Kitaptaki bir karakter önemli bir kumanda merkezini daha önce bir meteoritin çarpmış olduğu yere inşa etme sebeplerini şöyle açıklıyor: “İkinci bir asteroidin bir gezegende aynı yere çarpma olasılığı sıfıra yakın da ondan!”
Hamilton gibi bir katı bilim kurgu üstadının gözünden böyle bir saçmalık nasıl kaçmış bilmiyorum.
“The government of this country intended to use this place as a command centre in case of another asteroid impact. Smart idea, the odds of an asteroid hitting the same place twice are so low to be effectively zero."
Okurken rahatsız etmişti, doğru olmadığından içgüdüsel olarak şüphelenmiştim ama matematiksel olarak aksini ispatlayacak bilgim yoktu. Olasılık hesabının ve termodinamiğin forumdaki reyizi @nefarrias_bredd’e danışacaktım, sonra reddit’deki astrofizik grubuna sormaya karar verdim. Bilgilendirici yanıtlar geldi.
Eğer Monte Carlo Yanılgısı (Gambler’s Fallacy) ilginizi çekerse göz atabilirsiniz.
Heheh, benzer bir olay witcher 2’nin açılış sahnesinde de vardı hocam. Ben de o zaman “sanki tekrar nişan alsanız sıkıntı olmaz aslında” diye düşünmüştüm . Ama bilmiyorum belki tarihi olarak ilk atıştan sonra nişan almadan atış yapılıyormuştur. Tarih subredditine de onu mu sorsak
Muhtemelen tekrar nişan alıyorlardır zaten. Nişan-feedback mekanizması şu dürbünlü asker olsa gerek. Yine de hedefi ilk vurduğun pozisyon ve ayarda ardı ardına defalarca atış yapabilmek savaş sırasında önemli bir avantaj olurdu.
Demin mancınıkların ilk ve orta çağların sniper’ı olduğunu okudum hocam, 500 metre uzaktan insanları şişleyebiliyorlarmış, o derece isabetli atışlar yapmak mümkünmüş.
Heheh. Bir yerde biz de nişan alıp ateşliyorduk sanki ama tam hatırlayamadım. Neyse her türlü tekrar nişan alınıyorsa net bir gambler’s fallacy örneği bu da. Eğer sistematik bir hata yoksa nişan aldığın 3 boyutlu vektöre 3 boyutlu gaussian ekliyoruz ona göre gidiyor ok aslında. İki atış arasında nişan vektörü ya da gaussian değişmezse aynı noktanın vurulma ihtimali de değişmez.
Asteroid konusunda benim aklıma gelen tek yol şu olur gibi geliyor: eğer geçmişte olup artık biten belli bir dönem düşen göktaşlarının belli bir orijinden gelmek gibi bir eğilimi varsa bu dönemde düşen bir göktaşının kraterine yerleşmek gelecekte vurulma ihtimalini düşürebilir gibi geliyor Atıyorum metal içeriğinden orijin tanımlayıp yerleşmek mantıklı olabilirdi. Başka pek bir şey düşünemedim; galiba o da net bir Gambler’s fallacy.
İlginç! Bunu bilmiyordum. Düşününce mantıklı ama, o dönem sırf destek noktasının insan olmaması bile bayağı bir noise azaltırdı gibime geliyor hahah.
Gerçekten böyle bir bilgiye sahip olsalardı ve kararlarını bu bilgiye dayalı şekilde verselerdi bu Gambler’s fallacy olmazdı; bu durumda artık independent bir event’ten söz ediyor olamazdık. Olasılıktaki tam termini bilmiyorum ama senin senaryona non-independent event diyelim; geçmiş bilgi gelecekteki bir eventin olasılığını sıfırlamıyor, aksine azaltıyor.
Ama kitaptaki alıntı bariz bir şekilde böyle bir senaryoyu düşünmemiş olduklarını gösteriyor, kulağa hoş ve mantıklı geldiği için Gambler’s fallacy’e düşmüşler.
5’te kedi neden durduk yere öldü ki? Eğer onu bir yere bağlamayacaksa yazar, iki puan kırarım kafadan.
Holm diye bir şeyden bahsetti Amahle. Nedir o hiç anlamadım. Olayın farkına varışı da, Breaking Bad dizisinde Hank’in Heisenberg’ün kim olduğunu anladığı sahneyi getirdi aklıma.
Ben de üzüldüm ama yaşlılıktan öldü. Aşağıda Holm’e dair spoiler var.
Doğru anladıysam, Holm ruhlarımızın geldiği yer. Neden böyle bir konsept yaratıldığını merak ediyorum.
The holm, where her soul originated from, occupying the non-realm outside spacetime; both separate but still existing within the overall cosmos. Together, the two intersected, a contact which created the miracle that was the mind, animating flesh, delivering purpose to otherwise insensate clusters of mere organic chemistry.
Kediyi aldığında yavru değil miydi? Kaç sene sürdü yolculuk, 6 diye kalmış aklımda. Bir garip geldi bana. Yani hikayeye ne kattı anlamadım. Çok saçma oldu ölmesi.
Sen kaçtasın? Yarıya geldim ben. AI için bir kod filan diyor, benim hipotezi destekliyor ama bakalım. Utku pek sevmemişti ikinci yarısını, belki de benim ucuz hipotez doğru çıkmış olduğundandır.
Değildi, hatta kedi geminin içindeki düşük g’li ortamda Amahle’nin umduğundan daha uzun süre yaşadı diye hatırlıyorum. Kediyi maalesef bir yere bağlamıyor, ben de daha fazla minnoşluk, daha fazla dostluk bekliyordum. Kotaramamışlar bunu.
Yok, ondan değil, sevmeme nedenlerimi spoilerda 4-5 maddede özetledim. Bir-iki tanesi senin de gözüne çarpmaya başlamış zaten.
Şimdi tekrar okudum o kısmı. Pazarda oynarken görüyor, yaşına dair bir yorum yok. Bu durumda yetişkin olduğunu varsaymak mümkün.
O kadar anlamsız oldu ki, hani o kadar tantanaya, ne bileyim işte “Light Chaser’a 2 altına kedi sattın, adına kitaplar yazılacak” geyiklerine ne gerek vardı diye düşünmeden edemiyorum. Bir novella için çok kıymetli olan satırlar boşa harcanmış.
Heh, şaşırmadım. Ama bir backdoor var. Bakalım nereye bağlayacaklar. Bu arada ikinci bir hipotez üretelim hemen (bilim de böyle ilerlemiyor mu zaten? ):
0.97C ile girdikleri güneş The Exalted denen heriflerin yıldızı, bu sayede kamikaze ile onları da yok ediyorlar.
Kitabın başında strangelet’ten bahsedince ben de senin gibi başta yazar uydurması sandım. Sen araştırınca öğrendim bir parçacık olduğunu. Ama araştırmadım ne olduğunu, classified imiş. Amahle ile birlikte öğrenelim bakalım.
Bitirdim ben de. İkinci yarıdaki hayal kırıklığı kısmına katılıyorum Utku.
Carloman’in reenkarnasyon muhabbetini bir adım öteye götürelim, insanlık için ayrı bir holm var, Exalted için ayrı. (duvara kafa atma emojisi). Böyle bir bkda olmaması gereken bir konsept bence.
Gerçeklik muhabbetini bence Matrix’ten uyandırmak için yapıyor sanki, gereksiz biraz. Durağanlaştırma işi de çok güzel düşünülmüş bir fikir ama ne gerek vardı.
Alice ve Clara ile tanışana kadar bekle.
Kendi görüşümü toparlayayım. Kitap çok güzel fikirler içeriyor ve zaman zaman gayet iyi de yansıtabilmiş. Ama yazarlar neye ağırlık vereceklerine karar vermemişler. Empati kasalım, şirinlik yapalım, parlak fikirle beyin yakalım, aşk da lazım bu kitaba, dur alakasız ve önemsiz figüranların acısıyla hüzün verelim, kedi de puan katar bize, bilim kurguydu di mi bu dur strangelet silahı yapalım vb. düşüncelerle çorbaya çevirmişler. Farklı bir deneyim oldu.
Güzel özet, çoğuna katılıyorum. Okuduğum için memnunum ama beklentimin altında kaldı. İki kişinin yazdığı kitaplar sıkıntılı oluyor, kim ne yazdı, üslup kime ait bilmiyoruz. Hamilton’a hazır hardcover’ını da almışken Pandora’s Star’la kesinlikle devam edeceğim ama.
Sen okuma listemizi hazırlamayı ihmal ettiğin için ben bu arada yine çeşitli adaylar buldum.
Bir sonraki etkinlik için adaylarım:
Gediklim Serçe → Bunu okursak katılım en az 5-6 kişiyi bulur.
Legends & Lattes → Kült statüsüne yükseldi, belki duymuşsunuzdur. “Cozy, feel good fantasy”. O kadar tutuldu ki special edition hardcover’i bile çıktı. İkinci kitap yakında piyasada.
Bu arada benim fantezi okuyasım geldi, Kings of the Wyld’a başladım. İlk 100 sayfayı zevkle okudum.
Hala grubu toplama aşamasındalar, sadece son bir eleman (Ganelon) kaldı. Ondan sonra herhalde canavar kese kese Bloody Rose’u kurtarmaya gidecekler. İlk izlenimlerim olumlu. Eames’in mizahını beğendim, kitap kendini ne aşırı ciddiye alıyor ne de mizahın dozunu kaçırıp hikayeden koparıyor. Karakterler şimdilik pek yaratıcı olmasalar da sempatikler. Olup biteni Clay’ın gözlerinden izlemek keyifli. Böyle giderse rahat 4/5’lik bir fantezi; eğer hikaye derinleşirse ve ileride beni şaşırtacak kalitedeki yan karakterlerle ve twistlerle karşılaşırsam 5/5’e kadar yolu var.
Ben ikisini de okudum. İkincisi de birin neredeyse aynısı, biraz tekrar gibi gelmişti bana. İlki çok tutunca ikincisini yazmış yazar gibi hissetirdi.
Merak ediyorum kaç vereceğini. Tahminim (bitirmeden açma): 4
Yazdığın kitaplar novella değil, standalone kadar seri kitaplar da var. Benim oyum standalone veya novella kitaplara. Kafamı hala tam toparlayamıyorum çünkü. O yüzden 1, 2 ve 5’e oyum.
Standalone/novella da olur tabii, ben o serileri novella safhamızı Light Chaser’la kapattığımızı düşündüğüm için dahil ettim. Serilerin ilk kitaplarını okuyup ara verebiliriz, sonuna kadar peş peşe okumak zorunda değiliz.
Siz de adaylarınızı yazın o halde. Harun’un A Pilgrimage of Swords’u da hala iyi bir seçenek.
Yeşim Şehri’ni okudum, şehir fantastiği bana o kadar da hitap etmiyor sanırım. Güzel kitap ama dünyasına çekemedi beni yeterince.
Sullivan’ın Destanlar Çağı’nı okudum, o da güzel ama belki de o dünyaya dair bir şey bilmediğim için (Riyria Revelations’ı önce okumak daha mantıklıydı ama İthaki işte. ) o da çok içine çekemedi. Bundan kastım da devamını okumasam da olur dedirtmeleri yukarıda yazdığım kitapların. Ama Riyria Revelations’a şans veririm, çok övülüyor.
Kings of the Wyld güzel ve eğlenceliydi. Devamı da listemdeydi ama az önce İsmet’in yorumuyla listenin altlarına yollandı. Puan tahmininde de katılıyorum ona. Kapak cillop.
@isos81 2 yada 5 diyelim o zaman. Novella olsun dersen de A Pilgrimage of Swords’u deneriz?
Sık sık gülüyorum. Matrick’in karısı kraliçe Lilith’in herkes tarafından düdüklenmesi ve Matrick’in hiçbir çocuğunun gerçek babası olmaması geyiği sürdükçe sürüyor ama komik de.
Obolon stopped before the king and spread his beefy arms like a man expecting a hug. “Old King Matrick! Long time, no see. How’s my boy doing?”
Clay sighed.
To his left, Moog’s bushy eyebrows climbed halfway to the back of his head.
A few of the king’s guards exchanged furtive glances, but Matrick did nothing but clamp his lips and force a smile. “I have no idea what you’re talking about.”
The Han kept on, undeterred. “Hungry little bastard, ain’t he? Runs in the family. Is that why you can’t afford to defend your borders against my raids? Have you emptied your coffers feeding that brat o’ mine?”
Demin de şuna güldüm. D&D’ye iyi laf geçiriyor. Eames ne kadar klişe fantezi konsepti bulduysa bir şekilde dalgasını geçmiş. Dragon’la wyvern’in arasındaki farkı hakkaten ben de bilmem, ama aşırı küçük bir detay olduğu için merak de etmem .
Clay had once tried describing to his wife the difference between a wyvern and a dragon. They were each vaguely reptilian, he’d admitted, and covered with metallic scales. They shared commonalities like razor-sharp fangs and claws that could punch through an iron breastplate as though it were made of eggshell. They both had leathery wings and sinuous necks, and were equally capable of shearing a man in half with a snap of the tail. Ginny had stopped him there to point out what a piss-poor job he was doing of differentiating the two, whereupon Clay was forced to concede that there was essentially no difference between them whatsoever.
Ben yayımlanma diye biliyorum.
Tamam, Jade City’i bir ara kendi başıma okurum. Urban fantasy’e aşina değilim, bakalım. Sadece Neil Gaiman’dan Neverwhere’i okuyup çok beğenmiştim. Okumak istediğim diğer iki urban fantasy serisi RJB - City of Stairs ve JB - Dresden Files.
RJB CoS bence çok güzel bir seri, seveceğini düşünüyorum. Dresden okumadım ama fantastik dünyanın en sevilen serilerinden. Bir ara beraber okuyalım.
Evet, 3 kişiydik ikisi izin aldı. Ayrıca çocuklar da 2 haftadır evde. Enerji bırakmıyorlar. O yüzden kafamı toplayamıyorum. Ne zaman okumaya başlasam 2 3 dk sonra uyuya kalıyorum.
Pilgrimage ile devam edelim. Benim de yoğunluk biter zaten o zamana. Sonra artık fark etmez, seri de olur standalone da. Bu arada Serçe, Hominds ve Diaspora sanırım yine makus talihleriyle karşılacak.
Bu arada John Gywnne’in yeni gelen kitabı da olabilir, o da övgülere mazhar olmuş bir seri.
O değil de bu adaylar niye azalmak yerine sürekli artıyor?
Dragon vs Wyvern muhabbeti döndüydü sanki diye kalmış aklımda ama bulamadım. Dragonlar 4 ayak + kanat, Wyvernler 2 ayak + kanat.
Matrick halinden çok da şikayet etmiyor değil mi?
Çok çok lezzetli bir seri. Çevirisi de gayet başarılıydı Yaprak Hanım’ın. Tam urban fasntasy de sayılmaz hem, geçiş için değerlendirebilirsin. RJB’nin yeni serisini de okumam gerektiğini hatırlattın.
Aynı durumda ve fikirdeyim.
Hep Utku yüzünden, adam boş durmuyor.
O zaman A Pilgrimage of Swords sırada. Ben DoF’i bitirirken İsmet yetişemediklerini çıkarır aradan, sen de Kings of the Wyld’ı. Tabi 370 sayfa, biraz zamanımı alır.
April Yayıncılık neler yapmış da haberim olmamış. Denemiş adamlar, üzüldüm. Mekanik’i de basmışlardı. Hep ilk kitapta kalmışlar satmayınca herhalde.
Ondan sonra o niye basılmıyor, bu niye basılıyor… Basmaz tabii adamlar, satılmayan seriyi niye bassınlar? Hayır bir de muhtemelen fantastik kategorisini komple silmişlerdir.
Büyük yayınevleri böyle diyince hak vermiyorum ama küçük yayıncılar satmazsa basamaz. Saygın Ersin onlarda şimdilik. Adını duymadığım ama grde oldukça beğenilen Shades of Grey serisinin ilk kitabını da basmışlar. Hepsi de 2018’de basılmış. Vonnegut bile basmışlar(Bir ara okurum diyerek bir türlü okumadığım yazar ).