KR Kitap Kulübü #1 Yu Hua - Kanını Satan Adam


(Nurdan Atay) #147

Kısaca benim görüşlerim:
Kitabın kapağına bayıldım damar kan ve içinde incecik isim. Kapak tasarımı yapanın adı yoktu maalesef kendisine buradan teşekkür edeyim istedim eğer orjinali böyleyse yine buradan bir teşekkür göndereyim:)
Çin edebiyatı okumamıştım. Bu kulüp sayesinde okudum ve çok sevdim. Çince aslından çeviriyi yapan "Erdem Kurtuldu"yu ayrıca kutlamalı. Aslından çeviri hem de Çince bravo. Önce biraz karışık geldi isimler konuşmalar fakat sonra neredeyse Çin’deki o mahallede yaşıyorum düşüncesi oluştu ben de. Yazarın anlatım dilindeki sadelik beni vurdu o sadeliğin içinde trajikomik olayları dertleşircesine anlatması çok güzeldi. Çin sonuçta tamamen farklı bir kültür o nedenle kadın niye kapıda bağırdı adam niye diğerine hediye götürdü onun kocası şunu yaptı gibi ahlak kurallarını burada aramak çok saçma, onlar böyle yaşıyor(en azından buradaki anlatıma göre) ve bize de o ortamı yaşatıyor. Yazarın diğer kitaplarını da okumayı hedefledim.
Kitap kulübünün ikinci kitabını sabırsızlıkla bekliyorum.


(Muhammet Topcu) #148

“Baba eğer ben de senin öz oğlun olsaydım, beni de erişte yemeye götürürdün değil mi?”


#149

Son zamanlarda okuduğum, en akıcı anlatıma sahip kitap olduğunu söyleyebilirim. Bu durum şu özelliklerle örneklenebilir:
Betimlemeler, tıpkı çocuklara anlatılan masallarda olduğu gibi hikayenin girişinde ve sonunda yoğunlaşmıştı. Diğer kısımlar ise kimi okuyucunun kitabı okumayı bırakmasına neden olan, kiminin Acaba sonra ne oldu? sorusunun cevabını merak edip sürekli okumaya teşvik eden olay üstüne olay şeklinde kurgulanmıştı.
Ayrıca bu kurgu sayesinde ülkede gerçekleşen Kültür Devrimi ve halka etkileri gerektiği kadar anlaşılıyordu.

Önemli olduğunu düşündüğüm noktalardan biri kanla kazanılan paranın işte kazanılan paradan daha değerli olması öteki ise köylülerin kan satılmasına karşı olan tavrıyla şehirlilerin tavrının farklı olması.

Geri kalmışlık yüzünden kadınların daha az değer gördüğü bir dönemde, ailesi için gereken her şeyi yapmış, kan vermekten hayatını kaybetmek üzere olan bir adam varken, hikayede hiçbir kadının kanını satmasından bahsedilmemesi yine bu dönemdeki düşünce tarzını aktarmaya yardımcı olan bir unsur.

Bu düşünce yapısını daha açık bir şekilde dile getirmek, (kitaptan bir alıntı yapacak olursak)
pantolonu indirip öyle yellenmek olurdu :sweat_smile:

Kitabın kapağı minimalist ve içeriği yansıtan bir çalışma olmuş.

Yazarın başka bir kitabını okumadım ama sanırım üslubu bu şekilde sade ve kolay anlaşılır dolayısıyla çeviri de gayet başarılıydı.

Oy verdiğim bir kitabı memnun olmuş bir şekilde bitirmeme ek olarak listeye ekleyen arkadaşa teşekkürler


(Didem) #150

Dün yazılan yorumları dün okudum. Söylemek istediğim her şey söylenmişti aslında. Onun için biraz zaman geçsin ve kafam yatışsın istedim. Sanırım beklentim çok yüksekti. Kitap beni sarıp sarmalamadı, biraz ağır aksak ilerledi. Ama;
Yazar hayatı öyle doğal ve pürüzsüz şekilde akıp gider şekilde aktarabilmiş ki aslında okurken biraz huzur da duyuyorsun. Yazım dili aslında basit diye niteleyebileceğim şekildeydi. Ara ara bu beni rahatsız etti. Belki de okurken zorlanmamın nedeni bu olabilir.Arka planda yönetim değişimleri, hükümetler, kıtlık nazikçe yedirilmişti kitaba. Kıtlık demişken Xu Sanguan’ın aileye hayali yemek yedirmesi çok içime dokundu. Bir de Yile var tabiiki. Çocuk o taraftan bu tarafa sürüklendikçe sürüklendi. Üzüldüm onun için. Xu Yulan biraz çılgın bir karakter bence. Sürekli kapıya çıkıp bağırışları bana bizim toplumumuzu da çağrıştırdı açıkçası. Kapı önünde dövünmek çok revaçta sanırım her yerde. Yine gerçekçi ve üzücü bir kısım olarak yeni düzenle beraber boynuna takılan tahta var. Ne kadar onur kırıcı aslında. Ama karı koca -yapmamaları gerektiğini düşünmeme rağmen-hayatın akışında bunu nasıl güzel kabullendiler. Etrafa dikkat ederek birbirlerini desteklemeleri hoştu. Karakterleri bi sevdim bi gıcık oldum bi tekrar sevdim. Bunu okura hissettirmek ayrı başarı.Xu Yulan’ın fedakarlığı kitaba güzel bir nokta koymuş oldu. Yine de o arada Yile çok çekti yahu​:roll_eyes: Ölümüne aile birliği ne hoş bir şey.Yazdıkça acaba kitabı düşündüğümden daha mı çok beğendim diye sorguluyorum. Kısacası hafif ‘kıkırdamalı’ hafif hüzünlü bir kitaptı. Trajikomik… Tam hayat gibi…Çin edebiyatı benim için ilkti. Okurken biraz zorlansamda son olmaması gerektiğine karar verdim. İlk kitap da Yaşamak olacak gibi. Kayıp Rıhtım yazarla sayenizde tanıştım. Sağolun :blush:


#151

Kan satmak ülkenin yoksul kesimlerinin gelir kapısı haline gelmiş. Çin’ deki aids vakalarının yüzde 11 inin kan alma ve verme sırasında oluşuyormuş. Çin Ulusal Halk Meclisi Daimi Komitesi tarafından kabul edilen kararla kan satın almak ve satmak yasaklanmış. Aids hastalığını doğrudan hedef alan ilk yasa imis.( Hürriyet haber 30.08.2004)


#152

Çin Edebiyatı hiç okumamıştım. Kitap kulübesi sayesinde okudum. Hoşuma gidince başka yu hua kitapları ve mo yan okumaya karar verdim.


(hüseyin) #153

Yuu Hua okunması daha kolay bir dil kullanıyor ve anlatıcı her yerde bulunan bir kişi ancak Mo Yan ın anlatıcısı üçüncü tekil kişi ben bu anlatıcıyı hiç sevmiyorum çok sıkılıyorum tıpkı Yüzyıllık Yalnızlık, Kolera Günlerinde Aşk ta olduğu gibi. Ayrıca Üç Cisim Problemi var. bilim kurgu, ben çok beğendim


(Ezgi Özbek) #154

Merhabalar!

Etkinliğin heyecanıyla kitabı ilk sipariş edenlerdenim muhtemelen gerçi tedarik süresi problemine ortak olmaktan kaçamadım yine de. Değerlendirmeleri ve yaklaşımları gördükçe güzel bir başlangıç yaptığımızı hissetmemek elde değil. Yaşamak’ı önce okumadığım için seviniyorum şu an mesela. Yu Hua ve Çin edebiyatıyla Kanını Satan Adam aracılığıyla tanıştım; tek kelimeyle bayıldım. Genel olarak dikkatimi çeken çoğu detay, pozitif/negatif karşıtlarıyla birlikte burada belirtildiği için kitabın bana hissettirdiklerine yoğunlaşayım dedim.

Zamansal akışı bu kadar ustaca kıvıran fazla yazar okumadım dürüst olmak gerekirse. Hiç sezdirmeden bir anda yıllar sonrasına atıverdi bizi hem de defalarca. Başka bir kurguda bu tarz sıçramalar canımı sıkabilirdi. Ya da kolaya kaçtığını düşünebilirdim yazarın. Lakin burada yazarın bize anlatmak istediğinin an parçacıkları olduğunu fark ettikten sonra işler değişti. Okur bir anda kendini yeni bir anın –kırılma noktasının– içinde bulup karakterle birlikte debelensin istemiş sanki yazar.

Bir adamın yaşantısına karışan mutluluklar ve trajediler karşılıklı raks edip durdu tüm kurgu boyunca. Genel olarak yaşam böyle bir şey sanırım. Hızlandırılmış bir okuma halinde bize sunulması güzel olmuştu tabi. Kullandığı dil için sık sık basit olduğu belirtilse de şahsi fikrime göre haddinden fazla zor bir yazım şekli tercih ettiği. Bunca abartısız bir dilin içine sığdırdıkları gerçekten büyük olaylardı. Düşündüğümüz zaman kültürel olarak bize çok yabancı bir topluma ait bir eser. Ve bu dövünmeler, açıkça her şeyi konuşma halleri, yaşam mücadelesi, kabullenme şekilleri gibi çoğu durum elbette bambaşka şekillerde gerçekleşmişti. Dolayısıyla aktarımda değişivermişti.

Yer yer hiç tatmadığım bir mizansenin içinde hissetmemi sağlayan kurgu ve ona karışan mizah unsuru kitabı bir solukta okumamı sağladı. Nasıl bittiğini anlamadım bile. Sesli reaksiyonlar (gülme hali ya da “Yok artık!” nidaları gibi) vermeme sebep olacak cinsten birçok an vardı okuduklarımda. Yokluk, kıtlık, aile dramaları, batıl inançlar, Kültür Devrimi, değişen dönem şartları ve asla bitmeyen bir adanmışlık vardı her kelimede. Ağdalı veya daha betimleme seven bir dilin anlatabileceğinden fazlasını sunan, şaşakalma halini sabit tutan bir kalemden tepeme indi hepsi.

Sona doğru gerçekten içim kıyıldı. Bir yerde başına bir iş gelecek diye çırpındım okumamak için. Ertesi gün iş olmasına rağmen gecenin ikisinde okumaya devam ettim. Hatta kitabın son cümlesinde kardeşimi uyandırıp ona da cümleyi okudum. Gülmemek elde değil gerçekten ve hak vermemek… Kısacası eşsiz bir mücadele ve maceraydı okuduğum. İyi ki Kanını Satan Adam’la başlamışız bu etkinliğe. Aslında minik detaylara da giresim var kitaba dair ama uzadıkça uzuyor bu değerlendirme sanırım. Doğum sahnesini çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim sadece. Kıkır kıkır kıkırdamakla birlikte bahtiyar kalınız diyerek bitiriyorum.


(Lecter) #155

Arkadaşlar bence konu ile ilgili bir alt başlığa ihtiyacımız var. Burada herkes çok güzel bir şekilde kitap hakkındaki yorum ve düşüncelerini belirtiyor, bu çok güzel ancak sayfanın tamamı uzun uzadıya yorumlarla dolduğu için okumak bir yerden sonra yorucu hale geliyor. Ben kitap kulübü hakkında düşünüyordum ki, okuduğumuz kitapların bizde yarattığı etkileri tartışabilir, yorumlayabilir, yazar ve benzer yazarlar hakkında bilgi paylaşımında bulunabilir ve yorumlarımızı yapabiliriz. Ancak burada kitap hakkındaki düşünce ve fikirleri paylaşan herkesin yazıları o kadar uzun uzadıya oldun ki ben, en azından şahsım adına diyebilirim ki, bu insanlarla neyi tartışacağımı ve neyi paylaşacağımı unutuyorum. Sayfanın şuan ki genel görünümü tartışmadan ziyade kitabı yorumlama üzerine. Ben isterim ki tartış ve yorumlar farklı başlıklarda yer alsın ki isteyen uzun uzun derdini ve yorumunu anlatırken, isteyen de kitap hakkında tartışmak istediği konularda, yoğun paragrafların arasına gömülmeden tartışıp bilgi paylaşabilsin. Bu sitemimi de uzun bir paragraf yazarak anlattığım için lütfen beni maruz görün. Halbuki yazmak sanattır ve benimde pek bir sanatçı olduğum söylenemez.


(Hazal Çamur) #156

Her şey yazılmış, ben başka bir şey diyeceğim :slight_smile:

Sanguan, "Guan"ların üçüncüsü demekken Sanle de "Le"lerin üçüncüsü, yani Üçüncü Bahtiyar demekti.

Yaşananlar bütünüyle ele alındığında, üç oğuldan gerçekten Le olan, yani bahtiyar olan Sanle’ydi bana kalırsa. Bu bakımdan Sanguan’ın gençliğindeki tasasızlığına benzetiyorum. O nedenle Sanle’yi Sanguan’ın gençliğinin temsili gibi gördüm kitap boyunca. İkisinin de bir “üçüncü” oluşunun da bunda bir etkisi var.

Kitabı 2 günde, büyük bir sevgiyle okudum. En çok da Yile ve erişte macerasından etkilendim, diyerek genel yorumumu da hızlıca yapmış olayım :slight_smile:


(Alican Doğan) #157

Bu tür tarzım olmamasına rağmen oylamada görünce birşeyler beni bu kitaba çekti. (Normalde gözüm kapalı İşte İnsan’ı seçerdim.) Çin’de yaşanan tarihi değişimleri, kıtlığı, siyasi olayları, aile yaşantısı ve geleneklerini görmek gayet keyifliydi. Kitabı okurken çoğu yerde sırıttım bazı yerlerde üzüldüm. Seçimimden memnun kaldım.


(Cem) #158

Darlamaya tüm hızıyla devam!

Güzel bilgi bu teşekkürler. Araştırılması gereken ve merakımı cezbeden bir konu. Kültürel Devrim öncesinde de bunun yapıldığını görüyoruz. Ancak sefaleti yoğun olarak Kültürel Devrim ile yaşadıklarını da görüyoruz. Demek ki kan satmanın gelir kaynağı olmasının arkasında çok şey var.

Katılmakla birlikte ekleme yapmak istiyorum. Yukarıdaki yorumlarda da bahsettim biraz. Olayları yalın bir dille anlatıyor. Sayfalarda sadece bir anlatım hissedilirken, bütünde daha kompleks denemelerin olduğu “yenilikçi” bir yöntem benimsemiş.

Bu kısımlar sanırım yukarıda dediğim "Shaoxing opera"nın anlatım tarzının en açık örnekleri.

Kitabın yapmak istediğiyle ilgili hak verdiğim bir cümleler.

Buna pek emin değilim. Bana daha çok ikisini aynı potada eritiyor gibi geldi.

Muğlak evet. Ancak sefilden ziyade ahlakı hem sorgulayan hem de değer veren bir yapı algıladım ben.

Evet kitabın en temeli fedakarlığı ve yaşamı Xu ailesi üzerinden işlemek. Kan bağının ötesinde “aile” olmayı güzel işledi.

Ben de gördüm. Sanırım biraz zayıf. :smiley:


#159

Merhaba, ben de düşüncelerimi söylemeye geldim. Tartışmaya açığım, o yüzden yazdıklarım üzerine konuşabiliriz.

Kitaptan beklediğim tadı alamadım. Okurken keyifliydi, bazı kısımlarda güldüm ve akıcı bir eser olmasının da etkisiyle çok hızlı bir şekilde bitirdim. Ancak bitirdikten sonra umduğumu bulamadığımı fark ettim. Bana kalırsa kitabın hızlı temposu, bir çeşit aksamaya sebep olmuş; bunu, karakterlerin iki yerde bulundukları tarihi okura göstermek için kurdukları diyaloglarda görüyoruz. Xu Sanguan, sanıyorum Xu Yulan ile konuşurken bir yerde bulundukları tarihi, bir yerde de içinde bulundukları dönemin koşullarını anlatıyor. Bu kısımlar hem diyalogların doğallığını bozuyor hem de okur için yapıldığı belli bir şekilde yapıldığı için -en azından bende- buruk bir tat bırakıyor.

Aynı hızlı tempo, Yile’nin yanına gitmek için çıktığı yolculukta da devam ettiği için yaşadığı olaylara karşı tepkisiz kaldım. Hastaneden kaçması, otele sığınması, iki kardeş ile tanışıp onlarla yolculuk etmesi ve diğer olaylarda “Acaba devamında ne olacak?” hissinin zayıfladığını hissettim. Elbette yazarın bunu yapma zorunluluğu yok, kendine has üslubu ve temposu özgün bir eser oluşturma noktasında kitaba çok yakışmış. Cümlelerin sadeliği, kimi yerleri oldukça vurucu hale getirmiş. Özellikle Yile’nin rahatsızlanarak bir başına evde yattığı, kardeşi tarafından bulunarak taşındığı kısım çok etkileyiciydi.

Okumak için oldukça ilginç bir eserdi. Okur ve okurun beklentisi üzerine düşünmemi sağladı. Ayrıca kafamda belirli edebiyatlara dair belirli kalıplar geliştirdiğimi fark ettirdi. Bunlar açısından “iyi ki seçilmiş” dediğim bir kitaptı.


(brn) #160

Kitabı birileri sorunca ‘sıradan insanların hikayesiydi’ diyorum. Bunu en çok Sunguan’ın yaparım dediklerini yapmamasından yapmam dediklerini yapmasından anladım. Asla Yileyi göndermem dedi ama sonra hoop Yileyi aldı karşısına konuştu babandır git diye. Yine Yileye kan paramı yedirtmem dedi ama sonra ölümüne kan sattı Yile için. Bu tarz örnekleri okurken içimden hep ‘işte insan olmak böyle bir şey’ dedim. Önemli olan şeyleri ana göre, kişiye göre, ya da vicdanımıza göre nasıl da değiştiriveriyoruz. Birde ne yalan söyleyeyim alışmışım vasat üstü insanların kahraman oldukları kitapları okumaya. Böyle sıradan insanların yaşadıklarını okutturabilmek bir başarı bence. Az beklemedim birilerinin çıkıp Yulanın boynundaki tabelayı kırmasını ama onun yerine sessiz destek vardı. Zamanın her şeyi unutturacağına dair bir inanç…


#161

Bu Shaoxing operasını bir araştırdım da, ciddi manada bir etkilenme var gibi. Bu açıdan düşününce çok daha tatlı bir etkisi oluyor kitabın.

Bu beni de etkileyen bir unsur oldu. Karakterlerin bu kadar rahat uyum sağlıyormuş gibi gözükmelerinin sebebi yazarın zaman atlamalarını oldukça sık kullanması. Bazı yazarlar, karakter gelişimini, buhranı ince ayrıntısına kadar işlemeyi sever. Ancak Yu Hua burada sanki - ilk yorumumda da belirttiğim üzere - trajediyi indirgeyici bir yaklaşım benimsemiş. Zaman atlamasının yaşandığı yerlere tanık olamadığımız için “kolay” uyum sağlıyorlar mı, bilemeyiz. Ancak bildiğimiz bir şey var, uyum sağlıyorlar. Bence burada Yu Hua @Nemo’nun bahsettiği deneysel yazım tarzıyla güzel bir üslup benimsiyor. Yu Hua’nın vermek istediği mesajları yalnızca içeriksel olarak değil, biçimsel olarak da vermesi kitaba olan puanımı yükseltiyor. Zaman geçiyor, insan uyum sağlıyor. Acı çektiğiniz zamanlar elbet adapte olduğunuz, unuttuğunuz, başka şeyler için cebelleştiğiniz bir zamana varıyor. Eğer hayatımızı Yu Hua tarzında okusaydık, muhtemelen biz de kendimize uyum sağlama konusunda şaşırırdık. Ama insan adapte olur. Olamayacağını düşünmek bir yanılgıdır.

Kesinlikle. Zaman atlamaları ile, ince detaylara girmeden kitabın sonunda böyle bir his yakalaması güzel bir başarı. Ayrıca, kitaptaki yinelemelerin kitabın sonlarına doğru duygusal yoğunluğu arttırdığını düşünüyorum. Her kan sattıktan sonra aynı ritüelin gerçekleşmesi bu ritüel kitabın sonunda canlandırılırken insanda buruk ve özlem dolu bir tat bırakıyor. Uzun bir maceraya çıkmasanız bile karakterlerin davranışlarında “tanıdık” bir hissiyat yakalamanız duygusallığın boyutunu arttıran bir etmen.

Yukarıda uyum sağlamak hakkında yazarken bu noktayı atladığımı farkettim. Haklısın, yalnızca adaptasyon anlarını değil, kırılma anlarını da resmediyor. Bu kırılma anlarında biz olayı özümsemeye çalışırken bir sonraki zaman atlamasında daha dingin ve adapte olmuş bir tavra bürünüyor anlatım. Bu noktada vermek istediğin duyguyu yakalamak ve rüzgarda sürüklenmek ile arada ince bir çizgi var. Ben anlatımın kaybolduğunu hissetmedim. Bilakis akıcılığının yanında bölümler arasındaki bağlantılar bana güçlü geldi.

Yukarıda bazı arkadaşlarımız kitabın dilini “edebi değil” diye eleştirmiş, ancak ben katılmıyorum. Bu da aslında hepimize bir soru olsun, böylece yeni bir tartışma konusu açılır. “Edebi dil”, “sanatsal değer” dediğimiz şey nedir? Ayrıntılı betimlemeler, her biri felsefi derinliğe sahip diyaloglar, kompleks hikaye örgüsü? Bana kalırsa edebi derinliğin birden fazla çeşidi var ve bence Yu Hua bu kitapta kendine has bir derinlik yakalamış. Vermek istediği mesajı hem biçimsel olarak, hem de içeriksel olarak vermesi; sade bir anlatım benimserken bir yandan çok sık zaman atlaması kullanması ve buna rağmen hikayenin özünü kaybetmemesi bence eseri oldukça edebi derinliğe sahip bir eser yapıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Sorgulayan evet, ancak değer veren hayır. Kitapta toplumsal ahlakın getirisi ne varsa okuyucuya çirkin gelecek şekilde lanse edilmiş. Karakterler ahlakın getirdiği hiçbir şeyi yapmayıp, hatta o topluma göre “ahlaksız” bireyler olmalarına rağmen iyi bir aile bağı ile huzurlu bir hayat yaşamayı başarıyorlar. Hikayede anlatılan toplum elbette ki değer veriyor ancak yazarın değer verdiğini sanmıyorum. Sefil bir ahlak anlayışını gözler önüne seriyor benim için.

Beni burada asıl etkileyen şey yukarıda da bahsettiğim yüksek tekrara sahip diyalogların karakterler üzerinde tanıdık bir hissiyat bırakmasıydı. Kitap sanki bir ritüeller bütünüydü ve karakterlerin her hamlesi beni onlara daha da yakınlaştırdı. Ben hızlı anlatımı bu kitap için bir avantaj gibi görüyorum çünkü bana ince ayrıntılar ile uzun bir zamana yayılan bir anlatıma sahip olmadan da karakterler ile bağ kurulabileceğini göstermiş oldu.


#162

Öncelikle okuduğum ilk Çin edebiyatı romanı olmasından ötürü buna vesile olan Kitap Kulübüne teşekkür ederim.

Kitap ile ilgili olarak beni tatmin etmedi. Sebeplerinden biri önyargı ile başlamam. Yu Hua’nın Orhan Pamuk hakkındaki eleştirilerinden sonra bir Orhan Pamuk sever olarak daha güzel bir kitap bekledim. Gel gör ki adam ben ondan daha iyiyim diye birşey dememiş sadece Orhan Pamuk büyük bir yazar değil demiş. Neyse bu atışmasını bir kenara koyayım.

Sade ve yalın anlatımla, sayfalar hızlıca akıp gidiyor. Ama gel gör ki her konu biraz eksik. Mesela hikayenin arka planında Çin’de değişen sistem olsun bunun hayatlarına etkisi olsun kısaca değinmiş geçmiş. Diğer yandan karakterlerin birbiri ile ilgili ilişkilerinin temeli tam oturmamış sanki, karakterlerin bir iç dünyalarına giderek tavır ve ilişki değişikliklerini daha detaylı öğrenebilseydik keşke.

Diyaloglar ve karakterlerin yokluktaki halleri bana Yaşar Kemal kitaplarını anımsattı. Xu Sunguan’ın karısının kapı önündeki bağrışları,konuşmaları garip gelse de Çin kültürünü bilmediğimden kırsalda belki de oldukça normal davranışlardır. Fakirlik,çaresizlik ve yokluğun, gururu nasıl ortadan kaldırdığı güzelce görülmekte.

Ayrıca kitapta cahillik en çok göze sokulmak istenen husus sanki. Kan satmadan önce bardak bardak su içmesi, ve her kan sattıktan sonra tavuk ciğeri ve iki likör yiyip içmesi ve bu ritüelleri yapmazsa ölecek olduğunu zannetmesini şuna benzettim: Vizontele’nin ikinci filminde bir kütüphane açılışı sahnesi vardı. Kaymakam kütüphaneyi açar ve raftan bir kitap alır inceler yerine koyar. Arkasından gelen tüm köylüler aynı kitabı alıp bakıp yerine koyarlar. Yani başkasından gördüğünü düşünmeden taklit etmek.


(Hakan Tunç) #163

Ben konudan ziyade basımla alakalı bir şey söylemek ve sizlerin de fikirlerini almak istiyorum.

Tamam çeviri çok güzel, kapak da aynı şekilde. Yapılan mizanpaj da hoş. Amaa, gelin görün ki zaman geçişlerinde atlanması gereken ikinci paragraf olayı vardır hani, hah işte o olay burada yoktu. Üst üste devam etmez normalde bu tarz geçişler, arada bir boşluk olur ve okur da o boşluk nedeniyle arada bir zaman geçişi olduğu anlar. Keza bazı baskılarda boşluk yerine *** gibi ekler kullanılır.

Kanını Satan Adam bu açıdan sıkıntılıydı. Bu durum okumada bazen yalpalamalara da neden oldu. Sizler bu durumu fark ettiniz mi? Ya da rahatsız etti mi?


(Ezgi Özbek) #164

Buna kesinlikle katılıyorum. Hatta epey aykırı bir yerden geleceğim ama madem fikirlerden dem vuruyoruz çok da kurcalamadan söyleyeceğim. Dil ya da yazım şekillerinin alakası yok biliyorum ama Dostoyevski okurken hissettiğim bir duyguya sürükledi beni Yu Hua. Bilmiyorum bambaşka bir pencereden bakıyordum ama ortada gördüğüm mevzu aynıydı sanki. Safi insancıklar belki temel konuları, bu yüzden böyle düşündürdü. Ama okurken de biraz garip gelmişti bu durum. Neden böyle bir fikriyata kapıldım meçhul. Galiba ikisi de yalın gerçekliği ve insan doğasını ele aldığı için. Buna yakın bir fikriyatı olan bir okur var mı sahiden meraktayım ama.

Bu yaklaşımı hoşuma gitmişti aslında. Değinip geçmek gibi gelmemişti okurken. Biraz daha karakterlerin yaşamındaki değişimlerle ya da başlarına gelenlerle (ki Xu Yulan’ın yaşadıklarını düşününce olayın boyutu ve yıkıcı etkileri bambaşka bir noktaya temas ediyor) dönemi bizlere aktarıyor olmasını sevmiştim. Amacı insanın ve yaşamın üzerindeki etkilerini yansıtmaktı sanırım. Ki genele vurduğumuzda yazar karakterleri tek tek ele almamış gibi gelse de olaylara verdikleri tepkilerden bir profil çizecek düzeyde iyi aktarmış karakterleri.

Aslında yukarıda bahsettiğim yaklaşımın temelinde tam olarak bu yatıyor olabilir.

İlk kısımlarda bu şekilde düşündüm ve bu durum başta rahatsız etti. Fakat devam ettikçe kitabın zamansal akışının bu olduğuna kanaat getirdim diyebilirim. Nasıl desem, burada zaman geçişine dair bir bilgilendirme yapmayı yazar tercih etmemiş gibi geldi bana. Akışın tamamını küçük büyük çok fazla sayıda sıçramalarla devam ettirmesi bu fikriyatı oluşturdu sanırım. Bir de okura sunduğu hazırlıksız yakalanma halini ve şaşkınlığı seviyor bence. Bilemiyorum elbette ama herhangi bir belirteci neye göre yerleştireceklerini de ayarlamak da güç olabilirdi sanırım.


#165

Sen deyince düşündüm ama pek benzetemedim sanırım ben. Dediğin daha tekil ve sefilleşmiş insanların buhranlarını ele alması bakımından bir benzerlik var ama işleyiş olarak çok uzaklar gibi geliyor bana. Dostoyevski romanları çok seslidir. Her bir karakterin, hatta bazen sokakta yürüyen birisinin bile kendine ait bir düşüncesi, bir sesi vardır. Bir bütünün parçalarından ziyade her biri ufak bir bütün gibi hissettirir. Bu kitapta ise her karakter bir bütünün parçası gibi hissettiriyor. Karakterler daha büyük tek bir buhrana bağlıymış ve her karakter yazarın anlatmak istediği bir veya bire yakın bir serzenişin temsilcisiymiş gibi.


(Burak Mermer) #166

Ben baya geç kaldım yorum yapmaya; ama bu bana engel mi, tabi ki değil. Bütün yorumları okudum, söylenebilecek birçok şey zaten söylenmiş. Ben de bir iki kelam edeyim.

Herkes gibi ben de kapak tasarımını çok sevdim. Hele kitabı okuyup bitirdiğinizde görüyorsunuz ki yazarın dilinin sadeliğiyle kapak güzel bir uyum sağlıyor. Tasarımın sahibi ise Natalia Suvorova imiş.

Goodreads yorumumda da söylemiştim; Yu Hua’nın çoğu zaman acıklı, bazense eğlenceli bir hayatı bu kadar sade ve akıcı bir dille anlatabiliyor olması bana büyücülük gibi geliyor. Yaşamak’da da en çok beğendiğim şey yazarın o kadar trajik olayı hiçbir şekilde duygu sömürüsü yapmadan, ancak okuru da bir an bile olsun sıkmadan anlatabilmiş olmasıydı. Bazı arkadaşlar eserin edebi bir dilinin olmadığını söylemişler ama kesinlikle katılmıyorum. Hatta diyebilirim ki Kanını Satan Adam gibi mümkün olduğunca basit bir dille yazılıp içine koca bir hayatı sığdıran bir romanı ağdalı bir dille, uzun cümlelerle yazılmış fakat çok fazla bir şey anlatmayan bir romana tercih ederim.

Maalesef Türk edebiyatında geçmişten günümüze miras kalan bir alışkanlık var, dil ne kadar süslüyse, ne kadar kelime oyunu vesaire varsa eseri o kadar başarılı görmeye meyilliyiz. Acemisinden ustasına birçok yazarımız dilin sınırlarını zorlamayı görev addediyorlar. Böyle yazılmış başarılı eserleri de çok seviyorum tabi, ancak Yu Hua’nın sade anlatımı, tiyatral diyalogları ferahlık verdi bana.

Çoğunluktan farklı düşündüğüm bir şey var: ben bu kitabı Yaşamak’tan daha çok sevdim. Bunun için iki neden gösterebilirim. İlk olarak, Yaşamak şahane bir romandı ancak hikayede üst üste yaşanan trajediler bir noktadan sonra beni yormuştu. Saguan ve ailesinin başına da kötü olaylar geliyor ama aynı zamanda kitapta eğlenceli, okuru güldürecek şeyler de var. Hatta zaman zaman kara mizaha bile başvurmuş yazar.

Diğer nedenim ise bu kitapta karakter gelişiminin ve yan karakterlerin Yaşamak’a göre daha tatmin edici olduğunu düşünüyorum. Özellikle başkarakter Sanguan’ın kitap boyunca gösterdiği değişim, Fugui’nin yaşadığı değişime göre çok daha inandırıcı oldu benim için.

Kitaptaki zaman atlamalarından okurken hiç rahatsız olmadım. Hakan’ın bahsettiği ikinci paragrafların eksikliği de dikkatimi çekmemiş. Kitabı bitirmemin üzerinden bir haftadan fazla zaman geçti ve hikayeyi yeniden düşündüğümde birçok olay daha dün okumuşum gibi aklımda. Hatta sanki 250 sayfa değil de 500 sayfalık bir roman okumuş gibi hissediyorum. Bir de Yu Hua’nın uzak doğu kültürüne çok ilgisiz biri olan bana bile iki kitaptır Çinli bir ailenin yaşadıkları üzerinden Çin tarihini ve kültürünü merakla okutuyor olması benim gözümde çok büyük bir başarı.

Sonuç olarak Yaşamak’ı çok sevmiştim, Kanını Satan Adam’ı daha da çok sevdim. Kitap Kulübü’nün ilk kitabı olarak seçilmiş olması da ayrıca mutlu etti. Yu Hua’nın dilimizdeki diğer kitabı Yedinci Gün orijinal dilinden değil de İngilizceden çevrilmiş. Ancak çevirmen Aslı Anar’ın Cennet Cehennem Araf çevirisini Seray burada övmüştü. O yüzden alıp almamak konusunda kararsızım. Okuyanların forumdaki yorumlarına göre karar vereceğim artık.

Otomatik Piyano başlığında görüşmek üzere :krs:.

Bu arada bir de başlıkla ilgili -belki yersiz- bir isteğim var. Keşke bu kitap için yapılan incelemeler ayrı bir başlık altına taşınsa. Zira başlıktaki ilk 110 yorum kitap incelemesi değil de ön sohbet gibi, böyle olunca da sadece kitapla ilgili fikirleri okumak isteyen birinin aşağılara inip yorumların nereden başladığını bulması gerekiyor. Aynı sıkıntı bence anket başlığında da var. Her anket için ayrı bir başlık açılmasının hem o konunun yorumlarının daha derli toplu olması açısından hem de anket ilk yorumda olacağı için ankete ve sonuçlarına kolayca ulaşmak açısından daha iyi olacağını düşünüyorum.