Tartışma Köşesi

Ben de genel olarak kendi görüşümü belirtmek isterim bu konuda. Bana göre de evet, yayınevleri ticari kurumlar, kimse hayır kurumu olduklarını iddia etmiyor. ( Bence etmemeli) Ama mesele tam da burada başlıyor: Bir kurumun ticari olması, kültürel sorumluluğunun olmadığı anlamına gelmez. Yayıncılık sıradan bir ticaret alanı değil bence. Sonuçta deterjan satılmıyor, kitap yayımlanıyor. Ürün dediğin şey kültür, düşünce ve hafıza üretir bu toplumda.

’Ben olsam garanti satana yönelirdim’ argümanı kulağa mantıklı geliyor ama uzun vadede yayıncılığı vasatlaştıracak bir yaklaşım bu. Sürekli garanti satana oynarsan, okurun zevkini de, beklentisini de sen aşağı çekersin. Sonra dönüp ‘fantastik satmıyor’ veya ‘edebi roman ilgi görmüyor’ dersin. Hâlbuki sen yıllardır okuru yönlendirmedin, arkasında durmadın ki okura sitem ediyorsun!

Mesela bir seriyi üçüncü kitapta bırakmak bence ‘doğal ticari refleks’ diye kolayca geçiştirilmemeli. Çünkü kitap serisi yayımlayınca bir nevi okurla üstü kapalı bir sözleşme yapmak gibi bir şey bu. ‘Bu hikâyeyi sana tamamlayacağım’ demenin başka bir dili bu bana göre. Satış düştü diye yarım bırakılan her seri, yayınevine kısa vadede nefes aldırır aldırmasına ama uzun vadede güven kaybettirir. Okur da salak değil, yarım bırakılan serileri gördükçe yeni serilere mesafeli yaklaşır doğal olarak. Bu da dönüp yine satışlara zarar verir.

Sözün özü: Yayınevlerinin nihai amaçlarını unutmayalım diyorsak eğer onlar da kendilerini yayınevi yapan şeyin; neyi,nasıl ve neden bastıkları olduğunu unutmamalı :person_shrugging:

19 Beğeni

Yayınevlerinin sokağınızın köşesindeki aspavadan hiçbir farkı yok, doğru. Bir kitabı bastı diye bütün seriyi basmak zorunda değil tabi ki fakat buradaki önemli nokta onlar basmak zorunda olmasa da biz okumak istiyorsak almak zorundayız.

Döner yiyeceğiniz zaman bir restoranınkini beğenmezsiniz başka restorana gidersiniz. Gömlek alacağınız zaman bir markanınkini beğenmezsiniz başka marka gömlek alırsınız. Sinemaya gideceğiniz zaman bir salonu beğenmezseniz başka salona gidersiniz vs. vs. vs. fakat yayınevlerinde bu durum söz konusu değil. X yazarının Y kitabını okumak istiyorsanız o yayınevine tek kelimeyle bağımlısınız. Beğenmiyorsanız “Gideyim Dan Brown kitaplarını başka yayınevinden alayım” deme lüksünüz yok. Ya o yayınevinden alacaksanız ya da hiç okumayacaksınız.

Yayınevleri de bu üstün avantajlarını kendi çıkarları için malesef o kadar ahlaksızca kullanıyorlar ki okuru kendilerine bağımlı finansal kölelerden gram farklı görmüyorlar. Ciddi ciddi “Çevirisini mi beğenmedin? Okuma lan o zaman. Git başka kitap oku, boş yapma.” seviyesine geldi iş. Bunu suratına söylemiyorlar ama Altın Kitaplar gibi sosyal medya gönderisinin altına yaptığınız “Yeni baskıda neden hala 70’lerden kalma eksik ve yanlış çevirileri kullanıyorsunuz?” yorumu siliyorlar. Aynı şey…

Yayınevi serinin ilk kitabını basıp oltayı atacak. Beyefendiler, hanımefendiler finansal açıdan tatmin olurlarsa devamını basacaklar, olmazlarsa basmayıp yeni yem ile başka olta atacaklar. Bizde editör ve yayınevi sahibi firavun hazretleri tatmin olsun diye sazan gibi attıkları her oltaya koşup hemen alacağız ki bir ihtimal lütfedip devam kitaplarını da bassınlar. Oldu, başka??? Yetmezse devam kitabını bassınlar diye editörün veya yayınevi sahibinin evine gündeliğe gidip klozetleri falan da temizleyelim. Öyle bir dünya yok.

Yayınevi eğer 3 kitaplık bir esere başlıyorsa iş ve gelir planını “3 adet tekil kitap” değil “1 adet seri” olarak yapacak. İşte yazarların teliflerini birden fazla yayınevi alması lazım diye boşuna bas bas bağırmıyoruz. Telifleri ver 4-5 farklı yayınevine bak bakalım yayınevi sahiplerinin yada editörlerin tatmin eşikleri nasıl düşüyor. “Bakalım kölelerimiz bizi finansal olarak tatmin edebilecek mi?” diye serinin ilk kitabıyla oltayı atıp bekleyebiliyorlar mı? “Devam kitaplarını ilk biz yayınlayayım. En düzgün çeviri bizimkisi olsun.” diye yarışa tutuşurlar.

O yüzden iş planını buna göre yapıp, serileri basıp bitiren yayınevlerini tercih etmeliyiz.

22 Beğeni

Doğru.

Editör maaşlı çalışan, ne zaman yumruk bize geldi? :slight_smile:

Mümkün değil. Bir hikâyenin film haklarını da mesela birkaç stüdyoya birden satamazsınız. Fikir hakları buna müsait bir şey değil.

7 Beğeni

Neden peki? Anlayamadığım için soruyorum Kemal Bey, siz işin mutfağındasınız. Gayet olası geliyor bana kanuni olarak. Film bambaşka, oyuncular yönetmen bütçe vs ile karmaşık bir süreç. Misal 3 tane yayınevine satılamaz mı telif hakkı?

2 Beğeni

Bu da karmaşık bir süreç.

Şöyle bir örnek verelim: Cebinizde 500 lira var ve yemek yemek istiyorsunuz. İki tane dönerci var. Biri diyor ki, “Döner 500 TL, al ye. Bu senin dönerin sadece sen yersin.” Diğeri diyor ki, “Döner 250 TL, ama sadece sana değil 5 kişiye birden satıyorum döneri, artık hanginiz yiyebilirse.”

Mümkün değil, dedim ama aslında doğrusu mümkün. Bu örnekteki gibi hakları “non-exclusive” (birden fazla yayınevine satılabileceği önceden üstüne basa basa açıklanan) kitaplar vardı. Ama çok çok az yayınevi bu kumara girdi. Sonuç olarak hak sahipleri de fikirlerini/eserlerini bu şekilde satmaktan vazgeçti.

Siz istediğiniz döneri yemekte serbestsiniz ama yayınevi de istediği döneri yemekte serbest.

5 Beğeni

Sistemin şöyle işlemesi hakkında yanlış düşünüyor muyum. Ajanslar köşe başlarını tutmuş yayınevlerine öncelik veriyor. Sana amarikalı yayın grubunun 10 kitabını/yazarını/serisini paket olarak satıyorum. İngiliz yayın grubun 5 kitabını/yazarını/serisini paket olarak satıyorum.

Yayınevleri bu paketleri veya içeriğini seçiyor geçen yıl yurtdışında çok satan/ödül almış/aday olmuş/internette çok oy almış, gibi kalıp seçimler.

Bu kalıp dışına çıkıp daha bağımsız, daha niş, daha underground seçimler yayınevi editörünün, hazır sunulanlar dışında aradan cımbızla seçtiği ne kadar oluyor?

2 Beğeni

Tahmin ettiğim gibi yayınevlerinin işine gelmeme durumu sadece. Tekel olmaktan vazgeçmezler de kolay kolay. Teşekkür ederim yanıt için.

1 Beğeni

Herkes para kazanmak istiyor. Yurtiçindeki yayınevi de, yurtdışındaki ajans da, yazar da. Herkes daha çok kitap satmak ve parasını zamanında, eksiksiz bir şekilde almak istiyor. Köşe başlarını tutmuş yayınevleri de parasını zamanında, eksiksiz bir şekilde alıp veren yerler oluyor genellikle. Para kazanan ve para kazandıran yerler oluyorlar. O yüzden tercih ediliyorlar.

Paket olarak alan yerler de var almayan yerler de var. Seriyse ama mecbur paket halinde alınır. 5 kitaplık serinin mesela telifi/avansı peşinen ödenir. Büyük yatırım önceden yapılır. İkinci ve üçüncü kitap satmıyorsa, çakılmışsa yayınevi güle oynaya devam etmeme kararı almaz. Parası batmıştır ama daha fazla batmamak için çok zor bir karar alır ve devam etmez. Paranın batmaması için de çok satan, ödül almış, vs. kalıp seçimler yapar.

Daha bağımsız, daha niş, daha underground yayınevleri bu seçimleri yapabiliyor.

3 Beğeni

Yazarın da işine gelmiyor. Her dil için takip etmesi gereken 3 yayınevi oluyor bir anda. İş yükü artıyor ama kazancı daha fazla olmuyor. Hatta çoğu zaman daha az oluyor.

3 Beğeni

Demek istediğim biraz daha zorlayarak öğrenmeye çalıştığım şuydu. Bu paketi sana satıyorum bu paketin içinde satamayacağını bildiğim ama sana pohpohladığım başka kitaplar da var. Hepsini al işte beni uğraştırma. Bu yaşanıyor mudur?

1 Beğeni

Yaşanmış olabilir ama bu daha çok ajansın kakalaması değil, yayınevinin telifi seçerek değil de kiloyla alma “işbilmezliği”dir.

Aaa, bakın şu da var: katalog kapatma. Geçmişte bazı yayınevleri katalog kapatırdı. Mesela benim yayın çizgime çok yakın ve çok güvenilir İngiliz bir yayıncı var. Mesela Cambridge University Press. Bir yayınevi onların yıllık bütün kitaplarının haklarını ödeyip alabilirdi ama maliyet yükseldiği için artık bu tarz şeyler çok azaldı.

3 Beğeni

Aynı kitabı 4-5 yayınevi basınca mükemmel oluyor mu? Mesela klasikleri herkes basabilir. En iyi çeviri ve edisyonlar mı satıyor sadece? Yoksa daha ucuza satan mı kazanıyor, veya bir şekilde isim yapan mı? Çok iyi bir çeviri ve edisyon yapıp çok az satan olmuyor mu?

1 Beğeni

Elbette hayır, mükemmel olmuyor ama daha iyisini yapmak için biraz bile motivasyon sağlasa okuyucu için kar. En azından seçenekler artıyor (ciltli, bez ciltli, karton kapak, cep boy vs) ve iyi olup olmadığı tartışılır bir çeviriye mecbur kalmama şansı oluyor okuyucunun. Az buz bir şey değil.
Edit: Ki bunları zaten biliyorsunuz. Mesajın özünü mü kaçırıyorum diye düşündüm.

1 Beğeni

O kadar geniş evrenler var hepimiz biliyoruz, Ejderha Mızrağı & Unutulmuş Diyarlar. Daha ülkemize adımını atmamış yeni nesil D&D kitapları, Orta Dünya evreni. Çok kitaplı yazarlar var örnek Sanderson, PKD… bir yayıncı bunların hepsini tamamlayamaz tamamlasa bile çok süre geçer. Bunlar için çoklu yayıncılar olması fikri bir çok alternatif kitap kazandırır bize ama bu bir rüya.

3 Beğeni

Geçenlerde “R.F. Kuang - Sarı Yüz” kitabını okurken şu alıntıyla karşılaştım :

İtibarını hiç lekeletmeden skandaldan skandala koşmayı beceren yazarlar biliyorum. Çoğu Beyaz. Çoğu erkek. Isaac Asimov seri tacizciydi; Harlan Ellison da öyle. David Foster Wallace da Mary Karr’ı istismar ve taciz etmiş, ısrarlı takipten vazgeçmemişti. Deha diye göklere çıkarılıyorlar hala.

Isaac Asimov’un seri tacizci olduğu bilgisine şaşırdım ve araştırmaya başladım. Reddit’te bu konu üzerine konuşulmuş. Gezinirken We Don’t Do That Anymore bu linke rastladım ve okumaya başladım. Bu yazıda Isaac Asimov’un “asansörde kadınların kalçasını çimdikleme” alışkanlığı olduğu ve bu alışkanlığının birnevi kanıtı sayılan mektuplaşmalar gösteriliyor. Yazının ve yazıda bulunan tüm görsellerin Türkçeye çevrilmiş halini aşağıya bırakıyorum.

BUNU ARTIK YAPMIYORUZ
Bu yıl CONvergence ve SkepchickCon hakkında yazarken, kadınların kongrelerdeki ‘Büyük İsimler’ hakkında birbirlerini uyarmalarının yeni bir şey olmadığını belirtmiştim. Arkadaşım Lynne Thomas (geçen yılki CONvergence’ın onur konuğu), Northern Illinois Üniversitesi’nde (NIU) birçok Bilimkurgu ve Fantastik Kurgu yazarının belgelerini arşivliyor. Dergilere yapılacak hızlı bir bakış, bu tür kamusal tartışmaların internetle birlikte ortaya çıktığı fikrinden sizi vazgeçirecektir.
Ayrıca bu arşivler size, kadınların asansörlerden çekinmesinin veya kongrelerdeki büyük isimlerin tacizinden sakınmasının yeni bir durum olmadığını da söyleyecektir. Isaac Asimov’un kalça çimdikleme eğilimleri o dönemde iyi biliniyordu. Bu davranışlar, kalçaları elbette dokunulmaz olan erkekler tarafından sevgiyle/hoşgörüyle karşılanıyordu.
Lynne’in küratörlüğünü yaptığı NIU DeKalb’deki nadir kitaplar koleksiyonu, şu anda Worldcon’un 2012’de Chicago’ya dönüşü şerefine bir sergiye ev sahipliği yapıyor; bu, Worldcon’un orada yedinci kez düzenlenişi. Sergi, Worldcon ve Chicago ile bağlantılı programlar, el yazmaları, dergiler ve kitaplar da dahil olmak üzere çok çeşitli Chicon hatıralarını içeriyor. Aynı zamanda Chicon III’ün “arka oda” işleyişini ifşa eden hatırı sayılır miktarda yazışmayı da barındırıyor.
Dönemin kongre yöneticilerinin Asimov’un tacizkâr davranışlarına nasıl yaklaştığını işte bu yazışmalarda bulabiliriz. Açık konuşmak gerekirse, Asimov, kendisiyle asansöre yalnız binecek kadar şanssız –veya uyarılmamış– olan kadınların kalçalarını çimdiklemesiyle tanınıyordu.

[GÖRSEL 1: Mektup Çevirisi] (Aşağıdaki metin, belgede yer alan 11 Aralık 1961 tarihli daktilo ile yazılmış mektubun çevirisidir)

11 Aralık 1961

Sevgili Isaac,

Saat geç, yorgunum ve her zamanki diplomatik tavrım bir yığın gecikmiş mektubun altında bir yerlerde kaldı. Tüm o tatlı sözleri geçip sadede geleceğim.

Senin o nefis nüktedanlığını ve açıkçası şöhretini hatırlayan biri, şakayla karışık (yazılışı?) Chicago kongresinde kısa, esprili, sözde bir ders vermeni önerdi. Özellikle maskeli baloda (masquerade) sunulması ve temasının KALÇA ÇİMDİKLEMENİN POZİTİF GÜCÜ (THE POSITIVE POWER OF POSTERIOR PINCHING) üzerine olması gerektiğini söylediler. Ayrıca gösteri amaçlı bazı uygun kalçaları doğal olarak temin edeceğimizi de eklediler.

Ve gülmeyi kestiğimde dedim ki, vallahi bu hoşuma gitti.

Bu yüzden şimdi sana soruyorum; buna ne dersin?

Bu ilk mektup, Chicon III başkanı Earl Kemp’ten Asimov’a hitaben yazılmış. Kemp’in, “nefis nüktedanlığına ve açıkçası şöhretine dayanan” bir ricası vardı. Bu şöhret, Asimov’un rızasız kalça çimdikleme, diğer bir deyişle cinsel saldırı konusundaki şöhretiydi.

Kemp, Asimov’un birçok Bilimkurgu ve Fantastik Kurgu kongresinin merkezi etkinliklerinden biri olan maskeli baloda bir konuşma yapmasını istiyordu. Özellikle maskeli baloda sunulmalı ve teması KALÇA ÇİMDİKLEMENİN POZİTİF GÜCÜ üzerine olmalıydı. Gösteri amaçlı uygun kalçaları doğal olarak temin edeceklerini söyleyerek devam ettiler.

Bu öneri Kemp’e şaka yollu yapılmıştı, ancak Kemp bunu Asimov’a ciddi olarak soracak kadar beğenmişti. Peki Asimov nasıl yanıt verdi?

[GÖRSEL 2: Mektup Çevirisi] (Aşağıdaki metin, belgede yer alan 14 Aralık 1961 tarihli Asimov’un yanıt mektubunun çevirisidir)

14 Aralık 1961
Sevgili Earl,
KALÇA ÇİMDİKLEMENİN POZİTİF GÜCÜ konusu son derece cazip bir konu, zira inişleri ve çıkışları bir yana, bu alanın tüm girinti ve çıkıntıları hakkında çok yüksek düşüncelere sahibim. Seyirciler arasındaki herkesin erkeklik dokusunu sertleştirecek (manly fiber - cinsel imalı) kışkırtıcı bir konuşma yapabileceğime hiç şüphem yok.
Ancak, henüz koşulsuz bir onay vermeye hazır değilim. Arada sırada aklıma geliyor ki, hayattaki konumuma uygun asgari bir saygınlık kazanmam gereken bir yaş olmalı.
Ayrıca asıl sebep şu ki, bu konuyla ilgili olan (veya olacak) çeşitli kişilerin iznini istemem gerekecek. Eğer “hayır” derlerse, cevap “hayır” olacaktır.
Elbette, söz konusu kalçalar özellikle ilgi uyandırıcı olursa, çok kısa sürede; hatta kongre başladıktan sonra bile ikna edilebilir, kandırılabilirim.
Saygılarımla, Asimov

İkinci mektubumuzdan da görebileceğiniz gibi, oldukça olumlu yanıt verdi. “Seyirciler arasındaki herkesin erkeklik dokusunu sertleştirecek kışkırtıcı bir konuşma yapabileceğime hiç şüphem yok”. Bu kongrelere, çimdiklenecek kalçaları olacak kadar çok kadın katılmasına rağmen; seyirci kitlesi belli ki tamamen sertleşecek “erkeklik dokusuna” sahip kişilerden oluşuyordu.

“Ayrıca asıl sebep şu ki, bu konuyla ilgili olan (veya olacak) çeşitli kişilerin iznini istemem gerekecek”. “Eğer ‘hayır’ derlerse, cevap ‘hayır’ olacaktır”.

1961’de türün en büyük kongresinde cinsel taciz ve saldırı işte böyle ele alınıyordu. Herkes biliyordu ve bu durum durdurulmadığı gibi teşvik de ediliyordu. Hih-hih. Ne kadar komik değil mi? Hadi sahneye bir adam çıkaralım da bize bu harika şeyden nasıl zevk alacağımızı anlatsın. Çünkü maskeli balodaki seyirciler gibi “biz” kavramı da erkek olmayan herkesi dışlıyordu. Kadınlar hiç hesaba katılmıyordu.

O zamandan beri işler biraz daha iyiye gitti. Fandom dışındaki genel siyasi durum, cinsel saldırı üzerine yapılacak “nüktedan” bir konuşmanın ne kadar büyük bir protesto getireceği konusunda herhangi bir kongre yöneticisine iyi bir fikir verecek kadar değişti. Harlan Ellison olayı çok yüksek sesli bir tepkiyle karşılanmıştı.

Bazı kongre alanları ise tek kelimeyle harika hale geldi. Kongre ortamının geri kalanından pek memnun olmayan feministler tarafından başlatılan WisCon; erişilebilirlik, güvenli alanlar ve kolayca fark edilen, tehditkar olmayan güvenlik personeli gibi konularda (benim sınırlı bakış açımdan) öncülük etti. CONvergence da bu önlemlerin çoğunu benimsedi ve bu yılki taciz karşıtı posterler ve herkesin birbiriyle nasıl geçinmesi gerektiğini anlatan zekice bir davranış kuralları koduyla daha fazlasını geliştirdi.

[GÖRSEL 3: Kitapçık Sayfası Çevirisi] (Bu bölüm, CONvergence kitapçığından alınan “Görgü Kurallarına Dair” başlıklı sayfanın çevirisidir)

ASANSÖRDE ÇIPLAK BİR KADINA NE SÖYLENİR?
Fandom dünyası, tıpkı diğer kültürler gibi işler; topluluklar zamanlarının ve kaynaklarının büyük bir kısmını davranış kurallarının oluşturulmasına ve sürdürülmesine ayırır. Kültürel kurallarımız “normal” toplumunkilerden farklı olsa da, hayranlar için bile davranışlarımızı belirlememize yardımcı olacak karmaşık bir kurallar sistemi mevcuttur. Kurallarımızın bazıları daha katı, bazıları daha esnek olsa da; herkesin kongrede iyi vakit geçirebilmesi için bunları toplumumuzun bir parçası olmak isteyen yeni gelenlere etkili bir şekilde açıklamak önemlidir.
Abartılı anekdotlar, yeni hayranların toplumumuzun kurallarını anlamasına yardımcı olmak için önemli bir araçtır. Şu senaryoyu düşünün: Bir asansör çağırdınız, kapı açıldı ve içeride güçlü bir özgüven duygusundan başka hiçbir şey giymeyen bir kadın tek başına duruyor. Başka bir asansör beklemek yersiz görünüyor, bu yüzden biniyorsunuz. Şimdi küçük bir odada berabersiniz ve doğal olarak dürtünüz sohbet etmek. Ne yazık ki, çıplaklık görgü kuralları cep kitabınızı unuttunuz ve kendinizi merak ederken buluyorsunuz: “Asansördeki çıplak bir kadına ne dersiniz?”
“Merhaba, Çıplak Hanımefendi.” Ne söylemeyi seçerseniz seçin, kibar olun ve nazik olmaya çalışın. Bunlar anaokulunda öğrendiğimiz kurallardır, gerçi Bayan Rudy muhtemelen bunları halka açık çıplaklık suçu işleyen biriyle yapacağınız sohbete uygulayacağınızı hiç düşünmemiştir. Arkadaşça davranmak zarar vermez ama fazla arkadaşça davranmayın. Unutmayın, bu kişinin asansörde neden çıplak olduğuna dair hiçbir fikriniz yok. Çıplaklığı cinsel bir ifade olarak amaçlanmamış olabilir ve öyle olsa bile, konuşmak istediği kişi siz olmayabilirsiniz. Ayrıca, hayatta seksten daha fazlası var (gerçekten!), bu yüzden başka bir şey hakkında konuşmaktan çekinmeyin: kitaplar, politika, kongrenin nasıl gittiği, din, hava durumu, asansör dekoru…
“Vay canına, o yaka kartı acıtıyor olmalı.” Birinin kostümü, tasarım tercihleri, içerdiği teknik zorluklar vb. hakkında soru sormak tamamen kabul edilebilirdir. Çoğu kostümcü ve diğer aşırı giyinenler bu sorulardan hoşlanır, ancak bazıları meslek sırlarını kendilerine saklamak isteyebilir.
“Kostümünün… fotoğrafını çekmemin sakıncası var mı?” Fotoğraf çekip çekemeyeceğinizi sormak her zaman uygundur. Çoğu zaman cevap "Evet!"tir – sonuçta çoğumuz hava atmak için giyiniyoruz, değil mi? Ancak, o fotoğraf lensini birinin göğüs dekoltesine… öhöm… boğazına sokmadan önce her zaman izin isteyin.
“Bunu kişisel olarak saldırgan bulduğumu bilmeni isterim.” Bir topluluk olarak hem kapsayıcı hem de sosyal konularda ilerici olmakla övünürüz; aslında CONvergence politikası genetik köken veya menşe gezegen temelinde ayrımcılığı yasaklar. Ancak, CONvergence komitesi ifade özgürlüğüne sıkı sıkıya inanır ve biz şimdiye kadar politik doğrucu olmadık, olmayacağız da. Bu yüzden, birisiyle aynı fikirde olmamak ve bu anlaşmazlığı ifade etmek tamamen kabul edilebilir olsa da, kendi davranışlarınızdan sorumlu olduğunuzu unutmayın. Eğer birini rencide ederseniz, o seçimin sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaksınız.
“Düt, düt!” (Orijinal metin: Honk, honk!) Çıplak Hanımefendi ile yakın arkadaş değilseniz, bu çok kötü bir tepkidir. Hayvani dürtülerin, bizimki de dahil olmak üzere hiçbir toplumda kamusal bir yeri yoktur. Gördüğünüz herhangi bir kostümü veya kıyafeti takdir etmenin pek çok yolu vardır – ergen bir erkek gibi salyalar akıtmak bunlardan biri değildir.
“Bir şey mi kaybettin?” Birini çekici bulduğunuzu zevkli bir şekilde ifade etmek, dalkavukluğun samimi ve dürüst bir biçimidir. Ancak unutmayın ki insanlar “hayır” kelimesini pek çok farklı şekilde söyler ve ne şekilde söylerlerse söylesinler, “hayır” her zaman “hayır” anlamına gelir.
İster ilk CONvergence deneyiminiz olsun ister bir kongre gazisi olun, fandom kültürünün bir üyesi olarak hafta sonunuz boyunca değişen derecelerde sosyal yeteneklerle karşılaşacağınızı bilmelisiniz. CONvergence hepimiz için ne giydiğimiz, ne söylediğimiz ve ne yaptığımızla kendimizi ifade etme fırsatı olsa da, CONvergence’daki hiç kimsenin sizi tehdit altında hissettirmeye hakkı yoktur. Eğer tehdit altında hissederseniz, Gezgin Bir Ev Sahibi (Wandering Host - mor yelek giyen birkaç kişi olacaktır), bir Parti Ev Sahibi (Party Host - çünkü tüm oda partileri Güvenli Bölgelerdir) veya Köprü (The Bridge) bulun ve endişelerinizi bildirin. Ayrıca CONCom rozeti taşıyan herkesle konuşabilirsiniz, size yardım bulacaklardır. Hep birlikte çalışırsak, CONvergence’ı herkes için güvenli ve mutlu bir yer haline getirebiliriz!
Hadi Çıplak Hanımefendiler (ve geri kalanımız) için mutlu ve güvenli bir Kongre olması için hep birlikte çalışalım!

Ancak bu şeyler henüz evrensel değil. “Biz” kavramının hala oldukça dışlayıcı bir grup olduğu yerler var. Bu durum, özellikle tarihsel “biz” ile kapsayıcı “biz” arasında zor seçimler yapılması gerektiğinde veya "biz"den, -elbette “bizim” geri kalanımızın aksine- mükemmel olmayabilecek insanları aralarına almaları istendiğinde daha da belirginleşiyor.

Daha gidecek yolumuz var. Çizgi roman yazarı ve Chicks Dig Comics’in eş editörü Sigrid Ellis, bu yılki ChiCon’da tanık olduğu ve ancak yavaş yavaş taciz olduğunu fark ettiği bir olayın ardından bununla ilgili bir şeyler düşündü.

Öğle yemeğinde Elise Matheson ile konuşuyordum ve başka bir yerde yaptığı, benim anlatmak istediğim konuyla ilgili özel bir sohbeti paylaşmam için bana izin verdi. Başka bir kongre için, CONvergence’ın “Kostümler Rıza Değildir”, “Budala Olma” ve “Hevesi Kırma” kampanyasına dayanan bir eğitim posteri kampanyasını tartışıyordu.

Elise, tartışılan sloganlardan birinin “Bunu Artık Yapmıyoruz” olduğunu söyledi.

Bunu artık yapmıyoruz. Bunu bir an için düşünün.

Bunu bir eğitim posteri sloganı olarak seviyorum. “Biz.” Bu, hepimize, hepimizin kongrelerdeki cinsel taciz kültürünün bir parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Tacize uğradık ve bunu bildirmedik. Sınırları aştık ve fark etmedik. Sınırları aştığımız söylendi ve nasıl telafi edeceğimizi bilemedik. Tanık olduk ve müdahale etmedik.

“Bunu Yapma.” Ama artık daha iyisini biliyoruz. Artık eğitildik ve bilgilendirildik. Stratejilerimiz ve planlarımız var. Tacizin bulanık sularında gezinmemize yardımcı olması için güvenebileceğimiz insanlarımız ve kurumlarımız var.

“Artık.” Geçmişte başarısız olduk. Gelecekte daha az başarısız olmayı hedefliyoruz. Her şeyi düzeltmeyeceğiz. Tacizi tamamen durduramayız. Ama daha az başarısız olabiliriz. Şimdiden biraz ilerleme kaydettik.

Şimdi biraz daha ilerleme kaydetme zamanı."

Sizler bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz? Forumumuzun Asimovcusu @SJack hocamın da bu konu hakkında düşüncelerini duymak isterim.

1 Beğeni

Bayağı uzun bir gönderi. Akşam eve geçince okuyup yazarım artık. :slight_smile:

3 Beğeni

Kamaranın şu kısımlarında biraz konuşulmuştu. Alıntı aynı kısımlardandır muhtemelen:

2 Beğeni

Biraz boş vakit bulunca okudum. Daha önceki gibi düşünüyorum açıkçası. Asimov kanlı canlı kitap fuarında karşımda olsa kitabını imzalarken bu hareketinin çok yanlış olduğunu ve beni üzdüğünü belirtirdim. Şimdiki zamanda ise hiçliği kayıp gitmiş birisi olan Asimov’u tamamen yazarca kimliğiyle kabul ediyorum. Tacizi ve türevlerini kesinlikle kabul etmiyorum.

4 Beğeni

İmza almaya giderken ben .

Şaka bir yana sanatçı kişiliği ile hayatı üzerinden yorum yapmak güç zamanının normalleri ile günümüz normalleri farklı olabiliyor,şimdi suç olan bir şey eskiden olmuyor.Günümüz yazarlarına bunlara dikkat ederken eskiden yapanları görmezden gelmek sıkıntılı bir konu bana göre okuyucunun kendi terazisine kalıyor.Sözüm meclisten dışarı.

3 Beğeni

Koca bir dağ yıkıldı gitti şu an.

2 Beğeni