir kurgu hikaye vardı. Kurgu kısım pek dikkatimi çekmedi. Otobiyografi görevi de gören aşk hikayesi görece detaylı ilerleyip, bıçak gibi kesilip, garip bir sona bağlanınca Googleye malum soruyu sordum.
‘‘Şu niye böyle oldu,’’
Meğerse yazarımız utandığı, belki pişman da olduğu için önem arz eden bazı detayları saklıyormuş.
Googlenin cevabı Julia teyze kitabındaki gerçek Julia’mızın Llossa’nın gölgede bıraktığı boşlukları doldurduğu, ilişkilerinin doğası hakkında daha detay verdiği ve Llossa’nın kişiliğini-ki yazarlığı kadar başkan adayı olmaya kadar giden siyasi yönü olan enteresan bir kişilik- çocukluktan anlamamız için önemli bilgiler ektiği bir kitap yazmış.
Bu hatıraların içeriğine göre bu çiftin 8 yıl boyunca nasıl evli kaldığını okuduğum her sayfada merak ettim.
Nitekim olay herkesin iyi bildiği; yokluktayken yanında olan, ona kol kanat geren güçlü kadını, güç&prestij elde ettikçe terk eden başarılı erkek olayıymış.
Böylece bir romanda hikaye olacak kadar tuhaf ama aslında gerçek olan bu restleşmeyi okumuş bulundum.
Alan Moore’dan nefret ediyorum. Dehasının çeyreğine sahip olmadığım için nefret ediyorum.
Elli sayfalık bir çizgi romanı bu kadar dolu dolu okumayı bekliyordum açıkçası. Üç sayfalık herhangi bir şey yazmak istese, onda da okuru etkileyebileceğini biliyorum.
Batman’e pek tabii müthiş bir yorum katmış. Alan Moore fanatikliğimin bir diğer sebebi de yazmak istediğim, isteyeceğim her şeyi mükemmel bir şekilde yazmasıdır. Karanlık atmosfer. Rahatsız edici konulara cesurca değinmek, işlemek. Fikirleri, ideolojileri, siyasi görüşleri titizlikle hikayeye yedirmek. Ne düşünceleri, ne de kurgusu bir diğerinin önüne geçiyor.
Öneriyor muyum?
Alan Moore’un kaleminden çıkan tüm eserlere kefilim.
DiskDünya Serisi’nin Tiffany Sızı Alt Serisi’nin ilk kitabı olan Küçük Özgür Adamlar’ı okudum. Uzun süredir bu seriyi okumuyordum, çok özlediğimi fark edince kitaplığımda bulunan okumadığım tek kitabını okudum.
Serinin diğer kitaplarına göre biraz daha basit kalsa da genel olarak beğendiğim ve okurken keyif aldığım bir kitap oldu. Mac Nac Feegle kabilesi açık hoşuma gitti. Umarım Tiffany Sızı’nın devam kitaplarında da önemli rolleri olur.
Öncelikle bu kitap, deneyimlediğim tüm eserler içerisindeki karakterlerden en değer verdiğim karakter olan Raistlin Majere (bkz. profil fotoğrafım) hakkında yazıldığını belirtmek isterim.
Kitap, Ejderha Mızrağı serisinin huysuz, güce aç ve aşağılık kompleksiyle boğuşan dahi büyücüyü Raistlin Majere’nin erken yaşamlarını konu ediniyor. Eserin psikolojik yönü çok derin olmasa da Raistlin’i Raistlin yapan olaylara yakından tanık olmak hoşuma gitti. Aynı zamanda Ejderha Mızrağı’non diğer karakterlerinin de geçmişlerini görmek içimi tatlı bir nostalji duygusuyla doldurdu.
Kitabın edebi yönü bir miktar sönük, yine de akıcılık yönüyle bu sönüklüğü telafi ediyor.
Kitabın kurgusu Raistlin ve Caramon’u odağa alan Efsaneler Serisine kıyasla çok daha yüzeysel, Raistlin’in karakter gelişimi hakkında daha az bilgi sunuyor. Bu yönüyle beni hayal kırıklığına uğrattı.
Raistlin’i sevdiğim için kitabı da sevdim. Benim puanım 8/10. Raistlin’i sevmeseydim 6/10 verirdim.
Kitabı Raistlin’i sevenlere tavsiye ederim, sevmeyenler okumasa bir şey kaybetmez.
"Tanrıların savaşı hiç beklediğim gibi değil." (Sayfa 375)
Gerçekten benim de hiç beklediğim gibi değildi. Kitap sadece iki karakterin arasında oluşan ilişkiyi ve onların hayatlarını anlatıyor. Fantastik ögelerin adı var, kendileri yok; hatta karakterlerin gözünden bile canlandırılmıyorlar. Sonlara doğru sadece savaşı ve etkilerini biraz okuyoruz. Kitabın adı Ebedi Rekabet ama maalesef ortada ebedi olacak bir rekabet yok.
Mesela bu rekabet, iş hayatlarında çok daha çetrefilli olabilirdi. Madem bu bir seri olacaktı, daktilo olayının büyüsü sonlara kadar bozulmadan devam ettirilebilirdi. Evlilik nereden çıktı? Kısacası fantastik bir evren ya da karakterler beklemeyin; hepsi sözde var ama biz göremiyoruz. Kabul ediyorum, tüm bunlara rağmen kitabın başlarını keyifle okudum fakat sonlara doğru biraz sıkıldım.
Serinin ikinci kitabı 2024 yılında “Goodreads En İyi Genç Yetişkin Fantastik ve Bilim Kurgu” ödülünü kazanmış ama ikinci kitabı alıp okur muyum, gerçekten bilmiyorum.
Çalınan Kraliçe ana karakteri Mısırbilimci Charlotte Cross’un, 1978 yılında Metropolitan Müzesi’nde çalıştığı sırada yaşanan bir hırsızlık olayının, 1930’lu yıllarda Mısır’da arkeolojik kazılara katıldığı dönemde yaşadıklarıyla bağlantılı olabileceğini düşünmesiyle gelişen olayları anlatıyor.
Hikâyeyi iki farklı zaman diliminde okuyoruz; 1936’da Mısır’da yaşananlar ve 1978’de Metropolitan Müzesi’nde geçen olaylar. Bu arada 1978’de yaşanan olayları da Charlotte ve Annie karakterlerinin bakış açılarıyla okuyoruz.
Kitap oldukça akıcı ve merak uyandırıcı. Tam tatilde, plajda okumalık bir kitap. Bu yüzden edebi açıdan değerlendirmiyorum.
Tek eleştirim ise Annie karakteriyle ilgili. Sadece ortaya attığı tek bir fikirle Diana Vreeland gibi bir kadının asistanı olabilmesi ve neredeyse her olayın, her düğümün onun fikirleri ya da hamleleriyle çözülmesi bana gerçekçilikten oldukça uzak geldi. Bana Emily in Paris’in Emily’sini hatırlattı. :d