Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

04_53_55_110000359580068

19.yy’da (1892-1893) Çarlık Rusya’ya bağlı özerk bir devlet olan Buhara Hanlığı’nın Emiri Abdulahad Han’ın, oğlu ve maiyetiyle, gidiş ve geliş toplamda 87 günlük Rusya seyahatini anlattığı bir eser. Farsça aslından ve çeşitli notlarla birlikte çevrilmiş. Söz konusu eser Molla Alim Can bin Muhammed Can’ın tashihiyle Kazan şehrinde basılmış.

Öncelikle seyahatnamelere ilgisi olmayanların çabuk sıkılacağı bir kitap. Tabi normal bir seyyahın değilde bir Han’ın tuttuğu günlük olunca gayet resmi ve tekdüze olması doğal. Onun dışında sıkıldığım yerlerde oldu benimde ve ayrıca Abdulahad Han’ın sürekli günleri düzensiz yazdığını görüyoruz. Örnek verecek olursam, pazartesi akşamı başlığı altında yazdıklarında yaşadığı bir mevzuyu salı akşamı olarak zikrediyor. Çevirmenlerde bunu sık sık belli etmek için “aslında pazartesiyi salıya bağlayan gece kastedilmiştir” vs. şeklinde dipnot yazmak durumunda kalmışlar ama sanırım fazla abartmışlar çünkü her sayfada nerdeyse bu dipnot var. Hani aptal değiliz anlıyoruz bir iki kere yazmışsınız işte, yeterli.

Yine onun dışında kitapta ilk elli sayfa o istasyondaydık, bu istasyonda da bu kadar durduk sonra hareket ettik minvalinde geçiyor. Sıkıcı kısımlar buralar aslında. Nitekim dönüş yolundaki son 30 sayfada bu şekilde. Petersburg’a varıp Çar ve Çariçeyle görüşmeleri ve diğer çeşitli devlet erkanı mensuplarıyla görüşmelerini görüyoruz. Halkın sevdiği saydığı bir Emir olduğunu da müşahede ediyoruz. Çarlık Rusya’sında ki elitlerin eğlence ve zevklerinin ne olduklarını da üç aşağı beş yukarı çözebiliyoruz.

Yine de seyahatnamede eksik bulduğum şeyler, ziyaret edilen yerlerin ayrıntılarına pek değinilmemesi ve yüzeysel bir tasvirle geçiştirilmesi oldu. Anlatım pek zenginleştirilmemiş yani.

Okunabilir mi peki? Meraklıysanız okursunuz ama onun dışında pekte dikkatinizi çekmeyeceği ve sizi sıkacağı kanaatindeyim.

9 Beğeni

Piranesi - Susanna Clarke

Güzel bir maceraydı, beğenerek okudum. Temizinden 4/5.

Kısa bir kitap nispeten, ama bir tempo sorunu da mevcut ve kırılan puanını burada kaybediyor benden. Ana karakterimiz Piranesi ile dünyasını onun gözünden ve günlüğüne yazdığı notlardan yavaş yavaş tanıyoruz. Bu da ilk iki bölümü içeren 100 sayfalık kısma denk geliyor; sütunlar, heykeller, Öteki karakteri ve dünyadaki bazı yaşam koşulları derken biraz sıkıldım maalesef.

Bu giriş evresi atlatıldıktan sonra kitap bir anda tempo kazanıyor ancak öğrendiğimiz ve bizi heyecanlandırıp merakımızı arttıran her ufak bilgi ciddi spoiler olacak bu nedenle Piranesi’nin konusuna pek giremiyorum. Sonları tahmin ettiğim gibi gelişip bağlansa da keyifle okudum, güzel bir tat bıraktı Piranesi. Birkaç günlük kısa bir tatilde çantaya atıp okunabilecek ya da bir boş hafta sonunda 1-2 günde okumalık bir tercih olabilir.

22 Beğeni

56791389

Kitabı bitirdim. Genel olarak oldukça akıcı, yormayan bir tarzı var. Progression ile LitRPG arasındaki farkı açıkça gösterdi, kitabı okurken bir arpg oynuyor hissindeydim sürekli. Level almak için şu kadar exp lazım, bu skillim şu level oldu, envanterime şunları ekledim vb. tanımlamalar oldukça yaygın. Espriler çoğunlukla absürdlük üzerine olsa da (Pantolonsuz gezen Carl’a lootboxtan kalpli boxer çıkması gibi) bazı sterotiplerin gerçekçi bir şekilde üzücü yansıtılması güzeldi.
Macera hızlı başladı ve sürekli gelişen ana karakterimiz ve yancısı Prenses Donut’ı takip etmek bir süreliğine oldukça eğlenceliydi. Bu cümlede anahtar kelimeler “bir süreliğine”.

Yukarıdakiler kitabın artı yönleriydi, gelelim eksilerine.

Ana karakterimiz arada gri seçimler yaptığını sanan ve bu arada iyi biri olan sıradan bir şahıs. Motivasyonu arada sırada söylediği “You’re not gonna break me” cümlesinden ve hayatta kalma arzusundan başka bir şey değil. Hayatta kalmak elbette yeterli bir motivasyon ama okuyucuya yansıtılamayınca içi boş kalmış. Kitap anlatmaya çalıştığı hikaye için çok uzun. Yaklaşık 450 sayfanın yarısı çıkartılsa daha iyi olacakmış. Kurgu namına da maalesef pek bir şey olmayınca okuması kolay ama sıkıcı bir kitaba dönüştü. LitRPG meraklıları dışında tavsiye edemem ama onların seveceğine eminim. Bana hitap etmedi.

6/10

14 Beğeni

Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali

Roman daha ilk paragraftan trajik şekilde başlar. 1903 senesinde Aydın’ın Kuyucak köyünü basan eşkıyalar bir karı kocayı öldürürler. Kaymakam Selahattin bölgeye gider. Orada öldürülen çiftin çocuğu 9 yaşındaki Yusuf’u görür ve evlat edinip yanına alır. Kaymakamın kendisinden 15 yaş küçük, eğlenceye düşkün, Şahinde isimli şirret bir karısı ve 4 yaşında Muazzez isimli bir kızı vardır.

Bir sene sonra Edremit’e taşınırlar. Aradan geçen senelerde Yusuf büyür. Köyden şehre gelmiştir ama şehir yaşamına ve insanlarına uygun olmadığını hissetmektedir. Kendisine burada bir yer edinememektedir. Aslında, tüm bunlar kendi esas doğasından koparıldığı içindir. Köydeyken karşılaştığı eşkıyalar gibi, şehir eşkıyalarını görür. Burada haklı ve güçlü olan hep zengin kesimidir. Olan da hep fakir ve masuma olmuştur.

Bu romanda, lirik bir aşk hikayesi anlatılmıyor. Yusuf dışarıdan duygularını belli etmese de içinde fırtınalar kopan birisi olarak betimleniyor. Her şey trajik şekilde başlıyor ve içinde de hep başka trajik olaylar yer alıyor. Yusuf çevresine yabancı kalıyor ve romanda sürekli ne aradığını sorguluyor. Hikaye ilerledikçe onu bulamıyor ama bir gün bulacağına inanıyor.

1937’de yayımlanan Kuyucaklı Yusuf, yazarın ilk romanıdır. İlk olarak 1932 senesinde Konya’da bir gazetede tefrika olarak yayımlanmaya başlanmış ama sonradan yarım kalmış.

Bu roman gerçek bir olaya dayanmaktadır. Konur Ertop’un belirttiğine göre Sabahattin Ali, 1931 senesinde Aydın cezaevinde Kuyucaklı Yusuf’la tanışmış ve onun hikayesini gerçek adını kullanarak kayda geçirmiştir. Hatta Erdemit halkı, roman tefrika edilirken geçmişi deşiyor diye tedirginlik duymuştur.

Sabahattin Ali, yapıtını üç ciltten
oluşan bir dizi olarak tasarlamış.
Yakın arkadaşları Cevdet Kudret ile
Pertev Naili Boratav’ın açıklamalarına göre “Çineli Kübra” adını taşı­yan ikinci ciltte Yusuf’un eşkıyalık serüveni anlatılacaktı. Bu ciltte haksızlığa başkaldıran, ezilenlerin
yanında yer alan bir kahraman-eşkıya tipi canlandırılacaktı. Üçüncü ciltte dağdan inen Yusuf’un yörükler arasına katılması
işlenecek ya da roman kişilerinin
Ankara’ya göçmesiyle Cumhuriyet
döneminde başkentin toplumsal
yaşamı ele alınacaktı. Ancak yazarın öldürülüşü nedeniyle bunların hiç biri gerçekleşemedi. Kahramanı gibi, bu roman da yetim kaldı…

Kitabı on sene önce okumuştum, pek bir şey hatırlamıyordum. Birkaç gün önce yeniden okudum. İyi ki de okumuşum diyorum. Bazen hüzünlendirdi, bazen kızdırdı.

20 Beğeni

Belki bir gün birileri çıkarda bu iki devam romanının taslakları bende der. Ne dersiniz?

1 Beğeni

Keşke öyle olsa ama sadece ilk romanın yazıldığı söyleniyor.

1 Beğeni

Eğer o iki romanın taslakları veya bitmiş hali varsa ve birilerine emanet edildiyse; yani bir ihtimal diyorum.

2 Beğeni

Asayiş Berkemal - Diskdünya 15

Ben bu kitaba ba-yıl-dım. Her anını, her sayfasını beğenmiş olabilirim. Hatta 15. kitabına geldiğim bu serinin şu ana kadar en beğendiğim kitabı da oldu diyebilirim.

Havuç-Vimes-Colon-Nobby, ben bu ekibi çok özlemişim. Asayiş Berkemal de gece bekçilerimize Angua-Madenmidilli ve Kayağantaş ile 3 yeni yardımcı da ekleniyor. Şehirdeki etnik çeşitliliğin temsili gece bekçilerimize görev düşmüşken Pratchett ilk dokundurmasını ırkçılık ve etnik ayrımcılık üzerinden başlatıyor. Yeni karakterlerimiz ve favori kuçumuz Gaspode ile hikaye çok güzelce genişlemiş.

Ankh-Morpork dünya üzerinde daha önce görülmemiş şeytani bir silah ( Tüfeng :slight_smile: ) ile tehdit altındayken bekçilerimizin eğlenceli koşuşturmacasında hem tempo hiç düşmüyor, hem de alt metinlerinde büyük bir ciddiyet taşıyor. Vimes’ın Bot Teorisinden ırksal ön yargılara, lonca çarkları üzerinde dönen şehrin kral sorunsallarından kolluk kuvvetlerinin değişen ve gelişen yapısına değinecek o kadar çok şey var ki her sayfası dolu dolu Asayiş Berkemal. Havuç ve Vimes’ın karakter gelişimleri de kitabı taşıyor ve ayrıca keyif veriyor.

Beni şaşırtan bir diğer güzellik de son 100-150 sayfasında kitabı elimden bırakamamak oldu. Pratchett bekçiler ile bir polisiye teması oluştururken, kitabın temposunu da bu paralelde ayarlayabilmiş ve sonlara yaklaştıkça neler olacağına ve katilin kim çıkacağına dair merakımızı da arttırmış. Kitabın gönderme ve referanslarının çoğu da bu tarz film ve dizilerden gelince çoğunu ilk okumada yakaladım, o da ayrı bir keyif verdi.

Ben hala kronolojik sırayı tercih edenlerdenim, ancak bazı önerilerde Diskdünya’ya Bekçiler alt serisi ile başlangıcın da önerildiğini görmüştüm. Bekçiler alt serisinin 2. kitabı olan Asayiş Berkemal’i okuyunca bu düşünceyi anladım sanırım. Muhafızlar Muhafızlar üstü Asayiş Berkemal okuyan birinin Diskdünya’yı bırakma ihtimali yok :smiley: . Tek garipsediğim kitabın orjinal adı “Man at Arms” iken ve silahlar kitapta bu kadar önemli bir ana tema oluşturmuşken dilimizde her şey yolunda gibi bir anlam taşıyan deyimle çevrilmiş olması oldu sanırım.

21 Beğeni

Fırtına Mevsimi - The Witcher 8

Fırtınalar Mevsimi ana hikaye serisinin geçmişinde, tek bir macera olarak yazılmış. Zaman çizelgesi olarak Son Dilek öykülerinin arasında bir yerlere konumlandırılabilir çünkü Gerald ve Yennefer tanışmış ancak Kral Foltest ve kızı paralelindeki macera henüz yaşanmamış.

Ben bu kitabı Son Dilek ya da Kader Kılıcı gibi öykülerin oluşturduğu bir derleme gibi sanıyordum yine, ancak tekil bir macerayı anlatıyormuş. Zayıf ve manasız nedenler ile başlayan bir kurgusu olduğu için tüm kitabı dolduracak kadar bir konu çıkmamış Fırtınalar Mevsiminde, bu nedenle yer yer sıkıcı kısımları mevcuttu.

Belki Sapkowski de bunu hissettiğinden araya oyun içi yan görev gibi ufak maceraları anlatan chapterlar da koymuş. Aguara yani Tilkikadın macerası kitabın en elle tutulur kısmı olacak iken tam buraları okuduğum sırada “ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum” duygusuna kapıldım. Meğer bu kısım alınıp Tilki Çocuklar ismindeki The Witcher çizgi romanına konu edinilmiş. Bu çizgi romanlar daha önce dilimize çevrildiği ve ben de okuduğum için bu kısımlar da biraz saman tadı verdi bana maalesef.

Yeni bir büyücü karakterimiz Lytta Neyd’i tanımak hoştu, onun ve Gerald’ın süs çeşmesindeki büyülü kısmı bir başka elle tutulur sahneydi. Ancak genel olarak vasat bir kitaptı maalesef. Sapkowsi dedem PC oyunlarının popülaritesi ile serisi şaha geçince 10-15 sene sonra geri dönüp bir şeyler yazıp çorbasını aramış diye düşünüyorum.

Kitapların/oyunların fanatik severleri, Gerald ve Dandelion’u özleyenler, Witcher kitaplarından benim beklentim zaten bu kadar diyenler bu kitabı da okuyabilir. 8 kitap, 4 çizgi roman, netflix işleri ve birkaç yan içerik ile beraber beni hiçbir zaman tam tatmin etmeyen bu dünyaya Fırtınalar Mevsimi ile vedamı ediyorum ben :slight_smile: . 2/5 puan.

18 Beğeni

Türk Sivil Havacılık Tarihine Damgasını Vuran Uçak Kazaları - Kerem Gök
İsmiyle içeriğini bu kadar açıklayıcı kitap var mıdır bilmiyorum ama bu kitabın ismi gayet açıklayıcı. Ancak kitabın kapağına baktığınızda sadece kocaman Uçak Kazaları yazısı görüyor, daha dikkatli bakınca tam ismi anlıyorsunuz. Kitabı daha okumaya başlamadan hafif bir özensizlik ve iş bilmezlik göze çarpıyor.

Havacılığı amatör düzeyde seven ve havacılık tarihinin kanla yazıldığını, geliştiğini bilen biri olarak bu kitabı uzun zaman önce almıştım ama ancak okumak yeni kısmet oldu.
Kitap genel itibariyle Türk Sivil Havacılık tarihinde genellikle yolcu uçaklarının uğradığı kaza ve kırımlardan bahsediyor. Yazar amatör olarak konuyla ilgileniyor ve youtube videoları çekiyor.
Kitabı içerik, detay ve medyaların kalitesi, genel bakış olarak 3 kısımda inceleyeceğim.

1- İçerik olarak kitap genel kapsamı başarıyla oluşturmuş ancak alanında ilk olduğunu belirten kitaptan daha fazla çalışma ve daha sağlam bir içerik beklerdim. Havacılığın tarihi kanla yazılmıştır, mühendislik yaşanılan kazalardan edinilen tecrübelerle (lessons learned) ve bu tecrübelerin üzerine analitik çalışmalar inşa edilmesiyle ilerlemiştir. Ancak kitabın yazarının mühendislik gibi teknik eğitim geçmişi olmadığı çok fazla hissediliyor. Böyle bir kitaptan beklediğim , internet ve diğer kaynaklardaki içeriklerin alınıp bir akıl potasında değerlendirilmesi kısmı çok eksik kalıyor. Olayların detayları anlatılıyor ama en sonunda bağlam kısmı havada kalıyor.

2- Detay ve medyaların kalitesi olarak, kazalarla ilgili sadece basit fotoğraflar ve kaza yapan uçakların daha önce hava ve meydanlardan çekilen kalitesiz fotoğrafları eklenmiş. Kitap baskıya gitmeden önce kimse bakmadı mı bilmiyorum ama bazı fotoğraflar çok kötü , piksel piksel görünüyor. Benim okuduğum kitap 2. yayınevindeki 8. baskıyı yapmıştı.
Ayrıca böyle bir kitapta insan grafikler, illüstrasyonlar , haritalar bekliyor ama hiçbirisi yok. Sürekli Ankara Esenboğa ve Adana Şakirpaşa Havalimanlarının yanlış yerde yapılmış oldukları iması yapılıyor ama bunlarla ilgili bir harita ya da bu durumu anlatacak fotoğraf yok.
Yazarın bazı kazı alanlarına yaptığı gezilerden bahsediliyor ancak orada da yazar bir gazeteci, mühendis veya araştırmacı bakış açısıyla bakamadığı için muhtarın kaza anındaki saçma hissiyatını okuyoruz.
Ayrıca kitap hep basit wikipedia ve internet sitelerini referans almış. Özellikle bazı kazalardan sonra yayınlanan Kaza Raporları bile inanılmaz detaylı ve açıklayıcı oluyor. Bu tür kaynaklar pek kullanılmamış. Sürekli Tercüman gazetesinin kaza sonrası manşetleri falan kullanılmış.

3- Sonuç olarak alanında ilk olmasıyla övgüyü hakedecek ancak bu kredisini çok kolay tüketen bir kitaptan bahsediyoruz. Bahsettiğim özensizlik ve bunların üzerine yazarın pek de olmayan kalemiyle duygusal yaklaşımları bence kitabın vasat bir çalışmadan öteye gidememesine yol açıyor.
Özellikle havacılık gibi teknik alanlarda yazıyorsanız, amacınız bir dram romanı değil de bir araştırma kitabı yazmaksa, konunun içerisinde insanlar ölse bile , bir de hayatınızdaki ilk basılı eseriniz bu olacaksa daha dikkatli ve özenli davranmanız gerekir.

Potansiyelini kullanamayan, çok iyi bir konu seçen ancak seçtiği konuyu değerlendiremeyen kitaba puanım 6/10

12 Beğeni

Kara Kule Serisi

Fantastik kurgu denildiğinde her okurun mutlaka listesinde bulunan ve mutlaka o listelerde ilk beş veya on içerisinde olan hatta kimileri için ilk sırada olan bir seridir Kara Kule serisi. Bende seriyi lise çağında okumuş yıllar sonra kitaplığımda görüp üstüne düşündüğümde serinin ana hatları dışında çok fazla şey hatırlamadığımı fark etmiştim. Kitaplığımda daha önce hiç okumadığım eserler olduğu içinde, önce elimdeki kitapları bitireyim ondan sonra belki bir kere daha okurum diye düşünmüştüm. Lakin ilk başlarda hafif hafif başlayan daha sonra ise dayanılmaz bir hale gelen Kara Kule dürtüsü beni ele geçirdi ve okuyor olduğum kitabı bitirir bitirmez serinin ilk kitabı olan Silahşor’u, tıpkı bir korku filminde ayin için kullanılacak olan kitabın masanın üstünde açık bulunması gibi biranda önümde buluverdim. Aynı filmdeki karakterin yapacağı ama bizim izlerken, “belli ki burada garip bir şey var, kurcalama, çek git” diye düşüneceğimiz şekilde de kitabı okumaya başladım. Böylece ana karakterimiz Gileadlı son silahşor Roland Deschain ile bir kere daha buluştum.

Seri ile ilgili en sıradan bilgileri hızlıca verelim de şunlardan bir kurtulalım. Kara Kule serisinde toplamda 8 kitap bulunuyor. Kitapların sayfa sayısı giderek artıyor ve en sonunda tuğla gibi diye tabir ettiğimiz kitaplara dönüşüyor. (Bir noktadan sonra keşke daha kalın olsaydı diyeceksiniz) İlk 7 kitaptan sonra yazarımız Stephen King yarattığı evrene geri dönmek istiyor ve 4. ve 5. kitap arasında geçen Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar isimli ara bir kitap çıkartıyor. Keyfinize göre ister seri bitirdikten sonra isterseniz de 4. ve 5. kitap arasında okuyabilirsiniz. Evet, sanırım hepsi bu kadar. Gelin asıl büyünün olduğu bizi kendine esir eden kısımlar hakkında konuşmaya geçelim.

Kara Kule serisi bana göre heyecanı, gizemi, romantizmi, aksiyonu, gerilimi, deliliği ve daha birçok hissettirdiği duyguları her kitapta artırarak devam eden bir seri. Bu artış özellikle 2. kitaptan sonra dramatik bir şekilde oluyor ve seviyesini; “kitabı kapattıktan sonra uzun süre boşluğa bakarak düşünme” kategorisine çıkartıyor. Buradan ilk iki kitap kötü veya ortalama altı olduğu anlaşılmasın. Sadece diğer kitapların seviyesi bambaşka. Bunun da sebebi Stephen King’in kitapları uzun bir zaman aralığında yazması bana göre. Bu kısmı özellikle belirtmek istedim çünkü başta söylediğim gibi neredeyse tüm fantastik eser sıralamalarında Kara Kule üst sıralarda yer alıyor ve bu çok büyük bir beklenti yaratıyor. Tüm seri bu beklentiyi fazla fazla hak edip bu beklentileri de aşarken ilk iki kitap için durum tam olarak böyle değil. Dolaysıyla okuyup beklentilerinin altında kalması nedeniyle seriyi bırakan okurlar olabilir. Yalnızca beklentilerinizi bu iki kitap özelinde göz ardı edin ve devam edin, çok müthiş bir evrenle karşılaşacak ve derin hikayeler ile sarmalanacaksınız.

Peki nedir Kara Kule’nin evrenini bu kadar müthiş yapan? Yazarın anlatış şekli mi, hikayelerin özgünlüğü mü, karakterleri mi yoksa uçsuz bucaksız hayal gücü genişliği mi? Kısa cevap bunların hepsi olacak tabi ki fakat daha derinde cevap; tezatlığın ustaca kurgulanması ve anlatılması olacak bence. Tezatlık derken ne demek istediğime detaylı olarak geri döneceğim ama öncelikle yazar hakkında bir iki kelam etmek istiyorum. King tüm o hayal gücünün ve hikaye anlatıcılığının üstünde muazzam bir gizemci ve gerilim ustası. Seri boyunca en öne çıkan duygu; merak duygusu. King, önce kafamıza minik minik soruların tohumlarını ekiyor sonra bu tohumları yavaş yavaş suluyor en sonunda bu soruları cevaplarken de farklı soru tohumları ekiyor. Bu merak duygusu içerisinde de sayfaları birbiri ardına geçirtiyor. Ayrıca King okurunda nasıl gerginlik oluşturacağını da çok iyi biliyor ve bunu çok ustaca kullanıyor. Özellikle üçüncü kitapta çılgınlığı ve gerilimi üst düzeyde yaşatıyor. Üçüncü kitabın sonu ile dördüncü kitabın başında ise King her koşulda gerilim yaratabileceğini kanıtlamak istiyor sanki ve karakterlerini bir bilmece yarışmasına sokup bu ortamda gerilimi üst düzeyde yaşatıyor. İşte tam bu nokta ilk başta belirtiğim tezatlık kısmı. Bilmeceler komedi unsurlarını yaratırken ortamdaki gerilim buna tezatlık oluşturuyor. Buradaki kastım kesinlikle kara mizah değil. Direkt komedi-gerilim ikilisinin tezatlığı.Bu tezatlığı sürekli kullanıp gizem ile harmanlayarak Kara Kule evreninin omurgasını oluşturuyor King ve bu omurga üzerine de fantastik unsurları ekliyor.

Bir fantastik kurgu eserde yazının bu anına kadar hiç büyüden veya diğer fantastik ögelerden bahsetmediğimi fark etmişsinizdir. Bunun sebebi eserde hepsinin bulunması aslında. Büyücüler, cadılar, lanetler, iblisler, robotlar, siborglar, paralel evrenler, zamanda yolculuk, yapay zeka… Açık konuşmak gerekirse bunları yan yana yazmak bile garip hissettiriyor. Kafamda bu konular aynı eserde olamaz gibi geliyor. Fakat işte tam olarak King’in ustalığının ortaya çıktığı kısım burası. Her fantastik kurgu okuru önünde olan esere, Ajan Mulder’ın (X-Files) da dediği gibi; “inanmak istiyorum” diye düşünerek yaklaşır ama yazardan da bu inancını pekiştirecek şeyler bekler. Dolayısıyla yazar da bu inancı yıkmamak için yukarıda bahsettiğim konulardan en fazla 3-4 tanesini, onları da birbirlerine uyumlu olmasına dikkat ederek seçer. King ise tüm bu konuları aynı eserde kullanmasına rağmen inancımızı söndürmüyor ve bizi bir an olsun eserden kopartmıyor, hatta tam tersi daha da derinlere çekiyor. Üstüne King’in müthiş bir hikaye anlatıcısı olması da eklenince Kara Kule serisinin herkesin fantastik kurgu eser listesinde en üst sıralarında yer almasını sağlıyor.

Elimden geldiğince Kara Kule serinin benim fantastik eserler listemde neden en yükseklerde olduğunu anlatmaya çalıştım. Umarım henüz okumamış olanlar veya tekrar okumak isteyen ama arada kalanlar için bir nebze tetikleyici olabilmişimdir. Sonuç olarak; yukarıdaki konuları, gizemi ve kaliteli hikaye anlatıcılığını seviyorsanız hemen Kara Kule serine başlamalısınız.

Uzun günler, hoş geceler dilerim.

30 Beğeni

ULYSSES - JAMES JOYCE

Homeros’un destanlarından biri olan Odysseia’nın yakın tarihimize evrilmiş modern bir versiyonu diyebiliriz Ulysses için. ‘’Ulysses’’ İthaka Kralı Odysseus’un adının Latince türevidir. Tıpkı Odysseia gibi on sekiz bölümden oluşan Ulysses’te bu bölümlere ek olarak üç farklı bap bulunuyor. Neden üç bap altında bölümlere ayrıldı peki? Çünkü her birinin bir karşılığı var:

1- Stephen Dedalus: Telemakhos
2- Leopold Bloom: Odysseus
3- Molly Bloom: Penelope

Homeros’un Odysseia adlı epik şiirinde Odysseus Troya Savaşı’ndan sonraki on yılını evinin yolunu bulamadan geçirmiştir. Başına birçok talihsizlik gelir. Evine döndüğünde ise sarayı taliplilerle doludur kendisi de çok yaşlanmıştır artık. Eşi Penelope de yaşlanmış haliyle hep onu bekler. Oğlu Telemakhos adadan ayrılıp onu aramaya çıkar ve bölümlerin bazıları Telemakhos’un dinlediği savaş hikâyeleriyle doludur.

Odysseia’nın bölümlerinin hepsi Ulysses’te karşılık bulmuyor aslında. Daha karmaşık bir yapısı var ve konuların içeriğine eser içinde değinilmiyor. Joyce’un arkadaşlarına Ulysses hakkında yazdığı mektuplardan anlaşılıyor durum. Bölümlerin detayını Nevzat Erkmen’in Ulysses Sözlüğü’nde okuma fırsatı buldum neyse ki. Zaten kitabı da onun çevirisinden okudum. Kitabın detaylarına geçmeden önce çeviriden bahsetmek istiyorum: İçimden geçti. Orijinaline en yakın ve en doğru çeviriyi okuduğumu düşünüyorum tabii, ama yine de zorlandığımı itiraf etmeliyim. Şöyle ki hangi kelime veyahut cümlenin sözlükte olup olmadığı açık bir şekilde belirtilmediğinden iki kitabın sayfalarını da eş zamanlı biçimde okumam gerekti. Özellikle de bir tanecik Fransızca veya İtalyanca bir sözcüğün anlamına bakmak için bile sözlükten gözümü ayırmamak beni epey yordu. Kitabın sayfalarının alt kısmına, en azından bu gibi kelimeler için dipnot ekleyebilirdi. Neyse, ilk okumayı bu çeviriden yaptığım için pişman değilim. Beni yerden yere vurup zorlamasına birazcık memnunum hatta, çünkü ikinci kez okurken farklı bir çeviriyi ele alacağım. İlkinde çok zorlandığım için de bu sefer daha keyifli bir okuma olacak bence. Armağan Ekici ya da Fuat Sevimay’dan biri olabilir bu kez. Belki ömrüm yeter de tam üç kez okuma şansım olursa üç çeviriyi de değerlendirme imkanı bulabilirim de, neden olmasın?

Ulysses hayatımda okuduğum en tanımlayamadığım kitap. Absürd bir cümle kurdum sanki ama gerçekten böyle. Tek bir günü uzun uzun anlatan bu kitabı ben de uzun bir inceleme yazarak anlatmak istiyorum fakat öyle değişik bir eser ki hiçbir tanıma sığdıramıyorum. Neye koysam koyduğum kavramdan taşıyor, şekil değiştirip başkalaşıyor benliğimde. Doğrusu böyle hissetmem çok normal galiba, çünkü hâlâ tartışılan, konuşulan, araştırılan bir Ulysses var elimde -artık içimde- ve bir kitaptan çok karmaşık bir bulmacaya benziyor. Ulysses’e başladığım andan itibaren Joyce benliğimi aldı ve elindeyken tıpkı bir slime gibi oynadı, oraya buraya fırlatıp büzüştürdü ve bir kenara attı gibi bir şey oldu sanki, sonra da Ulysses bitti.

841 sayfalık Ulysses, Stephen, Bloom ve Molly karakterlerinin 1904 yılının 16 Haziran’ının bir Perşembe sabahında başlayan günlerini anlatıyor. Olaylar genel boyutuyla Dublin’de geçiyor. Bu anlatış sabahın erken bir vaktinde başlayıp gecenin çok geç bir vaktine kadar devam ediyor. Tabii yalnızca bu üç ana karakterin yaşayışını konu edinmiyor. Onların etrafında gelişen başka olaylar ve süreçlere de tanık ediyor. Bazen diyalogların arasında geçmişe dönük konuşmalar da gerçekleşiyor.

Homeros’un MÖ 8. yüzyıla ait Odysseia’sı şiirsel bir metindir ve kahramanların başından geçen destansı olaylara yer verir, fakat Ulysses bu noktada destandan ayrılıyor: Üç ana karakterin destana karşılık bulması, bölümlerin Odysseia ile örtüşmesinin yanı sıra burada başkalaşan unsur, gündelik hayatın gidişatı yönünde bir kurgu olması. Joyce, yeme, içme ve cinsel konular gibi günlük yaşamın sıradan ihtiyaçlarını ele alıyor. Gündelik hayatın sıradanlığına basit bir ayna tutmuş oluyor. Ama anlattığı bu sıradanlık orta sınıfın önemsiz görünen detaylarına ve unsurlarına odaklandığı için tüm bu basitlikleri de yeniyor aslında. Sıradan insanları anlatmak istemesinin nedeni de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok kahramanın ölümsüzleştirilmesi, savaşın ve savaşmanın yüceltilmesi gibi durumlar… Sıradan insanı, orta sınıfı, kimsenin umurunda olmayan halkı kaleme alması bu nedenle olabilir.

Bu arada karakter ve mekan bolluğu okumayı zorlaştıran bir etken. Okurken zorlandığım başka bir nokta ise okuduğum cümleler diyalog mu yoksa iç ses mi başlarda ayırt edemedim, yavaş yavaş bu anlatım tarzına alıştım ve hangi cümlenin nereye ait olduğunu o zaman anladım. Her bölümünde başka bir üslup, başka bir çevre, başka bir olay… Bazı bölümlerin akışı bambaşka bir şekilde ilerliyor; biçimsel olarak bilinç akışı tekniği ön planda. İç monologları okurken kendimi unuttum resmen. Karakterler düşünme eylemini gerçekleştirirken sürekli ana noktadan uzaklaşıyor, benlikte yer alan her şey birbirine girmiş bir hale geliyor. Ve bu karmaşıklığın sayfalarca devam ettiği de oluyor. Çünkü insanın hayatında çok fazla detay var, çoğu da önemsiz.
Mesela oyun senaryosu formunda olan bir bölüm bile var, sonra en son bölümde de sadece iki tane noktalama işareti kullanılmıştı. Evet, bu gibi şeyler okurken yoruyor mu yoruyor, oldukça sıkıntılı bir imaj vermesine rağmen yine de bu kadar çok uğraştıran bir kitabın yaşattığı meşguliyet hissi çok başka bir olay.

2 Şubat 1922 yılında yazarın kırkıncı yaş gününde bir roman olarak ilk basımı gerçekleşen Ulysses, edebiyat dünyasında çığır açan modernist bir eser. Daha çok postmodernist bir eser bence. Daha önce 1918 – 1920 yılları arasında The Little Review tarafından tefrika edilmiş. Bunları yazmamın nedeni ise 1922 yılının benim için çok şey ifade etmesi; Kayıp Zamanın İzinde’nin yazarı Marcel Proust aynı yılın son aylarına doğru vefat etti, bir bilinç akışı ustası olduğu için bayrağı James Joyce teslim almış gibi bir his oluştu içimde. Bu nedenle olsa gerek, Ulysses benim için çok daha anlamlı bir eser oldu.

Edebiyat dünyasında yeri ve önemi ayrı bir eser Ulysses. Her anlamda tuhaf ve değişik bir kitap. 841 sayfalık eserde yazarın fikrinin olmadığı hiçbir konu yok gibi, her telden çaldığını bile düşündüm bazen. Bu kitabı okumaktan ziyade anlamak için çok fazla birikim yapmak lazım ve en önemlisi de doğru zamanda okumak.

Ulysses için hazırlık yaptığım okumalarımda hangi kitaplar vardı peki?

Hamlet - William Shakespeare
İlyada - Homeros
Odysseia - Homeros
Dublinliler - James Joyce
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi - James Joyce

Bunlar okunması zorunlu ama yine de yetersiz buldum. Sadece bu kitapların haricinde birçok dünya klasiğini elden geçirmiş olmak ve özellikle ‘’bilinç akışı’’ tekniğiyle yazılmış eserleri okumak şart gibi bir şey. Türk edebiyatından Oğuz Atay’ın eserlerini, öncelikle Tutunamayanlar’ı okumalısınız kesinlikle. Marcel Proust’un dev yapıtı Kayıp Zamanın İzinde’yi okuyup içselleştirirsiniz bilinç akışı yaklaşımıyla yazılan birçok eseri anlamanız hatta sevmeniz daha kolay olacaktır. Ulysses’i sıkılmadan okumamı Proust’a borçluyum. Virginia Woolf eserleri de bilinç akışı için biçilmiş bir kaftan. Deniz Feneri’ne bayılmıştım. Woolf’un Roger Fry’a yazdığı bir mektupta Proust’la ilgili yazdıkları ise tam benlik:
‘’Benim büyük maceram gerçekten Proust. (…) Nasıl oldu da sonunda birisi her zaman kaçan bir şeyi sağlamlaştırdı ve onu bu güzel ve mükemmel derecede dayanıklı maddeye dönüştürdü?’’

Proust zamanı durdurdu çünkü. Woolf, Proust’un tanrısal dilinin olağanüstünlüğünden etkileniyor ve bu satırları kaleme alıyor. Henüz okumadım ama Proust etkisinde kalan Türk edebiyatının büyük yazarlarından Tanpınar’ı da bu listeye ekleyebilirsiniz. Önümüzdeki ay yazarla tanışacağım için heyecanlıyım, kitaplarını henüz alabilme fırsatı buldum. Proust’u seveni ben de severim doğrusu.
Dostoyevski de bu konuda bilinçli olmadan bilinç akışı tekniğini kullanan usta bir yazar, büyük üstat. Bireyin içsel yolculuğunun inişli çıkışlı yollarındayken yaşanan varoluşsal sancıları ve o çılgınlıkları mükemmel bir şekilde kaleme alıyor. Bu anlamda en güçlü eserlerinden biri Yeraltından Notlar’dır.

Keşke Shakespeare’nin tüm eserlerini okusaymışım dedim… Shakespeare beni epey bir zarara uğrattı doğrusu, yedi kitabını falan okumuştum halbuki. Diğer bir eksikliğim ise İrlanda’nın tarihi hakkında minik bir bilgiden fazlasını bilmediğimdi. Eski Ahit’i okumadığım için o konuda da sınıfta kaldım, anlamadığım çok nokta vardı. Ama biz bilmediğimiz çoğu konuyu kitaplardan öğreniyoruz zaten diyebilirsiniz, işte bu kitabı diğerlerinden farklı kılan tarafı da bu; sanki eserde bahsedilen her şeyi biliyormuşsunuz gibi bir tavır sergileniyor. Bulmaca gibi diye adlandırılmasının ve zor okunmasının bir nedeni de bu aslında. Bunlardan başka birkaç ufak eksikliğin dışında yine de kitabın içinde kaybolduğum ve bu kayboluşun ardından keyif aldığım doğrudur.

Yine okuduklarımdan Gecenin Sonuna Yolculuk, Huzursuzluğun Kitabı, Açlık, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Aylak Adam, Araba Sevdası, Muhteşem Gatsby kitaplarını önerebilirim. Çoğu okunması pek kolay olmayan ama kendinizi verdiğinizde sancılar içinde kıvrandıran harika kitaplardır. Bunun neresi harika diye sorabilirsiniz belki. Bana göre muhteşem his, tanımlayamıyorum fakat şöyle anlatabilirim:
Bunları okuduktan sonra dili basit ve akıcı olan eserleri, normal konulu kitapları okumak, onları okumak kadar keyif vermiyor. Sizi zorlayan, boğan bazen de sıkan kitapların yerini tutamıyorlar. Ve bu kitaplar en önemlisi de sizi içinize bakmaya zorluyor. İnsanın kendine dönüp bakması, düşüncelerini düşünmesi hiç kolay bir eylem değildir de. ‘’Düşüncelerini düşünmesi’’ derken açalım; yani kafamızda birçok düşünceyle yaşıyoruz, ama bunların büyük kısmının üzerinde durup süzgeçten geçiriyor muyuz? Gündelik hayatın yoğunluğunda her zaman yapılması mümkün olmayan bir eylem ne yazık ki. Ama bu eyleme vakit ayırmak farklı bir yere taşır sizi. Çünkü dağınık olan her bir düşünceyi ele alıp inceledikten sonra daha derli toplu bir kafa sizi bekliyor olacak.

Okumadıklarımdan ama uzun zamandır listemde olan eserleri de tavsiye etmek isterim. Bunlar da bilinç akışı: William Faulkner eserleri, Anayurt Oteli, Dava, Seksek, Yabancı, Düşüş, Bozkırkurdu gibi kitapları da okumadıysanız listenize alabilirsiniz. En önemlisini unutuyordum, bu kitap Dante’nin İlahi Komedya’sı tabii ki. Maalesef henüz okumadım, bu yıl içinde okuma listeme ekledim, bakalım. Tüm bunları okusaydım belki daha keyifli bir yolculuk olabilirdi. Yazımın girişinde bahsetmiştim Ulysses’i birkaç kez daha okumak istiyorum diye, aslında okumadıklarımı okuduktan sonra tekrar başlasam mükemmel olabilir.

“İnsanlar bu kitaptan ahlak dersleri çıkaracak diye korkuyorum, oysa içinde tek bir ciddi satır bile yok.” demiş James Joyce. Katılıyorum, komiklikler ve muzipliklerle dolu bir eser, ciddiye almak için değil de anlamak ve eğlenmek için okunmalı. Bir de ‘‘okunması imkânsız’’ diyenlere meydan okumak için :slight_smile: Ya da kendi benliğiniz için…

Hayranı çok Ulysses’in. Günlük hayatın sıradanlığının akışında ilerleyen bir kitap nasıl olur da bu kadar insanı etkileyip peşinden sürükler? Kitabın ana karakteri Leopold Bloom’a ithafen eserde adı geçen on sekiz şehirde (farklı ülkelerde) Bloomdays kutlanıyor. Tahmin edeceğiniz gibi her yılın 16 Haziran günü gerçekleşiyor bu etkinlik. O kadar etkili bir kitap yani. Maalesef ilk çıktığında kendi ülkesi dahil olmak üzere birkaç ülke tarafından yasaklı kitaplar listesine eklendi. Nedeni ise eserin bazı yerlerinde cinsellik ve mastürbasyon öğelerinin bulunması… İlk yayımlandığında Paris’te Fransızca dilinde basılmasının nedeni de bu gibi şeyler. 1934 yılında özgürlüğüne kavuşmuş Ulysses.

Ulysses’i okumak için okumadım bu arada. Yani bu kitabı okumayı o kadar çok istedim ki, bir sürü hazırlık yaptım, başta yalnızca ‘’hazırlık’’ bilinciyle hareket etsem de sonradan bu tür kitapların benim tarzım olduğunu ve bana doğrudan hitap ettiğini düşündüm, düşündükçe bilinç akışını özümsedim ve şimdi de vazgeçilmez bir şey oldu benim için. Özellikle Marcel Proust’un yeri ayrı oldu.
Sürekli ‘’bilinç akışı’’ deyip duruyorum ama nedir bu bilinç akışı? Psikolog William James’in çalışmaları sonunda ortaya çıkan bilinç akışı yöntemi, düşüncelerin hiç durmadan, bir sıraya konmadan belirtilmesi, sıralanmasıdır. Bu nedenle cümleler daha uzun ve daha karmaşıktır. Sözdizimi ve cümle kuralları yok sayılır. Anlamın kişiden kişiye değişmesi bir düzensizlik yaratmaz. Okurun dahiyane fikirlerini de daha derinlere inerek ortaya çıkarır. Yazarın rüya, kendinden geçme, halüsinasyon görme durumları, farklı bilinç canlandırmalarına imkân tanır. (1)
Bu tür kitaplarda düzenli bir olay örgüsü olmaması birçok okuru daha kitaba ellerini sürmeden direkt eliyor. Yine de şansınızı deneyip okuyabilirsiniz. Okumam bir ayımı aldı, bu satırları yazmak da neredeyse bir ay sürdü. Ulysses için bir inceleme yazdığımı düşünmüyorum şu an, o yetkinlikte görmüyorum kendimi. Okurundan diğer okur dostlarına naçizane öneriler sadece. :slight_smile: Kitaplarla kalın, sevgiler.

İncelemem ve kitap hakkında önemli görseller için bakabilirsiniz:

27 Beğeni

Tigana – Guy Gavriel Kay

Guy Gavriel Kay’ın en çok bilinen ve genel olarak beğenilen, benim de bir süredir merak ettiğim romanı Tigana’yı okudum.

Kitap, insan eline benzediği için Palm (Avuç) denilen, yarımada şeklindeki bir bölgede geçiyor. Yazar dünyayı tasarlarken Rönesans İtalya’sından esinlenmiş ki bölgeyi avuç şeklinde bir yarımada olarak tasarlamış olmasının arkasında, İtalya’nın çizme şeklindeki bir yarımada olmasıyla bir paralellik oluşturmak olabilir diye düşünüyorum. Palm birbirleriyle mücadele halindeki 9 adet şehir devletinden oluşan bir bölge ve bir gün batı ve doğudan gelen iki farklı devlet tarafından işgal ediliyor. Her iki işgal gücünün başında da birer büyücü bulunuyor. Bu büyücülerden birinin oğlu Tigana ismindeki şehir devleti ile savaşırken öldürülünce büyücü Tigana’yı yerle bir ediyor ve yaptığı bir büyüyle, Tigana’da doğmuş olan kişiler dışında herkesin zihninden Tigana kelimesini yok ediyor. Bu bölge artık kuzeylerindeki şehir devleti olan Corte’nin adından oluşturulan Lower Corte (Aşağı Corte) olarak biliniyor. Kitap Tiganalı bir grup kahramanımızın bu iki işgalci devletle mücadelesi ve Tigana ismini geri getirme çabasını konu alan bir çeşit intikam hikayesi.

Fantastik edebiyatta, özellikle epik fantastik alanında kalın kitaplardan oluşan uzun seriler görmeye alışığız. Bunun sebepleri arasında, sıfırdan dünya yaratımı, bu dünyalardaki ülkeler, bölgeler, karakterler, dinler, diller, ırklar, bunların geçmişleri ve aralarındaki ilişkiler gibi birçok noktaya değinilme ihtiyacı öne çıkıyor. Tigana tekil bir kitap olduğu için okumadan önce dünya yaratımı konusunda eksik kalır mı diye bir endişe içerisindeydim ama okuduktan sonra artık kitabın en iyi olduğu noktalardan birinin dünya yaratımı olduğunu düşünüyorum. Burada elbette Malazan’daki gibi bir derinlik bekleyemeyiz ve büyücüler dışında fantastik olarak değerlendirilebilecek çok az şey var ama coğrafyası, dini, vs. ile tekil bir kitaba göre detaylı ve başarılı tasarlanmış bir dünya görüyoruz. Karakter adedi de tekil bir kitaba göre ortalamanın üzerinde.

Karakter konusuna girmişken, karakter tasarımının kitabın güçlü noktalarından biri olmadığını düşündüğümü söylemem gerek. Kitapta iyiler ve kötüler şeklinde bir ayrım görüyoruz ancak özellikle kötü karakterlerin yer yer gri tarafa kaydığını ve sadece kötülük olsun diye kötülük yapan, mutlak kötü olarak gösterilmediğini söylemek mümkün. Bununla birlikte, karakter gelişimi konusunda pek fazla bir şey göremiyoruz. Ayrıca, özellikle kadın karakterlerin iyi yazılmadığını düşünüyorum, hemen hepsi biraz fazla “seksi” olacak şekilde yazılmış. Kitapta yer yer cinsellik görmek mümkün ve açıkçası bunlar hikayeye pek katkı vermiyor ve sakil duruyor.

Yazar hikayeyi karakterlerin iç düşünceleriyle aktarmayı tercih ediyor ve kitabın büyük kısmında bu iç düşünceleri okuyoruz. Bu tarz herkesin zevkine uygun olmayabilir ama benim hoşuma gitti, böylece karakterlerin planları ve yapılan entrikalar (kitapta bunlardan bolca var) daha anlaşılır oldu ve karakterlerin tepkilerini ölçmek kolaylaştı. Burada eleştiri olarak karakterlerin tepkilerini zaman zaman biraz fazla “heyecanlı” ve “duygusal” bulduğumu söyleyebilirim. Kitapta aksiyon çok yüksek düzeyde değil ama bence dozunda ve yeterli. Ayrıca kitabın sonunu da çok iyi buldum. Kitaba genel notum 10 üzerinden 8.

Guy Gavriel Kay’ın Türkçe’ye çevrilmiş 1-2 kitabı var ama bildiğim kadarıyla iyi bir satış rakamına ulaşamadı. Bu yüzden bu kitabın Türkçeye çevrildiğini muhtemelen göremeyeceğiz. İngilizce okumak isteyenler için yazarın dilinin çok karışık olmadığını ama uzun cümleler kurmayı sevdiğini belirteyim.

18 Beğeni

DUNE Serisi

Fantastik kurgunun en iyi örneklerinden olan Kara Kule serisini konuştuktan sonra bir de bilimkurgunun en iyi örneklerinden biri olan Dune serisini konuşalım istedim. Ayrıca serinin ilk kitabı olan Dune’nun ikinci kısmını anlatacak olan Dune: Part 2 filminin vizyona girmesine kısa bir süre kalmışken kitabı okumak isteyenler için serinin ne anlattığını, seriden ne beklenmesi gerektiğini ve serinin neden bilimkurgunun en iyi eserlerinden biri sayıldığını dilim döndüğünce anlatarak filmden önce kitabı okumaya yöneltip filmden alınacak hazzı daha da arttırmak istedim. Bu haz artma durumunu Dune’nun ilk filmine kitabı okumayan bir arkadaşımla gittiğimde deneyimledim aslında. Dune: Part 1 kitaptan bağımsız anlatımı, görselliği ve müzikleriyle çok kaliteli bir film olmasına rağmen kitabı okumayan arkadaşım benim kadar etkilenmedi filmden. Benim tüylerimi diken diken eden bir sahne arkadaşım için etkileyiciden öteye geçemedi. Çünkü ben; yaşanan olayın öncesini, yaratacağı kelebek etkisini ve olayın sonuçlarını bildiğimden sahne kısacık bile olsa heyecanlanmadan duramıyordum. Velhasıl herhangi bir filmin kitabından daha etkileyici olamayacağını düşünen “FÖK“ birliğinin bir üyesi olarak; kitabı okumamış ama ilk filmi beğenip ikinci filme heyecan duyan biriyseniz ilk kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Zaten ilk kitabı bitirdiğinizde tıpkı Dune çöllerinde susuz kalıp suyu bulduğunda da kana kana içen biri gibi Dune evrenini tüketmek isteyeceksiniz. Konuyu biraz filme kaydırdıysak da gelin odağımıza geri dönüp seri hakkında konuşmaya başlayalım.

Kara Kule serisinde olduğu gibi şu genel geçer bilgilerden bir kurtulalım önce. Dune serisinin Frank Herbert tarafından yazılan 6 kitabı bulunuyor ve bu kitaplar serinin ana omurgasını oluşturuyor. Maalesef seriyi tamamlamaya yazarımızın ömrü yetmiyor ve serinin son iki kitabını Frank Herbert’ın notlarını kullanarak Kevin J. Anderson ve oğlu Brian Herbert tamamlıyor. Ayrıca son iki kitabın Türkçe çevirisi de bulunmuyor. Fakat burada şunu belirtmekte fayda var; Frank Herbert’ın yazdığı ilk dört kitapta her kitap kendi içerisinde hikayesini başlatıp bitiriyor. Yani bu kitapları okuduğumuzda aklımızda hiç bir soru işareti kalmıyor, hikaye tamamlanıyor. Bir sonraki kitap önceki kitabın kaldığı yerden başlayıp başka hikaye anlatıyor. Hikayelerin sonlarının olmasını önemseyen bir okursanız, ki ben öyleyim, 4. kitaptan sonrasını yani Dune Sapkınları’nı okumanızı tavsiye etmem. Tabi kendinizi durdurabilirseniz, dediğim gibi bir noktadan sonra seriyi kana kana içmek istiyor insan. Bu kitaplar dışında Dune serisinin geçmişini anlatan Hanedan serisi ve ondan da öncesini anlatan, Butleryan Cihadı başta olmak üzere, Brian Herbert ve Kevin J. Anderson tarafından yazılmış bir çok kitap bulunuyor. Genel bilgilendirme hizmetimizi tamamladığımıza göre kitapların içeriğine geçebiliriz sanırım. Baştan söyleyeyim okuyacaklarınız Frank Herbert’ın yazdığı seri üzerine olacak çünkü diğer kitaplar Dune evrenine doymayanların kitaplar. Biz daha açılıştayız.

Seriyi en kaba tabirle özetlersek; galaktik imparatorluk taht oyunları diyebiliriz. Bu oyunlardaki en büyük silah da serinin adını aldığı Dune gezegeni. Gezegenin önemi ise; tüm Dune evreninin temel yapı taşı olan ve sadece Dune gezegeni üzerinde bulunan, kullanıldığında zihnin sınırlarını kaldıran “Baharat” isimli madde üzerine kurulmuş olmasında yatıyor. Baharat ticaretini elinde tutan hanedan tüm galaksideki en büyük güç olacağından gezegen üzerinden sürekli bir güç savaşı yaşanıyor. Peki galaktik bir imparatorlukta “zihin açıcı” bir madde nasıl tüm galaksinin en önemli odağı olabiliyor? Yapay zekalar, sentetikler veya tüm galaksiye yayılmış insanlık buna bir alternatif bulamıyor mu? Yazar Frank Herbert okurun kafasında otomatik oluşan bu sorulara çok akıllıca ve aslında çok da basit olan yapay zeka – insanlık savaşı ile cevap veriyor. Butleryan Cihadı olarak geçen ve binyıllar önce gerçekleşen bu savaş Dune evrenini o kadar derinden etkiliyor ki, insanlık galip gelip galaktik imparatorluk kurulduğunda bir daha “düşünen makine” üretilmeyeceğine dair önlemler alınıyor. Böylelikle ilk kitabın geçtiği zamana gelindiğinde insanlık bilgisayarlardan, yapay zekadan, kontrol sistemlerinden kısacası mekanik olmayan her şeyden mahrum kalıyor. Yaşadığımız gerçek hayatta en basit hesaplar bile bilgisayar ile yapılıyorken Dune evreninde bilgisayar olmadan nasıl gezegenler arası yolculuk gibi karmaşık denklemlere sahip hesaplamalar yapılabiliyor? sorusunun da cevabı; işte Dune gezegenindeki Baharat. (Detayını kitaplara bırakalım.) Bu sorunun ve bilgisayar olmamasının yarattığı bir çok sorunun tek cevabının Baharat olmaması gibi Butleryan Cihadı da bütün galaktik tarihteki tek büyük olay değil. Ayrıca bunlar yalnızca arka plan. Seri bu arka planların üzerine inşa edilen bir başyapıt. Seriyi bir oyuna benzetecek olursak sanırım bu oyun FromSoftware’in yaptığı bir oyun olacaktır diye düşünüyorum. Tıpkı FromSoftware oyunlarında olduğu gibi Dune serisinde de biz sadece arka plandaki tarihin devamındaki olaylara şahit oluyoruz.(Bu arada oyunların arka planını bir göle benzetirsek Dune bilinen en büyük su gezegeni olan GJ-1214b isimli gezegen olacaktır.) Fakat Dune bu tarihi anlatırken FromSoftware’in yaptığı gibi arka planını önümüze açık açık sermekten kaçınmıyor. Frank Herbert yaşanan tüm olayları tek tek anlatmasa da genel tarihi; her bölümün başına koyduğu ansiklopediden bir pasajla, iki karakterin konuşmasında geçen bir küfürle, bir dua esnasında veya bir batıl inançla eserinin içerisine zekice yediriyor.

Bilimkurgu üst başlığının altında tüm bu ince ince düşünülüp oluşturulmuş arka plan tarihinin hangi alt konular odaklı olacağına karar veremeyen yazar Frank Herbert, çareyi kaliteli bir üniversitenin kapısını çalıp “burada öğretilen tüm konular üzerine yazacağım” demekte buluyor. Dolayısıyla tüm seri; felsefe, din, din felsefesi, ekoloji, sosyoloji, ekonomi, mühendislik, toplum mühendisliği, siyaset, psikoloji, cinsiyet kavramları, biyoloji, genetik konularını ve muhtemelen benim kaçırdığım/anlamadığım fakat daha derin okumalarda insanların üzerine konuştuğu bir çok konuyu içeriyor. Bu kadar ağır ve fazla konuyu da içermesiyle Dune serisi diğer kurgu eserlere göre, doğal olarak, okunması biraz daha zor bir hal alıyor. Fakat bu bir akademik makale okuyoruz demek de değil. Frank Herbert, Dune evreninin tarihini eserinin içerisine nasıl doğal şekilde yedirdiyse aynı şekilde tüm bu konuları da yediriyor ve okuma zevkini katmanlaştırıyor. Aynı zamanda kurgu bir eserde olmasını beklediğimiz her şey (aksiyon sekanslarının olduğu büyük savaşlar veya karakterlerin duygu değişimlerinin anlatıldığı bölümler vb.) seri içerisinde bulunuyor ve gayet akıcı bir şekilde aktarılıyor.

Serinin ana hikayesine hiç girmemiş, galaktik tarih arka planına sadece Butleryan Cihadı üzerinden değinmiş ve kitabın içerdiği konulardan da sadece başlık olarak bahsetmiş olmamıza rağmen uzun bir yazı oldu. Fakat toplum mühendisliği yapan cadılardan, imparatorluk- hanedanlar- uzay loncası siyasetinden, imkansız şartlarda yaşayan ölümcül Fremenlerden, yenilemez imparatorluk ordusundan, sadece yavaş hızdaki hareketi geçiren Holtzman kalkanlarından, bilgisayar insan Mentatlardan, irade kırıcı Ses’ten, tanrı kraldan ve devasa kum solucanlarından bahsedemedik bile. Neyse artık bunlar da okuyacak olanlara sürpriz olarak kalsın.

Herkese iyi okumalar dilerim.

25 Beğeni

İyi bir değerlendirme olmuş, elinize sağlık

2 Beğeni

Çok teşekkür ederim. :blush:

2 Beğeni

Phil Tucker - Bastion (The Immortal Souls #1)

Gözlerinizi bir mozolede açtığınızı hayal edin. Hücre gibi küçük bir odadasınız ve tüm hafızanız kayıp. Tavandaki ufak bir delikten kaçarak sizin durumunuzdaki bir kaç kişiyle karşılaşıp gidebileceğiniz tek yer olan uzaktaki ışık kapısına ilerliyorsunuz. Kapıdan geçer geçmez bir okla arkadaşlarınızdan biri vurulup ölüyor. Daha ne olduğunu anlayamadan canınız için dövüşmeye başlıyorsunuz. Ve acılar içinde ölüyorsunuz.

Kitabın kahramanı Scorio yukarıda yazdıklarımı yaşıyor ve asıl macerası başlıyor. Başlıyor başlamasına ama bitmiyor. Progression fantasy türündeki kitap biraz uzun (yaklaşık 900sf), son üçte birlik kısmı detaylara odaklanmadan sırf sonunu görebilmek için okudum. Bİldiğimiz okul atmosferinde güçlenmeye çalışan savaşçılar, onlara sponsor olabilen güç sahibi evler, bir adet çok başarılı ama mesafeli rakip, bir adet çok güçlü ama sadist nemesis vb klişelere sahip. İlk üçte birlik kısımı temposu biraz düşük olsa da dünyasını da merak ederek keyifle okudum. Dövüşler eğlenceli sayılır, anlatım da orta akıcılıkta olunca okumaya devam ettim. Ardından kitap -biraz da doğası gereği- tekrara düşmeye başladı ve o döngüden çıkamadı. Sevgili @isos81 'in tavsiyesi ile başladım, yeni bir Cradle olur umuduyla fakat yaklaşamadı bile. Bunu pas geçebilirsin istersen dostum.

Progression türünün meraklılarını tatmin edecektir, normal fantastik okuyucusu için ise çok daha iyi eserler mevcut - mesela Cradle :heart_eyes: -

6.5/10

15 Beğeni

Üzdü. Umudum vardı aslında. Önümüzdeki maçlara bakacağız. :slight_smile:

2 Beğeni

Benim de vardı ama Cradle’dan ziyade Dungeon Crawler Carl havası bile verdi bir ara rakamlarla. Sufficiently Advanced Magic için yorumun ne? Onu da ileriye sıraya alabilirim.

2 Beğeni

Onu çok beğenmiştim, mutlaka bir göz at. Ama Cradle bir başka. :heart:

3 Beğeni