Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

KİRACI - MARİE BELLOC LOWNDES

“Dünyada bu kadar çok kötü insan olduğunu düşünmek dehşet verici. Baksana, her an haberimiz olmadan bir katille burun buruna gelebiliriz, değil mi?” /s. 88

Polisiye klasikleri dizisinin ilk kitabı, Marie Belloc Lowndes kaleminden ‘’Kiracı’’yı geçtiğimiz günlerde okudum. Bütün öğelerini birleştirdiğimizde ‘’polisiye’’den çok ‘’gerilim’’ türünde bir eser olduğunu düşünüyorum. Zaten kitabın tanıtım bülteninde ‘’Yazılmış en iyi gerilim romanlarından biri,’’ diye belirtmiş The New York Times.

1913 yılında yayımlanan Kiracı’nın yazarı İngiliz bir kadın. Kırktan fazla roman üretmiş: Gizeme dayalı ve iyi planlanmış bu eserlerin konuları, gerçek suçlara dayanıyor. Ona edebi ünü sağlayan en önemli şey ise, heyecan verici olayları psikolojik bir anlatımla birleştirmesi… Kiracı bu anlamda oldukça başarılı bir eser. Kitaplarından bazılarını severek okuduğum Ernest Hemingway’in, ‘’Yazma Üzerine’’de, Mrs. Belloc Lowndes hakkında yazdıkları:

‘’Miss Stein bana Karındeşen Jack’in olağanüstü öyküsünü anlatan The Lodger (Kiracı) ile Paris’in dışında -olsa olsa Enghien les Bains olabilecek- bir yerde işlenen bir cinayetle ilgili başka bir kitap daha ödünç verdi. Her ikisi de çalışma sonrası okunmak için harika kitaplardı; kişiler inandırıcıydı ve olaylar ile yaratılan dehşet de asla uydurma değildi. Çalışmayı bitirdikten sonra okumak için ideallerdi ve ben de Mrs. Belloc Lowndes’in bulabildiğim tüm kitaplarını okudum. Ama hepsi oradaki kadardı ve hiçbiri ilk ikisi kadar iyi değildi ve gündüz ya da gece boş kaldığımda okuyacak daha iyi bir şey bulamadım…’’ (Paris Bir Şenliktir, s. 27)

Yazma Üzerine /s. 111

Bahsettiği diğer kitabı bilmiyorum ama o da Kiracı kadar Hemingway’in beğenisi kazanmış görünüyor. Dilimize yalnızca ‘‘Kiracı’’ çevrilmiş. Türkçemize ilk çeviri Emre Alagöz tarafından hazırlanmış ve Panama Yayınları 2018 yılında yayımlamış. İkinci çeviri de şu an elimde olan İthaki Yayınları’ndan. Bu yılın başında yayımlanan eserin çevirisi de Göksu Göçhan’a ait. İthaki’nin kapak tasarımını ise çok beğendim. Londra’nın kasvetli ve sisli havasını mükemmel bir şekilde yansıtıyor bence. Ayrıca karakterin tasvirlerine de oldukça uygun görünüyor.

Kiracı’da kanlı olaylar ve çılgın bir katil teması görmek istiyorsanız, kurbanları tanımak, cinayeti çözmek gibi bir şeylerle karşılaşılmasını umut ediyorsanız, hiç başlamayın. Bunların yerine, ben sessizlik içinde sakin sakin kitabımı okuyup o gerilimi iliklerime kadar yaşamak istiyorum diyorsanız da bir dakika bile beklemeyin.

Maddi durumlarının yetersizliğinde tıkanan Bunting çiftini daha da zor günler bekliyor. Bir umut, pansiyoner ilanlarından haber duymak için gözleri ve kulakları sık sık kapıda. Sonunda yüzleri gülüyor çünkü bir kiracı geliyor evlerine. Yeni kiracı, yalnız, kibar, genç bir adam. Saygılı üslubu, hareketleri, özellikle Bayan Bunting’in pek hoşuna gidiyor. Tabii ki başlarına geleceklerden çok habersiz şu an… Kiracının iyi bir ücret vermesiyle birlikte evlerine neşe geliyor artık. O zor günler geride kaldı artık. Bay Sleuth’un tek bir isteği var: O istediğinde rahatsız edilmek sadece. İzinsiz bir davranışa geçit yok… Yalnızca Ellen Bunting’in kendisiyle ilgilenilmesini talep ediyor ayrıca.

Yeni kiracının Bunting çiftini mutlu ettiği günlerde, Londra’da gazeteler neredeyse her gün yeni bir cinayet haberiyle çalkalanıyor. İnsanlar işlenen cinayetlerden korkarken gazetelere merakla saldırmaktan, sokaklara koşmaktan da geri durmuyorlar. Öldürülen kurbanların hepsi de kadın üstelik, yine de insanlar, kadınlar, gecenin kör karanlığında sokaklara adım atabiliyorlar.

Bunting çiftinin dedektif dostları Joe Chandler da bu suç dosyasıyla ilgilenenlerden biri. Her yeni haberi gelip onlarla paylaşmaktan, sohbet etmekten pek hoşnut oluyor. Robert Bunting’in heyecanlı bir şekilde sorduğu meraklı sorulara cevap verirken o da yaşananları kafasında evirip çeviriyor ama bu katilin bulunabileceğine dair inancını da yitiriyor günden güne.

Gündelik hayatları böyle devam ederken Bay Sleuth’un gece gece çıkıp gitmeleri, tuhaf deneyleri, kibar oluşuyla birlikte ürkütücü ve gizemli yanı, yükses sesle okuduğu Kitab-ı Mukaddes’i, sürekli sakladığı ve ortalarda görünmeyen çantası gibi şeyler Bunting çiftinde huzursuz kuşkulara, uykusuz gecelere neden olacak. Acaba evlerine pansiyoner diye aldıkları bu insan bir katil mi? Bu kadar kibar ve saygın bir bey mi bir katil?

Bu sıralarda evlerine ziyarette bulunan genç kızları Daisy de, yaşanan cinayetlerin, olayların, kuşkuların üzerine tüy dikiyor. Şimdi karı koca, daha korkunç kabuslar deliğinde boğulmaktalar sanki. Kitabın başından sonuna kadar geçen süre zarfında; kiracı olan Bay Sleuth katil mi değil mi sorularıyla birlikte, Bunting çiftinin şüpheleri yersiz mi, niye gerginlik seviyesi bir yerde zınk diye duruyor gibi sorular da eşlik etti zihnime. Sürekli bir ‘‘belirsizlik’’ hâkimdi satırlara.

Tekrar tekrar ve sıkıntılı bir tedirginlikle tüm bunların en korkunç yanının belirsizlik olduğunu söyledi kendi kendine. Bir emin olabilseydi, o zaman tam olarak ne yapması gerektiğine karar verebilirdi. /s. 229

Marie Belloc Lowndes, bu kitabı o dönemlerde yaşanan cinayetlerden, Karındeşen Jack’ten, esinlenerek kaleme almış. Bir ‘‘polisiye klasiği’’ olarak kabul gören Kiracı, gerilim dozu oldukça yüksek bir eser. Katil hakkında pek az bilgi sahibi olduğumuz ve işlediği cinayetlerden habersiz bir şekilde okuduğumuz Kiracı’da, tanık olduğumuz şeyler başka durumları çağrıştırıyor. Dönemin sosyoekonomik koşulları inceden eleştiriliyor. Kadınların neden cinayetlerin hedefi olduğunu ilmek ilmek dokumuş yazar. Geceleri alkol alıp sarhoşluk halinde evlerine giden, o anda kendilerinden başka kimseye bir zararı olmamış bu kadınların öldürülmesi çok acı bir tablo. Yorumlanması önem arz eden bu resim neyi yansıtıyor peki? Erkeklerin barlardan çıkıp öldürülmediği ama kadınların ölmeden önce ki son saniyelerinde dehşeti yaşamalarının sebebini sorgulamak; şu an günümüzde başına bir sürü kötü şey gelen kadınları ‘‘gecenin bu saatinde ne işi varmış o zaman’’ diye yargılamakla aynı şey bana kalırsa. O zaman sonuçlara bakalım. Neden öldürüldü diye sormak yerine öldürülenin masum bir insan, bir kadın olduğunu düşünelim ilk önce.

Bunting çiftinin günlerce kuşkularında boğulmayı tercih etmeleri ve evlerine girip çıkan dedektifle kiracı hakkında neredeyse hiçbir şey konuşmamaları, beni oldukça irrite etti bu arada. İnsanların aç kalmamak ve geçinmenin zor koşullarına tekrar dönmemek için verdiği çabaları, vicdanları görmezden gelebilmiş midir sizce?

“Makul düşünürsek, onu ele vermeyecek insan yoktur -başkalarının iyiliği için değilse bile kendi iyiliği için. Böyle bir yaratığı kim evinde barındırır ki? Onunla aynı çatı altında olmak bile başlı başına bir tehlike!” /s. 107

Annesi İngiliz bir feminist, babası da Fransız bir avukat olan yazarımız, İngiliz bir yazar olarak biliniyor. Babasının erken ölümü nedeniyle de olabilir. Londra’da doğuyor ve Fransa’da büyüyor. İngiliz ya da Fransız fark etmez, doğrusu muhteşem olan polisiye-gerilim türünde eserler kaleme alıyorlar. Arthur Conan Doyle, Agatha Christie, Maurice Leblanc ve daha birçoğu gibi… Christie demişken de onun meşhur Belçikalı dedektifi Hercule Poirot, Lowndes’in yarattığı bir karakterden esinlenerek ortaya çıkmış: Fransız dedektif Hercules Popeau. Ama biz Christie’nin ünlü dedektifini daha çok okuduk ve tanıdık. Belki de bunun nedeni, Lowndes’in, bir suç yazarı olarak görülmeye sıcak bakmamasıdır. Neden onun kadar bilinmiyor anlayamadım, çünkü Christie’den farklı olarak ‘‘psikoloji’’ daha ön planda hissediliyor. Cinayetlere dair bilgiler de hiç yok gibi bir şey. Günümüzde psikolojiye olan alaka da belli. O dönemlerde pek ilgi çekemedi sanırım. Şimdi eserleri dilimize çevrilse onu okuyacak çok insan olur bence. Biri de ben.

Kiracı, 1927’de Alfred Hitchcock tarafından sinemaya uyarlandı. Başka yönetmenlerin farklı tarihlerde filmleri de var. Opera ve radyo draması da yapılmış. İnsanlar oldukça etkilenmiş görünüyor. Ben sadece okumakla birlikte, yazarın bu etkileşime dahil oldum, filmleri izlemeyi de düşünmüyorum. Korku, gerilim gibi şeyler izlemek benlik değil :slight_smile:

Polisiye klasikleri dizisinden çıkan kitapları okumaya ve yorumlamaya devam etmeyi düşünüyorum. Farklı ve hoş bir deneyim oldu bu kitabı okumak; güzel bir başlangıçtı.

İncelememi yayımladığım platform: Wannart

22 Beğeni

Elinize sağlık. Polisiye eserler çok ciddiye alınıp böyle değerlendirilmiyor dünyada.
Sizin incelemeniz çok güzel olmuş farklı farklı konulara değinmişsiniz.

Ben polisiyenin doğuşunda Fransız Vidocq’un çok etkisinin olduğunu okumuştum. Kendisi öncesinde bir suçlu, sonrasında Fransız Ulusal Polis Teşkilatını ve ilk özel dedektiflik bürosunun kurucusu. Vidocq, ilk polisiye roman kabul edilen Morgue Sokağı Cinayeti için Allan Poe’ye ilham oluyor. Poe ise Conan Doyle ve Agatha Christie gibi isimlere :slight_smile:

5 Beğeni

Güzel yorumunuz için çok teşekkür ediyorum öncelikle. :slight_smile:

Vidocq’u ilk kez duyuyorum, Poe’ya ilham olduğunu da bilmiyordum. Yeni bir şey öğrenmiş oldum :slight_smile:

Morgue Sokağı Cinayetleri’ni okumuştum, çok güzel bir parça :sparkles: Allan Poe, Amerika edebiyatında eserler ürettiği için kendisine yazımda değinmedim ama size katılıyorum bu konuda.

4 Beğeni

Manifold : Space (Manifold #2)

Zamanında ilk kitabını etkinlikle okuduğumuz (Okuma Etkinliği - Manifold: Time) üçlemeye yine beyin yakacak, ufuk açacak fikirlerle dolu olduğu umuduyla başladım, ve kesinlikle hayal kırıklığına uğramadım. :slight_smile:

Stephen Baxter üçleme olarak yazmış olsa da her kitapta Fermi Paradoksu’na farklı bakış açılarıyla cevap vermeye çalışmış, o yüzden Manifold: Space ilk kitap ile aynı karakterleri içerse de bağımsız. Buradan sonrası bol miktarda sürpriz bozan içeriyor!

Baş kahramanımız (kitabın sonlarına dek ne kadar kahraman olduğu tartışılabilir olsa da yazar noktayı koyuyor. :saluting_face: )Reid Malenfant ilk kitaptaki “Elon Musk” havasından sıyrılıp bu defa veteran, emekli olmuş bir astronot rolünde çıkıyor karşımıza.

2020 yılındayız, ama bildiğimiz dünyadan biraz farklı. Kaynakların tükenmeye başladığı, güç dengelerinin değiştiği, teknolojinin biraz daha gelişmiş olduğu bir 2020 manzarası var karşımızda. Neden olduğu anlatılmasa da Amerika için işler bir noktada iyi gitmemeye başlamış, uzay yarışında geri kalıp pes etmiş, ay Japonlar tarafından kolonileştirilmeye başlamış ve Avrupa Uzay Ajansı bile NASA’dan çok daha güçlü durumda. Aydaki Japon şirketlerinden birinin finanse ettiği bir araştırmacı olan Nemoto, Asteroit Kuşağı’nda olağan dışı kızılötesi ışık kaynakları gözlemleyince Malenfant’ı aya davet edip evrende yalnız olmadığımızı ispatlıyor. Sonrasında dünya bir süreliğine ayağa kalksa da daha buraya gelmelerine çok var diyerek umursamazlığa vuruyor işi. Özel bir girişim devletlerin yapamadığını yapıp kuşağa insansız bir sonda gönderse de Malenfant bunun yeterli olmadığına ikna olup ne yapıp ederek kendinin de Gaijin(Japonca’da yabancı demek)'lerin yanına gönderilmesini sağlıyor. 70’li yaşlarında olsa da yaşam uzatma tedavilerine bol para gömen abimiz bedenen 40larında bir delikanlı olarak yolculuğa başlıyor. Oraya vardığında ise ilk kitapta da yer alan portallardan birine rastlıyor ve merakına yenik düşüp içine giriyor.

Burada kitapta bol bol karşımıza çıkacak olan zaman genişlemesi konseptini mantıklı bir şekilde açıklıyor yazar. Teleportasyon söz konusu olsa da, kişi ya da nesne için zaman geçmese de veriye indirgenen objenin gittiği noktaya ışıktan daha hızlı varamayacağı açıklamasıyla ana temamızın temeli atılıyor, zaman atlaması. 2020 yılında başlayan kitap atlamalarla 8800’lerde sona eriyor gibi yapıp -burası biraz da yoruma bırakılmış olsa da- milyarlarca yıl sonrasında bitiyor.

Bu yıllar boyunca bir kaç farklı povdan hem başka uzaylıların, hem de insanlığın hayatta kalmak uğruna yaptığı şeyleri görüyoruz. Triton’a yollanan Aborijinlerin kolonisi gezegen tahminlerinden daha soğuk olduğu için yok olmak üzereyken Nemoto’nun daha ufak bir uyduyu Triton’a çarptırarak donuk olan okyanusu eritme planını mesela, bin yıl kadar sonra ise okyanus tabanındaki madenleri çıkarmak için gönüllü olarak genetik modifikasyondan geçip yunus benzeri canlılar haline gelmiş olan bir grubun zamanla insanlıktan tamamen vazgeçmesini, ve yüzeydekilerin onları haşere olarak görmeye başlamasını anlatıyor bize yazar. Ay yüzeyinde bulunan bir kaya türünün aslında bilinçli bir canlı türü olduğunu, her birkaç yüz milyon yılda bir çoğalarak seyrelip yok olmaya başladığını, sonrasında ise zaman akışını tersine yaşayarak aslında kurtuluşa doğru zamanda geri ilerlediklerini okuyoruz. Bir nötron yıldızının çevresinde o yıldıza taparak yaşayan uzaylı ırk da var, Gaijinler tarafından yeniden yaratılan Neandertal ve diğer eski insanlar da. Hatta bir ara ana karakterimiz Neandertallerin arasında yaşıyor.

Satır satır anlatasım var aslında ama bazı örnekler vermekle yetineceğim. İlk gelen uzaylılar - Gaijinler- filmlerde hayal ettiğimiz gibi değiller, ne görünüş ne de davranış olarak. Dünyaya bir miktar teknoloji yardımları olsa da bu yardımlar dünya ekonomisinin çökmesini hızlandırıyor, insanlık yavaş yavaş yok oluşa yaklaşırken bunu durdurmak için hiç birşey yapmıyorlar. İnsanların uzaylıların varlığına verdikleri tepkinin zamanla nasıl değiştiğini okumak çok güzeldi. Ayrıca Gaijinler dinler konusunda çok meraklılar. Bir şeyi anlamaya çalışıyorlar ama ne olduğunu da yine sonlara kadar öğrenemiyoruz.

Venüs’e giden karakterlerden birinin gözünden uzun uzun Venüs coğrafyası dinliyoruz bir ara, sonra yazarın en başarılı olduğu şey olan harika fikirlerden biriyle daha karşılaşıyoruz; tüm gezegeni çepeçevre saran bir kablo. Sekiz yüz milyon yıl önce Venüs’ün kaynaklarını sömürmeye gelmiş bir ırkın şu an ki asit dolu atmosferi yaratmak için gezegeni kablodan bir ağ ile kaplayarak güçlü bir manyetik alan yaratıp iklimi değiştirmesini anlatıyor yazar. Ve o bölümde Fermi Paradoksu’na ait bir açıklama yapıyor. Tüm sistemlerin sonsuz bir döngü halinde hasat edildiğini, bu sırada o sistemdeki canlıların yok olduğunu, gezegenler zamanla iyileştikçe canlıların yeniden ortaya çıktığını ve bir sonraki hasata kadar hayatta kalabildiğini söylüyor Nemoto. Bu yüzden yeni bir kolonizasyon dalgası gelene kadar etrafta hiç uzaylı göremiyoruz diyor.

Ay kolonisinin maden yokluğundan dolayı yavaşça teknolojisini kaybetmesini, vücutlarında ağır metaller biriktirerek medeniyetlerini yeniden başlatma hayaliyle yaşadıklarını, öldüklerinde bedenlerini sıvılaştırarak en yakınlarına içirip korkunç bir şekilde o metalleri biriktirmeye devam etmelerini de anlatıyor yazar.

Bu yazdıklarımdan daha da fazla sayıda çarpıcı fikri içeriyor roman. Okuması kolay değildi, bahsedilen olayları her yönden sindirerek okumaya çalıştım ve zamansızlıkla da birleşince çok uzun sürdü bitirmem. Ama elimden gelse herkese okuturdum. İnsanlığın -uzaylılar kısmını dahil etmeden bile- yaşayabileceği olası bir gelecek ve özellikle de zaman dediğimiz şeyin kozmik ölçüde kapsamı hakkında aydınlatıcı bir deneyimdi, tıpkı ilk kitap gibi. Bir kaç alıntı da bırakmak istiyorum.

She smiled at them coldly. “I heard that in Spain and France people have gone back to the caves, where the art still survives from the last Ice Age. And they are adding new layers of painting, of the animals they see around them. Maybe it was all a dream, do you think? The warm period, the interglacial, our civilization. Maybe all that matters is the ice, and the cave.”

The shortness of human lives, she thought. Our curse. Every generation thinks it is immortal, that it has been born into a world that has never changed, and will never change.

Her translator suite was essentially Gaijin. How ironic that seventeen centuries after the Gaijin came wandering unannounced into the asteroid belt, humans should need alien technology to talk to each other.

Edebi olarak 7/10, bilim kurgu okurları için ise 11/10.

18 Beğeni
  • Jenerik, anlamsız isim :white_check_mark:
  • Tamamen yabancı dilde mesaj :white_check_mark:
  • Dümdüz yapay zeka’ya yazdırılmış gibi duran mesajlar :white_check_mark:
9 Beğeni

Yanıtınız için teşekkürler.
Dil bilmediğim için yazdığınız metni çevirmek zorunda kaldım, zahmet verdiniz, sağ olun :sweat_smile: Bir de insansı gelmedi mesajınız, burası insanların birbiriyle iletişim kurduğu ve Türkçe yazıp çizdiği bir alan. Bence bunu dikkate almalısınız. Türkçe yazdığım incelemeye de Türkçe cevap almak daha hoş olurdu :cherry_blossom:

7 Beğeni

11/10 bk puani iştah açıcı. İthaki Uzun Dünya serisini basmaya başlarsa belki bunları da basar Baxter’ın telifini alınca. Basmazsa okurum.

Asıl konuya geleyim. Peki sırada ne var şimdi?

2 Beğeni

Konu ilgi çekici. Umarım bir gün Türkçeye çevrilir. Gördüğüm kadarıyla Baxter üretken bir yazar. Kitaplarının dilimize kazandırılması çok güzel olurdu.

3 Beğeni

Carl Sagan’dan okuduğum ikinci kitap oldu. İlki Broca’nın Beyni’ydi. Fakat Mesaj kurgu bir romandı. Mesaj’ın filmini daha önceleri izlediğimi sanıyorum ama izlememiş de olabilirim. O yüzden izlediysem de tekrar izleyeceğim. Böylelikle güzel bir film ve kitap karşılaştırması yapmış olurum.

Gelelim kitabımıza. Mesaj’ın konusu isminden de anlaşılacağı üzere ilk temas üzerine kurulu. Bebekliğinden gençliğine kadar hayatını kısa kısa okuduğumuz Arroway bir gün rastlantısal olmayacak bir şekilde bir sinyal alır. Sinyaller asal sayılardan oluşmaktadır. Daha sonrasında ise maceramız mesajın çözümü ve makinenin yapımı derken bilimsel ve dinsel çatışmanın ortasına hızla bir giriş yapar. Açıkçası benim en çok haz aldığım kısımlar bu kısımlardı. Carl Sagan’ın da iki karşıt tarafı tarafsız bir şekilde yorumlaması bence her iki tarafı da memnun edecektir.

Mesaj’ın bilim yönü mü yoksa kurgu yönü mü ağır basıyor diye sorabilirsiniz. Buna cevabım ‘‘iki yönüyle de muhteşem bir bütünlük vardı’’ olur. Ama Carl Sagan’ın bilimsel kimliği kendini daha çok hissettirmiş olabilir. Bunun dışında kurgusal yönü de bazı sorunlara verilecek cevabın çokluğuyla yadsınamayacak kadar iyiydi. Keşke daha çok kurgu roman çıkarsaymış Carl Sagan.

Bir söz de Say yayınevinin özensiz editörlüğüne etmek isterim. Kitapta o kadar çok harf ve kelime hatası var ki anlatamam. Ekstra olarak çeviri konusunda bir bilgim olmasa da çeviride de sorun olduğunu düşünüyorum.

Her neyse. Yine de benim için harika bir okuma süreci oldu. Bilimi ve bilimkurguyu seven herkesin mutlaka okuması gereken eşsiz bir eser.

9/10

19 Beğeni

Tam da bunu soracaktım ki değindiğini gördüm. Çünkü bugüne kadar bu kitabı almayışımın nedeni çeviri konusundaki olumsuz eleştirilerdi. Ne dersin her şeye rağmen kitap alınır mı?

Filmini yıllar önce izlemiştim bu arada.

3 Beğeni

Bence her şeye rağmen alınır. Hikayesi oldukça sürükleyici.

4 Beğeni

Yahu bu yeni nesil yayın evlerinin hepsinde var bu sorun. Bende Karpanokudum bir kac tane. Bilmiyorum belki cok yeni yayinevleri degillerdir ama rezalet islere imza atiyorlar. Ulan hadi ceviri berbat bir kisi de alip okumuyor mu?

2 Beğeni

Becky Chambers’tan To be taught, if fortunate’ a ne dersin? Novella, Chambers’ın yazım tarzını da çok severim ben.
Birinin basmasına ihtimal vermiyorum ben, bk okuru arasında bile biraz niş bir kitleye hitap ediyor, bence fırsat bulunca oku sen. :smiling_imp:

@Blackheart Her kitabı başarılı bulunmasa da çarpıcılık anlamında çok iyi bir yazar. Ben bir cümleyle şunu anlatıyor diyorum ama misal Venüs’ün yüzeyini tasvir edişi bile 10 sayfadan fazladır. Eksikparça satış yapabilse belki diyeceğim.

İzmir fuarında April yayınevi yetkilisine bk açlığımızdan bahsettim, planları varmış yeniden denemek için bu arada. Basın yeter dedim. :sweat_smile:

5 Beğeni

Hocam birkaç kere konuşuldu. Mesaj kitabı Mehmet Harmancı çevirinde direkt yanlış çeviri, eksik metin gibi daha ilk sayfada başlayan çok ciddi sıkıntılar var. Keşke denk gelseymişsiniz.

Bu bir eleştiri değildir, “çeviri” eleştirilir, burada net şeyler var. Almayı düşünen üç kere düşünsün derim.

4 Beğeni

Çeviride net bir sorun olduğu belli zaten. Ama okuduğuma pişman değilim. Daha iyi bir çeviriyle gelirse kesinlikle yine okurum. Merak edenlere de alabilirler diyorum halâ. :slight_smile: Tabii benim gibi çeviri konusunda çok takıntılı değillerse.

4 Beğeni

Çeviri Mehmet Harmancı’ymış :grinning:. Şimdi siz yazınca baktım, iyi ki yazmışsınız. Ben Mehmet Harmancı’dan uzak durayım. Teşekkürler.

4 Beğeni

Chambers’a bakalım o zaman. Novella sonrası Küçük Öfkeli Gezegen’deki dostlarla hasbihal ederim neymiş dertleri bakalım.

Valla belli olmaz Kings of the Wyld’ da işe yaradı bu :smiling_imp: tavsiye belki Manifold’da da işe yarar.

April dönsün piyasaya yeter ki ben ne basarsa alırım bilim kurgu adına. Mekanik’in devamı da gelir mi dersin?

2 Beğeni

Bu kitaptan uyarlanan filmde çok iyidir. Bir ayna sahnesi vardır, her defasında beni mest eder.
Tavsiye ederim.

2 Beğeni

Evet, ben çok büyük hevesle almıştım, okumayı çok istemiştim. Keşke düzgün bir çeviriyle gelse de okusam diyorum. :smiley:

2 Beğeni

Küçük Öfkeli Bir Gezegene Yolculuk çok güzeldi, bahaneyle bir ara devamını da okumam lazım. :heart:

Totem diyosun yani, hadi bakalım, bassın biri çekiliş yaparım forumda valla.

Anlayabildiğim kadarıyla satış yapacak bir bkya karar vermeye çalışıyorlar, Mekanik zor gibi. Instagramdan falan da yazıyım bk istiyoruz diye, kalabalık sansınlar. :face_with_hand_over_mouth:

Sen de İthaki’ye pres yapıyorsun görüyorum, cevap da vermiyor keratalar “yhaa çok güzel bu seri, bayıldımmmm kalp kalp kalp canım ithakim” yazmayınca.

Becky ablaya başlıyorum o zaman, konuyu da açarım, belki @M3rett0 da katılır.

4 Beğeni