Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

ANCIENT GREEK CULTS: A GUIDE

Yunan mitolojik figürlerinin edebiyat ve sanat dünyasındaki tasvirleri herkesçe biliniyor. Daha az bilinen ise bu figürlerin günlük yaşamdaki dini ve sosyal rolü. Bu kitap da bunun üzerine.

Tanrılar tek tek işlemiş. Nerede tapınılırdı, nasıl tapınılırdı, inancı nasıl yayıldı; ayinleri, festivalleri, önemli arkeolojik bulguları vs. detaylıca anlatılmış. Bilgi açısından zengin, ama boğacak kadar detaya girilmemiş. 3 sayfa boyunca çömlek sayan bir arkeoloji kitabı değil yani, gayet okunaklı.

Okuyucunun Yunan mitolojisiyle ve coğrafyasıyla aşina olduğunu varsaydığı için başlangıç kitabı olarak önermem.

14 Beğeni

Bir Başkomiser Perihan Uygur polisiyesi…
Tuna Kiremitçi benim için her zaman, önce Kumdan Kaleler grubunun solistidir. Müzik ile ilgili yaptığı işleri az çok takip etmişimdir. Ama ilk defa (köşe yazıları dahil) yazdığı bir şeyi okuyorum. Eğer polisiye olmasaydı muhtemelen hiç okumamış olurdum. Önyargı kötü şey. Yetkin bir dili varmış.
Polisiye türü için ise kurgusu, teşkilat hakkındaki üstünkörü, yetersiz bilgileri, adlı tıp konusunu yeterince araştırmamış olmasıyla amatör bir örnek olsa da İlk polisiye için başarılı buldum.
'Bacılar bölüğü’nü ve Perihan Başkomiseri başlangıçta yapay bulup ısınamasamda, ağır abi polisiyesinden sıkılanlara tavsiye ederim.

13 Beğeni


Yaşar Kemal - İnce Memed 3

Kitabın ilk yarısında İnce Memed pek gözükmedi. İnce Memed olmayınca da benim de okuyasım pek gelmedi. Bu yüzden kitap elimde süründü durdu bir süre. Kitabın son yarısında ise İnce Memed gözükünce kitap yağ gibi aktı.

Ferhat Hoca bu kitapta tekrar gözüktü ama geçmişini yine öğrenemedim. Son kitapta Ferhat Hoca’nın ve Recep Çavuş’un geçmişini öğrenebilirim inşallah.

Geriye son bir kitap kaldı. Araya birkaç kitap koyduktan sonra seriyi bu ay tamamlamayı düşünüyorum.

20 Beğeni

Sıcak Kafa - Afşin Kum

Harika bir fikir, kötü bir kurgu ve çok iyi bir son!

Dünyayı pençesine almış bir delilik salgını… Konuşma yoluyla, zihinden zihne bulaşarak yayılan bir hastalık… Yıkılmanın eşiğine gelmiş uygarlık…

Günümüz dünyasında Covid-19 sebebiyle artık hepimiz pandeminin ne olduğuna, yıkıcılığına ve nasıl korunmamız gerektiğine dair fikir sahibiyiz. Covid-19 hava yoluyla bulaşan bir hastalık iken, Sıcak Kafa’da konuşarak bulaşan hastalığa “Abuklama” adını verilmiş.

Harika bir fikir dedim yazımın başında çünkü sözle bulaşan bir hastalık konusuyla daha önce karşılaşmadım (başka var mıdır?). İnsanların hastalıktan korunabilmek için aldığı önlemler, hasta olanların belirtileri, hasta olanların teşhisinin mümkün olmayışı gibi detaylar güzelce işlenmiş.

Kötü bir kurgu dedim çünkü kitapta eksikliğini hissettiğim bir derinlik mevcut. Konu harika olmasına rağmen birkaç örnekle olayların açıklanması haricinde birçok konu çok yüzeysel kalmış. Çok daha vurucu, çok daha etkileyici olabilecekken yazar bunu tercih etmemiş nedense. Halbuki Abuk bölgeleri olsun, bulaşıcılık olsun, konuların daha derinlemesine incelemesine olsun çokça fırsatı vardı yazarın.

Çok iyi bir son dedim çünkü klasik “mutlu son” gibi olmayan, farklı alternatiflerin de mümkün olabileceğini gösteren bir son olmuş.

Dediğim gibi (Ne çok “dedim” dedim), çok daha etkileyici/vurucu bir kitap olabilecekken kurgunun yüzeysel kalması, bazı olayların hiç açıklanmaması gibi sebepler yüzünden “iyi bir kitap” seviyesinde kalmış. Yazarın ilk kitabı olması sebebiyle hoş görülebilecek bir kusur, hatta belki başka okurlar için kusur bile olmayabilir. Mesela sonraki kitabı olan Kübra’nın daha sağlam ve oturaklı olduğunu söylemek mümkün. Bu da Kum’un işini ciddiye aldığın dair bir gösterge olsa gerek.

20 Beğeni

Resim

Klasik Bilimkurgu Öyküleri – Çınar Yayınları

İçinde 7 öykü bulunuyor. H. G. Wells dışındaki yazarları ilk kez okumuş oldum. Hepsini beğenerek okuduğumu söyleyebilirim. Ancak bazı öyküler bilimkurguya girmiyor. Onlara fantastik ve korku öyküleri demek daha doğru olurmuş.

Elmas Mercek - Fitz- James O’Brien:
Öyküyü okurken başta biraz sıkıldım. İlerledikçe sevdim ve tam tahmin ettiğim gibi devam edip bitti. Aslında bilimkurgudan çok, bir bilim adamının takıntıya varan davranışlarını anlatan bir öyküydü.

Gövdesi Olmayan Adam – E. Page Mitchell:
Yine bir bilim adamı anlatılıyor ama ortaya çıkan şey bilimkurgudan çok fantastik bir öyküydü. Aslında ilk öyküyle benzer bir yanı olduğunu düşünüyorum.

Geri Giden Saat – E. Page Mitchell:
Beğensem de bilimkurgu yönü bana biraz zayıf geldi. Herhalde eski dönemler için normal bir durum.

Negatif Yer Çekimi Hikayesi -Frank R. Stockton:
Hikayesi bana sevimli geldi. Bazı olaylara gülümsedim.

Hikayem Size -Edward Bellamy:
Başta anlatımı yüzünden sıkılacağımı düşündüm. Okudukça fikrim olumlu şekilde değişti. İçinde bulunan fikirleri de ilginç ve ilgi çekici buldum. Bence güzel bir öyküydü.

Yeni Hızlandırıcı – H.G. Wells:
Kitapta gerçekten bilimkurgu öyküsü olduğunu hissettiren öyküydü. Hikayedekiler gerçekte olsaydı nasıl olurdu acaba diye de düşündürttü.

Çukur Halkı – Abraham Merrit:
Bu öykünün bilimkurguyla gerçekten alakası yok. “Klasik Bilimkurgu Öyküleri”nde bulunması aslında bu bakımdan hayli garip. Nefis bir öyküydü. Klasik olduğu gerçek ama korku türünde yazılmış. Her neyse ben öyküyü heyecanla okudum. Okuduğum için de epey memnun oldum. İlham verici bir korku öyküsüydü. Fantastik öykü de denilebilir.

Okumak isteyenlere tavsiye ederim. :slight_smile:

24 Beğeni

Okuduğum Tarih: 01-10 Buğu 2022
[Okuduğum 301.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 28.betik
[Buğu ayının ilk betiği]

İstanbul 2099” seçkisiyle distopik bilimkurgu öykülerini pek sevemedim. Nedenleri yorumun içinde bulacaksınız. Korona salgınıyla ilgili bir betik okudum. Hem onun etkisi hem de benim için değerli olan Aşkın Güngör ve Ezo Evrim Harsa’nın bu seçkide yer alması. Bu iki değerli arkadaşımın yanı sıra korku-gerilim öykü seçkilerinden tanıdığım Aşkın Zengin Akkuş ve epik fantastik edebiyatının yeni yüzlerinden Ömer Ünal da yer alıyor. Sadık Yemni’yi de ismen olarak bilirken de Kavak Yelleri dizisiyle tanıdığım ve Survivor’a katıldığını bildiğim Dağhan Külegeç de vae bu seçkide. Bu altı tanıdığım kişinin öyküleri ve seçkide diğer öykülerin ben de bıraktığı etkilere bir göz atalım…

Zaman Bozan (Aşkın GÜNGÖR); Aşkın ağabey, küresel çaplı bilimkurgu yazarı olacağını bu öyküsüyle bizlere yeşil ışık yaktı. Alışagelen ve özenti dünyanın dışına çıkmanın yolu küresel çaplı bilimkurgu öykü yazarlığından geçiyor. Salgın temasına uygun olmayıp halkımızın üç türle temasının salgın olarak adlandırmasından bizim olağanüstü olaylara karşı korkakça davrandığımızı gösteriyor. Bizden adamakıllı biri çıkıp olağanüstü olayın peşine düşse o olağanüstü olayı lehimize çevirir. Ayrıca kendi yaşadığımızı zaman içinde geçmişe gidersek o geçmişteki kişi silinir çünkü her insanın sınavı vardı. Doğmadığımız çağlara gitsek de yaşadığımız süreçte siliniriz ve doğmadığımız çağda belli bir süre yaşarız çünkü evrensel yasalara en mantıklı açıklama budur. Keşke Aşkın Bey, bunu romana dönüştürse de üçüncü açtığı zaman bozan kuyular ve erimeyle ilgili detaylı bilgiler verir.

Mutasyon (Aşkın ZENGİN AKKUŞ); Gerilimi ve bilimkurgu türlerini başarıyla sentezleyen güçlü bir kalemdir. Öyküyü okurken bir gerilim öyküsü olacağını iliklerime kadar his ederken öykünün gidişatıyla Koronavirüs salgının mutasyonuna uğrayıp herkesin gergin ve hem av hem avcı potansiyeli taşıyacağını anlıyoruz. Belki salgının böyle bir mutasyonu olmayabilir ama toplumda stresli iş hayatı bize böyle depresif haller aşılayacağını öngörerek sağlıklı ve stresin az olduğu hatta kapasitemizi zorlayan işlerden uzak çalışma hayatına yönelmemizi öğüt veriyor. Bir bayan kalemin karşı cinsin iç dünyasını ve onlar gibi his ettiren öyküyü okuyunca bu kalemin gelecekte önü açık olacağı gördüm. Distopyayı korku gerilim kalemleri yazması taraftarıyım.

Örümceğin Gölgesi (Ömer ÜNAL); Koronavirüs temalı öykülerden birini akıcı, heyecan ve merak uyandırıcılık sayesinde hızlıca hatta sıkılmadan okudum. Salgının 2023 veya 2024 yıllarında tamamen biteceğine inanıyorum çünkü Alman sağlık kurulu, gezegendeki en iyi sağlık kurulu olduğuna inanıyorum. Öyküye dönersek salgının uzaylılar tarafında değil dünyayı sır perdesi arkasındaki yönetenlerin labortuvar ortamında oluşturulmuş biyolojik silah olduğuna inanıyorum. Bu biyolojik silah sayesinde kendi ekonomilerinde hızlı bir ivme sağlayacaklar. Onun düşlerindeki gelecek daha “İYİ” görünüyor. İnşallah o güzel günleri görürüz. Türk mitolojisinden faydalanarak bilimkurgu öyküsü yazdığı için bu türde yoluna devam etmesini çok istiyorum. Elbette takdir onundur.

Gorgo Virüsü (Banu AKELOĞLU); Bir koronavirüs temalı distopya öyküsünde Orta Yunanistan’da mutasyona uğrayan koronavirüs varyantının dünyayı çalkalanmasına değinen öyküde bu varyantının semptonlarından sadece birine değinerek anlatılırken bu varyantının mitolojiyle bağdaşlaştırmasında bize bazı şeylere körü körüne bağlamak yerine aklın ve bilimin ışığında hareket etmemize vurguluyor aslında. Mitoloji de bir edebiyat ve hayal ürünü olduğunu unutmamalıyız. Medusa mitinde Medusa’nın masum olduğuna ve bir tanrıçanın bir ölümlüyü kıskanması onun acizliğini gösteriyor. Aslında Medusa, Athena’yı kıskanmalı çünkü Athena hem ölümsüz hem olağanüstü güçleri olduğu içindir. Ölümlü de olsak ölümsüzler hep bizleri kıskanmaya devam edecekler çünkü rengarenkliyiz ve doğalız. Kıskanıyorsunuz bizi!

Beni Sakın Unutma Kızım (Serhat FİLİZ);Keskin Nişancı” tarafından kızın gözünde kızın öyküsünü dinlemek çok güzel geliyor. Karamsar evrende insanlığın en saf haline kötülük aşılmadığı sürece yüreklerimizdeki kaosu hapsedecek umut ışığı var olmaya devam etmesiyle gezegenimizin yeniden güzel yer haline geleceğine sinyali veriyor. Cüneyd Suavi misali çocuk diliyle duyguları ilmek ilmek işlenen öyküde sıkılmadım çünkü sanki Cüneyd Suavi yeni nesil kalemleri yetiştirdiğine inanıyorum. Belki de kalem onun öykülerini okumuş çocukluğunda. Kalemin bu seçkideki iki öyküden sadece bunu çok sevdim.

Gündüzdüşü (Ezo Evrim HARSA); Durağan bir kurguya sahip olduğu için sıkıla sıkıla okusam da kurgunun cazipliğine sözüm yoktur. Cengiz Aytmatov gibi durum öykücü olma yolunda yeşil ışık yakıyor bizlere. Ayrıca kıyamet konusunda kalemle hem fikir değilim çünkü inancımda kıyamet senaryosunda insanlığın bu dünyadaki sınavı sona erdiğini biliyorum. Bu arada din kisvesi altında halkı sömüren cemaatları güzel bir dille eleştiriliyor. Halil’in Sibel’e tecavüz etme ayini eski bir Sümer ayini olduğunu görüyor. Zamanla din değiştirsek de alışkanlıklarımızdan vazgeçmiyor. Keşke cemaatin asıl amacına değinilseydi. Öyküdeki korku sahneleri bana gerilim havası gibi geldi çünkü ürkütücülük yoktur. Neticede dinimizi doğru öğrenelim ki din tacirlerinin sofralarına meze olmayalım.

Nehir’in Dönüşü (Sadık YEMNİ); Öykünün adı ve karikatürü öyküyü gözümde korku-gerilim ve bilimkurgu türlerinin sentezi öykü olacağı sinyali verirken öyküde abartının olmadığını görüyorum. İnsanların mankurtlaşması güneş patlamaları ve atom bombaları sonucu oluştuğunu kurgulanmış. Zombi kelimesi yerine bu öykü için aynı anlama gelebilecek mankurt sözü kullanma taraftarıyım çünkü zombi genel anlamda hortlaklar için kullanılır. Ayrıca Türk’ün ruhu, mankurtların ve robotların tarumar ettiği çağda zamanı gelince yeniden canlanacağını görünce bu öyküye birazcık kanım kaynadı. State of Survival: Zombie War (Hayatta Kalma Devleti: Mankurt Savaşı) oyunu sevenlerin bu öyküyü seveceğine %100 inanıyorum. Öyküyü okurken bu oyun gözümün önünde canlandı.

Kemancı Kadın (Erbuğ KAYA); Ülkemizin bütünlüğüne saygısızlık edilmeseydi bu öyküye bakış açım daha iyi olacaktı. Keman, bütün duyguların ve yaşamışlıkların dilidir. Öyküyü okurken başlarda birazcık sıkıldım çünkü durağan bir kurguyla başladı. Durağanlık yerine kemancı kadının nedeni katilin kızı öldürdüğünü anlatılsaydı akıcılık, heyecan ve merak uyandırıcılık, öyküye renk cümbüşü katardı. Öykü beni, Hüseyin Kenan’ın “Siyah Yıldızlar” masalı anlattığı ortama sürükledi. Kadın asla aydınlığa geçmedi çünkü masum kızı katlettiğinden dolayıdır. Meczupluğa yatma numarası bana sökmez. İyi ki de katil onu öldürdü. Evlat acısı, dost kazığından daha beterdir. Hiç kimse evlat acısını yaşamayı hak etmiyor.

Salgın Günlükleri (Dağhan KÜLEGEÇ); Efe’nin yazdığı bu öyküde bu salgının 2023 yılında biteceğini söylenmesine katılıyorum çünkü daha önce yazdıklarımda dediğim gibi Alman sağlık kurulu sayesinde olacaktır. Ondan sonra karbondioksitin yaygın olduğu yerde yeni salgının nüfuz göstereceğinde bahsetti. Keşke bu yeni salgın üzerinde doğanın ve öze dönüşün üzerinde dursaydı belki öyküyü çok severdik çünkü şehirleşme ve sanayileşmeden mundar bir kesimiz. Günlüğü yazanı önce erkek olduğunu sandım ama sonlara doğru bir kadın olduğunu öğrenince resmen şaşırdım ve ağzım açık kaldı. İlk öykü denemesinde çok başarılı görünüyor dizi oyuncumuz ve Survivor yarışmacımız.

Zaman Pilotu (Fatih DANACI); Öncelikle adıyla örtüşmeyen bir hayal kırıklığı öykü olduğunu söylemek isterim çünkü öykünün adını görünce bende bambaşka kurgu yarattı. Okurken hayal kırıklığı iliklerime kadar yaşadım. Kalemler, öykü yazarken önce kurguyu yazsınlar ve ondan kurgularını okuduktan sonra öyküye uygun ad vermelidir. Bu öyküde alzheimr hastalığını kendi emelleri uğruna salgın halinde getiren düzeni eleştirmiş. Yani günümüzde yaşadığımız mevcut durumundan yola çıkarak gelecekte benzer durumlar ortaya çıkabilir ve amaçları farklı olacağını öngörmemizi sağlıyor. Öykü bende hayal kırıklığı yaşatmasına rağmen eleştirel bakış açısı bende geçerli not aldı.

Olmam Gereken Yerdeyim (Fatih YÜRÜR); Edebiyat kafa ütüleme üzerine kurulmamış aksine kurgularla okurların duygularına dokunma sanatıdır. İrfan’ın olması gereken yer sahne değil kafa ütülenecek topluluğun önüne geçmesidir. Seçkide kurgu olmayan eserdir. Kafa ütülemek yerine İrfan’ın agorafobisini yenmesini kurgulanabilir. Metaverse boş zaman öldürme mekanizması görsetmektense bir tiyatrocu için simülasyon dünya yaratabilinir ve her şey hatırlandıktan sonra açık alan tiyatrolarda hologramik bir şekilde oluşturulan simülasyon dünyasını izleyicilerle buluşturabilir. Olmam gereken yer 2018 yılında Sapphire AVM’nin önünde yaşadığım o muazzam anı yeniden aynı heyecanla yaşamaktır. Bu sefer daha fazlası için hazırlıklı olacağım. Yeniden o anı yaşayabilir miyim? Bilmiyorum. Bu eser, kafa ütülemesinden dolayı benim için sınıfta kaldı. Ümidim kalem, buram buram kurgu kokan eserlerle yeniden bizlerle buluşmasıdır.

Keskin Nişancı (Serhat FİLİZ); Zaten distopya öykülerini hiç sevmiyorum çünkü salt karamsar bir dünya yoktur. Bu dünyada hem karamsarlık hem de iyimserlik vardı. İkisini içinde sentezleyen öyküler var mı? Bilmiyorum. Bu öyküde kendini türünü sebepsizce katleden keskin nişancıya hiç ısınamadı çünkü bir insan bu kadar duygusuz olmaz. Hisli arkadaşlarına “anormal” diyenlerin duygusuz olmadığına inanıyorum çünkü duygularını göstermede yaşadığı çevrenin etkisi olduğunu biliyorum. Umudun ve ışığın olduğu yerde çözüm de iyimserlikte vardır. Gölgeleri anca yüreğindeki umut ışığıyla dağıtabilirsin. Koronavirüs salgın bu kadar yıkıcı olmadı çünkü insanların yüreklerindeki umut ışığı olduğu için bu salgın da zamanla tarihin tozlu sayfalarında yerini alacak. Bu salgın bize makineleşmeden önceki dönemleri hatırlattı ve hayatın bize sadece iş dünyasından ibaret olmadığını öğretti.

Bonus olarak Serhat Filiz’in “Keskin Nişancı” öyküsü yerine aynı temada distopik bilimkurgu öykü seçkisini yayımlayan Polat Onat’ın Kent Kitap etiketiyle basılan "Koronavirüs Karatina Günlükleri"nde yer alan “Güvercin Curcunası” bu seçkide yer alsaydı on iki bilimkurgu havarisinden on iki öykü okumuş oluruz. Onların düşlediği distopyalara yolculuk edip ve o distopyalardan dersler çıkartarak geleceğimizi zaman sıçraması olarak değil kendi elimizle inşa etmiş oluruz. Kısmen beğendiğim öykü seçkisini okuyup okumamayı sizlere bırakıyorum. Koronavirüs salgınına inat sizleri kocaman öpüyorum…

2 Beğeni

image

Geri Giden Saat - Edward Page Mitchell

Konusuna bakınca zaman yolculuğu romanı zannedip dinlemeye başladığım, öykü kitabı olduğunu anlayınca hayal kırıklığına uğradığım ancak seslendirmenin süperliği ve öykülerin de keyifli olması sebebiyle ilgiyle dinlediğim bir kitap oldu Geri Giden Saat.

Kitapta toplam 9 hikaye var:

  1. Takipomp: Işık ötesi hıza ulaşmayla ilgili düşünsel bir deney. Severek okudum.
  2. Ruh Spektroskobu: Birçok ilki başaran bir düşünürün maddeciliğini anlatan öykü. Pek sevmedim.
  3. Bedeni Olmayan Adam: Bir kaza sonucu bedenini kaybeden bir adamın hikayesi. Kitapta en sevdiğim öykü bu oldu. Nedense bedeni olmayan adam çok naif geldi bana. :slight_smile:
  4. Dünyanın En Kudretli Adamı: Bu da kişisel olarak merak ettiğim bir konu üzerine olan ilginç bir öykü. Bunu da çok beğendim.
  5. Yaşlı Squids ve Küçük Kılavuz: Mutasyonla yapay mutant yaratımına dair bir öykü. Pek sevmedim.
  6. Senatör’ün Kızı: Dondurulup yıllar sonra tekrar uyandırılma ve kapsüller ile beslenme gibi yenilikçi birçok fikir barındıran bir öykü. Pek sevmedim.
  7. Kristal Adam: Görünmez insan üzerine bir öykü. Daha iyi olabilirdi ama sıkıcı da değildi.
  8. Ruh Değişimi: Hipnotizma ile zihin transferi üzerine bir öykü. Bu öyküde biraz da kendi hatamdan kopukluk yaşadım o yüzden değerlendirme dışı bırakıyorum.
  9. Geri Giden Saat: Zaman yolculuğu üzerine bir öykü. Biraz hayal kırıklığı oldu bu öykü bende. En bilindik öyküsü olmasına rağmen biraz daha fazla beklentim vardı.

Kitaptaki fikirleri liste olarak yazınca aslında her birisi üzerine roman yazılabileceğini, hatta bu fikirlerin, Mitchell’dan çok daha meşhur olan yazarlara ilham kaynağı olduğunu söylemek mümkün. Özellikle H. G. Wells’in çokça etkilendiği belirtiliyor.

Öykü olmaları sebebiyle çok derin olmayan ancak zamanına göre değerlendirildiğinde ilerici fikirleri ile çok ilginç olan bir kitap. Şimdiki teknolojik seviyeye göre bakarsak elbette komik veya geri görünebilir ama 1800’lü yılların sonunda yazılmış bir kitaba göre bence çağımızın en kıymetli bilim kurgu kitapları ile eşdeğer etkide bir öykü kitabı olduğunu düşünüyorum.

Bu tür kitapları, bilim kurguya dair sağlam bir kitap okuma amacı yerine, bilim kurgunun izlediği yolu takip etme amacıyla okumanın daha sağlıklı olacağı görüşündeyim.

28 Beğeni

Okuduğum Tarih: 10 Buğu 2022
[Okuduğum 302.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 29.betik
[Buğu ayının 2.betiği]

Bir ılık bahar gecesinde Üsküdar Sahili’nde yalnız başına yürüyen bir babacan adam, gecenin sessizliğine inat ben varım dercesinde meydan okuyordu. Arkasına döndüğünde onun peşinde geldiğimi gördü. Bana dönerken ben de birdenbire bir şekilde bir deyince onun arkasında tabut şeklinde kırmızı levha beliriverdi. İki deyince onun elleri ve ayakları üzerinde onu levhaya bağlayan kelepçeler belirdi ve üç deyince onun bedeninden açık betik şeklinde düşler aynası ortaya çıktı. O bu durumu anlamaya çalışırken usulca onun yanına geldi. İki elimle onun düşler aynasını tuttum ve son kez onun gözüne baktıktan sonra onun düş aynasına fiziksel olarak bakmaya başladım. Bu süreçte onun acı çektiğini his etmedim…

Ta Fecre Kadar; Bir anın muazzam bir kurguya dönüşebileceği sinyalini gördük. Sözcükler zaman tozu olup bizi o günlere ışınlar gibi oluyor. Doğmadığım zamanlarda ve ruhum ruhlar aleminde ruh arkadaşlarıyla oyunlar oynarken o zamanlarda yarım kalmış öyküler yazılıyordu ve yazılacaktı. Kalemi duygu dolu olan arkadaşım keşke fragman değil bir dizi tadında uzun uzun yazsaydı harika olurdu. Onda bu ışık olduğu sürece belki anılar diyarına yeniden misafir olacağız. Ne bilim öyküyü okurken kulaklarımda Tarkan’ın Kayıp şarkısını çınlandı sanki. Kaderde kayıplarımız yazılı olmadığı için hayatlarımızda hep kayıp ve yarım kalacaklar.

Öyle Yalnız, Öyle Kendimle Doluyum Ki; Bu anı bir pazar alışveriş anısı gibi görünse de sözcüklerden arkadaşımın o yaşlardaki yalnızlığı ve dolu dolu neşesini kimseyle paylaşmadığı için kendini hep yalnız his ediyor. Yalnızlığı yaşayan bu anıda neler his ettirdiğini anlarlar. Pazar geleneği yüz yıl geçse de değişmeyecek. Eski nesilin çocukları, tereddütsüzce büyüklerinin sözlerini dinleyip onlara yardımcı olmuşlar. Keşke bu nesildeki çocuklar da böyle olsaydı.

Sevinç Artığı Bir Gülümseyiş; Anı ile şiir iç içe girdiğinde muazzam bir şiirsel anlatım ortaya çıkar. Bu şiir anlatımlı anılar, seni özlediğin geçmişe doğru sürükler Dorothy misali. Okurken çocukluğum ve ergenliğimdeki anıları tüm çıplaklığıyla göz önümde film şeridi gibi aktı. Yasak kokan anılarım aslında cahilim ürünü değil aksine bulamadığım mutluluğu bir ekmek kırıntısı toplamışım. Yasak kokan anılarımın ortağın gözleri “Ben de senin gibi yalnızım. Sen bana mutluluk kırıntısı oldun.” diye haykırdığını yıllar sonra anladım. Bu şiirsel anlatımlı anılar beni şömine yanında sallanan sandalyenin olduğu bir evde his ettirdi. Başımı onun dizlerine bırakmışım. O da parmaklarıyla saçlarımı tarar gibi başımı okşuyordu.

Bu, Yalnızlığın Bir Başka Parantezdeki Tekrarı Olmalıydı; hem anılarına hem yalnızlığına hem de Cahide Sonku’ya olan hayranlığına tanık olurken gözlerim doldu. Biz bir ünlüyü severken bu kadar araştırmacı ve ona körü körüne hayran kalamıyoruz. Yılmaz Zafer’den önce Cemal Türker vardı. İzini bilmediği bir ünlüye hayranlık beslemiş. Cahide’yi ilk başta yarım kalmış bir aşk anısı sanarken aslında hayran duyulan bir süperstarmış. Evet ben bu ünlümüz tanımıyorum çünkü daha genç olduğum için Yeşilçam’ın Dört Yapraklı Yonca’sı biliyorum. Ben de Damga’nın Bedia’sına hayranlık duyuyorum çünkü o kadar güzel ki onun için hırsızlık damgası yedi İffet. Her zaman İffet için üzülürüm kahrolurum çünkü çok sevdiği kadına kavuşamadı. Boşu boşuna yediği hırsızlık damgası.

Kurgulaştırdığı anılarına ve duygularına bakarken kendimden bir şeyler buldum bazen de zamanda yolculuk ettiğimi fark ettim. Başımı aynanın içinde çıkarırken onunla göz göze geldim ve bir rüzgar gibi fısıldayarak “Neden kendini bu kadar yalnız his ettin. Senin zamanı çok güzelmiş.” der demez gözümden bir damla yaş aktı. Onunda gözleri dolduğunu gördüm. Tam bir şey diyecekti saydamlaşarak kayboldum çünkü sıkılmadan okuduğum betiğin sonuna geldiğimi fark ettim. Ölü Ay Sirki üyeleri gibi onun düşler aynasında bakmadım çünkü ruhumu eserle bütünleştirdiğim için bazen böyle incelemeler yazmaktan kendimi alıkoyamıyorum.

Ne De Olsa Sonbahardı” onunla tanıştım geçen yılın sonbaharında. Babacandı ve her zaman bana anlayışlı olduğu için eşsiz bir insan olduğu için ona karşı çok mahçubum. Farkında olmadan ona karşı hatalar sergiledim. Elimde olsa sıfır hata yapardım. Betiğe dönersek bu eser okunur da okutulur çünkü hepimizin ruhlarına ilaç gibi eserlerden bir tanesidir. Okumaktan korkmayınız. Zaman kaybı değil zaman yolculuğu yaşayacaksınız.

3 Beğeni

Kesinlikle aynı düşüncedeyim. Yazıldığı zamana göre eski bilimkurgu ve hatta fantastik eserlerin bu amaçla okunması daha sağlıklı olacaktır.

2 Beğeni

Doğu Öyküleri / Marguerite Yourcenar
Puan: 8/10
Yourcenarla Doğu yolculuğuna çıkıyoruz. Efsanevi anlatımıyla Uzak doğudan, Hindistan’a oradan Yunanistan’a ve Balkanlara doğru geziyoruz. On kısa öykü ve her biri birbirinden güzel. İlk durağımız Çin.

Wang Fo Nasıl Kurtuldu?

Eski Çin imparatoruluğu zamanında geçen bir hikâye. Her çizdiği resmi gerçekleşen ressam Wang Fo ve onun çırağı Ling’in hikayesini okuyoruz. Yourcenar bunu yazarken eski bir Çin kıssasından esinlenmiş.

Marko’nun Gülümseyişi

Yunan mitolojisine selam veren bir hikayeydi. Sırplı Marko ve yazarın tanımladığı barbar Türkler(!) arasında geçiyor. Osmanlı zamanları galiba. Bir efsane gibiydi. Fena değil. Ortaçağ Balkan baladlarından bir esinlenmedir aynı zamanda.

Ölü Kadının Sütü

Yunan mitleriyle harmanlanmış savaşa dair bir hikayeydi. Kadınlar, çocuklar ve savaş. Hikayemiz Philip adlı bir gezginin hikaye isteğiyle başlıyor, diyor ki; bana bir hikaye anlatın. Denize karşı dinlemeye ihtiyacım olan bir öykü… İşte o öykü bu öykü. Yine Ortaçağ Balkan baladlarından birini okuyoruz.

Prens Genci’nin Son Aşkı

Asya’nın gelmiş geçmiş en çapkın insanı Ziyabar Genciyle bir yolculuğa çıkıyoruz. Genci ellili yaşlarına gelmiş kör bir adamdır artık. Aşıkları tek tek göçmüştür bu dünyadan. O da malı mülkünü dağıtıp inzivaya çekilir. Yıllar yılı onu seven Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı ise onu unutamaz. Onun dünyasına dahil olmaya çalışır. Hikayenin sonunda ise üzülen yine aşk olur. Murazaki Şikibu’nun Asya Don Juan’ı olarak anlatıldığı 'Genci Monogotari’den alınmış bir hikayedir aynı zamanda.

Nereus’un Kızlarını Seven Adam

Fısıltılar dolaşır. - Sağır-dilsiz galiba. -Hayır dilsiz değil. Adı Panegyotistir. Panegyotis çobanlık yaptığı bir sırada Nereus’un kızlarıya karşılaşır. Efsaneler onun artık eskisi gibi olmadığı yönündedir. Gerçekten de öyle.

Kırlangıçlar Meryemi

Keşiş Therapion ve orman perilerinin hikayesiydi. Hikayeye bir saatten sonra Hz. Meryem de dahil edilir.

Dul Afrodisya

Bir eşkiya ve ölen bir papazın dul karısının hikayesini anlatıyor. Melankoli ve boğuculuk hikayeye tamamen hakim.

Boynu Vurulan Kali

Hint Mitolojine dalıyoruz bu sefer. Kalinin simgesi olan kesilmiş baş üzerinden ilerliyoruz. Efsanevi bir anlatıma sahipti. Aynı konuyu Thomas Mann ‘Değişen Kafalar’ kitabında, Goethe ise ‘Tanrı ve Hintli Çengi’ kitabında bu hikayeyi kendilerince yeni bir yorumla yazmışlardır.

Marko Kraliyeviç’in Sonu

Efsanevi anlatıma sahip bir öykü daha. Yunan ve Türk memleketlerinde dolaşıyoruz. Sırp Kralı Marko Kraliyeviç’e rastlıyoruz. Hikayenin sonlarında ise Hades’i mi gördük bilemiyorum. Hâlâ zihnimi meşgul ediyor.

Cornelius Berg’in Ölümü

İstanbul’a yolculuk eden bir ressamın anılarından bir kesit anlatılır.

Genel olarak kitabı okurken çok keyif aldım.
Herkese tavsiye ederim.

14 Beğeni

Norveç Masalları

Pek acele etmeden ve severek okuduğum bir masal kitabıydı. İçinde toplamda 33 masal yer alıyor. Kitabı araştırırken öğrendiğim ki yayınevi masalların derleyicisi olan Klara Stroebe yerine İngilizceye çeviren kişinin adını yazmış. Böyle bir hata yapılmış.

Norveç masallarında troller epey yer kaplıyor, deniz de öyle. Hatta Norveç’in denizle ilgili bir çeşit Avalon masalı da varmış. Benim için keyifli okuma deneyimiydi. Masallar ilginizi çekiyorsa kitabı öneririm.

22 Beğeni

Okuduğum Tarih: 10-11 Buğu 2022
[Okuduğum 303.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 30.betik
[Buğu ayının 3.betiği]

Bir solukta okunabilecek bir eser adını son satırlarından, iki ana karakterin karşı karşıya gelmesinden alıyor. Orijinal adı da Betmebet (Yüz Yüze) / Betmebet Kelgende (Yüz Yüze Gelince) imiş… Birkaç saatinizi ayırmanız yeterli olacaktır. Yine bir savaş durumu ve yine zorlu geçen yıllar, yaşanılan onca duygu ve hepsi birbirinin içinde. Korku, aşk, heyecan, cesaret, fedakarlık, yoksulluk, acı… Tüm bu duyguları bu kısacık hikayede Seyde karakteri ile yaşıyorsunuz. Sovyetler Birliği ve savaş, eşinden ayrılan kadın, zorluklar çeken köy halkı ile; duygusal unsurlarda ise bekleyiş, vatanseverlik, fedakârlık ve vicdan ile bizleri “yüz yüze” getiriyor. Film tadında okuyorsunuz aslında Seyde’nin başından geçen bu öyküyü.

Savaşın tahrip ettiği tek şey bir yaşam alanı ya da bir toprak parçası değildir. O toprak parçasında yaşayan insanların psikolojisini, mental sağlığını da tahrip eder. Savaşın toprak parçasında yarattığı etkiler çabucak giderilebilir ancak insan ruhunda yarattığı şeyler için bunu söylemek pek mümkün değildir. Kendilerine ait olmayan bir savaşa sürüklenen Kırgız Türk’ü erkeklerini ve onların arkalarında bırakmak zorunda kaldıkları eşlerini, annelerini, ölümün ve öldürmenin insanları nasıl değiştirebileceğini anlatmış. İsmail’in yaptığını takdir ediyorum çünkü işgalci Ruslar neden kendileri Almanlar’ım karşısına çıkmadı. Rus olmayan halkların suçları nedir ki II.Dünya Savaşı’na SSCB için savaşıyor. Keşke Almanya savaşı kazansaydı böylece Rusya Federasyonu olmayacaktı. O dönemde yaşasaydı Almam Ordusu’nda yer alırdım.

Cengiz Aytmatov, Türkler’in esaretini ve bu esaretten kurtulma yollarını, bozkır hayatını edebi bir dille en güzel anlatan bir yazardır. Esir edilen bir milleti, en güzel haliyle, Sovyet rejiminin dikkatini çekmeden Türk milletine ve dünyaya “Mankurt” tiplemesiyle anlatmıştır. Dizi uyarlaması köşesine hoş geldiniz… 1974 yılındaki Çukurova’da geçen bir kurguya dönüştürülür. İsmail, Kıbrıs Barış Harekatı’nda kaçan bir asker olarak karşımıza çıkabilir. Sevda rolünde İpek Tuzcuoğlu, İsmail rolünde İbrahim Çelikkol ve Mirza rolünde Kaan Urgancıoğlu’nu izleyebiliriz. Murat Yalçın, Hilal Karabulut, Gül, Lavantaaa… ve Elif Çağlayan TUNÇ’a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum çünkü incelememi yazarken onlardan esinledim. Sonlarına doğru soluğumu kesen bir cümleyle biten bu betiği şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. Keşke yarım kalan bir uzun öykü olarak kalmasaydı.

5 Beğeni

image

Best Served Cold

Abercrombie’nin Kadim Kanunlar serisini uzun zaman önce okumuş ve en sevdiğim seriler arasına üst sıralardan dahil etmiştim. BSC ise Kadim Kanunlar’dan belirli bir süre sonrasına ait olan tekil bir kitap.

BSC klişe olarak nitelenebilecek bir şekilde başlıyor. Ancak Abercrombie’nin anlatımı öyle etkileyici ki insan bir anda neye uğradığını şaşırıyor. Hani arabayla uzun yolda seyir halinde giderken ve uyuklarken birden bir çukura girince sıçrarsınız ve “Ne oluyoruz lan” dersiniz ya, bende o etkiyi yaptı giriş kısmı.

Kitaba klişe dedim çünkü genel konusu itibariyle bir intikam kitabı. Ancak kim iyi yazılmış bir intikam kitabına hayır diyebilir ki? :slight_smile: Abercrombie de bu işin en iyilerinden bence. Ayrıca çok da sert bir kitap. Hatta, Kadim Kanunlar’dan çok daha sert, tam bir grimdark.

Kitapta grimdark bir kitapta olması gereken her şey fazlasıyla mevcut: İhanet, savaş, seks, işkence… Bununla birlikte bazı sahneler gerçekten rahatsız edici. Abercrombie bu işi gerçekten çok iyi yapıyor. Bu duyguları okuyucuya aktarmak hiç kolay değil. Bunu tüm kitap boyunca yapabilmek ise gerçekten ustalık istiyor. Hani şöyle diyeyim, kitabı okurken içimde sürekli bir yumru, bir rahatsızlık vardı.

Abercrombie dümdüz bir intikam kitabı da yazmamış üstelik. Kafamızda oluşturduğumuz karakterleri de zaman içerisinde paramparça ediyor. Karakterlere bakış açısı olayların gizemi aydınlandıkça değişiyor. Bu konuda çok beğenerek izlediğim The Boys dizisine benzettim.

Kitap o kadar vurucu ve sert ki normalde The Heroes ile devam edecektim ama kafamı biraz dağıtmak için daha light bir kitaba başladım. O bitince bu evrene tekrar dalacağım. Kadim Kanunlar’ı sevdiyseniz bu kitaba da mutlaka bakmanızı tavsiye ederim.

18 Beğeni

images (14)
Bu kadar ballandırarak anlatma yahu. :slight_smile:

3 Beğeni

Grimdark seviyorsan bekletme bence (Kadim Kanunlar okumuş muydun? Okumadı isen önce o seri okunmalı).

O değil de, ne zaman birlikte yeni kitap okuyoruz? :slight_smile: @Abraxas da döner belki. Hem Haziran’da Drizzt okumayacak mıydık birlikte?

1 Beğeni

Bayılırım, KK da çok beğendiklerim arasında. Sıraya alıyorum BSC’u. :+1:
Tekliflere her zaman açığım ben :slight_smile: Drizzt’i de özledim, ayarlayalım bence de Haziran’a.

1 Beğeni

Alay Eden Adam

Kitabın atmosferini; politik doğruculuğun ufak ufak özgürlük alanlarını ele geçirdiği, ortaçağ kilise anlayışının modern maskeler ardında yeniden hakimiyet kazandığı, anonim suçlayıcıların dün ne kadar ahlâklı olduğunuzu bize gösterin bakalım diyerek günlük apartman toplantıları düzenlediği ve toplumun ahlak anlayışını telemedya denilen bir kurumun yayınladığı reklam filmlerinin belirlediği bir ortam oluşturuyor.

Kitabı okurken gerçek hayatta olduğu gibi sosyal medya linçleri, hiç hadlerine değilken sizden hesap sorma cüretini kendinde görebilen insanları, özel hayatlara burnunu soktuğu için ayıplanması gereken insanların bu yaptıklarının yanına kâr kalmasını, yandaşların ve yandaş güçlerin (kitapta da onlara yandaş deniyor) kendi çıkarları için kendi dayattıkları ahlak sınırlarını ihlal etmekten, iftirayı bir namus seferinin zorlu mücadelesi gibi satmayı başardıklarını, algı yönetiminde uzman oldukları için ve kitleler ortalamaya vurulduğunda düşük zekalı olduğu için çıkar çatışması yaşadıkları insanları nasıl yalnızlaştırabildiklerini ve itibarsızlaştırdıklarını görüyorsunuz.

Ahlâkî doğruculuğun tek yaşam stili halini aldığı bir toplumda Alay Eden Adam bir putun kafasını söküp (kitabın kapağındaki sahne) toplumu domine eden değerleri alaşağı ediyor. Sadece bununla da kalmıyor kafaların içindeki soyut putlara da balta uzatıyor. Bunun için de mizahın keskin yönünü ve yandaşların kendi silahı olan reklam kampanyalarını kullanıyor.

Yine bir kitap okuduğumu unutturan yarı tempolu bir film tadında PKD romanı oldu. Mizah beklentim daha fazlaydı onu bulamadım. Yerinde gözlemler ve eleştiriler ve tespitler vardı. Her distopyada olduğu gibi aaa burası çok iyi bildiğim bir ülkeye benziyor duygusunu yaşattı.

Dün Nijeryada okul grubuna dini mesajlar yerine sadece derslerle ilgili mesaj atalım dediği için taşlanıp yakılarak öldürülen birinin haberini okudum. Bu kitabın arka tanıtımda, 1984 kadar korkutucu denmiş. Bu kitabın içinde bile en fazla toplum dışında bir hayat tahsis ediliyor size mahkeme sizi ahlaksız olarak yaftaladığında. Gerçek dünya distopyalardan daha korkunç bir halde.

haber

21 Beğeni

50 Soruda Evrim - Çağrı Mert Bakırcı

Evrim Ağacı’nı çok uzun süredir takip etmekle birlikte, Çağrı Mert Bakırcı’nın herhangi bir kitabını okumamıştım. Storytel’e gelince de dinlemeye başladım. Seslendirme de güzel olunca keyifli bir süreç oldu.

Toplumda sıkça sorulan sorulara yanıt vermekle birlikte bilimsel açıklamaların da olduğu bir derleme olmuş. Herkesin anlayabileceği sadelikte olması hedeflendiği için bana bazı yanıtlar biraz fazla uzatılmış geldi ancak bu tamamen benle ilgili. Sonuçta kitabın hedef kitlesinin konu hakkında az bilgisi olan ya da hiç bilgisi olmayanlar olduğunu düşünüyorum.

Bakırcı dini görüşlere karşı sert bir tutuma girmektense, bilimsel metodoloji üzerinden ilerlemeyi tercih ederek bana göre çok doğru bir strateji izlemiş. Kimseyi yermeden, kendini haklı çıkarmaya çalışmadan, sadece tutarlı olmamız ve bilimsel metodolojiyi izlememiz gerektiğine vurgu yaparak ön yargıları kırmayı hedeflemiş. Ne kadar başarılı olur, kim ne kadar faydalanır bilmiyorum ama sert ve hor gören bir tavır yerine bu şekilde objektif yaklaşabilmek ön yargıları kırabilmek adına bence şart.

Kitapta teknik sorular kadar felsefi sorular da mevcut. Ancak kitabı bir başucu referans kitabı olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. Evrim nedir, neyi anlatır, teknik detayları nelerdir, felsefedeki yeri nedir gibi sorularınız için güzel bir kaynak olduğunu düşünüyor, konuyu merak edenlere tavsiye ediyorum.

14 Beğeni

Okuduğum Tarih: 11-13 Buğu 2022
[Okuduğum 304.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 31.betik
[Buğu ayının 4.betiği]

Grekçe’ye Tsingános ve Farsça’ya Çingene olarak geçen yerli sözümüz olan Çığan demeyiniz çünkü bir ulusun yaşayış tarzı ve gelenekleriyle dalga geçmek etik değildir. Bence onlara Roman demek daha doğrudur çünkü onlar kendilerine öyle ad vermişler. Ahmet Mithat Efendi’nin anlatım tarzını çok seviyorum çünkü açıklayıcı anlatımla kurgu anlatmak çok zevklidir ama aşırı detaylarla insanı boğmadığı sürece. Bu uzun öyküde maalesef insanı boğacak detaylar çoktur.

Herkesin bildiği gibi bir İstanbul Türk’ünün gözünde bir İngiliz ya da Fransız ama aslında her Frenk, yani Avrupalı, moderndi. Onlar daha asildi. Bir Rum, Ermeni ya da Arap ise muhteşem bir hizmetçi olabilirdi. Tıpkı bu kitabın ana karakteri Şems Hikmet’in hizmetçisi, bir Rum olan Nikoli gibi. Zaten Anadolu’da yaşayan Türkler cahildi ve küçümseniyordu. Ancak bir Roman?

Ahmet Mithat Efendi içerisinde yaşadığı dönemi olması gerektiği gibi analiz etmiş bir yazar. Türkler’in ve hatta tüm dünyanın Romanlar’a karşı ne kadar kötü bir tavır takındıklarını görmüş, bu insanlar üzerine araştırmalar yaparak kendi bilgi birikimini genişletmiş ve elde ettiği bilgileri de bizimle paylaşmaya karar vermiş. Haklarında pek çok bilgi kirliliği olsa da yazarımız onların Hindistan’dan geldiğini öne sürüyor. Kendi gelenekleri var. Her ne kadar bulundukları ortama ayak uydurmak için bir çaba gösterseler de o geleneklerini devam ettiriyorlar. Aslında kötü bir konumda yaşıyorlar. Müslüman olmadıkları için küçümseniyorlar. Yoksulluk içinde yaşadıkları için bir eğitim görme şansları bile yok. Yani cahil oldukları söyleniyor. Medeniyetin içerisine dâhil edilmiyorlar. Ayrıca medeni olmayan birinin insan da sayılamayacağı söylenerek tamamen saf dışı bırakılıyorlar.

Yukarıdan alıntılama yaptığım bilgiler doğrultusunda Romanlar’a karşı ön yargılı değilim çünkü küçüklükten beri onların renkli kişilikleri olan bir ulus olarak kabul ediyor. Eminim Romanlar, dindar görünümlü ve modern diye geçinen Kürt kafataşçılarından daha medenidirler. Kendilerine zararı olmayan ve onlara hak verenlere kafatasçılık gütmezler. İnsanları düşünceleriyle değil kalpleriyle sevmek bence en güzel insani davranıştır. Hayatımda tanıdığım çirkin karakterli insanlar (Dindar görünümlü Kürt kafatasçı eski müdür, müdür yardımcısının verdiği değerle kendini bir bok sanıp medeni (!) diye geçinen insan ve menfaatleri doğrultusunda arkadaş satan iki insancık) başta olmak üzere böyle düşünmeyenler bence sapkınlıklarıyla İbraniler’den daha aşağılık durumdadırlar.

Dizi uyarlaması köşesinde… Yeni bir dizi değil de Cennet Mahallesi dizisi bu öyküyle devam eder. Sultan ve Ferhat, Almanya’ya yerleşmiş. Ayşe ve Aliş aşkına yeni rakip gelecek. Şems Hikmet Bey, zengin iş adamın oğlu Hikmet Bey olarak karşımıza çıkacak. Ayşe’yi ilk görüşte beğenir ve Ayşe’yi Dürdane Hanım’ın yanına yerleştir. Ayşe’yi Belemir Temizsoy, Aliş’i Seyyit Karabulut, Hikmet’i Faruk Barman ve Râkım’ı Kaan Urgancıoğlu canlandırsa çok güzel olur. İncelemeyi yazarken Kaan Ata Önder’den alıntılamalar yaptığım için ona sonsuz teşekkürlerimi gönderiyorum. Kısmen beğendiğim uzun öyküyü okumanızı tavsiye ediyorum ki yanlışlarla doğan ön yargılardan arınmak için.

4 Beğeni

Bu kitabı be krallarin son çaresini okumadim ama eğer yorum yapacaksam Abercrombie’nin biraz daha soft bir grimdark yazar olarak görüyorum. Şahsen benim kadim kanunları okurken güldüğüm çok yer oldu.