Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Kara Kule : Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar

Kara Kule serisini, yazarın yazım sırasını takip ederek okumuşsanız Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar’ı en sona bırakmışsınız demektir. Hatta belki de seriyi bitirme düşüncesine dayanamayıp serinin son kitabından hemen sonra bu kitaba başlamamış ve evrene biraz ara vermişsinizdir. Eğer durum böyle ise sizleri kurucu üyesi olduğum “Muhteşem Serileri Bitirmeye Gönlü Elvermeyenler Kulübü” (MSBGEK) üyeliğine davet etmek isterim. Kulübümüz, hayatınızı etkilemiş mükemmel serileri bitirmenin üzerinizde yarattığı; korku, endişe, tedirginlik veya kaygı gibi duyguları çözmek için bu konularda yıllarca çalışmış uzman kadrosuyla ve " Sona gelmenin huzuru, yeni başlangıçların tohumudur" sloganıyla sizlere yardımcı olmak için kurulmuştur. Siz de sonların huzuruna kavuşmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey; “daveti aldım,kabul ettim” demek ve beklemek olacaktır. Biz, size mutlaka ulaşırız.

MSBGEK Katkılarıyla Kısa Bir Anı;

Kulübün her ne kadar kurucu üyesi olsam da Kara Kule serisi, tıpkı bir bağımlının nüksetmesi gibi sonlandırma korkularımı yeninden gün yüzüne çıkartmıştı. Kara Kule serisinin evreninden, hikayelerinden ve karakterlerinden etkilenip seriyi yavaşça sindirerek okumak istesem de kitapların yarattığı; merak, gerilim ve heyecan hislerine yenik düşmüş ve seriyi bir çırpıda bitirmiştim. Serinin yazım sırasına göre son kitabını bitirip elime Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar’ı aldığımda ise kitabın kapağını bir türlü açamamıştım. Sanırım Kara Kule evreninden kopma, bir daha Roland’ı ve arkadaşlarını görememe düşüncelerine katlanamamıştım. Böylece korkularıma yenik düşmüş ve son silahşorun son hikayesini, Kara Kule evrenine veda etmeye hazır olana kadar bekletmeye karar vermiştim. Ama beklenen o veda etme dürtüsünü hiç bir zaman gelmemişti. Takvim yaprakları birbiri ardına tembel hayvanın ağaca tırmanması gibi ağır ağır geçiyordu. En sonunda bir gün MSBGEK uzmanlarından biri ofisteki değişik hallerimden durumumu fark etti ve müdahale etme kararı aldı. Böylece sonun huzurunu üzerimde tekrardan tesis eden uzmanlar, Kara Kule serisinin enfes evrenine son kez adım atmamı sağladılar.

Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar serinin dördüncü kitabı olan Büyücü ve Cam Küre kitabının kaldığı yerden başlıyor ve serinin beşinci kitabı olan Calla’nın Kurtlarına kadar olan bir hikaye anlatıyor. Daha doğrusu o zamanda geçen bir hikaye anlatmaya başlıyor. Çünkü King hikaye devam ederken geçmişe bir kapı açıyor ve bizi Büyücü ve Cam Küre kitabının içerisinde anlatılan eski bir zamana götürüyor. Götürüldüğümüz zaman ise; tabi ki son Silahşor Roland’ın darmadağın olduğu o “olayın” hemen sonrası oluyor ve King, bize bir yandan genç silahşor Roland’ın iç dünyasındaki parçalanmanın boyutlarını gösterirken bir yandan da Silahşorlar şehri Gilead’ın son ihtişam kırıntılarını sunuyor.

O “olay” sonrası yaşadığı dayanılmaz acıyı bir silahşora yakışır şekilde dışarıya tek bir duygu bile göstermeden sadece içerisinde yaşayan Roland, durumun farkında olan ve oğlunu gelecek savaşlara hazırlamaya çalışan Gilead Dinh’ı ve Silahşorların lideri Steven Deschain tarafından ufak bir göreve gönderiliyor. Fakat Roland’ın kafasını meşgul tutması için olan bu ufak görev, silahlarına yeni kavuşmuş silahşor Roland ve arkadaşı için son derece ölümcül bir hal alıyor. Tabi ki her büyük riskin ödülü de o derecede büyük oluyor ve Roland onca şeyin içerisinde bir tutam huzur buluyor. Bu huzur, Gilead Dinh’ı Steven’nın büyük bir öngörü sahibi olmasından mı yoksa sadece bir tesadüften mi kaynaklanıyor bilinmez ama unutulmamalıdır ki Kara Kule evreninde her şey Ka’dır ve Ka kabaca; yaşam gücünü, bilinci, görevi ve kaderi ifade eder. Fakat Ka yolu uzun ve meşakkatlidir. Dolayısıyla Roland’ın yolunu tamamlanması ve huzura kavuşması biraz zaman alıyor. Çünkü King, genç Roland’ın hikayesi tamamlamadan hikayede bir katman daha derine inerek bir masal anlatmaya karar veriyor.

Masalımız, küçük bir köyde küçük bir çocuğun yaşadığı dramatik olaylarla başlıyor ve alışık olduğumuz Kara Kule evreninin sıra dışılığı ile bizi yavaş yavaş büyüleyerek kendine bağlıyor. Çocuğun, tanıdık bir düşmanla karşılaşmasıyla da olaylar iyice ilginçleşiyor. King bu tanıdık düşman ile okurun aklında, eski Gilead’da çocuklara anlatılan masalın gerçekten bir masal mı yoksa Kara Kule evreni içinde geçen gerçek bir olay mı? ikilemi yaratıyor ve masal ilerlerken her sayfaya eklediği bilgi kırıntılarıyla da bu ikilemi derinleştirmeye devam ediyor. Fakat sonların okurun hayal gücü tarafından doldurulmasını destekleyen yazar yarattığı ikilemde tercih yapmayarak bunu okura bırakıyor. Masal tamamlanıp genç Roland’a döndüğümüzde ise King’in kaleminin büyüsü devreye girmiş oluyor ve aklımızı sadece ihtişamının doruklarında bir Gilead’ın nasıl olacağı sorusu kurcalıyor.

Geri döndüğümüz genç Roland’ın hikayesi, her silahşor hikayesinin sonu gibi silahların çekilmesiyle sona eriyor ve bahsettiğimiz huzur, silahların adaletinin bir hediyesi olarak Roland’a teslim ediliyor. Böylelikle Büyücü ve Cam Küre’de içimizi karanlığa boğan King bize de bir demet gün ışığı göstermiş oluyor. King’in sunduğu gün ışığı ile de kitap(siz de benim gibi son olarak bu kitabı okuduysanız seri) sona eriyor.

King, Kara Kule evreniyle öyle bir şey yaratmış ki kitap (seri) bittiğinde sanki hayali karakterlerden ayrılmıyor da gerçek arkadaşlarınızdan ayrılıyormuş gibi hissediyorsunuz. Bu hissin oluşmasında, serinin en bariz özellikleri olan; karakterlerin olaylar karşısında verdiği doğal tepkiler, olayları tam olarak anlatan benzersiz benzetmeler ve teknolojinin zamanın acımasız rüzgarıyla unutulup büyüyü yaratmasıyla oluşan gizem sadece ufak bir yer tutuyor. King kalemiyle zihnimizde çok özlediğimiz ama uzun zamandır görmediğimiz bir yakınımızı görmenin yarattığı duyguları yaratıyor. Bu bambaşka bir deneyim.

Keşke Roland’ın gençliğindeki maceralarını, Gilead’ın ihtişamını veya Gilead’ın düşüşünü anlatan hikayeler olsa diyeceğim ama tüm bu hikayelerin ancak ateşe atılan odunlar gibi olacağını ve hiç bir zaman yetmeyeceğini biliyorum. Ama yine de…

Herkese iyi okumalar dilerim.

Not: MSBGEK dizi, film ve oyun serileri içinde yardım sağlamaktadır. MSBGEK bir EBİ organizasyonu kuruluşudur ve tüm hakları saklıdır.

17 Beğeni

Wildfell Hall’un Kiracısı - Anne Bronte

Geçtiğimiz senelerde Jane Eyre ve Uğultulu Tepeler’i okumam vesilesiyle Charlotte Brontë ve Emily Brontë ile tanışma şerefine erişmiştim. Mükemmel eserleri hâlâ hafızamda, bazı detayları eksik haliyle tabii. Kardeşleri Anne Brontë ile de henüz tanışabildim. Fakat ablaları kadar okunmaması beni çok şaşırttı öncelikle. Çünkü şu an kitaplığımda İngiliz edebiyatının en muhteşem klasiklerinden biri var: Wildfell Hall’un Kiracısı. Yazarın ikinci ve son romanı. İlk romanı da Agnes Grey; onu da çok merak ediyorum artık.

Belki daha da geç tanışabilirdim Anne ile… Kitaplığımın önünde sabırsız bir arayış halinde okumak için kitap seçmeye çalışırken eşim elineWildfell Hall’un Kiracısı’nı alıp arka kapağına hızlıca bir göz gezdirdikten sonra bana verdi ve ‘’Konusu güzel bir şeylere değiniyor, hoşuna gidebilir,’’ dedi ve onun sezgilerine güvenerek bu klasiğe başlamak için bir adım atmış oldum. Evet, bazen okunacak birçok kitap varken bile seçim yapamam; ama belki de çok olduğu içindir.

Bu aralar elinizden bırakamadan bir dünya klasiği okumak istiyorsanız Wildfell Hall’un Kiracısı tam da aradığınız bir kitap olabilir. Beni birçok yönden tatmin etti, verdiği edebi zevk ise paha biçilemez.

İngiltere’nin Victoria Dönemi’nde yaşanıyor olaylar. Özellikle kadınlar için çok zorlu, çok karanlık zamanlardı. Kadın haklarının varlığı söz konusu bile değildi, ya da varsa bile pek cılızdı bu haklar. Böyle korkunç bir dönemde bu eserin kaleme alınabilmesi, yayımlanması, okunması mucize doğrusu. İşte, Anne Brontë de okunmayacağını düşünerekten önlemini alıyor; erkek bir yazarmış gibi davranıyor. Acton Bell ismini tercih etmesi keyfi değil mecburiyetten yani. Fakat bir erkekmiş gibi hareket etse bile eserin teması yüzünden şimşekleri üzerine çekecektir.

Kitaba başladığım sıralarda anlatıcının erkek bir karakter olması değişik olmuş bu arada. Ne demek yani kadın bakış açısı göremeyecek miyiz diye sorarsanız eğer güzel bir sürpriz sizleri bekliyor! Neden genç bir adamın bakışından anlattığını da anlayabiliyorum aslında. ‘’Madem erkek bir yazarmışım gibi davranıyorum, anlatıcım da erkek olsun bari.’’ dedi, sanırım öyledir. Doğrusu hoşuma da gitti. Neden kadın yazarlar kadın, erkek yazarlar da erkek baş anlatıcı seçmek zorunda ki? Ya da anlatıcı niye tekle sınırlandırılsın ki… Wildfell Hall’un Kiracısı bu anlamda harika bir eser çünkü kitabın bünyesinde bir kitap daha barınıyor: Daha doğrusu bir günlük bu.

Victoria dönemini yansıtan birçok klasikle haşır neşir olduysanız eğer olacakları da tahmin edebiliyorsunuz bazen. Ama bu kitapta çoğu şeyi tahmin edemedim bile, heyecanıma yenik düşerek sayfaları ardı ardına okumaya başladım. Konusu bakımından oldukça sürükleyici bir eser, anlatım da sade bir üslupla yazıldığı için sayfaları hızla çevirmek pek de zor olmadı benim için.

Her yerde olduğu gibi meraklı sakinleri olan bir kasabaya yalnız bir kadın gelir. Kasabanın en bakımsız ve ürkütücü görünen bir evine yani Wildfell Hall’a yerleşir. Yeni kiracının küçük çocuğuyla yalnız başına böyle bir evde yaşamayı tercih etmesi herkesin merak konusu olur. Beraberinde birçok cevapsız sorular doğuruyor; ortaya çıkmayan bu sırlar neredeyse herkesin bulmak isteyeceği bir definedir sanki. Fakat her define gün yüzüne çıkarılmamalıdır, bazı sırların gömülü kalması gerekmez mi?

İnsanlar, sırları olan, gizemli görünen, üstelik de ‘’yalnız bir kadını’’ rahat bırakır mı sizce? Cevabı hepimiz biliyoruz aslında. Tabii ki kendi haline bırakmadılar, bırakmadıkları gibi bilmedikleri şeyler hakkında dedikodular uydurmayı da görev bildiler. Ortalıkta dönen bu dedikoduları pek önemsemeyen anlatıcımız Gilbert Bey de kasabada yaşayanlardan biri. Kasabadaki tek akıllı insan evladı da olabilir. Hataları olsa bile tarzını konuşturan biri, edepli, oturaklı, akıllı, çiftliklerine ve işlerine sahip çıkan, tam bir beyefendi. Ön yargılı mizacı en büyük kusuruydu bana göre. Kusurlarından bazıları da düşündürmedi değil, fakat kasabaya gelen yabancı bir kadına en iyi davranışı o sergiledi diye düşünüyorum.

Evet, kim bu kadın peki? Helen Graham. Adı gibi tam bir Helen ve Troyalı Helen’e tek bir benzerliği var: Çok güzel bir kadın olması ve çok kötü olaylar yaşadığı bir yerden kaçması… Öyle bir dönemde alkolik bir kocadan uzaklaşmak, üstelik çocuğuyla birlikte. Cesaretine ve duruşuna hayran kaldığım güçlü bir kadın Helen. Çocuğuna bağlılığı, resim sanatına düşkünlüğü; sadece ikisi onun hayatında bir çiçek bahçesi sanki. İkisi yoksa, her yer karanlık ve kasvetli bir orman onun için.

Helen Graham’ın komşuları onun kocasının yasını tuttuğunu zannederken o kocasından uzaklarda olduğu için, sakin bir hayata kavuştuğu için pek mutlu. Sonunda bulduğu huzurun içinde yalnız kalmayı istemesi, gözlerden uzak bir yaşamı dilemesi çok normal. İşte, meraklı komşuların bazıları, böyle bir insan hakkında bile dedikodu yapmaktan geri durmuyorlar. Neden yalnız bir kadının hayata tutunmasına birçok toplum destek olacağına köstek oluyor? Şu çağda bile kadınlar bu ve bunun gibi durumlardan dolayı mağdur, çoğu da katil eşlerinin kurbanı oluyor! Eski zamanlarda kadın hakları ayaklar altındaydı, şimdiyse hak çok, ama haklar kağıt üstünde varlığını sürdürüyor. Adaletin yerini bulmadığı, sağlanmadığı ve engellendiği olaylara şahit oluyoruz, payımıza da izlemek düşüyor. İnsan kendini çaresiz hissediyor gerçekten.

Kitabın neden ‘’erken dönem feminist romanlar’’ arasında anıldığı da bariz, kadının hikayesini anlatıyor çünkü. Evet, kadın yazar erkek adıyla etiketlenmiş olsa da, erkek bir anlatıcıyla başlamış olsa da, burada anlatılmak istenenler çok açık: Kadınların zorlu yaşamı!

Kitabın yazıldığı dönemlerde bu zorlu yaşama neden olan etkiler neler olabilir, onları konuşalım:

Kadınların tek başlarına var olmaları mümkün değildi. Sosyal hayatta görünür olmak için tek kozları vardı o da evlilikti. Aşk diye bir kriter de söz konusu bile değildi. Sevmek ve sevilmek ihtiyacı lükstü. Yine de bu tutkusundan vazgeçmeyen kadınlar, mesela Helen gibi, aşık olduğu şahsın kötü özelliklerini göz ardı edebiliyor, bir gün değişeceğini umuyor ya da onu iyileştirebileceğini düşünebiliyor. Evlenip de yanlış bir aşkın kıskacına yakalandığında ise her şey için çok geç oluyor artık. Çünkü boşanmak, terk etmek imkânsız. Hatta kadın kocasının buyruklarına karşı itaatkâr olmak zorunda, böyle bir durumda boşanmak nasıl bir seçenek olabilir ki? Ancak ve ancak gaddar kocanın ölümüyle kurtuluş şansı devreye giriyor, tabii burada başka bir problemin de kucağına düşülüyor: baskıcı bir toplumda dul kalmak, çocuklarla dul olmak, iş hayatında yer edinememek, parasızlık, açlık… (böyle gider bu liste)

Helen’in aşık olup evlendiği Arthur ise narsist kişiliğiyle insanın midesini bulandırıyor. Nefsine hiçbir şekilde hâkim olamıyor, denese bile çabalamak için çok uğraşmıyor. Günah dolu zevklerin pençesinde olmaktan mutlu, hobileri; alkol içmek, evli veya bekar fark etmeksizin kadınların peşinden koşmak, küfür etmek, yalan söylemek, inançları küçümsemek, yan gelip yatarken kendisiyle bebek gibi ilgilenilmesini istemek… İğrenç ötesi! Helen’in bir gün kocasının değişeceğini umarak iyi bir insanken bile ona karşı daha iyi olmaya çalışması, alttan alması, sabretmesi gibi eylemleri bazen beni çileden çıkardı. Arthur öyle kötü ki onu okuduğum sayfalarda iç huzurumun atmosferi bozguna uğradı. O kadar berbat bir insanCIK.

Bu gibi yaşantıların içinde istisnalar da vardır elbette, yani sevilen ve seven kadınlar da yok değil. Yine de kadınlar bu dönemde ev hanımlığıyla bütünleşiyorlar; kocasına itaat etmekten ve çocuklarına bakıcılık yapmaktan başka amaçları yok. Kitap okuyan, yazan, çizen, düşünen kadınlar da var tabii ki, ama onların da süs objesi olmaktan başka çareleri var mı? Çoğu da bekarken bir gün gitmesi gereken kaşık düşmanı olarak görülüyor.

Anne Brontë de ablalarının yolundan gitmiş: Dar bakışlı insanlardan uzak durarak yüreğinin sesine sığınmış, kadın haklarını savunmuş. Dönemin sosyal hayatını yargılamış ve kadınların birçok sorununa ışık tutmuş. Karanlıkta kalan kadınlara mum olmuş bir eser yazmış. Muhafazakâr bir toplumda böyle eserler kaleme almak büyük bir başarı doğrusu. Keşke Charlotte ve Emily kadar o da çok okunabilseydi, 29 yaşında hayata veda etmeseydi neler yazardı kim bilir?

Wildfell Hall’un Kiracısı’nı, Uğultulu Tepeler ile Jane Eyre’den daha çok sevdim. Onların da yeri ben de ayrı ama, Anne’nin yarattığı esere bayıldım. Ablalarının yazdıklarından esintileri bir arada görmek de çok güzeldi: Jane Eyre’den, dini bütün olurken bağnazlıktan uzaklaşmayı; Uğultulu Tepeler’den ise, hırsı, tutkuyu ve gizemi almış sanki. Tabii bu temalar buzdağının sadece görünen bir kısmı, derinlerde çok şey daha bizleri bekliyor. Bu üç kitap gotik edebiyattan izler taşıyor. Yukarıda bahsettiğim gibi kadınların ortak sorunlarına odaklanıyorlar, konuları farklı olsa da.

Anne Brontë’nin Austenvari bir kurgu oluşturduğu da bir gerçek. Charlotte ve Emily de böyle hissetmemiştim fakat Anne’nin tüm bunlarla tarzını konuşturduğunu düşünüyorum. Etkilerinde kaldıklarını saf dışı bırakmadan, birçok şeyi de harmanlayarak iyi bir tempo tutuyor eserinde.

Yazımın başında neden Anne daha az okunmuş diye yakınmıştım; geçmişe dönük araştırma yaparken 1968 yılında Şatodaki Kadın adıyla yayımlandığını öğrendim. Güven Yayınevi tarafından basılmış. Çevirisi Gönül Suveren tarafından yapılmış. Agatha Christie çevirilerinden biliyorum kendisini, maalesef ‘’tam metin’’ konusunda eksik olduğunu düşünüyorum. Belki benim gibi düşünenler çok olduğu için iyi bir çeviri beklenmiş olabilir ülkemizde…

Yıllar sonra beklentiler son buluyor: Yedi Yayınları’ndan 2021 yılında çıkıyor, özgün adıyla üstelik. Çevirisi de Mehtap Gün Ayral tarafından yapılmış. Çevirdiği eserleri okumadım fakat diğerinden daha iyi olduğunu düşünüyorum, yorumları da güzeldi çünkü.

Son olarak da beyaz kapaklı klasiklerine aşık olduğum Can Yayınları’ndan geliyor harika bir haber: 2023 yılında yayımlanıyor, özgün adıyla yine. Çevirisini Rana Tekcan yapmış, onun çevirisindenGençlik Eserleri’ni (Jane Austen) okumuş ve beğenmiştim. Ben de tercihimi görüldüğü üzere Can’dan yana kullandım. Yabancı dil bilgim yok ama beni rahatsız eden bir şey olmadı. Memnun kaldım. Emeğine sağlık diyorum.

Severek okuduğum bu klasiği kimlere tavsiye ederim peki? Dünya klasiklerini sevenlere öncelikle. Ve kadının toplumdaki yerine önem veren, saygı duyan, haklarımız için çabalayan herkese mutlaka önerilir…

İncelemem: Wildfell Hall'un Kiracısı - Anne Brontë

18 Beğeni

Sanırım kitap bana musallat oldu. Yorum yazmak gibi bir niyetim yoktu ama günlerdir aklımdan çıkmıyor. Üç beş kelime de olsa yazmak zorunda hissediyorum kendimi. Yazmak demişken akla gelen isim William DeSoze. (Orijinali DeWorde tatlı bir kelime oyunu yapılmış. Bana Kayser Söze’yi de anımsattığı için iki kere sevdim bu şakayı.) William ayrıcalıklı bir ailenin idealist oğlu. Ankh-Morpork ise bildiğimiz gibi. Böyle bir metropolde haber değeri taşıyan olay olmaması düşünülemez tabii. William şehrin nabzını tutan ve zengin insanlara bu havadisleri mektuplarla ulaştıran amatör bir gazeteci. Matbaanın keşfi ile işler büyüyor ve Diskdünya’nın ilk gazetesi Ankh-Morpork Times doğuyor. Acar muhabirimiz şehirdeki büyük komplonun da kokusunu alınca eh olaylar olaylar.

Gerçek, Diskdünya’dan okuduğum 20. kitap. Seriyi yarıladım sayılır. Bir yandan hepsini okumak istiyorum bir yandan da bitmesin diye okumaya kıyamıyorum. Şimdiye kadar güle oynaya okuduğum, göndermeleri yakalamaya çalıştığım, bak şunu da eleştirmiş dediğim Terry abimin gazabından ben de kurtulamadım arkadaşlar. İtiraf ediyorum gazetelerin sadece magazin sayfalarını okuyorum ve gündeme dair hiçbir fikrim yok. İlk defa bir kitaptan fırça yedim galiba.

Basın-halk-devlet üçgenine dair söyleyecek şeyleri olan dolu dolu bir kitap Gerçek. Anladığım kadarıyla Watergate Skandalı’nı temel almış ancak konuya hakim olmadığım için çok keyif aldığımı söyleyemeyeceğim. Beğeni sıramda biraz aşağılarda kaldı. Dört dörtlük bir Diskdünya romanı ancak gazetecilik ilgimi çeken bir konu değil. Doğru kitap yanlış insan diyebilirim.

17 Beğeni

Proust’un Paltosu - Lorenza Foschini

‘‘Jacques, bu mobilyaları kendi iradesi dışında sürüklendikleri sefil sondan bir rehine kurtarır gibi kurtardığına inanmaktadır; kaderin onu asla kaçamayacağı bir ödevle görevlendirdiğini hissetmektedir; içinde kimsenin yaşamadığı odaya bir göz attığında yatağın, yazı masasının, kitaplığın, o kişisel eşyaların bir ölünün yadigârlarını oluşturmayıp tam tersine hep birlikte mahrem ve gizemli hayatlarını yaşadıklarını düşünmektedir.’’ /s.71

Marcel Proust’un yedi ciltlik eseri Kayıp Zamanın İzinde’yi okuduktan sonra hayatım ikiye ayrıldı: Proust’tan önce ve Proust’tan sonra. Bugüne kadar birçok kitap okudum, çocukluğumda okuduğum kitapları bir yere not etmediğim için de unuttum. Onları saymazsak bile 682 kitap geçti elimden, içinden çok etkilendiklerim oldu, sevdiklerim ya da sevmediklerim de… Lakin hiçbiri ne yaparsa yapsın hayatımda bu kadar iz bırakamadı: İçimdeki boşluğu doldurup yeni bir boşluk yaratan Proust hariç.

Ben de bu boşluğu Proust’un yazdığı diğer eserleri okuyarak doldurmaya çalışıyorum ve onunla ilgili olan, eserleri hakkında yazılmış kitapları da edinmeye gayret ediyorum. Bakıyorum, araştırıyorum, yeni kitaplar keşfediyorum böylece. Bazı zamanlar da karşıma Proust’un Paltosu gibi sürprizler çıkıyor. Kitaba tesadüfen denk geldim ve baskısının tükendiğini görünce de üzüldüm. Malum yerde bulabildim ancak, tabii ki aldım hemen, oldukça merak etmiştim çünkü.

Kayıp Zamanın İzinde’nin yarattığı boşlukların arasında kaybolmamak için böyle sürprizlerle karşılaştığımda çok mutlu oluyorum. Bu dev yapıtın geride bıraktığı, kenarında yeşerdiği, ucunda, ötesinde kalan ne varsa onlara tutunabilmek bir hazine bulmuş gibi sevindiriyor beni, ama bu edebi zevke hiçbir zaman tam anlamda sahip olamıyorsunuz tabii. Marcel Proust ile tanıştıysanız ne demek istediğimi anladınız :slight_smile:

Mevzubahis Proust ise benim sözlerim nerelere gider şimdi, bu nedenle daha fazla uzatmadan Proust’un Paltosu’ndan bahsetmek istiyorum. Eser, Marcel Proust’un çok sevdiği bir yazarın, Baudelaire’nin bir cümlesiyle başlar:

‘’Le beau est toujours bizarre.’’ (Güzel her zaman tuhaftır.)

Kitabımızın konusu gerçekte yaşanmış olay ve gelişmelere dayanıyor. Hayali bir kurgu değil. Fakat abartı bulduğum yerleri de yok değildi. Gerçek olmasının nedenlerinden biri de tıpkı benim gibi Proust hayranı olan bir adamın hikâyesini anlatması. Kim bu adam peki? Jacques Guérin.

Guérin, Parisli bir esans ustası ve parfümeri fabrikasının sahibidir. Aynı zamanda kitaplara tutkun olduğu için hatırı sayılır bir koleksiyonu vardır. Koleksiyoncumuz yirmili yaşlarından beri de sadık bir Proust okuru. Tabii ki hayranlığı edebi bir saplantıya dönüşmek üzeredir. Proust çılgınlığına kapılır gider: mobilyalar, battaniyeler, el yazmaları, defterler, müsveddeler, mektuplar, kişisel eşyalar… en önemlisi de mahvolmuş bir palto. Bu paltoyla ilgili daha çok şey konuşacağız. Bunların hepsini ve daha fazlasını elde etmiş ve Proust’un manevi mirasına da sahip çıkmış. Peki bunların hepsine nasıl sahip olabildi Guérin?


Jacques Guérin (1902-2000)

Modern edebiyatın önderlerinden biri olan Marcel Proust 18 Kasım 1922’de hayata gözlerini yumduğunda, kardeşi Robert Proust yazarın tüm el yazmalarına, mektuplarına, defterlerine el koyar. Proust’un yayıncıları bunları istediğinde ise oyalar, son olarak da vermemeyi tercih eder. Kayıp Zamanın İzinde’nin basılmamış ciltlerini düzenleme ve yayınlama işlerini kendine görev edinir. Kapısına dayananları da dinlemez.

Keşke Marcelciğim ölmeden önce tüm el yazmalarını anlaştığı yayıncısına bıraksaydı. Vasiyet mektubu falan var mıydı yok muydu bilmiyorum ama böyle bir mektup varsa bile Robert’in bunu önemseyeceğini pek sanmıyorum.

Robert öldükten sonra işler daha da karmaşık bir hale geliyor. Marcel’den geriye ne kaldıysa mirasın yeni sahipleri Robert’in eşi ve kızı olur. Eşi Marthe Dubois-Amiot bunlardan nasıl kurtulacağını düşünür ve eline geçirdiğini yakmaya başlar. Üstelik bunları da antikacı bir adamla, Werner ile yok etmeye tenezzül eder.

Guérin de o sıralarda tanıştığı antikacı Werner sayesinde Marthe’ın elinde Proust ile ilgili geride ne kalmışsa hepsini kurtarmaya odaklanır. Marthe’ın, ‘’Yakıyoruz!’’ dediği yerde mahvolan Guerin’in o alt üst olmuş hali hala gözümün önünde, çünkü ben de şok oldum. Marcel’in yengesi hakkında sözlerinin bulunduğu mektuplarda kötü bir söyleme denk gelmedim hiç, kendisi açık sözlü bir yazardır da. Ama Marthe’ın bu kadar nefret ve kin dolu olmasının sebebi nedir?

Eşi Robert ile yaşadığı büyük sorunlar olabilir mi? Sadakatsiz Robert’in eylemleri ve abisi öldükten sonra yazarın el yazmalarını sahiplenmesi, onlarla ilgilenmesi gibi durumlar Marthe’yi sinirlendirmiş olabilir diye düşünüyorum. Antikacı Werner de az değildi bu arada. Değişik bir karakterdi, yaklaşımlarını pek iyi niyetli bulamadım. Sonra şu palto? Proust bu paltoyu yaz mevsiminde bile giyiyordu, ayrıca geceleri soğuk odasında yazı yazarken üzerine atıyordu. Astım hastalığından dolayı odasının sıcak olmasını da istemiyordu. Kayıp Zamanın İzinde’nin satırları bu paltonun varlığında yazıldı; Proust büyük yapıtının son cümlesini yazdıktan sonra ev işlerine bakan yardımcısına şunları söyledi:

‘’Şimdi artık ölebilirim Céleste. Kitabıma ‘son’ sözcüğünü yazdım.’’

Marcel Proust’la böylesine bütünleşmiş bu palto için Guerin’in bu kadar heyecan duyması pek doğal ve makul. Tabii Marcelciğimizin yokluğunda palto kenara atılmış önemsiz bir eşya gibiydi, Guérin ona değer biçmeseydi belki şu an günümüzde Paris’te Carnavelet Müzesi’nde ki yerini alamayacaktı. Öylece yok olup gidecekti; yakılan, atılan, yok edilen diğer eşyaları gibi. Şu an müzeye gitsek bile göremiyoruz çünkü bir kutuda saklanıyor, İtalyan yazar ve gazeteci Lorenza Foschini de özel izinle görebilmiş bu kıymetli paltoyu.

Werner, Guérin’e paltoyu tek kuruş almadan veriyor; böceklenmiş, mahvolmuş bir paltodan ücret almak da ne demekmiş canım. Guérin’in emekleriyle palto temizleniyor ve hak ettiği değeri görüyor sonunda. Guérin’in kitap okuma tutkusu ve bu hobiyle bütünleşen Proust hayranlığı olmasaydı, o el yazmalarından toparlanmış eserleri, mektupları görmemiz hiç mümkün olmazdı belki. Kendisi bibliyofil tanımını reddetse de o bu tanımla doğrudan uyuşuyor.

Koleksiyoncu olmak kolay bir iş değildir bu arada; o eserleri edinmek için bir birikim ve sürekli arayış halinde olmak gereksinim değil de şarttır. Bir fabrika sahibi olan Guérin için bu hiç de zor olmamıştır. Çabaları zorlamış ve insanların acımasız fırsatçılığı yormuştur belki onu. İşçileri Paris’in en güzel parfümlerini üretirken o da koleksiyonculukla ilgileniyordu. Eşcinsel olduğu için kendisini de Proust’a yakın hissediyordu.

Marcel Proust’un ailesiyle her şey yolunda gitmemiştir. Yazar olmak istemesi, özellikle babasını memnun etmemiştir, sessizlik ve mesafeli bir yaklaşımla karşı karşıya kalmıştır Proust. Yine de ailesine, özellikle annesine karşı çok iyidir hatta annesi vefat ettiğinde şöyle der:

“Babamı çok severdim. Ama annem apayrıydı. O öldüğü gün, küçük Marcel’i de yanında götürmüştü.”

Guérin de normal bir ailede büyümemiştir. Bu nedenlerle olsa gerek kitap okuma tutkusundan ziyade aradığını da Proust’ta bulmuş olması pek doğal. Tekrar Proust’un Paltosu’na dönecek olursam da enfes bir tat verdi bana. Bir solukta okunabilecek ilginç bir öykü bu. Marcel Proust’un öyle bir özelliği var ki şu an aramızda olmasa bile sürprizlerle dolu olması muhteşem bir şey değil mi? Mesela geçende ‘’Kayıtsız Adam’’ diye bir eseri çıktı ortaya. Unutulmuş gitmiş, ünlü olmayan bir dergide basılmış hikayesinin henüz şimdi gün yüzüne çıkması oldukça tuhaf. Bu öyküsünü Kayıp Zamanın İzinde’den önce yazdığı için farklı bir özelliği var: Proust dev yapıtını yazarken bu öyküyü arayıp durmuş, buldu mu bilmiyorum ama neden aradığı tahmin edilebilir düzeyde. Öyküde iki kişinin yaşadığı durum Swann’ların Tarafın’da ki bir şeyi yansıtıyor: Odette ve Swann ilişkisini. Bir şeyi hatırlamak için aramış olmalı. Neyse böyle bir öykünün, sanki o hâlâ yaşıyormuş gibi edebiyat dünyamızda birdenbire belirivermesi çok ilginç değil mi? Gerçekten hoş bir sürprizdi. Kayıtsız Adam’ı da geçtiğimiz günlerde okudum, kısacık bir öyküydü ama tadı damağımda kaldı doğrusu. Proust okumalarına doyamıyorsanız, şans vermelisiniz. Ünlü eserleri gibi olağanüstü olmasa bile, acemi Proust’u görmek, onu daha yakından tanıma fırsatı sunuyor. Yine konu dağıldı ama Proust böyle bir tutku benim içinde. Onu anlatmaya doyamıyorum, oradan buraya atlıyorum sürekli.

Proust’un Paltosu, özenle yazılmış bir eser, hem Kayıp Zamanın İzinde’nin izlerini görüyorsunuz, hem de kendiniz gibi edebi saplantıya kapılmış bir adamın hikâyesini okuyorsunuz… Dev yapıttan alıntıları okumak, o havayı teneffüs etmek müthiş bir şeydi benim için.

Fotoğraflarla donatılmış, adım adım ilerleyen, merak ettiren, sürükleyici bu öykünün üslubu da oldukça sade. Bir gün içinde okuyup bitirebileceğiniz, tadımlık Proust dozu için makul bir kitap. Yazarımız da biraz magazinsel yaklaşmış olaylara, ben Proust’un ve onu ilgilendiren her şeyin magazin malzemesi olmasına karşıyım ama, neyse. Belki yazarımız olaylara heyecan katmak istedi. Sırf konusu Proust olduğu için affedilebilir.

Elli yıl boyunca sevdiği yazarın eşyalarıyla yaşamak, onun yaşam kırıntılarına sahip olmak, geride kalan her şeyin bekçisi olmak nasıl bir duygu acaba? Proust’la tanışmak için değil de tanıyanların daha iyi tanıması için önerebileceğim bir eser. Umarım benim kadar hoşunuza gider.

İncelememi yayımladığım platform: Wannart

18 Beğeni

Kuşların ve Yılanların Şarkısı

Suzanne Collins, Kuşların ve Yılanların Şarkısı ile kitap dünyasının “battleground’u” Açılık Oyunları serisinin “beta” versiyonunu sunuyor ve bizi Açlık Oyunları serisinin 65 yıl öncesine götürüyor. Burada bizi, Açılık Oyunları serisinin görkemli, şaşalı, abartılı ve korkunç Panem’i yerine mıntıkaların isyanı sonrası çıkan savaşı zar zor kazanan ve hala toparlanma aşamasında olan kırılmış bir Panem karşılıyor. Fakat işte bu Panem, Açlık Oyunlarının yaratıcısı olan Panem. Savaşın kazanılmasının hemen ardından bir ceza sistemi olarak mıntıkalı çocukların bir arenaya toparlanıp birbirlerini öldürmeye zorlandıkları Açlık Oyunlarını yaratıyorlar ve oyunların yarattığı korku ile de mıntıkaları kontrol altında tutmayı amaçlıyorlar. Kuşların ve Yılanların Şarkısı da, bu savaşın bitiminden ve ilk Açlık Oyunlarının düzenlenmesinden 10 yıl sonrasını konu alıyor ve bizi 10. Açlık Oyunlarına davet ediyor. Fakat bu kez davet; oyunları oyuncunun gözünden izlememiz için değil, oyun kurucunun gözünden izlememiz için geliyor. “Oynayacaksan büyük oyna, boğulacaksan okyanusta boğul” diyen yazarın hikayeyi anlatmak için seçtiği oyun kurucu da Açılık Oyunları serisinin ana kötü karakterinden (the villain) başkası olmuyor. Yani Panem’in gelecekti başkanı; Cornelius Snow.

Şimdi bu nokta da bir parantez açmak istiyorum çünkü bu kötü karakter gözünden anlatım konusundaki hislerimi biraz anlatmanın incelemenin ilerleyişi açısından daha iyi olacağını düşünüyorum. Genellikle beğendiğim eserler, hangi kategoride olduğundan bağımsız(kitap,film,oyun vb.), karakterlerle empati kurabildiğim ve karakterlerin yaptıklarının niyesini anlayabildiğim eserler oluyor. Buradaki empatiden kastım; “ben karakterin durumunda olsam ne yapardım değil de, karakter gibi hissetseydim bu durum karşısında ne yapardım?” aslında. Dolayısıyla ilgili eserde ilk önce yapılmasını beklediğim/istediğim; karakterin duygularının anlatılması, aktarılması veya hissettirilmesi oluyor. Örneğin bu durumu tersten yapan (önce olay-sonra duygu) Last of Us Part 2’nin ikinci kısmı oynarken aşırı zorlanmış hatta bir noktada oyunu bırakmayı bile düşünmüşüm. Neyse ki sabretmiş (belki de çok para verdik ziyan olmasın diyedir.) ve sonunda göğsüme oturan boğa ile ödüllendirilmiştim(!). Ah be Neil Druckmann ah, ne vardı sanki istediğimiz hikayeyi anlatsan ve yıllarca, biz isyan edene kadar, anlatmaya devam edip paramızı alsan. Öhöm… Bu parantezin içi “Arif’in Manchester’e attığı gol” gibi başka yerlerle gidiyor. Daha da dağılmadan kapatmakta fayda var.

Siz de parantez içerisindekiler gibi (belki TLOU 2 dışında) düşünen bir okursanız o zaman sizin de aklınızdan şu sorular mutlaka geçiyordur; Kuşların ve Yılanların Şarkısı, Cornelius Snow ile okur arasında bağ kurdurabiliyor mu? Okur, Snow’u ve Snow’un hareketlerini anlayabiliyor mu? Ve belki de en önemlisi okur, Snow’a hak veriyor mu ya da en azından o ikileme düşüyor mu?

Bu soruların cevapları her ne kadar öznel olsa da bence bir çok kişinin cevabı tıpkı benim cevabım gibi Evet olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü yazar kitabın özellikle ilk bölümünü bahsettiğimiz bu duyguları oluşturmak için kullanıyor ve oldukça akıcı, dramatik ve merak uyandırıcı bir anlatımla birlikte bunu oldukça iyi bir şekilde başarıyor. Peki okur, her yıl mıntıkalardan gelen 12-18 yaşlarında 24 çocuğun ölümcül tuzaklarla dolu bir arenada birbirlerini çeşitli şekillerde öldürmesini bir eğlence haline getiren bu adamı nasıl oluyor da anlayabiliyor? İşte burada devreye yazarın yarattığı şartlar giriyor. Kitap, insan doğasına ve kontrol güdüsüne çok karanlık bir noktadan yaklaşıyor ve bu karanlık ortamın tam ortasına uzak geçmişte yaşadığı ayrıcalıklı hayatın ve yakın geçmişte yaşadığı travmaların karışımı zeki bir çocuk olan Snow’u yerleştiriyor. Snow, ayrıcalıklı doğmanın getirdiği hırsa, öz güvene, gösterişe, zenginliğe ve saygınlığa sahipken savaşın doğurduğu yıkıcı sonuçlar nedeniyle elinde sadece zekası ve hırsı kalmış bir şekilde Panem’in sarsıcı gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu şart altında yaşadığı hayata tutunmaya çalışan Snow’un verdiği tüm kararlar da, ailesini tekrardan eski şaşalı ve saygın günlerine döndürmek için verilmiş kararlar oluyor. Biz de, bu şekilde yetiştirilen ve bu şartlar altında yaşayan zeki bir çocuğun hali hazırda var olan “karanlık” bir sistemde sistem dışarısına çıkartılmaz ise neler yapabileceğini görmüş oluyoruz.

Cornelius Snow’un, Panem’in ve Açılık Oyunlarının yavaş yavaş serinin birinci kitabındaki hallerine (sponsorlar, tv şovları vb.) evrilmesine tanıklık ettiğimiz birinci bölüm 10. Açlık Oyunlarının başlamasıyla sona eriyor ve büyük çoğunluğunu oyunların kapladığı ikinci bölüm başlıyor. Fakat oyunları bu kez mentor Snow’un gözünden izlediğimiz için bu bölüm daha çok; Snow’un 12. mıntıkadan gelen “haraç” ile yakınlaşmasına, haracı/kendisi için hissettiği endişelerine ve oyunların ahlaki durumu ve gerekliliği üzerine diğer oyuncu mentorlarıyla yapılan tartışmalarına sahne oluyor. Ayrıca oyunların kaderini etkiyecek bir takım sürprizlerin de tohumu yine bu bölümde atılmaya başlanıyor. Velhasıl oyunların bitmesiyle bu bölüm de kapanıyor ve üçüncü bölüm hiç beklenmeyen bir olay ile okuru şok içinde bırakarak başlıyor. Bu kısımdan herhangi bir şey söylemek direkt spoiler olacağı için de sadece; “Snow’un diktatör ve zalim başkanlığına giden yolculuğu bu bölümde yaşananlar ile tamamlanmış oluyor” diyelim ve sonuç kısıma geçelim.

Kuşların ve Yılanların Şarkısı, Açlık Oyunları serisinin yıllar önce üstüme yarattığı etkiyi tam olarak yaratamasa da bunun sorumlusu sanırım kitap değil, zaman. Çünkü kitabın sayfalarında ilerlerken o unutulmuş ama tanıdık tadı damağımda her daim hissettim. Sadece o tadı ilk defa kitapları okuduğum zamanki kadar yoğun hissedemedim. Zaman geçti, hayat ilerledi, ben ilerledim. Ama kitabın nostalji duygularımı körükleyerek Açık Oyunları serisinin zamanında üzerimde yarattığı etkiyi hafifçe ve tatlı talı tetiklemesinden de oldukça keyfi aldığımı söylemeyelim. O nedenle benim gibi zamanında seriyi okumuş ve uzun yıllar sonra bu kitabı okumak isteyen bir okursanız, çok hoş nostaljik duygulara hazır olmanızı tavsiye ederim. Fakat Açlık Oyunları serisini yeni okumuş, etkilenmiş ve çok beğenmiş bir okursanız o zaman sizleri aynı kalitede etkileyici, heyecanlı ve sürprizlerle bezeli bir kitap bekliyor olacağını da gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.

Herkese iyi okumalar dilerim.

11 Beğeni

Özlemişim…
Kaç yıl oldu, oynamak bir kenara okurken bile eskiyi anıyorum.
Çoğu kitaptan daha çok hikaye ve güzelliklerle dolu, tasarlanmış mükemmel bir karanlıklar dünyası…Sadece oynayan anlar…

8 Beğeni

KİRACI - MARİE BELLOC LOWNDES

“Dünyada bu kadar çok kötü insan olduğunu düşünmek dehşet verici. Baksana, her an haberimiz olmadan bir katille burun buruna gelebiliriz, değil mi?” /s. 88

Polisiye klasikleri dizisinin ilk kitabı, Marie Belloc Lowndes kaleminden ‘’Kiracı’’yı geçtiğimiz günlerde okudum. Bütün öğelerini birleştirdiğimizde ‘’polisiye’’den çok ‘’gerilim’’ türünde bir eser olduğunu düşünüyorum. Zaten kitabın tanıtım bülteninde ‘’Yazılmış en iyi gerilim romanlarından biri,’’ diye belirtmiş The New York Times.

1913 yılında yayımlanan Kiracı’nın yazarı İngiliz bir kadın. Kırktan fazla roman üretmiş: Gizeme dayalı ve iyi planlanmış bu eserlerin konuları, gerçek suçlara dayanıyor. Ona edebi ünü sağlayan en önemli şey ise, heyecan verici olayları psikolojik bir anlatımla birleştirmesi… Kiracı bu anlamda oldukça başarılı bir eser. Kitaplarından bazılarını severek okuduğum Ernest Hemingway’in, ‘’Yazma Üzerine’’de, Mrs. Belloc Lowndes hakkında yazdıkları:

‘’Miss Stein bana Karındeşen Jack’in olağanüstü öyküsünü anlatan The Lodger (Kiracı) ile Paris’in dışında -olsa olsa Enghien les Bains olabilecek- bir yerde işlenen bir cinayetle ilgili başka bir kitap daha ödünç verdi. Her ikisi de çalışma sonrası okunmak için harika kitaplardı; kişiler inandırıcıydı ve olaylar ile yaratılan dehşet de asla uydurma değildi. Çalışmayı bitirdikten sonra okumak için ideallerdi ve ben de Mrs. Belloc Lowndes’in bulabildiğim tüm kitaplarını okudum. Ama hepsi oradaki kadardı ve hiçbiri ilk ikisi kadar iyi değildi ve gündüz ya da gece boş kaldığımda okuyacak daha iyi bir şey bulamadım…’’ (Paris Bir Şenliktir, s. 27)

Yazma Üzerine /s. 111

Bahsettiği diğer kitabı bilmiyorum ama o da Kiracı kadar Hemingway’in beğenisi kazanmış görünüyor. Dilimize yalnızca ‘‘Kiracı’’ çevrilmiş. Türkçemize ilk çeviri Emre Alagöz tarafından hazırlanmış ve Panama Yayınları 2018 yılında yayımlamış. İkinci çeviri de şu an elimde olan İthaki Yayınları’ndan. Bu yılın başında yayımlanan eserin çevirisi de Göksu Göçhan’a ait. İthaki’nin kapak tasarımını ise çok beğendim. Londra’nın kasvetli ve sisli havasını mükemmel bir şekilde yansıtıyor bence. Ayrıca karakterin tasvirlerine de oldukça uygun görünüyor.

Kiracı’da kanlı olaylar ve çılgın bir katil teması görmek istiyorsanız, kurbanları tanımak, cinayeti çözmek gibi bir şeylerle karşılaşılmasını umut ediyorsanız, hiç başlamayın. Bunların yerine, ben sessizlik içinde sakin sakin kitabımı okuyup o gerilimi iliklerime kadar yaşamak istiyorum diyorsanız da bir dakika bile beklemeyin.

Maddi durumlarının yetersizliğinde tıkanan Bunting çiftini daha da zor günler bekliyor. Bir umut, pansiyoner ilanlarından haber duymak için gözleri ve kulakları sık sık kapıda. Sonunda yüzleri gülüyor çünkü bir kiracı geliyor evlerine. Yeni kiracı, yalnız, kibar, genç bir adam. Saygılı üslubu, hareketleri, özellikle Bayan Bunting’in pek hoşuna gidiyor. Tabii ki başlarına geleceklerden çok habersiz şu an… Kiracının iyi bir ücret vermesiyle birlikte evlerine neşe geliyor artık. O zor günler geride kaldı artık. Bay Sleuth’un tek bir isteği var: O istediğinde rahatsız edilmek sadece. İzinsiz bir davranışa geçit yok… Yalnızca Ellen Bunting’in kendisiyle ilgilenilmesini talep ediyor ayrıca.

Yeni kiracının Bunting çiftini mutlu ettiği günlerde, Londra’da gazeteler neredeyse her gün yeni bir cinayet haberiyle çalkalanıyor. İnsanlar işlenen cinayetlerden korkarken gazetelere merakla saldırmaktan, sokaklara koşmaktan da geri durmuyorlar. Öldürülen kurbanların hepsi de kadın üstelik, yine de insanlar, kadınlar, gecenin kör karanlığında sokaklara adım atabiliyorlar.

Bunting çiftinin dedektif dostları Joe Chandler da bu suç dosyasıyla ilgilenenlerden biri. Her yeni haberi gelip onlarla paylaşmaktan, sohbet etmekten pek hoşnut oluyor. Robert Bunting’in heyecanlı bir şekilde sorduğu meraklı sorulara cevap verirken o da yaşananları kafasında evirip çeviriyor ama bu katilin bulunabileceğine dair inancını da yitiriyor günden güne.

Gündelik hayatları böyle devam ederken Bay Sleuth’un gece gece çıkıp gitmeleri, tuhaf deneyleri, kibar oluşuyla birlikte ürkütücü ve gizemli yanı, yükses sesle okuduğu Kitab-ı Mukaddes’i, sürekli sakladığı ve ortalarda görünmeyen çantası gibi şeyler Bunting çiftinde huzursuz kuşkulara, uykusuz gecelere neden olacak. Acaba evlerine pansiyoner diye aldıkları bu insan bir katil mi? Bu kadar kibar ve saygın bir bey mi bir katil?

Bu sıralarda evlerine ziyarette bulunan genç kızları Daisy de, yaşanan cinayetlerin, olayların, kuşkuların üzerine tüy dikiyor. Şimdi karı koca, daha korkunç kabuslar deliğinde boğulmaktalar sanki. Kitabın başından sonuna kadar geçen süre zarfında; kiracı olan Bay Sleuth katil mi değil mi sorularıyla birlikte, Bunting çiftinin şüpheleri yersiz mi, niye gerginlik seviyesi bir yerde zınk diye duruyor gibi sorular da eşlik etti zihnime. Sürekli bir ‘‘belirsizlik’’ hâkimdi satırlara.

Tekrar tekrar ve sıkıntılı bir tedirginlikle tüm bunların en korkunç yanının belirsizlik olduğunu söyledi kendi kendine. Bir emin olabilseydi, o zaman tam olarak ne yapması gerektiğine karar verebilirdi. /s. 229

Marie Belloc Lowndes, bu kitabı o dönemlerde yaşanan cinayetlerden, Karındeşen Jack’ten, esinlenerek kaleme almış. Bir ‘‘polisiye klasiği’’ olarak kabul gören Kiracı, gerilim dozu oldukça yüksek bir eser. Katil hakkında pek az bilgi sahibi olduğumuz ve işlediği cinayetlerden habersiz bir şekilde okuduğumuz Kiracı’da, tanık olduğumuz şeyler başka durumları çağrıştırıyor. Dönemin sosyoekonomik koşulları inceden eleştiriliyor. Kadınların neden cinayetlerin hedefi olduğunu ilmek ilmek dokumuş yazar. Geceleri alkol alıp sarhoşluk halinde evlerine giden, o anda kendilerinden başka kimseye bir zararı olmamış bu kadınların öldürülmesi çok acı bir tablo. Yorumlanması önem arz eden bu resim neyi yansıtıyor peki? Erkeklerin barlardan çıkıp öldürülmediği ama kadınların ölmeden önce ki son saniyelerinde dehşeti yaşamalarının sebebini sorgulamak; şu an günümüzde başına bir sürü kötü şey gelen kadınları ‘‘gecenin bu saatinde ne işi varmış o zaman’’ diye yargılamakla aynı şey bana kalırsa. O zaman sonuçlara bakalım. Neden öldürüldü diye sormak yerine öldürülenin masum bir insan, bir kadın olduğunu düşünelim ilk önce.

Bunting çiftinin günlerce kuşkularında boğulmayı tercih etmeleri ve evlerine girip çıkan dedektifle kiracı hakkında neredeyse hiçbir şey konuşmamaları, beni oldukça irrite etti bu arada. İnsanların aç kalmamak ve geçinmenin zor koşullarına tekrar dönmemek için verdiği çabaları, vicdanları görmezden gelebilmiş midir sizce?

“Makul düşünürsek, onu ele vermeyecek insan yoktur -başkalarının iyiliği için değilse bile kendi iyiliği için. Böyle bir yaratığı kim evinde barındırır ki? Onunla aynı çatı altında olmak bile başlı başına bir tehlike!” /s. 107

Annesi İngiliz bir feminist, babası da Fransız bir avukat olan yazarımız, İngiliz bir yazar olarak biliniyor. Babasının erken ölümü nedeniyle de olabilir. Londra’da doğuyor ve Fransa’da büyüyor. İngiliz ya da Fransız fark etmez, doğrusu muhteşem olan polisiye-gerilim türünde eserler kaleme alıyorlar. Arthur Conan Doyle, Agatha Christie, Maurice Leblanc ve daha birçoğu gibi… Christie demişken de onun meşhur Belçikalı dedektifi Hercule Poirot, Lowndes’in yarattığı bir karakterden esinlenerek ortaya çıkmış: Fransız dedektif Hercules Popeau. Ama biz Christie’nin ünlü dedektifini daha çok okuduk ve tanıdık. Belki de bunun nedeni, Lowndes’in, bir suç yazarı olarak görülmeye sıcak bakmamasıdır. Neden onun kadar bilinmiyor anlayamadım, çünkü Christie’den farklı olarak ‘‘psikoloji’’ daha ön planda hissediliyor. Cinayetlere dair bilgiler de hiç yok gibi bir şey. Günümüzde psikolojiye olan alaka da belli. O dönemlerde pek ilgi çekemedi sanırım. Şimdi eserleri dilimize çevrilse onu okuyacak çok insan olur bence. Biri de ben.

Kiracı, 1927’de Alfred Hitchcock tarafından sinemaya uyarlandı. Başka yönetmenlerin farklı tarihlerde filmleri de var. Opera ve radyo draması da yapılmış. İnsanlar oldukça etkilenmiş görünüyor. Ben sadece okumakla birlikte, yazarın bu etkileşime dahil oldum, filmleri izlemeyi de düşünmüyorum. Korku, gerilim gibi şeyler izlemek benlik değil :slight_smile:

Polisiye klasikleri dizisinden çıkan kitapları okumaya ve yorumlamaya devam etmeyi düşünüyorum. Farklı ve hoş bir deneyim oldu bu kitabı okumak; güzel bir başlangıçtı.

İncelememi yayımladığım platform: Wannart

20 Beğeni

Elinize sağlık. Polisiye eserler çok ciddiye alınıp böyle değerlendirilmiyor dünyada.
Sizin incelemeniz çok güzel olmuş farklı farklı konulara değinmişsiniz.

Ben polisiyenin doğuşunda Fransız Vidocq’un çok etkisinin olduğunu okumuştum. Kendisi öncesinde bir suçlu, sonrasında Fransız Ulusal Polis Teşkilatını ve ilk özel dedektiflik bürosunun kurucusu. Vidocq, ilk polisiye roman kabul edilen Morgue Sokağı Cinayeti için Allan Poe’ye ilham oluyor. Poe ise Conan Doyle ve Agatha Christie gibi isimlere :slight_smile:

4 Beğeni

Güzel yorumunuz için çok teşekkür ediyorum öncelikle. :slight_smile:

Vidocq’u ilk kez duyuyorum, Poe’ya ilham olduğunu da bilmiyordum. Yeni bir şey öğrenmiş oldum :slight_smile:

Morgue Sokağı Cinayetleri’ni okumuştum, çok güzel bir parça :sparkles: Allan Poe, Amerika edebiyatında eserler ürettiği için kendisine yazımda değinmedim ama size katılıyorum bu konuda.

4 Beğeni

Manifold : Space (Manifold #2)

Zamanında ilk kitabını etkinlikle okuduğumuz (Okuma Etkinliği - Manifold: Time) üçlemeye yine beyin yakacak, ufuk açacak fikirlerle dolu olduğu umuduyla başladım, ve kesinlikle hayal kırıklığına uğramadım. :slight_smile:

Stephen Baxter üçleme olarak yazmış olsa da her kitapta Fermi Paradoksu’na farklı bakış açılarıyla cevap vermeye çalışmış, o yüzden Manifold: Space ilk kitap ile aynı karakterleri içerse de bağımsız. Buradan sonrası bol miktarda sürpriz bozan içeriyor!

Baş kahramanımız (kitabın sonlarına dek ne kadar kahraman olduğu tartışılabilir olsa da yazar noktayı koyuyor. :saluting_face: )Reid Malenfant ilk kitaptaki “Elon Musk” havasından sıyrılıp bu defa veteran, emekli olmuş bir astronot rolünde çıkıyor karşımıza.

2020 yılındayız, ama bildiğimiz dünyadan biraz farklı. Kaynakların tükenmeye başladığı, güç dengelerinin değiştiği, teknolojinin biraz daha gelişmiş olduğu bir 2020 manzarası var karşımızda. Neden olduğu anlatılmasa da Amerika için işler bir noktada iyi gitmemeye başlamış, uzay yarışında geri kalıp pes etmiş, ay Japonlar tarafından kolonileştirilmeye başlamış ve Avrupa Uzay Ajansı bile NASA’dan çok daha güçlü durumda. Aydaki Japon şirketlerinden birinin finanse ettiği bir araştırmacı olan Nemoto, Asteroit Kuşağı’nda olağan dışı kızılötesi ışık kaynakları gözlemleyince Malenfant’ı aya davet edip evrende yalnız olmadığımızı ispatlıyor. Sonrasında dünya bir süreliğine ayağa kalksa da daha buraya gelmelerine çok var diyerek umursamazlığa vuruyor işi. Özel bir girişim devletlerin yapamadığını yapıp kuşağa insansız bir sonda gönderse de Malenfant bunun yeterli olmadığına ikna olup ne yapıp ederek kendinin de Gaijin(Japonca’da yabancı demek)'lerin yanına gönderilmesini sağlıyor. 70’li yaşlarında olsa da yaşam uzatma tedavilerine bol para gömen abimiz bedenen 40larında bir delikanlı olarak yolculuğa başlıyor. Oraya vardığında ise ilk kitapta da yer alan portallardan birine rastlıyor ve merakına yenik düşüp içine giriyor.

Burada kitapta bol bol karşımıza çıkacak olan zaman genişlemesi konseptini mantıklı bir şekilde açıklıyor yazar. Teleportasyon söz konusu olsa da, kişi ya da nesne için zaman geçmese de veriye indirgenen objenin gittiği noktaya ışıktan daha hızlı varamayacağı açıklamasıyla ana temamızın temeli atılıyor, zaman atlaması. 2020 yılında başlayan kitap atlamalarla 8800’lerde sona eriyor gibi yapıp -burası biraz da yoruma bırakılmış olsa da- milyarlarca yıl sonrasında bitiyor.

Bu yıllar boyunca bir kaç farklı povdan hem başka uzaylıların, hem de insanlığın hayatta kalmak uğruna yaptığı şeyleri görüyoruz. Triton’a yollanan Aborijinlerin kolonisi gezegen tahminlerinden daha soğuk olduğu için yok olmak üzereyken Nemoto’nun daha ufak bir uyduyu Triton’a çarptırarak donuk olan okyanusu eritme planını mesela, bin yıl kadar sonra ise okyanus tabanındaki madenleri çıkarmak için gönüllü olarak genetik modifikasyondan geçip yunus benzeri canlılar haline gelmiş olan bir grubun zamanla insanlıktan tamamen vazgeçmesini, ve yüzeydekilerin onları haşere olarak görmeye başlamasını anlatıyor bize yazar. Ay yüzeyinde bulunan bir kaya türünün aslında bilinçli bir canlı türü olduğunu, her birkaç yüz milyon yılda bir çoğalarak seyrelip yok olmaya başladığını, sonrasında ise zaman akışını tersine yaşayarak aslında kurtuluşa doğru zamanda geri ilerlediklerini okuyoruz. Bir nötron yıldızının çevresinde o yıldıza taparak yaşayan uzaylı ırk da var, Gaijinler tarafından yeniden yaratılan Neandertal ve diğer eski insanlar da. Hatta bir ara ana karakterimiz Neandertallerin arasında yaşıyor.

Satır satır anlatasım var aslında ama bazı örnekler vermekle yetineceğim. İlk gelen uzaylılar - Gaijinler- filmlerde hayal ettiğimiz gibi değiller, ne görünüş ne de davranış olarak. Dünyaya bir miktar teknoloji yardımları olsa da bu yardımlar dünya ekonomisinin çökmesini hızlandırıyor, insanlık yavaş yavaş yok oluşa yaklaşırken bunu durdurmak için hiç birşey yapmıyorlar. İnsanların uzaylıların varlığına verdikleri tepkinin zamanla nasıl değiştiğini okumak çok güzeldi. Ayrıca Gaijinler dinler konusunda çok meraklılar. Bir şeyi anlamaya çalışıyorlar ama ne olduğunu da yine sonlara kadar öğrenemiyoruz.

Venüs’e giden karakterlerden birinin gözünden uzun uzun Venüs coğrafyası dinliyoruz bir ara, sonra yazarın en başarılı olduğu şey olan harika fikirlerden biriyle daha karşılaşıyoruz; tüm gezegeni çepeçevre saran bir kablo. Sekiz yüz milyon yıl önce Venüs’ün kaynaklarını sömürmeye gelmiş bir ırkın şu an ki asit dolu atmosferi yaratmak için gezegeni kablodan bir ağ ile kaplayarak güçlü bir manyetik alan yaratıp iklimi değiştirmesini anlatıyor yazar. Ve o bölümde Fermi Paradoksu’na ait bir açıklama yapıyor. Tüm sistemlerin sonsuz bir döngü halinde hasat edildiğini, bu sırada o sistemdeki canlıların yok olduğunu, gezegenler zamanla iyileştikçe canlıların yeniden ortaya çıktığını ve bir sonraki hasata kadar hayatta kalabildiğini söylüyor Nemoto. Bu yüzden yeni bir kolonizasyon dalgası gelene kadar etrafta hiç uzaylı göremiyoruz diyor.

Ay kolonisinin maden yokluğundan dolayı yavaşça teknolojisini kaybetmesini, vücutlarında ağır metaller biriktirerek medeniyetlerini yeniden başlatma hayaliyle yaşadıklarını, öldüklerinde bedenlerini sıvılaştırarak en yakınlarına içirip korkunç bir şekilde o metalleri biriktirmeye devam etmelerini de anlatıyor yazar.

Bu yazdıklarımdan daha da fazla sayıda çarpıcı fikri içeriyor roman. Okuması kolay değildi, bahsedilen olayları her yönden sindirerek okumaya çalıştım ve zamansızlıkla da birleşince çok uzun sürdü bitirmem. Ama elimden gelse herkese okuturdum. İnsanlığın -uzaylılar kısmını dahil etmeden bile- yaşayabileceği olası bir gelecek ve özellikle de zaman dediğimiz şeyin kozmik ölçüde kapsamı hakkında aydınlatıcı bir deneyimdi, tıpkı ilk kitap gibi. Bir kaç alıntı da bırakmak istiyorum.

She smiled at them coldly. “I heard that in Spain and France people have gone back to the caves, where the art still survives from the last Ice Age. And they are adding new layers of painting, of the animals they see around them. Maybe it was all a dream, do you think? The warm period, the interglacial, our civilization. Maybe all that matters is the ice, and the cave.”

The shortness of human lives, she thought. Our curse. Every generation thinks it is immortal, that it has been born into a world that has never changed, and will never change.

Her translator suite was essentially Gaijin. How ironic that seventeen centuries after the Gaijin came wandering unannounced into the asteroid belt, humans should need alien technology to talk to each other.

Edebi olarak 7/10, bilim kurgu okurları için ise 11/10.

17 Beğeni
  • Jenerik, anlamsız isim :white_check_mark:
  • Tamamen yabancı dilde mesaj :white_check_mark:
  • Dümdüz yapay zeka’ya yazdırılmış gibi duran mesajlar :white_check_mark:
9 Beğeni

Yanıtınız için teşekkürler.
Dil bilmediğim için yazdığınız metni çevirmek zorunda kaldım, zahmet verdiniz, sağ olun :sweat_smile: Bir de insansı gelmedi mesajınız, burası insanların birbiriyle iletişim kurduğu ve Türkçe yazıp çizdiği bir alan. Bence bunu dikkate almalısınız. Türkçe yazdığım incelemeye de Türkçe cevap almak daha hoş olurdu :cherry_blossom:

6 Beğeni

11/10 bk puani iştah açıcı. İthaki Uzun Dünya serisini basmaya başlarsa belki bunları da basar Baxter’ın telifini alınca. Basmazsa okurum.

Asıl konuya geleyim. Peki sırada ne var şimdi?

2 Beğeni

Konu ilgi çekici. Umarım bir gün Türkçeye çevrilir. Gördüğüm kadarıyla Baxter üretken bir yazar. Kitaplarının dilimize kazandırılması çok güzel olurdu.

3 Beğeni

Carl Sagan’dan okuduğum ikinci kitap oldu. İlki Broca’nın Beyni’ydi. Fakat Mesaj kurgu bir romandı. Mesaj’ın filmini daha önceleri izlediğimi sanıyorum ama izlememiş de olabilirim. O yüzden izlediysem de tekrar izleyeceğim. Böylelikle güzel bir film ve kitap karşılaştırması yapmış olurum.

Gelelim kitabımıza. Mesaj’ın konusu isminden de anlaşılacağı üzere ilk temas üzerine kurulu. Bebekliğinden gençliğine kadar hayatını kısa kısa okuduğumuz Arroway bir gün rastlantısal olmayacak bir şekilde bir sinyal alır. Sinyaller asal sayılardan oluşmaktadır. Daha sonrasında ise maceramız mesajın çözümü ve makinenin yapımı derken bilimsel ve dinsel çatışmanın ortasına hızla bir giriş yapar. Açıkçası benim en çok haz aldığım kısımlar bu kısımlardı. Carl Sagan’ın da iki karşıt tarafı tarafsız bir şekilde yorumlaması bence her iki tarafı da memnun edecektir.

Mesaj’ın bilim yönü mü yoksa kurgu yönü mü ağır basıyor diye sorabilirsiniz. Buna cevabım ‘‘iki yönüyle de muhteşem bir bütünlük vardı’’ olur. Ama Carl Sagan’ın bilimsel kimliği kendini daha çok hissettirmiş olabilir. Bunun dışında kurgusal yönü de bazı sorunlara verilecek cevabın çokluğuyla yadsınamayacak kadar iyiydi. Keşke daha çok kurgu roman çıkarsaymış Carl Sagan.

Bir söz de Say yayınevinin özensiz editörlüğüne etmek isterim. Kitapta o kadar çok harf ve kelime hatası var ki anlatamam. Ekstra olarak çeviri konusunda bir bilgim olmasa da çeviride de sorun olduğunu düşünüyorum.

Her neyse. Yine de benim için harika bir okuma süreci oldu. Bilimi ve bilimkurguyu seven herkesin mutlaka okuması gereken eşsiz bir eser.

9/10

17 Beğeni

Tam da bunu soracaktım ki değindiğini gördüm. Çünkü bugüne kadar bu kitabı almayışımın nedeni çeviri konusundaki olumsuz eleştirilerdi. Ne dersin her şeye rağmen kitap alınır mı?

Filmini yıllar önce izlemiştim bu arada.

3 Beğeni

Bence her şeye rağmen alınır. Hikayesi oldukça sürükleyici.

4 Beğeni

Yahu bu yeni nesil yayın evlerinin hepsinde var bu sorun. Bende Karpanokudum bir kac tane. Bilmiyorum belki cok yeni yayinevleri degillerdir ama rezalet islere imza atiyorlar. Ulan hadi ceviri berbat bir kisi de alip okumuyor mu?

2 Beğeni

Becky Chambers’tan To be taught, if fortunate’ a ne dersin? Novella, Chambers’ın yazım tarzını da çok severim ben.
Birinin basmasına ihtimal vermiyorum ben, bk okuru arasında bile biraz niş bir kitleye hitap ediyor, bence fırsat bulunca oku sen. :smiling_imp:

@Blackheart Her kitabı başarılı bulunmasa da çarpıcılık anlamında çok iyi bir yazar. Ben bir cümleyle şunu anlatıyor diyorum ama misal Venüs’ün yüzeyini tasvir edişi bile 10 sayfadan fazladır. Eksikparça satış yapabilse belki diyeceğim.

İzmir fuarında April yayınevi yetkilisine bk açlığımızdan bahsettim, planları varmış yeniden denemek için bu arada. Basın yeter dedim. :sweat_smile:

5 Beğeni

Hocam birkaç kere konuşuldu. Mesaj kitabı Mehmet Harmancı çevirinde direkt yanlış çeviri, eksik metin gibi daha ilk sayfada başlayan çok ciddi sıkıntılar var. Keşke denk gelseymişsiniz.

Bu bir eleştiri değildir, “çeviri” eleştirilir, burada net şeyler var. Almayı düşünen üç kere düşünsün derim.

4 Beğeni