KR Kitap Kulübü #1 Yu Hua - Kanını Satan Adam


#126

Öncelikle kitabı oldukça beğendiğimi söyleyerek bir giriş yapayım. Yukarıda yorumlarınızdan gördüğüm ve de benim tahmin ettiğim kadarıyla kitap insanlara çok farklı bir beklenti kapısı açmış/açıyor. Kitabın konusunu ve geçtiği dönemi düşününce; daha ciddi, oturaklı ve gerçekçi dramatik öğelerle örülmüş bir hikaye bekliyor insan. Ancak işin aslı tam olarak öyle değil.

Kitabı okurken çoğumuzun farkedeceği bir şey var: Bu kitapta oldukça absürt şeyler oluyor. Kimi zaman karakterlerin içinde bulundukları durumlar oldukça absürt iken, kimi zaman gayet normal bir olaya karakterler aşırı tepki veriyor. Bütün bunlar, daha kitabın ilk 30-40 sayfasından açık edildiği için, bir okuyucu olarak beklentimi kitabın dışa yaydığı auraya göre ayarlamak yerine daha farklı bir yere konumlandırdım.

Kitapta geçen olaylar oldukça ciddi ve hatta bazıları travmatik denebilecek düzeyde. Ancak kitap bunları o kadar sade ve hafif bir şekilde anlatıyor ki, sanki günlük bir takvim yaprağı okuyormuşçasına “normal” hissediyorsunuz. Bu normalliğin kırıldığı nokta, yukarıda bahsettiğim absürt karakter tepkileri oluyor.

Xu Sanguan’ın karısının sürekli olarak kapının önünde çığırtması, karakterlerin devamlı olarak farklı olaylara aynı tepkileri vermeleri, birbiri ardına gelen yinelemeler bir noktadan sonra kitabın dramatik bir hikayenin içindeki traji-“komik” hissiyatı vermeye çalıştığını düşündürttü bana. Bir kadının acı acı ağlamasına; bir adamın karısını aldatıp üstüne kanını satarak öteki kadına tamamiyle iyi niyetle yemek almasına ama her şeyin başına yıkılmasına; Yile’nin ciddi manada acı dolu yolculuğunda makarna yemek istediği sahneye kadar iki ailenin saçma bir ahlak davasına saç baş birbirine girmesine içli bir şekilde gülmeye başladım. Tepkiler sürekli aynı, olaylar sürekli birbirine benzer ve bir o kadar karmaşık, karakterler ise bir o kadar saf salak ve zayıftı. Sanki bütün bu olaylara gülme ve bunları saçma bulma hakkım varmış gibi hissettim ancak öyle değildi. Yİle’nin makarna için tek başına babasının peşinden koştuğu sahne bana bir tokat gibi çarpmıştı. Her şeyin saçmalığına gülerken aslında ne kadar ciddi şeylere güldüğümü hissettim ve tam o esnada kitabın belki de benim almak istediğim mesajını yakaladım:

En büyük trajediler bile, eğer doğru bakış açısından bakarsan komiktir.

Toplumbilimsel bir bakış açısıyla kitabı incelediğimizde farkediyoruz ki kitap içinde geçtiği dönemin siyasi şartlarından daha çok toplumun ahlaki yönüne bir taşlama içeriyor. Karakterlerin yaşadıkları bütün o acılar, çoğunlukla saçma sapan kuruntulardan ve buralarda “elalem ne der” dediğimiz sınırlayıcı ahlaki yapıdan kaynaklanıyor. Kitap, yukarıda bazı arkadaşlarımızın eleştirdiği konu olan birçok repliğin, sözün ve davranışın tekrar edilmesi ile aslında bu eleştiriye biçimsel bir şekilde de yaklaşıyor. Bütün bu ahlaki safsatalar bir döngüden ibaret. Biri diğerini sürekli takip ediyor ve toplumun ahlak yapısına uymadığınızda kimse ölmüyor. Herkes kendi hayatına devam ediyor ve ta ki canları sıkılan insanlar sürüsü kendilerine eleştirecek yeni bir eğlence bulup bütün her şey tekrar edene kadar.

Karısı kocasını aldatıyor, ortalık karışıyor. Ama neticesinde beraber yaşamaya devam ediyorlar. Yile’nin başkasının çocuğu olduğu ortaya çıkıyor, yine ortalık karışıyor. Ama Xu Sanguan’ın oğlu olmaya devam ediyor. Xu Sanguan karısını aldatıyor, aman karısı çığırtıyor elalem ne der diye, neticesinde, yine bir şey olmuyor. Bütün kitap, benzer ahlaki çıkmazların karakterlerin içinde yarattığı aykırılıklardan ibaret. Xu Sanguan ve karısı birbirlerini seviyor. Bir hata yüzünden bırakmak istemiyorlar, ama komşulara rezil olmamak için kendilerinin bile farkında olmadıkları bir gösteri düzenliyorlar. Yile, belki reddediliyor, çok acı çekiyor ama, Xu Sanguan içinde yaşadığı çatışmaya rağmen hayatı boyunca satmadığı kanı onun için satıyor. Neticede her karakter, sonunda yine kendi bildiğini okuyor.

Trajediye doğru noktadan bakarsak her şey çok absürt. Hayattaki bütün acılar, ahlaki ikilemler kendini sürekli tekrar ediyor. İnsanların toplumsal ahlak diye adlandırdığı şey muğlak, sefil bir çabadan ibaret. Günün sonunda elimizde kalan tek şey, kendi istencimiz, kendi sevdiklerimiz, ailemiz oluyor. Her türlü rezillik, utanç, kıtlık, sefillik geride kalıyor ama yaşlanıp geriye baktığımız zaman, kanımızı ne için sattığımızı hatırlıyor ve eğer bir dogma yerine kendi hislerimiz için sattıysak, yüzümüzde bir gülümsemeyle kızarmış domuz ciğeri yiyoruz.


#127

Bence kitabın verdiği en temel mesaj gerçek ailenin ne demek olduğuydu. Xu Sanguan’ın kan ve soy meselesini önemsemeden kendi canından vererek, ucunda ölüm olmasına rağmen Yile için yaptığı fedakarlık, gerçek ailenin birbirini seven ve birbirine değer veren bireylerin beraberliği olduğunu gösterdi.
Filmi de varmış bu arada.

Özet


(Bird of Hermes) #128

Kitaptaki karakterlerin tavrının beni rahatsız ettiğini söyleyerek başlamak istiyorum. :smiley: Böyle bir dönemde insanların davranışları ne kadar tutarlı olabilirse o kadar tutarlıydı davranışları. Aile olarak sorunlarını kendi başlarına çözemeyişleri, Xu Sanguan’ın ilk 3-5 yılında kendi evladı gibi baktığı Yile’ye sırf başka bir adama daha çok benzediği için kesin bile olmayan bir yorum yüzünden gösterdiği davranışlar cidden okurken beni rahatsız etti. Kitabın sonlarında her ne kadar gerçekten babalık edip kanını defalarca sırf oğlu için satmış olsa da bu izlenimi kaldıramadı zihnimden.Tabii burada yazarın başarısından bahsediyorum, böyle bir çizgiyi yakalamak da oldukça zor. Sonuçta bununla insanların o zamanlar yaşadıkları, yaşattıkları rahatsız edici tavırları bize aktarmış oluyor. O zamanlar insanların birbirlerine yaşattıkları rahatsız edici birçok davranışı kendime uygulanıyormuş gibi hissettim. Cehaletin sonuçlarını, kulaktan dolma bilgilerin insanı sürükleyişini gayet güzel anlatmış. Yile’nin kendini evde hissedebileceği yeri bulamayıp gittiği her yerden kovulduktan sonra tek başına ağlayarak gezmesi gerçekten çok iç acıtıcıydı. Bunun dışında daha önce okuduğum kitaplara ve yazarlara göre daha farklı, oldukça akıcı bir havası olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.


(Rana) #129

Kitabın içindeki çarpıcı olaylar ve sadelik kapağına da yansımış. Dilinin akıcılığı ile kolay bir okuma sağlarken yaşanan bazı olaylar karşısında ‘cidden mi!’ nidaları yükselttiğim birçok yer oldu. Yaşanan trajik durumlara eşlik eden kapı önü bağırışmaları ve komşuların muhabbeti, olaylar karşısında gülsem mi ağlasam mı ikileminde bıraktı beni. Aile kavramının başlarda sarsıldığını, içinin boş olduğunu görürken, gelen zorluklarla zaman içinde içinin dolduğunu ve bağının kuvvetlendiğini görüyoruz. Bir babanın ailesine hayal kurdurma yoluyla yemek yedirmesi insanın kanına dokunuyor açıkçası. Yile’nin durumuna gelecek olursak çok üzüldüm ortada kaldı kimse onu istemedi bi o yana bi bu yana savruldu çocuk. Ama en sonunda aileyi aile yapan şeyin kan bağı değil, birbirini sevmek olduğunu gösterdiler. Kana verilen önemin yanında Sanguan’ın ailesi için ölecek hala geldiğinde bile kanını satmak için çabalaması tüm değerlerin aile karşısında nasıl da eriyip bittiğini gösteriyor. Xu Sanguan’ın zamanla katı vicdanının eridiğini görmek de bi nebze rahatlattı içimi. Dönemin kültürünün, ideolojisinin ve ekonomik durumunun, ailelere yaşattığı zorluklar ve bu zorluklarla başa çıkma çabaları oldukça etkileyiciydi. Ayrıca kadın erkek eşitsizliğini durdurak bilmeden gözler önüne sermiş Yu Hua. Yulan’ı pek sevmedim ama boynunda tabela ile gezdirilmesi, saçlarının kesilerek damgalanmasi ve tüm o kınama toplantıları bir insanı mahvedecek olaylar silsilesidir. Ancak Xu Sanguan’ın ve Yulan’ın biribirine sahip çıkmasıyla üstesinden gelmeleri iyi hissettirdi.
Genel olarak ise çok aman aman bayılmadım çünkü beklentim bayaa fazlaydı ancak okuduğum için pişman mıyım? Hayır. Zaman zaman Çin Edebiyatı’nın özelliği mi bu tarz, yoksa yazarın kalemi mi diye sorguladığım yerler de oldu ancak ailenin, vicdanın, iyilik yapmanın birçok halini görmüş oldum bu kitabı okurken.


(Cem) #130

Efenim birçok güzel yorumlarda bulunulmuş kitap hakkında. Ben de onlar üzerine olumlu veya olumsuz eleştiriler üzerinden roman üzerine görüşlerimi sunacağım. Tartışmaya da vesile olur.

Şahsen yazarın özellikle onu tekrar gündeme getirmediğini düşünüyorum. Bazı dönemleri yukarıda da yazdığın gibi “üstün körü” yahut detaya girmeden geçmesinin sebebi eser boyunca odaklandığı anlatımdan kaynaklanıyor. Ben şahsen beğendim, ancak beğenilmemesini de çok doğal karşıladığımı söylemeliyim. Yaşamak’ta da gördüğüm üzere Hua’nın alametifarikası. Peki nedir bu?

Yazarla ilgili en çok karşılaştığımız eleştirilerden birisi çok acı olayları çok doğal bir şekilde satırlara dökmesi. Duygu sömürüsüne başvurmadan, içtenlikle yalın bir şekilde aktarıyor. Ama bu sonuç. Buna neden olan en büyük noktası, en güzel olaydan en acısına kadar genel bir kabullenme hâlini tüm yaşama yayarak aktarması. Duygu sömürüsünün yahut spesifik olaylardaki acıların ötesindeki bir düşünsel hâle geçen bir şekilde aktarma amacı güdüyor. Bu yüzden Yile’nin haklılığı durumundan o hesaplaşmaya tekrar dönmedi. Onu çözmek veya nihayete vardırmak istediğini verememesine neden olurdu. Onun ötesine geçmek istedi. Aile üzerinden yaşamı bir bütün olarak çözümlemeye çalıştı. O, şu veya bu olay değildi mesele.

Yeniilikçi bir anlatım tarzına sahip olduğu aşikar. Farklı şeyler denemekten çekinmemesi benim en çok dikkatimi çeken unsurlardan birisi. Hem bazı geçişlerde hem de yukarıda da yazdığım gibi bütüne yayılan tercihlerde avangart tutumu görebiliyoruz.

Katılıyorum. Xu Sanguan yer yer yaklaştı. Ama değildi. Bana kalırsa Xu Yulan da dahil olmak üzere cahil birisi de yoktu. Çeşitli deneyimler yaşayan ve hayatta kalmaya çalışan insanlar vardı. Olsa bile bunlar vurgulanmadı çünkü. Tabii ki Xu Yulan yer yer çok delirtti. :smiley: Diğer bir yandan Xu Yulan’ın hayatta yaşadığı deneyimlerden ne kadar olgun çıktığını da gördük. Bu da önemli bir beceri.

Şuna kesinlikle katılıyorum. Kanını Satan Adam’ın başarılı bir kitap olduğunu düşünüyorum, ama Yaşamak bambaşkaydı. Kıyaslamamak elde değil. Çünkü arka planın yanı sıra anlatımsal olarak da benzerlikler görülüyor. Ama kendi açısından Yaşamak’ı geçmek istiyorsa, sanırım atomu tekrar parçalaması gerekecek. Yeni şeyler yapmaya karşı olan cesaretini sayfalarda görmek çok mümkün. Bu yüzden gayet başarabilir.

Aslında okuduğum üzere Yu Hua toplumu gerçekçi olarak yansıtmaya uğraşıyor. Bu dediğinin iki önemli nedeni olabilir. Birincisi kültürel farklılıkta bazı davranış tarzlarının değişmesi aslında olmasa bile yapay sanılabilir. Bu kitap bazında ikinci önemli noktaysa, okuduğum kadarıyla anlatım tarzı olarak "Shaoxing opera"nın aktarım üslubunu benimsemiş. Bu avangart yöneliminin örneklerinden birisi olduğu gibi bazı yapay görünen durumlara sebebiyet vermiş olabilir. Ancak benim rahatsız olduğum bir tercih değildi.

Bence asıl problem, Yaşamak’ta yaptığı hissiyatın üst boyutuna çıkmayı, bu romanda da amaçlamasına rağmen o seviyede verememesiydi. Kurgu anlamında Yaşamak’ın seviyesini de anlatmak için söylüyorum.

Ben ilk kitabından sonra almıştım bile! +1 :smiley:


#131

Kitabı genel olarak beğendim. Hafif, akıcıydı. Bir ara Yulan gibi “Amaaaaann” dediğimi farkettim😄. Argo deyimlere de epey güldüm. Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, Xu Sanguan’ın yemek tarif edişiydi. Sefaletin en dibini görürken bile bambaşka dertleri olması ve hayatlarındaki her değişime sorgulamadan hemen uyum saglamaları ilginçti. Yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Kitap kulübünüze beni, belki de hiçbir zaman okumayacağım bir yazarla tanıştırdığı için teşekkür ediyorum.


(Cem) #132

İzninizle başlığı biraz daha darlamak istiyorum. :stuck_out_tongue:

Şunu vurguladığın güzel olmuş. Çünkü bu kitabın önemli noktalarından birisi kabulleniş ile birlikte “fedakarlık”. Kan satışını başlangıç ve son denemesi hariç her zaman zor durumlardan kurtulmak üzerine kuruyor Xu Sanguan. Hatta ilk sattığı zamanki tavrı çok eğlenceliydi. E bu kadar para geçti elime, bununla ne yapmalıyım? Evleneyim bari! :smiley: Modunda takılması komikti. Çünkü o zamanda acil bir ihtiyacı yoktu ve karar vermekte zorlandı. Son bi’ kez kendisi için gittiği zaman verememesi de vuruculuğu güzel konumlandırılan bir anlatımdı. Ayrıca orada hoşuma giden bir diğer ayrıntı; kabul edilmemesi aracılığıyla yolda ağlayarak gezerken biz kitabı baştan sona tekrar andık. Yaşadıkları olayları, A Fang, Genlong, Kan Satış Şefi Li ve daha birçok kişiyi… Orada hayatın sonuna geldiğini de sonuna kadar hissettik. Ayrıca hayatı bu kadar geniş açıdan kurgularken, karakter gelişimlerini bu seviyede yapabilmesi hayranlık uyandırıcı. Xu Yulan’ın oradaki davranışı başarılı ve güzel bir örnek.

Ben de şöyle ekleme yapmak istiyorum. Yaşamak’ta acılar daha sertken gerçek bir kabulleniş daha geniş bir yer tutuyorken; Kanını Satan Adam’da mutluluk öğeleri daha fazlayken, Xu Yulan ve Xu Sanguan üzerinden fedakarlık öne çıkıyor. Yaşamak’ta bazen “bu yaşanmış olamaz!” seviyesinde tepkiler verebilecek kadar hüzünlemişken, sonunda daha dingin bir kabullenmişlik hâline bürünüyorsun. Kanını Satan Adam o dinginliğe ulaşmaktan ziyade daha rahatsız edici bitiyor. İlginç ve hoşuma giden anlatım tarzları.

Ayrıca araştırdığım kadarıyla çok zengin ve kelimelerle oynamayı seven bir anlatım dili varmış. Sanırım çevirmen Erdem Kurtuldu’ya tekrar teşekkür etmek gerekli.


(Erman Akman) #133

Biraz kısa kısa geçeceğim.

Kapak olarak gerçekten güzel
Genel olarakta hoşuma giden bir kitap oldu.
Biraz komik,biraz hüzünlü.
Nedense okurken Yile’nin yerine kendimi koydum.Küçük bir çocuğun başına gelenler Xu Sanguan tarafından istenmemesi,diğer tarafa gitmesi oradada istenmemesi yalnız kalması ağlaması yürümesi.
Travma nedeni küçük bir çocuk için.
Fakirlik,kıtlık,Kültür devrimi zamanı farklı dönemleri okumak benim açımdan güzeldi.


#134

Ben kitabın kapağını fazla sade buldum. Boş bir sayfadan geçen kırmızı ince bir damarda kitap, yazar ve yayınevi ismi yazıyor. Etkileyici bir yan bulamıyorum burada. Her zaman sadeliği tercih ederim fakat bu da abartılı bir sadelik bence. Jaguar Kitap bu kapağın sevilmesinden gaz alarak bir sonraki kitapta daha da sadeleşerek kapak falan koymayacak kitaba.
Bunun dışında "Kanını satan adam"la ilgili olmasa da kitabın sonunda Jaguar Kitap’ın sözü olan “Mutlu azınlığa” kısmını da anlamadım.
Düzenliyorum, Stendhal’ın okurlarına söylediği bir sözmüş.


#135

Kitapları yarıda bırakma alışkanlığım yoktur, sayılıdır başlayıp bitiremediğim kitaplar. Kanını Satan Adam’ı 50. sayfasında bıraktım maalesef, bir türlü içine çekemedi beni hikaye. Olaylar çok hızlı gelişti. Sanguan kanını sattı, tanıştı, evlendi, üç çocuğu oldu, büyük çocuğun kendisinden olmadığını düşündü. Yer yer güzel cümleler vardı, gülümsetti ancak genel olarak baktığımda diyaloglar basit geldi bana, edebi bir dil de yoktu. Zorladım devam etmek için ama olmadı, hikayenin devamını da merak etmedim.
Bu arada kapağını çok beğendiğimi söylemeliyim.


(Lecter) #136

Eser,kültürel açıdan anlattığı zaman ile aramızdaki farkı net bir şekilde görmemi sağladı. Kitap, yuh artık böyle bir şey yapmazsınız dediğim her noktada ‘hayır yaparız’ dedi ve bu tutumunu da her sayfada pekiştirdi. Bence, benim gibi bu kültüre uzak birisine yeni bir bakış açısı sunmak için güzel bir pencere oldu bu kitap. Yazarın edebiyatı hakkında bir şeyler söylemem gerekirse de… söyleyemem, çünkü sağlıklı bir yorum yapabilecek düzeyde bir edebiyat bilgim yok. Ama kısaca beğeni bildirmem gerekirse, bana göre bu kitap ortalamanın üzerindeydi. Kötü değil ama favorilerim arasına girebilecek kadar mükemmelde değil.


(Y. Ezgi Erdoğan) #137

Yorumların hepsini okuyayım dedim ama öyle yaparsam aklımdaki herşeyi yazmışlar deyip yazmaya üşenirdim muhtemelen.

Okumaya başlarken kitap hakkında olumlu ya da olumsuz bir beklentim yoktu. İki şekilde de şaşırmayacaktım. Lakin bu kitabı okurken birden fazla kez şaşkınlığa düştüm. İlk başta ağır bir dil bekliyordum, sayfalar yağ gibi akıp giderken ne ara bu kadar ilerlemişim diye şaşırdım. Daha sonra olayla hızlı ilerledi, bir bölüm Yulan’la evlenmeye karar veriyor sonraki bölüm ikinci doğuma gidiyorlar.

Yulan’ın konuşmalarını ilk başta tiyatro sahnelerindeki çilekeş kadınlara benzettim ama daha sonra karakterin tarzının bu olduğu anlaşılınca alışılıyor. Yani Yile’nin başkja bir adamdan olduğu anlaşılana kadar sanki bir tiyatro metne dökülmüş gibiydi benim için. Daha sonra Sanguan’ın Yile’ye davranışları, Yile’nin ordan oraya savrulması falan kitapta en çok içime dokunan karakter Yile olmuştu bu yüzden. Sanguan evet Yile’ye sekiz yıl kendi çocuğu olarak baktı ama bir düşünsenize o dönemde hangi adam kendi baktığı çocuğun başkasından olduğunu öğrenince eskisi gibi davranabilir? Sanguan da neticede bilge falan değil, sıradan bir adam. Yaşayarak öğreniyor tüm karakterler. He Xiaoyong’un fazla yaşama şansı olmadı tabii, ama muhtemelen o adam öyle geldi öyle giderdi hiç bir zaman Yile’yi özlemez ya da kabul etmezdi bence.

Kültür Devrimi sırasında yaşanan o kıtlık sahneleri çok acıklıydı. Evet acıklıydı ama benim kafa nasıl çalışıyorsa repliği de tam hatırlamıyorum ama olay çok komik gelmişti ve ben okuken kıkırdıyordum bir ara. Açlıktan mideleri mi yapışıyordu ne :smiley: Neyse anlatmak istediğim kitapta insanı yer yer güldüren yerler olduğu ve trajedilerin bile komik olabildiğiydi. -Kendi başımıza gelse komik olmaz tabii ama o ayrı konu yine sapıyorum-

Yulan’ın saçlarının kesilmesi ve tüm gün meydanda dikilmesi olayları da çok acı dersler içeriyordu ve Sanguan’ın da yasaklara rağmen ona gizlice destek olması çok hoştu. Zor zamanlarda insanlar ne der diye endişe ettikleri komşuları onlara sırtını dönüyordu. Halbuki insanlar der ağzı torba değil ki büzesin.

O bölümden sonra yıllar geçiyor çocuklar büyüyor ve Yile anlam verilemeyen bir nedenden yataklara düşüyordu. Yile’nin neden hasta olduğu hiç anlatılmadı, anlatılmasını beklemiştim. O kısımları okurken Yile ölecek mi diye korktuğumu hatırlıyorum, hatta itiraf ediyorum son bölüme bakmıştım daha okuyacak sayfalarım varken ve Yile’nin ölmediğini öğrenince rahat nefes alıp kaldığım yerden devam etmiştim. Bu kısmı Rıhtım İtiraf Ediyor konusuna yazabilirdim herhalde.

Yile’nin yaşaması Xu Sanguan’ın çabaları sayesindeydi. Yile için hiç satmadığı kadar kan sattı ve az daha ölüyordu. Kendi kanından olmayan oğlu için fedakarlık yaptı ve ondan sonra hiç kan satmadı. Kitabın sonunda zaten yaşlanmıştı ve kan satamazdı ya. Ama son sayfalarda yine dokunaklı olaylar oldu ve kitap boyunca Yile’ye kızdığım tek sahneydi. Neticede kimse bilge değildi ve insanoğlu çiğ süt emmiş.


(hüseyin) #138

Kapak gerçekten ilginç ve güzel bir tasarı olmuş.
Romana gelirsek bence Çin halkının gündelik yaşayışını çok güzel bir şekilde bizlere sunmuş ayrıca devrim öncesi ve devrim sonrası insanlarını da iyi vermiş. Kültür devrimi sırasında yaşanan acılarıda çok iyi verdiğini düşünüyorum. Xu Yulan’ın kültür devrimi sırasında yaşadığı onur kırıcı durumu, Xu Sanguan’ın ise Yulan’a yardımı, sahiplenişi ve en son kendi özeleştirisini yapması, Xu Yulanla empati kurması çok iyidi. Yile’nin durumu çok dramatik ve yer yer komikti. Biraz da alıntı yapalım.
“iş zorla yürür, insan bir çıkmaza varınca aklına bir çözüm yolu gelir”.
Emeği geçen herkese teşekürü bir borç bilirim.


#139

Kitap akıcı bir şekilde ilerledi, özellikle başlarda geçen yabancı isim-mekan kavramları biraz fazla olsa da okuması rahat bir kitaptı. Edebi bir ağırlığı yoktu, o yüzden benim için kafa yormadan okunacak, günü kurtaracak bir kitaptı. Yer yer abartılı bulduğum kısımlar vardı.
Xu Sanguan ve Xu Yulan’ın evlenme şekli, Xu Yulan’ın kapı eşiginde ağlamaları, He Xiaoyong ve eşiyle ağız dalaşları, saç başa kavgaları, Xu Sanguan’ın aldatma şekli… Hepsinde bir traji komiklik vardı ama kitabı edebi bir ağırlıkla okumadığım için saçma da bulsam gözüme batmadı. Bazı yerlerde üzüldüm, Yile’nin önce inatla dışlanması, sonra hastalanması ve Xu Sanguan’ın ölümü pahasına kan satması, devrim dönemi, sefalet döneminde yaşadıkları… Ama benim gözümde kitabın en vurucu kısımları önce devrim olayları sonucunda toplumdan dışlanan Xu Yulan’a Sanguan’ın, sonra da çocukları tarafından dışlanan Xu Sanguan’a da Yulan’ın sahip çıkmasıydı. Kendi halimde olsam muhtemelen merak edip okumayacağım bir kitaptı, o yüzden iyi ki kulüp ile okumuşum diyorum :blush:


#140

Kapaktan bahsetmişken Jaguar’dan sonra kod gibi bir şey yazıyor. 0 kan grubu, Xu soyadı sanırım. Diğerlerinin anlamı ne? Başka bir şey de ben mi bilmiyorum acaba? :grin:


(Y. Ezgi Erdoğan) #141

Kendi halimde ben de almazdım, yazarın diğer kitaplarına da dokunmazdım ama şimdi uygun olduğum an okumak istiyorum bilhassa Yaşamak’ı beni ağlatabilirse cidden acılı bir kitaptır :smiley:


#142

Yaşamak’ı hep daha çok övdüler, o yüzden merak ediyorum, uygun bir zamanda ben de alıp okuyacağım :slightly_smiling_face:


#143

Kıskandım. Diğer etkinlik ne zaman olur? Kitabı bana önden haber verin anca alırım :))


#145

Katılıyorum. Bu kapak minimalist ya da duru değil de boş gibi.

Kapak konusuna kısaca değindikten sonra içeriğe dair bir iki şey söylemek isterim. Öncelikle diyaloglar çok nadiren içi dolu dolu, bir şeyler anlatan tipteydi. Karşılıklı konuşmalarda hızlandığımı hatırlıyorum kitabı okurken.

Çinin karmaşık dil yapısı ben de ağır bir edebi dil beklentisi yarattı lakin cümleler de kapak gibi sadeydi, duru da değil sade(yalın). Duru anlatımı severim ama sadelik benim zevkime hitap etmiyor. Cümlelerin çoğu böyle olunca kitap da haliyle inanılmaz akıcı oldu. Üç günde bitirdim. Beklentim farklı bir yönde olduğundan üslubuyla beni çekmedi Yu Hua.

Kurguyu ise sevdim. Yaşanmışlıkların zamanın da tozuyla bir insanı ne kadar değiştirdiğini gözümüze sokmuş, ben beğendim. Yulan’dan nefret etmemizi mi istemiş yazar, ettirmiş ya da Sanguan’ı sevdirmek mi istemiş yine onu da hakkıyla yapmış. Hatta bunu bazen o kadar hızlı yapmış ki bir sayfada Sanguan tüm nefreti çekerken, diğerinde “Adam bee!” dedirten bir karaktere bürünüyordu. Bu duyguların karman çorman olması önce ben de rahatsızlık uyandırırken kitabın sonuna doğru kitabın basit anlamda yaşamın içinden olduğu düşüncesi hakim oldu. Hayat da iyisiyle, kötüsüyle bir bütün zaten tıpkı bu kitap gibi.

“Amma osurdun şimdi,” cümlesindeki ‘osurmak’ kelimesi bazı yerlerde uydurmak, sallamak anlamında kullanılmış. Bu özellikle babamın çok sık kullandığı bir kelimedir ve bu anlamda kullanır. Burada bir ikileme düştüm. Çin de gerçekten böyle bir kullanım var mı, yoksa çevirmenin tercihi mi bu? Evet, koskoca kitabı okuduktan sonra aklımda yer eden en büyük soru bu, takıldım romanın bir yerinde silemedim sonra da :roll_eyes:

Dip not: Sanguan ile Yulan’ın evlenme şekilleri beni rahatsız etti. Çin kültürü falan bilmem, bana ters.


(Hakan Tunç) #146

Kendi adıma severek okuduğumu, hatta uzun zaman sonrasında bu tarzda bir romanı ilk defa hızlıca bitirdiğimi söyleyebilirim. Akıcılık, yazarın dili ve elbette çevirinin kalitesi de bunun başlınca nedenlerindendi.

Yazarın, Kültür Devrimi sırasında yaşananları sıradan bir aile üzerinden bizlere anlatması, özellikle o yıllarda geçirdikleri zorlukları dünya okuruna bu şekilde basit ama çarpıcı cümlelerle aktarabilmesi bence çok önemli. Sayfalar bizim gözümüzde su gibi akıp gitse de benzeri bir kurguyu kendi geçmişimizle alakalı yazıp dünyaya pazarlamaya çalışsak mesela ne kadar başarılı olurduk, bilemiyorum.

Ateşöceklerinin Mezarı (Hotaru no Haka) adlı uzun metrajlı bir anime filmi vardır. O daha acı bir şekilde, iki kardeş üzerinden dünya savaşı sırasında Japonya’daki insanların acılarını en derin bir şekilde hissettirir sizlere. Kanını Satan Adam’da da böyle bir etki yaşadım (ama asla bu kadar derin değil, belki Yaşamak öyledir).

Xu Sanguan’ın çocukluktan erişkinliğe kadar olan hayatını bir film şeridi gibi, üstelik de kitabın adının hakkını vererek okumamız çok etikleyici geldi nedense. Kendimi, farklı bir kültür ve coğrafyada yaşıyor olmama rağmen hiçbir şekilde yabancı hissedemedim. Yer yer empati yaparken buldum kendimi. Basit hayatı olan basit karakterler üzerinden alt metninde çok daha fazlasını barındıran bir metin okuduk.

Edebi kalitesi için basit diyen arkadaşlarımız da olmuş ama bence tam kararındaydı. Ustaca örülmüş basit cümleleri havalı karmaşık yapıya sahip diğerlerine göre çok daha başarılı buluyorum.

Nihayetinde, çok da uzatmadan şunu söylemek istiyorum. Kulüp sayesinde tanıştığım Yu Hua, bana Çin hakkında, yaşadıkları geçmiş ve kültür hakkında güzel ve unutmayacağım bir bilgi vermiş oldu. Hatta yorumlar sayesinde Yaşamak’ı sonrasında okuyacak olmanın verdiği haz da duruyor zira burada bir “Oh, kimseye bir şey olmadı,” tarzında mutlu sonumsu bir final varken sanıyorum o kitapta daha acılı şeyler bizi bekliyor.

Katkısı bulunan herkese teşekkürler!