İçeriğiyle Yürekleri Dağlayan Oyunlar?


(Yakışıklı) #1

Muhtemelen fantastik yapımlarla dolacak buralar ama yine de olsun :buyucu:

Oynarken veya bitirdikten sonra yüreklerinizi dağlayan, o veya bu şekilde gözünüzü dolduran oyunlar neler?

Metro 2033 ve Metro Last Light’ta ağlamıştım ben, gerek oyun içinde geçen diyaloglar, gerek sonları, unutulmaz anlar yaşatmıştı bana.

Limbo, Inside ve Firewatch da duygu yönünden zengin oyunlardı, özellikle grafiklerindeki sadelik büyülemişti beni. Sona değinmiyorum bile.

This War of Mine da dokunaklıydı epey. Zira oyun dediğimiz vakit akıllara gelen şey sürekli “savaş kazanan kahraman” oluyor, hep böyle karakterleri oynuyorduk. İlk defa savaş atmosferinde bir şeyleri kurtarmak yerine kendimizin, arkadaşlarımızın, çocuklarımızın derdine düştük. Hele son gelen DLC çok ağırdı, oynanış açısından fazla yenilik getirmese de hikâyesi yürekleri burktu.

RTS olarak da muhtemelen World in Conflict’tir en çok bana dokunan. Özellikle oyun boyunca dallamalık yaparak nefretimizi kazanan Bannon’ın yaptıkları, savaşın insanî boyutları, oyun içindeki birkaç cutscene, tarifsizdi.

Ve tabiki Max Payne ve Max Payne II.


#2

Of… Bu başlığa yazacağım ilk oyun “Layers of Fear” olmalı. Aslında korku oyunu olması gerekirken korkutmaktan çok üzen, hırpalayan, örseleyen, mahveden, yeri geldiğinde ağlatan bir oyun. Belki oynadığım zamanki ruh halim sebebiyle ana karakterle kurduğum bağlantının da etkisi vardır, ama beni gerçekten mahvetmişti.

Metal Gear Solid serisinin her oyunu… Senaryonun yaptığı ustaca dönüşleri saymasak bile, Big Boss’un, Snake’in karakterini oluşturan şeyleri birebir görmek, yaşamak, yaptığı seçimlere şahit olmak gerçekten üzüyor. Hollywood’un çıkardığı pek çok işten çok daha başarılı bir seridir MGS.

Inside ve Firewatch’u sen zaten söylemişsin, ikincisi az etkilemiş olsa da ilki hiç konuşmadan yıpratmayı başarıyordu.

The Talos Principle da beni ilginç bir şekilde etkilemiş, yüreğimi dağlamıştı. Öyle bir oyundan hiç beklemediğim bir derinlliği ve mesajı vardı, hayret etmiştim ve beni bazı konularda araştırmalar yapmaya ve bolca düşünmeye itmişti sağolsun.

Son zamanlarda oynadıklarımdan Event[0] da benzer bir şekilde etkiledi. Müziği çok, oyunun kendisi biraz yüreğimi burktu.

Bir de Hearts of Iron’da Sovyetlerle oynama denemelerim çok yüreğimi burkuyor. Bir yandan isyan bastırmaya uğraşırken öbür yandan Almanlar saldırınca epey yüreğim burkulmuştu, çaresizce topraklarımın küçülmesini seyretmiştim. Çok acıklıydı.


(nostaljik portakal 🍊 ) #3

İçeriği değil de sonuyla dumur olduğum Ryse: Son of Rome ve Bioshock Infinite.

Ryse: Son of Rome’un sonunda kahramanımızın öcünü almasına sevinsem de hem Nemesis’in oyununa alet olmuş olması hem de uğruna çabaladığı Roma’yı göremeyecek olmasına çok üzülmüştüm. Bir de o an verdikleri arkaplan müziği ve sonda başrolün heykelinin gösterilmesi muazzam acıklıydı benim için.

Bioshock Infinite’a gelince, çok eğlenceli olsa da oyun, sonunu anladığım zaman da çok üzülmüştüm. İnsan kendi kaderine hükmedebilir mi, etse bile bilincinde olabilir mi sorusunu açıklama tarzları buruk bir tat bırakmıştı bende. Sonra defalarca izleyip sonunu anlayamadığım yerlere odaklanıp birkaç kez daha bitirmiştim oyunu :neutral_face:


(Kemal Küçükgedik) #4

Yıllardır doğru düzgün oyun oynayamasam da (ve bu yüzden mağaradan bildirsem de) To The Moon diyorum.


(Pilav Ye, Kadınlara İnan) #5

Elizabeth…
Oynarken de yer yer duygulandığım oyun ve benim için sonsuz bi arayışın ismi Elizabeth :kalp:
Oyunu bitirdikten sonra hayatımın amacını kaybetmişim hissiyatına kapılmıştım geçici bir süre. Yıllar sonra ev arkadaşımın ps ından oynamayı denedim ancak anladım ki ben bir klavye oyuncusuyum aynı hissi vermedi bana. Aynı şey World of Tanks ve Battlefield için de geçerli. Klavye şeysi yani. WoT a karşı öyle bir duygusal bağım yok ama Bf de Bioshock la aynı kaderi paylaştı ama bitiremedim onu, düşünmüyorum da.
Ve bilmiyorum var mı başka seveni ama Limbo denen salak çocuk da beni kendine bir nebze bağlamıştı…


(Cem) #6

Güzel başlık olmuş Çağatay. :+1:t6:

Yazılmamış, o zaman ilk olarak Undertale diyeyim. Oyun daha başında, burada en küçük eyleminin bile sonuçları ağır olur diye yüzüne vuruyor oyuncunun. Öyle bir vuruyor ki oyun boyunca yaptığın her eylemi karakterle birlikte en ağır şekilde sen de taşıyorsun, zaten oyun boyunca bunu vurgulamaktan da geri durmuyor. Karakterleri ve oyunu içselleştirmemizle birlikte yaptığın eyleme de göre yüz güldüren ya da yürek dağlayan oyun, nasıl bitirdiğine bağlı.

@DigitalMilitia’nın yazdığı Metro serisini yazmadan geçmek olmaz. Başta Khan karakteri olmak üzere, Çağatay’ın da dediği gibi geçen diyaloglar, sahnelerle birlikte duygusal vuruculuğunu çok iyi temellendiriyor. Özellikle bazı kısımlar çok sert ve unutulmaz.

Inside da bu sertliği farklı yapıyla veren bir oyun. Her şeyden önce bu oyunun her yönüyle çok özgün hali, etkileyici atmosferiyle farklı bir yapım olduğunu söylemek lazım. Hikâyesi de öyle. Sana oynadığın dünyayla ilgili yapıyı anlatıyor, ancak içeriğini büyük ölçüde oyuncu dolduruyor. Bu bakımdan, anlatıcı da biziz, bizlerin hayal gücü. Ama oyun bunun içeriğinin yönünü karanlık tarafa çekiyor ve yoğun bir şekilde etkiliyor.

Stories Untold. Oynayın, oynattırın. Metin bazlı korku oyunu. Ancak nerelere gidiyor, nasıl bağlıyor, yüreğinizi nasıl dağlıyor şaşırtacak. Duygusal açıdan çökmüşken, off be yaratıcılığa bak ne oyundu diye bağıracaksınız.

Son dönemlerde oynadığım, anlattığı hikâyeyle yürek burkan bir diğer oyun Silence. Başlarken, beklentim hiç bu şekilde değildi, ancak oyun öyle bir başlıyor ve gidiyor ki fena. İyi diyalog yazımı, karakterlerle çok güzel bağlanma ve şahane tarzı. Bu pek bilinmeyen point&click macera oyununa bi’ göz atın derim. The Whispered World evrenine dahil olduğunu da söylemeden geçmeyeyim.

@estorn’un söylediği Event[0] beni de etkilemişti, üstte yazdıklarım seviyesinde olmasa bile, müzik kullanımı etkileyiciydi. Fenaydı, buraya bırakıyorum.


(Yakışıklı) #7

@bookdilemma yazınca aklıma geldi, Battlefield 3’ü unuttum. F-18 bölümü yürek dağlamasa da pilot gibi hissettirmişti gerçekten de. Aynı şekilde Kaffarov görevinde uçaktan atlarken Spetsnaz olmuştum resmen, müzik de girmişti alttan, eşsizdi. Hele sonu, off…

FPS olarak çok vurmasa da Modern Warfare serisi fena değildi, özellikle yarattığı karakterler oyuncuyu ekrana güzel bağlıyordu. Her bölümün ayrı tadı, her karakterin ayrı dokusu vardı.

@Nemo bahsetmiş lâkin bir kez daha söylemek gerek, müziklerin etkisi çok ama çok büyük.

Hadi eyvallah :cold_sweat:


(Hakan Tunç) #8

@Everfever önermese ben yazacaktım bunu, her yönüyle etkilemiş harika bir oyun. Pek oynamadığım için bunu bile biliyor olmak mutlu edici bence.


(M. Ihsan Tatari) #9

@Everfever @magicalbronze To The Moon diyecektim ben de, başlığı görür görmez aklıma ilk o geldi :slight_smile: Geçen ay devam oyunu da çıktı, Finding Paradise. En az ilk oyun kadar sevdim ben; Kan Gao yine yapmış yapacağını. Şiddetle tavsiye ederim. Fiyatı da çok uygun, 18 lira. Ama oynamadan önce To The Moon için çıkan iki ücretsiz, 20 dakikalık DLC’lere ve A Bird Story adlı yan oyuna göz atmanızda fayda var. Bakmasanız ne olur? Yine anlarsınız oyunun konusunu. Ama bazı ufak tefek şeyler daha anlamlı oluyor o zaman.

Bir de Brothers: A Tale Of Two Sons var tabii. İnsanı aynı anda hem bu kadar güldürüp hem de ağlatan oyun nadirdir herhalde. Kardeşimle birlikte oynamıştık; bir kardeşi ben, diğerini o yönetmişti. Oyunu bitirdiğimizde ikimiz de feci duygulanmıştık.


(Cemalettin Sipahioğlu) #10

Brothers: A Tale Of Two Sons

@mit, ben tek başıma oynadığımdan mıdır nedir, içimi bayağı burkmuştu. Aynı anda iki kişi olmak ve aralarındaki bağ için köprüyü sağlamak farklı bir deneyim yaşatmıştı. Kardeşlik, birinin eksikliğini ötekisinin tamamlaması ve sonunda eksikliğinin üstesinden gelerek büyüme… Oynarlen aklıma Kahramanın Sonsuz Yolculuğu geldi hep. O sayede, hikayedeki bir kırılma anını gerçekleşmesinden çok önce tahmin etmiştim.

Shadow of the Colossus

Uçsuz bucaksız ıssızlık. Yalıtılmışlık. Sevdiğin için yasakları çiğneme. Ne olduğu bilinmez güçlerin emri altına girmek. Sadık atımız Agro’yla Colossusların peşinden gitmek. Ölen her Colossusun ardından sevgilinin yanına dönmek. Ve tekrardan sadık atımız Agro’yla Colossusların peşine düşmek… Sadece sonuyla değil, oynanışın ve dünyasının melankolisiyle yüreği dağlayıp iz bırakıyor.


(oh, hi mark!) #11

this war of mine, Brothers: A Tale of Two Sons ve inside +1

ek olarak the walking dead the game season 1 - episode 5,
seri sonrasında bozsa da, ilk sezon ve özellikle final bölümü hatırladıkça hala üzer. üzerinden yıllar geçse de, lee ve clem’in arasında oluşan bağ, çoğu dizi-film-oyun’da yakalayamadığım bir şey.
ost’si de muazzamdır.


(Loke Loke Loke, Hanım ey Loke) #12

The Last of Us. Hemen girişiyle oyuncuyu yerlere çalan bir yapıt. Karakter gelişimi ve ana karakterlerin ilişkileri harika bir şekilde işleniyor. Her geçen bölümüyle daha da güzelleşen bir oyun. Baya güzel.

Oyunun sonunda Joel’un Ellie’yi feda edememesi ve ona yalan söylemesi içimi sürekli hafiften burkmuştur.


(Atakan) #13

Bildiğim kadarıyla daha çıkmadı ama bu nedir ya! Yıllar önce ilk fragmanını izlediğimden beri ağzı sulu belkiyorum.


(Hazal Çamur) #14

Brothers yazmaya gelmiştim, neler olmuş? Beni de yazın, beni de. Kardeşlerin ikisine de sımsıkı sarılma isteğiyle dolduğum, aldığı tüm övgü ve puanları hak eden, kahreden bir yapımdı.

Transistor

Sesini kaybetmiş bir şarkıcı ve yıllar yılı içindeki aşkı sessizce yaşadıktan sonra siberpunk bir kılıca hapsolarak kadınla konuşmaya başlayan bir adamın hikayesi. Kadın sadece mırıldanarak eski güzel günleri ararken, kadının savunurken siberpunk kılıca hapsolmuş adam onun ellerinde, onun sesini geri alabilmek için yok olmanın eşiğindeki Cloud City’de mücadele veriyor.

Şarkılarının enfesliğinin yanı sıra, kurgudaki acı tatlı sonuyla da yürekleri birkaç kez dağlıyordu.

Final Fantasy X

Yuna bizi kurtaracaktı. Yuna, Sin’e karşı bitmeyen mücadelede bir yüzyıl daha insanların huzur içinde yaşamasına yardımcı olacaktı. Ama kurtarıcı olmanın gerçekte ne demek olduğunu anladığımızda işler oyuncu adına hiç de hoş bir biçimde ilerlememeye başladı.

Yuna, o güleç yüzlülüğüne rağmen mahzun, dışarıdan zayıf görünmesine karşın kararlılığına dağların bile dayanamadığı tatlı kız hem bizi, hem de Tidus’u darmadağın etti.

Ve Sin neydi sahi? Gerçek Sin neydi…


#15

What Remains of Edith Finch Finch ailesinin başına gelenleri bir bir başka bir Finch’in gözünden görerek oynadığımız bir oyun. Yürüme simülasyonu denilebilir. Ama hikaye anlatımı, alt yazıların konumları ve türlü türlü oynanış şekilleriyle harika bir oyun. En başlarda çok manasız ve saçma gelen şeyler sona doğru çok duygulandırıyor. En güzel kısım da balıkçıda çalışan delikanlıyı izlediğimiz kısımdı. Gene tüyler diken :slightly_smiling_face:


#16

Undertale, komikti eglenceliydi ama yuregim daglandi o canavarlari oldurdun diye

Witcher: wild hunt’ taki bazi sahneler(priscilla sarki soylerken) gozlerimi doldurdu ama genelde gaz bir oyun

Spellforce 3 un kendisi yillaar sonra ucuncusunun gelmesi baslibasina duygulandirici


#17

Yüreğimi dağlamasa da duygudan duyguya sürükleyen underrated oyun: Spec Ops: The Line


(Cemalettin Sipahioğlu) #18

Karanlığın Yüreği’nin serbest uyarlaması. Yapımcıları, sıra dışı bir düşmanla karşı karşıya olunacağından bahsederken, öylesine bir iddiada bulunmuyorlarmış :thinking:


(Barışcan Bozkurt) #19

Daha önce bahsedildiği için Metal Gear Solid, Final Fantasy X ve The Walking Dead oyunlarını atlıyorum.

Devil May Cry 3-4
Bu iki oyunu daha 6. ve 7. sınıflardayken oynamıştım. Daha önce bu kadar sinematik sunuma sahip oyun görmediğimden karşıma çıkanlardan sürekli etkileniyordum ve her şeyle bir bağ kuruyordum. 3.oyundaki bağım Vergil ile alakalıydı. Vergil’ın ideolojisini ve kendisini ne kadar çok sevsem de bir yandan onun yozlaşmasını görürken diğer yandan da Dante’ye ısındıktan sonra aralarındaki savaşta ikisinin de kaybetmesini istemediğim, birbirlerine sarıldıkları bir son görmeyi diliyordum. Ama oyunun ismini taşıyan o sahne tabi ki öyle olmadı.

Heavy Rain
İsmini söylerken bile müziği aklımda çalıyor. Oyun elimizdeki karakterleri kaybetme konusundaki acımasızlığını defalarca gösterdikten sonra yüreğim ağzımda oynamıştım. Sürekli karamsar havası, oyunun fedakârlık konusundaki dozunu sürekli arttırışı bunun sebeplerinden biriydi.

Persona 4
Spoiler olmayan, ana hikâyede bulunmayan ve şanssızlık üzerine yaşanmış bir şeyden bahsedeceğim. Oynamayanlar için öncesinde şunu anlatayım. Oyunda Social Link denilen bir ilerleme sistemi var. Karakterlerle geçirdiğiniz zamana bağlı olarak bu artıyor ve seviye 10’a geldiğinde sevgili olabiliyorsunuz. Ben oyundaki hiçbir karaktere ısınmadığımdan sevgili olmaya niyetim yoktu. Sonrasında ise yan karakterlerden biri olan okuldaki Yumi ile tanıştım. Diğer karakterlerin dertleri boş gelirken bu karakteri acısını görünce ısındım ve sürekli zaman geçirmeye başladım. Böylelikle seviye 9’a kadar getirdim fakat hesap etmediğim bir şey oldu. Yaz tatiline girdik. Kızla bir daha görüşemedim. Ana hikâye ilerlerken de oyun ana karakterlerden olan bir kız ile yakınlaştırdı beni ve bana sormadan beni başka bir kızla sevgili yaptı. Sonra yaz tatili bitti. Yumi yanıma gelip okul çıkışında konuşmaya çağırdı. Social Link 10 oldu. Bir süre konuştuktan sonra arkasını dönüp “Beni seviyorsan sarıl, eğer sevmiyorsan bir şey söylemeden git.” dedi. Ben tabiki çok şaşırdım. Oyun aniden uyarı verdi. “Zaten sevgilin var!” Tüm çabayı o kızla sevgili olmak için harcamışken oyunun zorla başka bir kızla sevgili yapmasından dolayı sarılamadım. Gerçek hayatta olmuşçasına bir etki oluşturmuştu çünkü oyun süresiyle aylar, gerçek zamanda ise onlarca saatlik bir durumdu. Japon oyunları işte.

World of Warcraft : Wrath of the Lich King
Yine bir yozlaşma durumu. Fakat buradaki fark bunun gerekli olması. Bile bile kimsenin yürüyemeyeceği yolda ölüme doğru ilerleyiş.

Spec Ops : The Line

Spoilerlı Fotoğraf

Spec_Ops_The_Line_2


(Özgür Kuru) #21

Son zamanlarda Company Of Heroes. Her ölen askerde içim burkuluyor rıhtım. Bir günde ancak bir bölüm oynayabiliyorum :no_mouth:.

Bunun dışında Firewatch, The Long Dark, This War Of Mine, Zaman Zaman Beholder.