Çok az dipnot var toplan 6-7 adet google bash vurdum bende bazen amma hikaye bazı terimleri acikliyo
Ben yazarın basılan diğer iki kitabını okumuştum. Bazı öyküleri anlaşılır olsa da çoğu öyküsü karmaşık ve yabancı terimlerle dolu bir atmosfere sahipti. Yayınevi’nin de tüm bunlara rağmem dipnot kullanmaması olumsuz bir durumdu. Çevirideki sorunlar ve editöryal hatalar da tuz biber olmuştu.
Bu arada ikinci kitabı da yarım bıraktığımı söyleyeyim. Öyle bir duruma gelmiştim ki artık kafam kaldıramıyordu.
Çekilmeyecek durum değil yani. Bilgi için teşekkürler. 
“Bazı öyküleri anlaşılır olsa da çoğu öyküsü karmaşık ve yabancı terimlerle dolu bir atmosfere sahipti.” Bu yorumunuza yazar ve yayınevi ile beraber olan 10 sayfalık maceram sonucunda katılıyorum. Ancak yinede denemek istiyorum. Hard sci-fi benim yumuşak karnım. Çeviri ve editöryal sorunlar içinse yapacak bir şey yok
Bunun da bir şekilde altından kalkabilirim neticede ortaokulda 6:45’ten Hobbit okumuş adamım…
Yani aslında şu da var baktım yarıya kadar sarmadı elveda Keşif Uzayı.
Benim de merak ettiğim bir seri umarım yarıda bırakacak kadar karmaşık değildir Keşif Uzay’ı. 
Ben de bu kitabı (ve de seriyi) merak ediyorum aslında. Temmuz’un sonunda 2 hafta izne ayrılacağım. Çok sıkı bir okuma yapmayı düşünmüyorum izinde. Aklımda olmayan bir kitabı mı bitirsem acaba diye düşünürken aklıma bu kitap gelmişti. Rama’ya girişmeyi düşünüyordum, yavaş yavaş okuyarak iki haftada bitiririm diyordum da, acaba keşif uzayına mı kaydırsam planımı?
Bilemedim valla 
@SJack o zaman rama’da karar kılayım
Bu kitabı da ileride okuma listeme ekleyeyim
(manipüle olmaya da pek hazırmışım
) Teşekkür ederim yorum ve öneriniz için.
Bence siz Rama serisine başlayın eğer tüm kitaplar mevcut ise. Serinin ilk kitabı yeni basılmış bir seriye başlamak sizin için iyi bir seçim olmaz.
Nedense okumak şimdiye kısmet oldu. Filmlerin yarattığı karmaşadan uzak, hikayeyi farklı anlatıcıların gözünden, mektuplaşma ve notlar olarak anlatan bir hikaye. Meşhur Kontumuz, filmlerde anlatıldığı kadar çok da sevimli ve karizmatik bir karakter portresi çizmiyor.
Silo, Hugh Howey
Alışana kadar ilk 150 sayfayı 3 günde okudum (uzun zamandır ilk defa bilimkurgu okuyorum). Ordan sonra zaten kopamadım kitaptan. Bugün son 150 sayfayı okuyacağım. Toplam 6 günümü almış olacak. Diğer 2 kitabı daha kısa sürede okurum büyük ihtimalle. Yazar güzel bir evren yaratmış. Bilimkurguya iyi bir giriş oldu açıkçası. Ardından Hiçi serisi, Değiştirilmiş Karbon serisi ve Dune serisi var.

David Eddings - Saklı Şehir / Tamuli Üçlemesi 3. Kitap
Harika bir üçlemenin finaline başladım sonunda. Kitap yine bildiğimiz David Eddings tarzında; kurgusu yada konusu gayet sıradan olsa da karakterlerinin şeytan tüyleri sağ olsun eski dostlarla vakit geçiriyormuş gibi sıcak bir his veriyor size okurken. Şeytan tüyü dememin sebebi kitaptaki neredeyse tüm karakterlerin kusurları es geçilmeden gerçekçi bir biçimde tasarlanmış ve tasvir edilmiş olması. Onları oldukları halleri ile kabullenip seviyorsunuz (ya da ciğerlerini sökmek isteyebiliyorsunuz.
).
Tamuli ve öncülü olan Elenium üçlemelerinin daha bilinen Belgariad ve Malloryon serilerinden biraz daha ciddi bir havası var, bu yüzden onlardan sonra okunması tümünden daha fazla zevk almanızı sağlayabilir. Baskısı olmasa da hala makul fiyatlara kolayca bulunabilen bir seri aynı zamanda.
Tüm fantastik kurgu severlerin bir şans vermesini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.
Joseph Campbell & Bill Moyers - Mitolojinin Gücü’ne başlıyorum. Bildiğimiz düzyazı formatında değil. 1985 ve 1986 yıllarında yayınlanan bir TV programı için ikili arasında gerçekleşen diyaloğun metini.

The Black Company Chronicles’ın ilk üçlemesinin son kitabı olan The White Rose’u geçen hafta okudum. İlk yarısı biraz tutuk geçse de ikinci yarısı gayet iyiydi.
Bu kitapta, önceki iki kitapta olan olayların geldiği son nokta çerçevesinde olaylar sonuçlanıyor. Aslında tam da beklediğim/hayal ettiğim gibi sonlandı bu üçleme. Farklı bir şey olsaydı büyük ihtimalle ufak bir rahatsızlık olurdu içimde, ama olmadı.
Bununla birlikte bu seriye grimdark deniyor ama pek de bir grimdark özelliği göremedim ben. Askeri fantastik (military fantasy) demek daha doğru olur ki askeri manevralar da öyle çok fazla değildi. Ayrıca koca birlikte hep aynı 3-5 kişi üstünden olayların ilerlemesi de çeşitliliği biraz azaltıyor gibi geldi.
Kitapta Croaker’ın birinci tekil şahıs olarak anlatılıp, diğer olayların üçüncü tekil şahıs olarak anlatılması güzel olmuş, ben beğendim. Ayrıca bazı karakterlerin derinliğine inme konusunda da Cook bence iyi iş başarmış.
Spoiler vermeden daha fazla ne yazılır bilemedim. Daha önce sanırım hiçbir inceleme ya da yorum yazmadığım için biraz zor geliyor bu iş ama elimden geleni yapıyorum. Bir de okuduklarımı unutma problemim var (bunun için başlık da açmıştım). Acaba yabancı yorumları okuyup, kendi düşüncelerime en yakın olanları Türkçe’ye mi çevirsem? Ben bunu bir düşüneyim ![]()
Bu kitaptan sonra aslında Dune’a başlayacaktım hatta anket de yapmıştım bunun için. Ancak Kindle Unlimited üyeliğim sonlanmak üzere olduğundan ve üyeliğimi tekrar yenileyip yenilemeyeceğimi bilmediğimden ötürü, indirdiğim kitapları okumak istedim. Bu sebeple Paternus serisinin ikinci kitabı olan Wrath of Gods’ı okudum ancak size tüm seriyi anlatmak istiyorum. Özellikle mitoloji severlerin bayılacağı bir seri olduğuna şüphem yok.
Paternus 3 kitaptan oluşuyor, üçü de çıkmış durumda. Sonuncu kitap daha geçen haftalarda çıktı. Ben de şu anda 3. kitaba başlamış durumdayım.
Paternus, aklınıza gelebilecek neredeyse tüm mitolojik unsurları birleştirmeyi çok güzel başarabilmiş bir seri. Başlangıçta sanki yazar bilgileri üstünüze üstünüze atıyor gibi gelse de (information dump), zamanla stile ve isimlere alışınca hiçbir problem kalmıyor. İlk kitabın yüzde 25’lik kısmı bittikten sonra hiç bitmeyen bir aksiyon başlıyor. Taken filmi vardı Liam Neeson’ın, aynı o film gibi, konusu çok önemli/derin değil ama harika mitolojik ögeler ve aksiyon sahneleri ile çok keyifli vakit geçirtiyor bu seri. Bu kadar Tanrıyı bu kadar güzel ve akılda soru kalmayacak şekilde birbirine bağlamak gerçekten zor iş ve Dyrk Ashton bunu layıkıyla başarmış. Hatta goodread yorumlarından birisi şöyle:
If you like Greek mythology, read this book
If you like Indian Mythology, read this book
If you like Norse Mythology, read this book
In short, if you love mythology as I do, read this book because it is a mix of all mythologies!!!
Yukarıdaki Goodreads yorumunun tamamı ve görseller için Link
Kitabın bir başka güzelliği ise kitapta geçen Tanrılar’dan birisinin Türkiye’de olması
Spoiler olmasın, nerede ve hangi Tanrı olduğunu yazmayacağım ama yazar ülkemizi güzel araştırmış. Hatta bir yerde “yaprak sarmasi” yemeğini Türkçe olarak yazmış. Kendisiyle de konuştum, aklına Türkiye’nin nereden geldiğini sordum. O da araştırmaları sırasında ilgili yeri gördüğünü, görür görmez de Tanrılardan birisi için mükemmel bir yer olduğunu anladığını söyledi. Ben de ülkemle ilgili böyle şeyler okumak ve duymak çok güzel diyerek teşekkür ettim ![]()
Bu kitabı Kindle Unlimited üzerinden bedava okuyabilirsiniz. Üyeliğiniz yoksa deneme üyeliğini 3 aylığına açabilirsiniz. Bu sayede 3 kitabı da okuma şansınız olur. Kitabınn İngilizce seviyesi de çok rahat okunabilir düzeyde. O konuda da hiçbir endişeniz olmasın, su gibi akıyor kitap.
Örnek olması açısından kitapta geçen Tanrıların bir kısmı şöyle ![]()
- Zadkiel
- Molossus
- Ao Guang
- Baphomet
- Idimmu Mulla
- Prathamaja Nandana
- Matunos
- Tanuki
- Mokosh
- Aterion
- Arges
- Samson
- Shaitan
- Wepwawet
- Surma
- Cu Sith
- Merlin
- Sir Galahad
- Tengu-Andrealphus
- Odin
- Ganesh
- Isis
- Freyja
- Naga
- Kali
- Akhu
- Quon Kiang
- Azh
- Anubis
- Sekhmet
- Leon
Şu da pek fazla olmayan görsellerinden birisi:
Bir an siz de forumu bıraktınız sandım, korkmuştum 

Bayadır görünmüyorsunuz valla
Elinize sağlık inceleme için.
Böyle düşündüğünüz için samimi olarak teşekkür ederim. Bir ara bıraksam mı dedim (doku uyuşmazlığı var gibi hissediyordum) ama sonra bırakmak çözüm değil diye düşündüm.
Ayrıca, bu forumda kitaplar üzerinde konuşmaktan keyif alıyorum. Benden fazla okuyanları gördükçe kendim de şevke gelip daha fazla okumak istiyorum. Hiç bilmediğim/duymadığım kitapları görmek, incelemelerini okumak büyük haz veriyor. Bu zevklerimden de durduk yere mahrum kalmak istemedim. Forum yönetimi gönderene kadar buralardayım şimdilik
(Ama etliye sütlüye karışmadan, gördük ki hiç kimseye hiçbir faydası yok)
Beğenmenize sevindim.
Grimdark yönünü Steve Erikson açıklasın:
The thing about Glen Cook is that he single-handedly changed the field of fantasy — something a lot of people didn’t notice and maybe still don’t. He brought the story down to a human level, dispensing with the clichés and archetypes of princes, kings, and evil sorcerers. Reading his stuff was like reading Viet Nam war fiction on peyote.
Günümüzde grimdark deyince bol ölüm, küfürlü dil ve işkence akla geliyor; ama türün başlangıcı için iyilik adına savaşmayan karakterler yeterliydi. Yıllar ilerledikçe serinin devam kitaplarının tonu da günümüzdeki grimdarka yaklaşıyor: ani ölümler, psikolojik sorunlarla uğraşan karakterler vs. Örneğin; üçlemenin peşine okuyabileceğiniz Silver Spike serinin en grimdark kitaplarından.
Paternus’u da listeme ekledim. Canımın aksiyon çektiği bir ara okurum.

Bu başlığa (Amacına uygun olarak) ilk defa yazıyorum, o da bu kitaba nasipmiş.
Heroes Die bundan neredeyse 22 sene önce çıkmış, ama değeri ancak hala anlaşılamamış bir kitap. Konusundan, kapak görselinden Conan veya Elric gibi ‘’ Kılıç ve Büyü’’ türünde, daha çok B-sınıfı olarak nitelenen fantastiklerden olduğu düşünülebilir ancak özünde fantastik hatta aksiyon filmi kahramanlarının deconstruction’ı olarak nitelenebilir. Lakin kitabın bu denli zamanının ötesinde olması WoT’tan özenmeyi abartmış, basbayağı aparılmış kitapların piyasayı domine ettiği o dönemde inanılmaz derecede göz ardı edilmesine neden olmuştur.
Forumun şu son günlerdeki gergin havasını pek de yumuşatmayacak ama kitap hakkındaki görüşlerimi daha iyi anlatmamı sağlayacak bir konuya değinmek istiyorum izin verirseniz:
Kitap hakkındaki görüşlerimi yazmadan önce sevgili forumdaşlardan daha önce kitabı okuyan var mıdır diye arama kutusuna sihirli sözcükleri girdim. Sonunda görüşlerimi yazmama sebep olacak derecede beni dumur eden yorumla karşılaştım.
Tabiki de yorumu yazan kişinin görüşüne şiddetle karşı çıkıyorum ve kitabın ‘‘Bunlara sıra gelene kadar’’ denip geçiştirilebilecek bir kitap olmadığını birkaç maddeyle anlatmak istiyorum:
-
Kitabın ana karakteri Harry\Caine (Neden iki isminin olduğuna ileride değineceğim) ‘‘noble barbarian’’ dediğimiz modelin hem çok başarılı bir örneği hem de bir nevi antisi. Conan gibi biri ne kadar bir barbar olsa da dosta güven düşmana korku veren bir karakterdi. Caine ise düşmana, dosta hatta okuyucuya ikinci duyguyu aşılıyor. Yazar şiddetin, öfkenin tek taraflı bir his olmadığının farkında ve okuyucuya da bunu geçirmek için elinden geleni yapmış. Bu yazarın vahşi diliyle de birleşince Caine’in her karşılaşmasında adrenalin patlamasının getirdiği zevkin yanında tedirginlik de duydum.
-
M. Stover dövüş sanatları konusunda iyi eğitimli biri, bu yazımına da yansımış. Kitap belki de gördüğüm en iyi aksiyon sahnelerine sahip.
-
Daha önce de bahsettiğim gibi grimdark türünün öncüsü. Caine alıştığımız kahramanlardan ne kadar farklı, ama bir o kadar da gerçekçi ise baş kötümüz Mael’Koth da alıştığımız kötü adamlardan o kadar farklı. Yüzüklerin Efendisi’nde Sauron’la güç yüzüğü arasında hiçbir engel olmadığını düşünün. Ortaya pek iyimser bir tablo çıkmayabilir ancak burada bir farklılık var: yöntemleri her ne kadar tartışılabilir olsa da Mael’Koth davasında sonunua kadar haklı. Ortada net bir iyi-kötü ayrımı yok yani.
Bu kadar paragraftan sonra kitabın içeriğine ancak geçebiliyorum,alıntıladığım kişinin yaptığı gibi görmezden gelinebilecek bir kitaptan o kadar uzak yani.
Kast sisteminin sınıfları betondan duvarlar misali ayırdığı distopilk gelecekte dünyamıza paralel fantastiik bir evren bulunur. Eğlence sektörü hemen işe el atarak aktörleri çeşitli maceralara çıkmaları için bu evrene adeta ışınlar. Ana karakterimiz hafif kısa, yarı Hintli Harry Michaelson da bu evrende Dünyanın en ünlü aktörü Caine olarak maceralarını sürdürmektedir. Yine kendisi gibi aktör olan karısı son macerasında kaybolunca onu kurtarmak için son bir maceraya çıkar.
Konusu, kapağıyla birleşince ağızda kekremsi bir tat bırakıyor, hatta anime izleyicileri isekai türünü ne kadar hor görüyorsa bu kitaba da aynı muameleyi uygulamışlardır benzer konudan doalayı. Ama yazarın amaçlarından biri de budur zaten. Deconstruction’ı Kadim Kanunlar gibi kafaya kürekle vururcasına yapmak yerine daha çok hissettirerek yapmak istemektedir. Yani kitabın tüm aksiyon filmi klişelerine, fantezinin basmakalıplarına söyleceklerini görmezden gelip keyifli bir okuma yapılabilir yine. Gerçek dünya, benzer yapıtlardan alıştığımız gibi karakterin öteki dünyaya geçmesi için zemin hazırlayıp daha sonra unutulmak yerine hikaye üzerinde paralel evren kadar önemli bir etkiye sahip olsa da yazar için bir araç aynı zamanda. Biz nasıl aksiyon filmlerini izliyor, fantastik kitapları tüketiyorsak kitaptaki izleyiciler de aktörleri izliyor. Yani bir ölçüde izleyiciler biz okuyucuları temsil ediyor, kendimizi üçüncü bir gözden görüyoruz. Kahramanın sevdiğini kurtarmak için her şeyi yapabilecek olması, kötü olma pahasına kötü olan antagonistler ve benzeri pek çok basmakalıbın özünde ne kadar ahmakça olduğunu daha iyi anlıyoruz. ‘‘Affedilmeyen’’ filmini izlemiş olanlar neden bahsettiğimi daha iyi anlayacaktır. Ardından kitap boyunca ağzı açık bırakacak gelişmeler, bu basmakalıpları neden bu kadar sevdiğimizi bize bir kez daha hatırlatıyor.
Kitapta B sınıfı bir aksiyon filminde olan her şey var. Havalı ana karakter, öldürülmesi gereken kötü adam, kurtarılması gereken prenses… İlk ikisinden zaten bahsetmiştim, geriye kaldı ‘‘Damsel in Distress’’, Mario’nun prensesi, Superman’in Lois Lane’i, Caine’in Pallas’ı.
Tabiki de saydığım karakterlerden çok farklı bir konumda olan Pallas sadece bu klişeye gerçekçi bir pencereden bakmak için kullanılmamış, aynı zamanda Caine’e çok benzeyen bir karkater arkına sahip.Pallas; idealist, bir kahramandan yapması beklenen her şeyi yapacak, ahlak pusulası hiç şaşmayan ‘geleneksel bir kahraman’. Caine ise ‘‘Amaç, amaca ulaşmak için kullanılan yolları mübah kılar.’’ ilkesini benimsemiş, işine geldiği müddetçe ahlaki sınırlamalara uyan, artık medyada görmeye alıştığımız daha gri bir kahraman. Kitap boyunca iki karakterin yöntemleri, ideolojileri adeta çarpışma içinde. Yazar bu uyuşmazlığı bir ölçüde somutlaştırmış: Harry ve Shanna (Pallas’ın gerçek adı) evliliklerinin boşanma aşamasındalar! Başta ergence gelen kitabın başlığı işte burada anlam kazanıyor. Kahramanlar ölüyor: gerek idealistik gerek Makyevalist olsun hem gerçek anlamıyla hem de mecazi olarak kahramanlar ölüyor.
Bize de temposu hiç düşmeyen bir öykünün yanında tüm bunlara gerçekçi bir açıdan bakma imkanı veren Matthew Stover’a takdir ve teşekkür etmek düşüyor.
Son bir not: Heroes Die dört kitaplık bir serinin ilk parçası ama açık kapısız bir sonu var. Bu satırları yazarken ikinci kitaba başlamış bulunmaktayım ve ilk kitabın basit yapısının altındaki kompleks yönü çok daha ön planda. Otorite, şiddet, zenginliğin getirdiği ayrıcalıklar vb. konularda söyleyecek çok daha fazla şeyi var. Bu ilk kitaptaki meta anlatımı görmezden gelen okuyucuyu kötü anlamda şaşırtabilir.
“Kötü Kapaklı Güzel Kitaplar” konularında hep görüyorum bu kitabı. Kapak o kadar kötü değil diyeceğim ama 98’de değil de 70’lerde çıkmış gibi bir havası var.
Uzun zamandır listemde, en azından ilk kitabını okuyacağım.
Kurmaca mutfağının gizli tariflerini yazar olmak isteyenlerle paylaşmaktan zevk duyan bir öğretim üyesi aynı zamanda. Kurmacanın çok bilinmeyenli denklemlerini okuyucuya kurgu içerisinde çözdüren dahiyane bir yaklaşımı var. Kitaplarını okurken gazetelerin hafta sonu eklerinde verilen kare bulmacaları çözüyormuş gibi hissettiğiniz sayısız an oluyor. Bunun verdiği hazzı tecrübe etmesi bile keyifli.
Daha önce Murat Gülsoy’un Bu Filmin Kötü Adamı Benim romanına ilişkin düşüncelerimi sizlerle paylaşmıştım. Hatta bende yeri ayrı olan Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık kitabından aldığım notlardan üç ayrı blog yazısı çıkartmıştım. Üzerinden dört sene geçmiş olmasına rağmen zaman zaman döner o notlarıma bakarım. O kadar besleyici ve öğreticidir.
Özellikle bazı bölümler var ki, yazarın ortaya attığı soru işaretlerinin çengellerine tutunup yükselmek istiyor insan.
Murat Gülsoy üretken bir yazar. Yazarak düşünmeyi seven bir kişilik olması bu üretkenliğine yardımcı oluyordur diye düşünüyorum. Yazarak düşünürken aslında kendi kurgumuzu yazdığımızı şaşırarak fark ederiz. Murat Gülsoy bu şaşkınlığı üretkenliğe dönüştürecek disipline sahip bir edebiyatçı. Ben de yazarak düşünmeyi tercih eden birisiyimdir ama üretkenliğim ağustos böceğinden hallicedir örneğin.
Bunları neden anlattım peki size? Çünkü yazarın son romanı Ve Ateş Bizi Tüketiyor üzerine konuşmaya başlamadan önce genel olarak Murat Gülsoy edebiyatının benim için ne anlama geldiğini resmetmeye çalıştım. Bu pencereden bir değerlendirme yapacağımı bilmenizi istedim. Hazırsak Ve Ateş Bizi Tüketiyor üzerine konuşmaya başlayabiliriz.
Ve Ateş Bizi Tüketiyor Can Yayınları Etiketine Sahip
Öncelikle, ben romanın Can Yayınları’ndan çıkan Mart 2019 tarihli birinci baskı bir kopyasını okuduğumu söylemeliyim. Cem Alpen’in editörlüğünde, düzeltisini Ebru Aydın’ın yaptığı, mizanpajında Bahar Kuru Yerek imzası olan baskı, gerçekten iyi bir çalışma. Sanırım bütün kitap boyunca yalnızca bir yazım hatası gördüm. Onun dışında tertemiz bir iş çıkmış. Emeği geçen herkesin eline sağlık.
Aslında Murat Gülsoy edebiyatını takip eden okuyucular Ve Ateş Bizi Tüketiyor’da tanıdık bir hava hissedeceklerdir. Yazarın hemen her eserinde olduğu gibi yine akıcı ve samimi tanımlamalar usta işi betimlemelerle birleşmiş. Bir kez daha kendinizi romanın dünyasına kaptırmakta hiç sıkıntı çekmiyorsunuz. Özellikle romanın giriş bölümü çok iyi yazılmış. Kullanılan anlatım tekniği okuyucunun anlatıcı baş karakter ile duygusal ve ruhsal bir bağ kurma amacına hizmet eden bir yapıda tasarlanmış. O yeni bir şey keşfettikçe sanki biz de aynı şeyi deneyimliyormuşuz gibi hissediyoruz. Murat Gülsoy’un daha önceki eserlerinde de görmeye alıştığımız okuyucu ve karakterler arasındaki bu kuvvetli bağ, Ve Ateş Bizi Tüketiyor’da daha da büyük bir öneme sahip. İşin ilginç yanı, Murat Gülsoy’un hemen hemen her eserinde deneysel bir çalışma yapmaktan çekinmiyor oluşu. Okuyucuyu eserin dünyasına çekmek için kullandığı anlatım teknikleri hemen hemen tüm eserlerinde birbirinden farklılık gösteriyor. Yani bir romanın Murat Gülsoy romanı olduğunu kısa bir okumada anlayabiliyorsunuz ama daha önceki romanlardan ayrılan yönleri olduğunu da bir çırpıda yakalayabiliyorsunuz. Sanırım bu başarının altında verdiği kurmaca eğitim dersleri ve işin teknik kısmına da son derece hâkim oluşu yatıyordur. Bilirsiniz, müzisyenlerde de vardır bu durum. Bir şarkının kime ait olduğunu birkaç notada anlayabilirsiniz. Ama bir şekilde şarkıcının daha önceki şarkılarından ayrılan bir yönü de vardır bu yeni şarkının. İşte Murat Gülsoy’un eserleri de bunu barındırıyor.
Ve Ateş Bizi Tüketiyor gerçeküstü bir roman olduğu kadar, çıplak ayak toprağa değen de bir kitap. Tam olarak nerede olduğunuzu anlamak için çevirdiğiniz her sayfada bambaşka bir konumda bambaşka karakterlerle, geçmişin geleceğin ve bugünün kesişim noktasında buluyorsunuz kendinizi. Bu bilinmezlik kitaba daha çok bağlanmanızı ve sürükleyici bir romanda seyahat ettiğinizi fark etmenizi sağlıyor. Karakterin yolculuğunu, yaşadığı olayların sebep sonuç ve zaman ilişkilerini çözmeye başladıkça aldığınız haz katlanarak artıyor. Özellikle bazı bölümler var ki, yazarın ortaya attığı soru işaretlerinin çengellerine tutunup yükselmek istiyor insan.

Murat Gülsoy her eserinde farklı bir anlatım tekniği kullanarak bizi şaşırtmayı başarıyor.
Her Sayfada Farklı Duyguya Dokunan Bir Roman
Gizem, arayış, konumlandırma, ölüm, yaşam, yüzleşme, pişmanlık, ümit, veda, tanışma, aşk, ayrılık ve daha sayamadığım sayısız hissin sıralandığı, freni patlamış bir tren gibi ilerliyor Ve Ateş Bizi Tüketiyor.
Özellikle sona doğru iyice bulanıklaşan ve rüyaya doğru kayan kurgu, karakterin kafa karışıklığına sizi de ortak etmeye çabalıyor. Fakat eklemem gerekir ki; kitabın sonlarına doğru bazı okurlar kurgunun teklemeye başladığını düşünebilirler. Kitabın başlarında bir şekilde anlamlandırabildiğiniz olayların sayfaları çevirdikçe iyice soyutlaşması ve kafa karıştırıcı bir hal alması, finale doğru ilerleyen bir eserde anlaşılabilecek bir tutum. Fakat sanki bu geçişin üzerinde biraz daha uzun durulsa ve bu kısım biraz daha net çizilebilse bu eleştirilerin önü kesilebilirmiş.
Bir noktadan sonra kitabın ana dayanağı olan gizemin sislerin arasından yavaş yavaş çıkmasıyla ve tüm yaşananların iyice anlam kazanmasıyla bir rahatlama sarıyor okuyucuyu.
Özellikle sonlara doğru Tanrı ekseninde geçen diyaloglar ve tespitler ve sonrasında karşımıza çıkan gemi metaforu gerçekten harikulade yazılmış.
Ve Ateş Bizi Tüketiyor Murat Gülsoy’un ne kadar çok yönlü bir yazar olduğunu bir kez daha ortaya koymasının yanı sıra, formülü yazılabilir yapısı ile bir ders kitabı izlenimi de uyandırıyor. Çağdaş Türk edebiyatında bunu yapabilecek çok az yazar var. Onlardan birisi de Murat Gülsoy. Ve Ateş Bizi Tüketiyor’u mutlaka okumanızı ve kaybolan üst komşumuzu arayış sürecine dahil olmanızı öneriyorum.
Kitaptan Aldığım Notlar ve Altını Çizdiğim Yerler
1- Dışarıdan bakıldığında donuk bir adamım, oysa kafamın içinde düşünceler, hayaller alev alev… Ne yararı var? Bir mağaranın içinde yanan ateş ne kadar yumuşatabilir ki taşı?
2- Bazen neşelendiğimizde, dostlar arasında, beklenmedik bir mutluluk anında zamanın durduğu hissine kapılacaktık. Öyle zamanlarda ölüm korkak bir orman hayvanı gibi geleceğin karanlığına çekilecek, bizi rahat bırakacaktı.
3- Karısıyla kavga etmişler. Evden kovulmuş koskoca komutan. Gülüyoruz. Ne olur ne olmaz diye ben daha az gülüyorum.
4- İnsan bazen bir hikâyenin içinde sıkışıp kalıyor.
5- Bilmiyorum ama adamın yüzünde öyle huzurlu bir ifade vardı ki… Tüm kötü şeyleri geride bırakmış birinin mutluluğu… Bir de şaşkınlık, evet, bundan eminim. Şaşkındı. Tekrar mutlu olabileceğini fark eden bir insanın şaşkınlığı.
6- Geleceğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yok. Ama yine de fotoğraf çektirirken kendimizi geleceğe ışınladığımızı biliriz.
7- Fotoğraf yaşanan anları hızla geçmişe dönüştürür.
8- Çok çarpıcı bir bilgi vermiş zeki insan pozu yaparak yüzüme bakıyordu.
9- ”Yalnızlık kötü, insanlar iyi. Bu kadar mı?”
“Evet. Basit ama uygulaması zor.”
10- Yaşlı kadın kapımı çalana kadar kıpırtısız bir göl kadar sakindim.
11- ….kocaman pencere camının ardından cadde, büyük bir tiyatro sahnesi gibi görünüyordu.
12- Aralık duran kapıdan dışarıya doğru bir kılıç gibi uzanan sarı ışık demeti arada sırada kesintiye uğruyordu, biri odanın içinde dolanıyor olmalıydı.
13- Sanki anlattıkları hikâyeyi iyi anlayan biri çıkarsa sorunlarına çözüm bulunacakmış gibi… Her seferinde yeni bir heyecanla durmadan anlatırlar. Oysa çözüm yoktur. Ölüm kaçınılmazdır.
14- ”…Zihin dağılmaya başladı mı toparlanması çok zordur. Kırılan bir vazoyu tamir etmeye çalışmak gibi… İmkânsız. Asla eski haline getiremezsiniz. Belleğin kapıları ardına kadar açılır. İçeride zamanın rüzgarı hoyratça esmeye başlar.”
15- ”Hatırlamak dediğimiz şey kontrollü bir unutmadır.”
16- ”Belleğin bütünlüğü bozulunca gerçeklikle bağımız da kopar. İşte o zaman geçmişin sonsuz katmanlarında yaşamaya başlarız.”
17- ”Sağlıklı hatırlama dediğimiz şey bir yeniden canlandırmadır.”
18- ”Böyle söylemek hoşuma gidiyor biliyor musunuz? Dünyamızı terk etti. Sanki uzay gemisine bindi ve gitti.”
19- ”Zihnimiz her şeyi hayal edebilen en müthiş şeydir evrendeki. Her şeyi… Bir tek şey hariç. Nedir o biliyor musunuz? Bilinç kendi yokluğunu hayal edemez.”
20- ”Eks oldu derdik hastanedeyken. Aslında öldü manasında bir sözcük, expire, onun kısaltması. Süresi doldu gibi. Ama bana hep matematikteki iks gibi gelir, yani bilinmez oldu. Artık bilinemez. İks. Sizin hastanız gibi.”
21- ”Daha çok karıkocadır bunlar. Evet, evet… karıkoca. O kadar uzun zamandır birliktedirler ki artık tek kişi gibi olurlar. Anılarının çoğu ortaktır. Bunları beraberce birilerine öyle çok anlatmışlardır ki… Artık o anılar kişisel olmaktan çıkıp o iki kişilik dünyanın resmi tarihi haline gelmiştir.”
22- Renkli yüksek bulutların arasında parlayan yıldızlar insanın parmaklarına batacak denli sivrilmiş, iniş için alçalan uçaklar akvaryumda yüzen renkli balıklar gibi net görünür hale gelmişti.
23- ”Tamam aşk da güzel ama illaki bir yerinde gözyaşı var. Acısız aşk olmaz.”
24- Arapça olduğunu tahmin ettim ya da Portekizce… Aslında söylendiği dilin bir önemi yoktu. O bütün ülkelerde konuşulan ortak dilde söylüyordu. Hüznün dilinde.
25- Sıra geldikçe şaraptan ben de birkaç yudum alıyordum. O kadar asitliydi ki dilime onlarca iğne batmış gibi oluyordu. Yine de tadında hoş bir taraf vardı, birlikte içilen bir içkinin hoşluğu.
26- ”Biliyorsunuz dostlarım, cahiller sürüler halinde dolaşır, çabuk öfkelenirler. Çirkin, ahlaksız ve kibirlidirler. Konuşmaları homurdanmaya benzer, gülmeleri rezildir. Yalnızken kaypak, sürünün içindeyken gaddardırlar. Korktuğunuzu anlarlarsa saldırabilirler. Uzağı göremezler ancak burunları iyi koku alır, dikkatli olun. Ne olursa olsun, onlardan uzak durun, kendilerini acındırabilirler, vicdanınızı sızlatacak pozları iyi bilirler, zayıf yönünüzü hayvani bir içgüdüyle keşfedip sizi ele geçrebilirler.”
27- ”Galiba ben buradan değil de bu zamandan gitmek istiyorum.”
28- İnsanın kendi yüzünü hayal etmesinde rahatsız edici bir şey vardı.
29- Yaşlı kadın çın çın öten bir kahkaha attı.
30- ”Yılın on ayı herkesin sürekli uyuduğunu düşünün. İnsanların rüyalarda yaşadığı bir kasaba.”
31- Ama genç kız heyecanla konuşuyordu, araya girmek istemedim, yanakları kızarmıştı, hikayesini anlatırken her şeyi baştan yaşıyor gibiydi. Belki de o yüzden anlatıp duruyoruz hikayelerimizi, tekrar tekrar yaşamak için.
32- Şehir insanın her gün ölüp yeniden doğabildiği bir yerdir. Kasaba ise insanın aynı kişi olarak yavaş yavaş yaşlandığı ama bir türlü ölemediği yer.
33- Kaç kişinin yaşamı değişir biz öldük diye? Çok az… Çok çok az. Belki de hiç. İşte o noktada insan kendini yüksek bir yerden boşluğa bırakabilir. Ne korkunç! Tüm pencereler doğrudan ölüme açılıyor.
34- Bir zamanlar genç olduğunu unutamamak yaşlılığın en acı yanı.
35- Oysa çok iyi biliyordum ki yaşlı kadın daha önce defalarca anlatmış olduğu sahneyi bir kez de bana anlatıyordu, tüm cümleler daha önce denenmiş, en mükemmel şekline getirilmişti, çünkü bu hayatının en trajik anıydı.
36- Talih insanın karşısına güzel insanların çıkmasıdır, başka bir şey değil.
37- ”Bizimkisi ilk görüşte aşk değil, ilk duyuşta aşk.”
38- ”Hatırladıklarımın ne kadarını gerçekten yaşadım, ne kadarını uydurdum bilmiyorum. İnsan çok acı çektiğinde çok hayal kuruyor… O kadar çok acı çektim ki her şeyi istediğim gibi hatırlama hakkım var artık.”
39- İnsan kendi kurduğu hayalin içinde kaybolabilir mi?
40- Kadının iki farklı zamandaki varoluşu karşımızdaki sahnede bir araya gelmişti: içinde artık kimsenin kalmamış olduğu bedeni ve kayıtlarda yaşayan sesi.
41- ”Gerçi antik zamanlarda da körlere saygı vardı, onların da hakkını teslim etmek gerekir. Kahinler falan hep kör olurdu. Neden? Öteki alemleri gören gönül gözünün açılması için bu dünyayı gören gözlerin kapanması gerekir de ondan.”
42- ”Siz havayı göremediğiniz için boşluk sanıyorsunuz. Oysa hava tıpkı deniz gibi hareket eden, bizi birbirimize bitiştiren canlı bir şey. Alnıma değen havanın serinliği, yoğunluğu, nemi o kadar çok şey anlatıyor ki…”
43- ”Ne acayip değil mi? İnsanları çıplak görmek için gözlerinizi kapamanız yeterli.”
44- ”Öncesiz ve sonrasız bir varoluşun içinde sınırlı bir tanrı kurgulayamazsınız.”
45- Bazen böyle olur, insanlara bir şey söylersiniz onlar zihinlerinin içinde meşgul oldukları başka bir şeyi anlatırlar.
46- Bir adım atsam ya tamamen cevabı bulacak, bilge biri olacaktım ya da yanlışlıkla deliliğin sonsuz kuyusuna düşecektim.
47- İnsan var olduğunu ölüme yaklaşınca daha iyi anlıyor.
48- …acemi çevirmenler tarafından iyice anlaşılmaz hale getirilmiş felsefe kitapları…
49- ”Size de olmaz mı? Bazen bir konu kafama takıldığında nereye baksam o konuyla ilgili bir şeyler görmeye başlarım.”
50- Son cümleyi söylerken sesi soldu, ölülerin bir yerlerden bizi izlemediğini çok iyi bilen ama öyle olsun isteyen bir insanın çaresizliğiydi bu.
51- ”Burası benim hapishanem oldu. Onun yazmış olduğu bir hikayenin içinde sıkışıp kaldım.”
52- Meyvenin mayhoş tadı ile alkolün baştan çıkarıcılığı dilimle damağım arasında yer değiştiriyordu.
53- ”Bugünlerde en zor şey insanların dikkatini çekmek. Sizce de öyle değil mi? Neden? Her şey ilginç çünkü.”
54- ”Yerin altı yerin üstünden her zaman kalabalık olmuştur.”
55- ”Önceleri insan kendisinin hapsolduğunu sanıyor. Sonra gitgide anlıyorsun, kapatılan sen değilsin, senin bakışın.”
56- ”Çalacaksan çok büyük çalacaksın. Suç çok büyük olunca seni içine koyabilecekleri bir hapishane bulamıyorlar sanki.”
57- ”…haklı olmanın bir işe yaramadığını bir türlü kabullenemiyor insan.”
58- Düşünce önce geliyordu, ardından o düşüncenin somut halini yaşıyordum.
59- ”Anlıyorum, her şeyi anlıyorum ama bir milim bile değiştiremiyorum hayatımı.”
60- İnsan kim olursa olsun, gecenin bu saatinde sokakta yürürken kimliksiz bir gölgeye dönüşüyordu.
61- Kabul edilmek ne kadar zavallıca da olsa iyi bir duygu.
62- ”Örneğin benim hayalimdeki tanrı uyuyan bir çocuktur. Bizler, tüm dünya onun rüyasından başka bir şey değiliz. Nasıl ama?”
63- İnsan tanrı karşısında her zaman haklıdır zaten.
64- Bir zamanlar yaşanmış bir hayatın yasını tutmak için toplanmıştık. Bir eskici dükkanındaki eşyalar gibi…
65- Peki bu anın öncesinde ne olmuştu? Kapkara bir boşluk. Belki de bembeyaz bir boşluk. Hiçliği hayal etmek ne kadar zor.
66- Nesnenin zamanı ile insanın zamanı farklı hızda akıyor.
Kaynak: Ve Ateş Bizi Tüketiyor: Murat Gülsoy’dan Arayış Üzerine Bir Roman
Medium: https://medium.com/@gurlino/ve-ateş-bizi-tüketiyor-murat-gülsoydan-arayış-üzerine-bir-roman-9116a6d02f13
Hocam bu seriye başlarken en büyük motivasyonum zaten Erikson ve Bridgeburners olmuştur. Erikson sadece bu seriden değil, Thomas Covenant serisinden de çok etkilenmiştir. @HamdemitAbi’nin Malazan sayfasında paylaştığı bir ComicCon söyleşisi var ve Erikson o söyleşide tam olarak sizin söylediklerinizi söylüyor. Yani, LotR ve türevleri dışına çıkılarak da bir şeyler üretilebileceğini düşünüyor.
Black Company özeline dönecek olursak:
Kitabın başından sonuna kadar evil sorcerer var
Ama yine de demek istediğini anlıyorum. Sanırım all good veya all bad karakterlerden ziyade, biraz daha gri karakterlerin olmasına vurgu yapıyor.
Biraz da yazıldığı dönemde yaptığı etkiye bakmak lazım. Bilim kurgu türü için de bazen bahsi geçer. Mesela Azınlık Raporu kitabını şimdi birisi okusa belki çok etkilenmez ama yazıldığı döneme göre çok üst düzey bir kitaptır. TBC’yi de belki grimdark anlamında böyle değerlendirmek gerekiyordur. Ben biraz “En grimdark serilerden birisi” olarak baktığım için beklentimi karşılamadı sanırım.
Var hocam, ben okudum ![]()
Ne okusam diye araştırma yaptığım dönemde listelerde üst sıralarda yer alan bu seriyi gördüm (Acts of Caine) ve merak ederek ilk kitabı alıp okumaya başladım. Eğer okuduklarımı hatırlasaydım tam olarak sizin yazdıklarınızı yazardım ama hatırlamadığım için yazamadım. Onun yerine sizin yazdıklarınızın altına imzamı atarım zira kitabı okurken ne hissettiysem onları aynen kelimelere dökmüşsünüz ![]()
Kitabı okurken B sınıfı aksiyon filmi gibi hissetsem de;
bu durum bence kitabın anlattığı savaş satırlarından çok daha fazla değer katıyor kitaba. Sadece üst metin olarak okunursa belki de birçok kişiyi tatmin etmeyecektir.
Bu arada ben tüm kitaplarını okudum yanlış hatırlamıyorsam (kitapta ne yazdığını okumayı geçtim, hangi kitapları okuduğumu bile unutur oldum
Neyse ki Library Thing’e kayıt girmeye başladım da daha önce okuduğum bir kitabı unutup tekrar okumaya başlamayayım - true story). Diğer kitapları da çok güzel, bakalım siz beğenecek misiniz.
@Gurlino Hocam önce beğendim (emeğe saygı), sonra okudum
Elinize sağlık. Dilerim incelemeler üssel olarak artar.




