Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

BETWEEN TWO FIRES

KONUSU

Yıl 1348. Gözden düşmüş bir şövalye olan Thomas, ölü bir Norman köyünde yalnız başına genç bir kız bulur. Kara Ölüm’ün yetimi ve neredeyse sinir bozucu bir masumiyetin resmi olan bu kız, Thomas’a vebanın daha büyük bir felaketin sadece bir parçası olduğunu söyler: Lucifer’in altındaki kovulmuş melekler cennette ikinci bir savaş başlatıyor ve bu savaş insanların alemine sıçramak üzere.

DÜŞÜNCELERİM

Katolik Kilisesi, Kara Ölüm’ün sebebi olarak dinsizleri, Yahudileri, cadıları ve büyücüleri suçlamıştı. Kitap da benzer şekilde, “Ya veba gerçekten iblislerin işiyse?” fikrinden yola çıkılarak yazılmış bir kurgu. Tür olarak ilginç bir yapım: Orta Çağ gothic korku veya tarihi grimdark fantastik diyebiliriz. Hatta zorlarsanız post-apokaliptik bile olur. Tonunu ve estetiğini başka ortamlardaki eserlere benzetecek olursam Berserk ve Dark Souls’u örnek verirdim.

Başlangıcı ve sonunu çok beğendim. Ortalarda, köye gir->canavar çıksın->kaç ya da öldür formatını birkaç kere tekrarlaması puan kaybettirdi. Fakat o kısımlarda bile akılda kalıcı sahneler vardı.

Mutlaka okumalısınız diyemem ama bu türü seviyorsanız kaçırmayın.

14 Beğeni

Yeraltı Demiryolu - Colson Whitehead (Çeviren: Begüm Kovulmaz)

Yeraltı Demiryolu’yla Whitehead, egemen eller tarafından değiştirilip dönüştürülen, hem cazip hem de ulaşılmaz olan, bir dükkan vitrininde sergilenen ve sürekli değişen mallara benzeyen “gerçeği” anlatır okuruna. Bunu yaparken, merkezine bir imge olarak evi yerleştirir. Ev, tarumar edilen o eski kıtadır. Ev, kanlar içinde yükselen yeni kıtadır. Ev, yok edilen geçmiş, küçücük bir bahçe, sökülen bir rahim, kavrulan bir dost bedeni, mahkum edilen bir gelecektir. Ev, bir yolculuktur. Ve bu yolculuğun kalbinde, köleliğin mirasını yara izlerinde taşıyan üç kuşaktan kadın karşılar bizi: Gerçek "ev"i metrekarelik toprakta yeşerten Ajarry, olmayan "ev"in farkında kaçıp giden Mabel ve yeni acımasız "ev"i baştan sona katedecek Cora. Ve bu üç kadının kökleri ve uçlarında, yeşeren ya da çürüyen, nefes alan veya nefesi kesilen onlarca karakter filizlendirir Whitehead. Yaptığı şey, bir geri-alış, bir yeniden doğuştur. Yeraltı Demiryolu, yara izlerinin asla geçmeyeceğinin farkında bir iyileşme, hakedilen ama asla alınamayan özrün yarattığı yıkımdan sağ çıkma hikayesidir. Edebiyata hükmeden, araya giren, boğaz sıkan bembeyaz klasikler mirasının tam karşısında yaratılan bu hikâye, modern ve simsiyah bir hak ediş klasiğidir. Whitehead, gardiyanları korkutacak oyuncakların en büyüğünü, hayal gücünü, kuşanır. Yeraltı Demiryolu, bir spekülatif kurgu, bir alternatif tarih yazımı, gerçekliğin ortasında bir distopik farkına varıştır. Kurtuluşu beyaz tanrıların elinden koparan bu dehşetli yolculuk, bu büyüme ve dönüşüm hikâyesi, Whitehead’in kurgunun tüm imkanlarını kullanıp katman katman yükselttiği bir edebi anıt yaratır. Yeraltı Demiryolu’nun, özgürlüğe giden yolun, ağaçtan sallanan o siyah "tuhaf meyve"ler kalmayana dek devam edecek bir mücadele olduğunu anlatır bize Whitehead. Evinin yolunu bir bulsa, bir daha yolculuk etmeyeceklere baştan beri hakları olan o destanı verir. Tünelin ucundaki ışığın yanılgı olduğunun farkında, yara izlerini örtmeye çalışmayan, geçmişi bir yük değil bir miras olarak gören bir edebi yapısöküm.

7 Beğeni

Mihail Bulgakov - Köpek Kalbi

Bulgakov 'u Genç Bir Doktorun Anıları kitabıyla tanıdım. O 170 sayfalık kitaptaki akıcılık, kısa ama çok etkileyici tasvirler çok hoşuma gittiği için yazarın, Usta ve Margarita ve Köpek Kalbi kitaplarını satın aldım. Büyük ihtimalle yazarın dilimizce çevrilen veya İngilizcede olan her kitabını okuyacağım.

Köpek Kalbi daha ilk sayfalarından itibaren yine sizi adeta yakalayan, çok akıcı , kısa tasvirlerle adeta hikayenin içinde gözlemciymişsiniz gibi hislere sokan etkileyici bir kitap. Hikayenin önde gördüğünüz iskeleti çok etkileyici, arka planda ise çok sağlam bir Sovyet Sosyalizmi eleştirisi mevcut.

Kitabın siyasal yönleri hakkında çok farklı fikirlerim mevcut ancak Soyvetlerin içinde yaşamış, sisteme muhalif olmayı seçmiş ve bunun bedelini fazlasıyla ödemiş bir yazar olduğu için kendisine çok büyük saygı duyuyorum Bulgakov’un. Zaten yasaklar yüzünden kitap 1925 yılında yazılmasına rağmen İngilizcede ilk defa 1968’de Ruscada ise ancak 1987 yılında yayımlanabilmiş. Ben siyasi ideolojiler hakkında okuma yapsam da çok ahkam kesecek kadar bilgili değilim. Yazarın Sovyet Sosyalizmi eleştirilerinde çoğunlukla hemfikirim ancak alternatif olarak ortaya sunduğu şeylerde fazla liberalist fazla yüzeysel ve şekilci yanaştığını düşünüyorum.

Kitabın akıcılığının yanında, ortamdaki havayı ve gerilimi çok iyi aktardığını düşünüyorum. Kitabın ortalarında bulunan “günlük notları” hem çok gerilimli hem de çok etkileyiciydi.

Diğer taraftan kitabı çok beğenmemin diğer bir etkeni çevirmen Mustafa Yılmaz. Öncelikle çeviride kullandığı kelimeler çok güzel, özellikle “ısırıklı” kelimesini çok sevdim. Diğer taraftan çevirmen çok güzel dipnotlar eklemiş kitaba. Kitapta örneğin bir gönderme veya hiciv var diyelim, direk kelime çevrisiyle anlamanız mümkün olmuyor ancak çevirmenin eklediği notlar hem göndermeleri hem de dönemin arka planını ve Sovyetleri anlama şansınız oluyor. Çevirmen hem Ruscaya hem dilimize hakim olduğu için güzel kelimeleriyle, dolu dolu dipnotlarıyla ve dilimizde çok güzel akıcılıkta bir kitap ortaya çıkarmış.

Kitaba notum 9/10

Son olarak abartıyor muyum bilmiyorum ama hem Bulgakov’un kendisi hem kitapları hakettiği değeri görmüyor gibi. Usta ve Margarita’yı okumadan karar vermek istemiyorum ancak yazar bence Rus Edebiyatının en büyük yazarlarından biri. Rus Edebiyatı konusunda çok uzman değilim ama Puşkin, Gogol, Tolstoy ve Dostoyevski sonrası sıraya koyasım geliyor Bulgakov’u.

18 Beğeni

Bulgakov oldukça bilindik bir yazar bence. En azından Usta ve Margarita’yı duymayan yoktur dünya çapında. Diğer büyük Rus yazarlarından Saltıkov Şçedrin (Golovlev Ailesi) ve Mihail Lermontov (Zamanımızın Bir Kahramanı) için aynı şeyi söyleyemeyiz herhalde.

5 Beğeni

Önerilerinizi listeme ekledim. Teşekkür ederim.

1 Beğeni

image

Ruh İkizim - Arzu Daştan Mutlu

Kitabın konusu:

Her insanın hayalleri ve hayallerine hiç uymayan hayatları vardır. Süreyya da böyle bir hayat yaşamaktadır. Hiçbir şey istediği gibi değildir ve özellikle aşktan yana yüzü hiç gülmemiştir. Tam hayallerine kavuştuğunu düşündüğü bir anda büyük bir kaza geçirir. Kazaya çalıştığı şirketin ortaklarından Ferit sebep olmuştur. Üstelik bu korkunç kaza sadece başlangıçtır.

Storytel’de dinlediğim orta şeker olarak nitelendirilebilecek romantik (mi?) bir kitap. Hayalet (Ghost) filmine atıf yapılmış kitapta, ona da gayet benziyor. Bu tarz filmleri / kitapları seviyorsanız ilginizi çekebilir. Ben sıkılmadan ama hayatımda bir yeri de olmadan dinledim. Seslendirme de fena değildi.

Bu tür hayaletli filmlerde, bu kitapta da olduğu gibi, hayaletler nesnelere dokunamazlar. Bu durumda: 1) Kıyafetleri nasıl oluyor da üstlerinde duruyor? 2) Tren, araba gibi araçlarda nasıl seyahat edebiliyorlar? 3) Madem madde geçirgenlikleri var, neden dünyanın merkezine doğru gitmiyorlar gibi sorular zihnimi kurcaladı. Ben bir yanıt bulamadım, belki sizde vardır. :slight_smile:

12 Beğeni


Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’u okudum.

Yaşar Kemal’in biyografisini sadece kitaplarındaki tanıtım yazılarında yazdığı kadarıyla biliyordum, bu kitabı okuduktan sonra hayatının önemli bir kısmını ayrıntılarıyla öğrenmiş oldum. Yazarın geçmişini öğrenmek çok faydalı oldu, çünkü geçmişiyle kitapları arasındaki büyük bağlantıları keşfetmemi sağladı. Edebi anlayışı, düşünce sistemi ve siyasi görüşlerini birinci ağızdan öğrenmek için harika bir eser. Yaşar Kemal okurlarına bu kitabı okumalarını şiddetle öneririm.

14 Beğeni

image

Tek Telli Keman - Hakkı Ergök

Storytel Originals (SO) serisinden son dinlediğim kitap, daha önce adını bile duymadığım bir yazar olan (kitabı okuduktan sonra yazara baktım, aslında bildiğim bir sanatçıymış) Hakkı Ergök’ün Tek Telli Keman’ı oldu. Yazar aynı zamanda kitabı da seslendirmiş. Normalde pek tercih etmem, genelde yazarlar iyi seslendirme yapamazlar ancak Hakkı Ergök bu konuda beni oldukça şaşırttı. Hem seslendirmesi çok iyiydi hem de kitabın yazarı olduğu için nerede hangi entonasyonu yapacağını gayet iyi biliyordu. (kitaptan önce bilmiyordum, sonradan baktığım kadarıyla kendisi zaten dublaj da yapıyor).

Kitabın konusu şöyle: Başarılı psikiyatrist Gizem’e, hocasından ilginç bir teklif gelir. Hocası Gizem’den, Ülkenin en tanınmış genç iş insanlarından Mert’e yardım etmesini ister. Mert’in sorunu ve Gizem’den talebi, Gizem’i oldukça şaşırtır.

Kitap birkaç farklı çiftin (ve bunların ailelerinin) psikolojisi üzerine gelişen olayları anlatıyor. Aslında 3 farklı çift var ve başlangıçta yaşadıkları şeyler çok paralel gidiyor. Eğer kitabın sonunda herkes aynı sonuca ulaşmış olsaydı kitap biraz yavan olurdu ancak öyle olmadı. Yine de uyarayım, böyle Nietzsche gibi Irvin Yalom gibi çok derin psikolojik analizler yer almıyor bu kitapta, daha böyle “light” ilerliyor. Bu türe giriş için de ideal olduğunu düşünüyorum.

Kitabın sonuna yaklaşınca “acaba sonu hayal kırıklığı olacak mı” diye düşündüm. Bunun belirgin bir sebebi yok aslında, sadece iyi giden bir kitap kötü bir sonla bitmemeli diye düşündüm sanırım. Neyse ki yazar gayet başarılı bir iş çıkarmış. Sonu da çok başarılıydı.

Son zamanlarda dinlediğim SO eserleri biraz hayal kırıklığı oluşturmuştu bende, o yüzden bu kitaba başlarken “bunu da sevmezsem daha da SO dinlemem” dedim kendi kendime. Ancak çok sevdim, çok başarılı buldum kitabı. Hatta bende kurgusal psikoloji kitapları okuma arzusu uyandırdı. O yüzden kitaba 8/10 veriyor ve herkese tavsiye ediyorum.

11 Beğeni

Kısa bir özet geçeyim sizlere…

Klasik Polisiye Öyküler - Wilkie Collins, Arthur Morrison, Anna Katherine Green, William Hope Hodgson, Ernest Bramah, Susan Glaspell (Çınar Yayınları)

KaraÇınar dizisinin en çok sorulan kitaplarından biri olduğu için daha detaylı bir bilgilendirme ve inceleme yapmak istiyorum. Bu sebeple hem yazarlar kimdir, nedir hem de öyküler nasıldır değinmek istiyorum.

Polis Memuru ve Aşçı

Wilkie Collins : Kendisi ilk modern İngiliz polisiye romanı “The Moonstone” kitabının yazarı olarak tanınmış. Bu kitap Şubat 2021 tarihinde Yedi Yayınları tarafından Aytaşı adıyla basılmıştır.

Kitaptaki ilk öykü “Polis Memuru ve Aşçı” adıyla Collins’e ait. Öykü ilk olarak 1880 yılında “Who Killed Zebedee?” adıyla yayınlanmış. Tarihinden de anlayacağınız üzere o dönemlerde yazılan roman, deneme, öykü vb. eserlerin anlatım diline ve içeriğine sahip. Zebedee isimli şahsın balayında öldürülmesini konu alıyor.

İçerik bakımından yeni bir şey sunmayan, gizem unsurlarını barındıran ama heyecanı tam olarak okuyucuya geçiremeyen bir öykü. Söz konusu cinayeti kafasına takmış bir polisin konuyu irdelemesiyle olay açıklığa kavuşuyor. Öykü genelinde de klasik aşk hikayesi işlenmekte. Beni çok etkilediğini söyleyemem.

Leton Çiftliği Soygunları

Arthur Morrison: Martin Hewitt adlı dedektifin yaratıcısı olan yazar 1894 yılında Sherlock Holmes karakterinin de yayınlanmaya başladığı *“The Strand Magazine” dergisinde isimsiz olarak yayınlamış bu öyküsünü.

Öykü genel hatları bakımından türün okuyucuları için gerçekten klasik olarak sayılabilir. Sherlock Holmes öykülerinde de rastlanan bir akış ve olay çözümleme mevcut. Nispeten keyif verici fakat fazla bir şey sunmayan bir öykü oldu.

Leton Çiftliği bünyesinde kalan üç misafirin mücevherlerinin çalınması konu alınmış. Çalınan her mücevherin tam çalındığı yerde de yanmış bir kibrit çöpü bulunuyor. Dedektifimiz de bu izi takip ederek ve hanede yaşayanlarla konuşarak olayı çözüme kavuşturuyor.

Yakut ve Kazan

Anne Katharine Green: 1846 yılında doğan ABD’li yazar “polisiyenin anası” olarak tanınıyormuş. Agatha Christie’nin de Green’den ilham aldığı belirtilmiş. Kitaba dahil olan öyküsü ilk kez 1905 yılında “The House of Mist” kitabında yayınlanmış. Yazarın kitapları ülkemizde farklı yayınevlerince çıkartılmış.

Öykü Evergreens’te verilen büyük bir baloda kaybolan değerli bir yakutun çalınmasını ve bulunmasını anlatıyor. Zaman zaman okuyucu yanlış noktalara yönlendirilse de tahmin edilmesi bakımından oldukça basit bir öyküydü.

Canavarın Geçidi

William Hope Hodgson: Sınırdaki Ev romanıyla tanınan yazar 1877’de İngiltere’de doğdu. Kitaba konu olan öyküsüyle “Hayalet Avcısı” olan okült dedektif Thomas Carnaki’yi yaratmıştır.

Hodgson’un tarzını bilenler sıradanlık çizgisinden saptığını da bilirler. Doğaüstü korkuyla polisiyeyi harmanlayarak -yer yer 1408 romanını hatırlatarak- Gri Oda adı verilen lanetli bir mekanın sırrını çözmeye çalışıyor. Diğerlerinden farklı bir havası vardı.

Diyonisos Sikkesi

Ernest Bramah: Mizah, polisiye, bilimkurgu ve doğaüstü gibi farklı türlerden yazan bir yazar. George Orwell’in okunmaya değer olarak nitelendirdiği yazarlardan birisidir.

Öykü kör dedektif Max Carrados ilk kez bu öyküyle okuyucu karşısına çıkmış. Yaşadığı bir kaza sonucu kör olan Max’ın yardımına giden eski arkadaşının karşılaşmasıyla öykü yön değiştiriyor aslında ve çıkarım kabiliyeti oldukça yüksek bir dedektif kendisi. Diyonisos Sikkesi’nin gerçek mi yoksa sahte mi olduğu konusunda danışılmak için kendisine gidiliyor ve olayı çözümlemesiyle de okuyucuyu şaşkınlığa uğratıyor. Sherlock gibi ilgi çekici bir yanı vardı.

Emsallerinden Oluşan Bir Jüri

Susan Glaspell: 1931 yılında Drama dalında Pulitzer Ödülü alan yazar Amerikan edebiyatının önemli kadın yazarlarından ve öncü feminist entelektüellerindendir.

Öyküde bahsedilen cinayetin gerçek hayattaki ilham kaynağı 1900 yılındaki John Hossack cinayetiymiş. Öykü klasik polisiyelerden oldukça farklı ilerliyor. Ayrıca yazarın feminist yapısı da öyküde kendisine oldukça yer bulmuş. Ev hanımlarının sıkıcı dünyasına ve sıkıntılı kocalara sahip olanlara farklı bir şekilde yaklaşmış. Evinde asılarak ölü bulunmuş bir adamın nasıl öldüğüne ışık tutuyor eser fakat sonu alışılageldik değil.

Genel olarak ortalama bir derleme diyebilirim. Bir çırpıda okunabilen keyifli bir kitaptı. Düzelti konusunda bazı sıkıntılar vardı. Çeviri konusunda da çevirmen tercihleri bazılarının eleştirilerine maruz kalabilir. Şuraya evlendim gibi bazı tercihler dikkat çekici olmakla birlikte bazı öykülerde eski sözcük seçimleri vardı. Muhtemelen bunun sebebi yazılan çağa ayak uydurmaktır. Benim için bir sorun teşkil etmedi. Çeviri dilinde bu dönemlerde tercih edilen tanımlamalar kullanılmıştı.

Gece Yarısı Kütüphanesi - Matt Haig (Domingo Yayınları)

Bazen hayat sizi çaresiz bırakabilir, aciz hissedebilir ve ölmek isteyebilirsiniz. Yaşadığınız süre boyunca yaptığınız seçimlerden pişmanlık duyabilir, bunları değiştirmeyi şiddetle isteyebilirsiniz.

Seçimler içinde dönüp duran bir kitap. Ya şöyle yapsaydım ne olurdu acaba, hayatım nasıl değişirdi, o zaman mutlu olabilir miydim veya daha iyi bir yerde mi olurdum, bu beni tatmin eder miydi gibi sorulara yanıt arayan bir kitap. Belki de seçimlere çok takılıp seçimlerden sonrasına pek kafa yormuyoruzdur veya seçimlerden sonra da gelebilecek seçimler bize hep bir pişmanlık ve hata yapmış hissi verip hayat bizi ille de bir köşeye sıkıştıracaktır.

Bütün bunları enine boyuna ele alan ve kendimizi de değerlendirme terazisine koymamızı sağlayan güzel bir eserdi. Merakla okuduğum ve okurken de kendi adıma bazı çıkarımlar yaptığım bir kitap oldu. Çeviri ve düzelti konusunda çok sorun yaşamadım. Okunuşu oldukça akıcı bir kitaptı. Benzer soruları olup daha derin felsefi düşünceler yerine daha yaşamın içinde olmak isteyenler bir şans verebilirler.

Benden Sonra Mutluluk - Özdemir Asaf (YapıKredi Kültür Yayınları)

Daha önce Çiçek Senfonisi kitabında bulunan şiirleri okumuştum. O kitap da çok hoşuma gitmişti. Çok şair okumuşumdur ama açık ara daha çok şiiriyle bana hitap eden şairdir kendisi şimdilik. Zaman neler gösterecek bakacağız. Tereddüt eden varsa bence alıp okumalı. Pişman olunacağını sanmıyorum. Taşlamaları olsun, siyasi şiirleri, toplumsal irdelemeleri ve duygusal şiirleri her açıdan keyif verdi.

Neden Yazıyorum - George Orwell (İthaki Yayınları)

Kendisini okurken keyif aldığım için düşünce yapısını ve fikirlerini, bakış açısını daha iyi anlayıp sonra kitaplarını okumaya karar verdiğimden bu kitabına da başladım. Neden yazdığını ve İngiltere hakkındaki görüşlerini ve toplum yapısını incelediği güzel bir kitap. Bazı kitaplarına olan göndermeleri, esinlendiği kitaplar olması hoş.

Aslında görsel olan başlıkta yazdıklarımın aynısını buraya koydum. Arada kaçırılsın istemedim.

Kitap bittikten sonra tarihi kısımlarda biraz sıkıldığımı itiraf etmem gerekir. İngiltere ve İngilizlerin toplumsal ve politik yapısı hakkında epey konuşmuş yazar. Yer yer bunaldım ve aynı şeylerden bahsediyormuş havasına kapıldım. Tarih konusunda daha bilgili olanların ince detaylar yakalayacağını düşünüyorum.

Son iki bölüm Burma ile alakalıydı. Henüz İthaki basmadı sanırım bu kitabını fakat Can Yayınları basmış. Elimde olmadığı için benzerlik konusunda bir şey diyemiyorum ama sıkıcı değillerdi. Güzel noktalara değinmiş olduğunu düşünüyorum. Hatta Burma Günleri için de referans alınabilir.

#Maderzad Palas - Erbuğ Kaya (Kırmızı Kedi Yayınları)

Erbuğ Kaya okumaya niyet ettiğim ama bir türlü okuyamadığım yazarlardan birisiydi. Geç de olsa Maderzad Palas ile kalemiyle tanışmış oldum.

Açıkçası pişman olduğumu söyleyemem. Başlarda yavaş ilerlese de konu oldukça ilgi çekici ve merak uyandırıcı olmaya başladı. Türk Fantastik Edebiyatı olarak okuduğum çoğu kitap beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da Maderzad Palas gerçekten bu eşiğin oldukça üstünde kaldı.

Öyle aşırı övgüye değer bir kitap mı konusunda kendimce tartışmaya girmeyeceğim. Okurken keyif aldım, merak uyandırdı, son kısmı hoştu. Fantastiğin sırıtmadan kendi sınırlarımızla harmanlanması bence gayet önemli noktalardan birisiydi.

Konusuna değinip de aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Kitabın arka sayfasında zaten gereken bilgi var. Bir şans verilmesi gerektiğini düşünmekteyim.

Eğer bulunabilseydi diğer kitaplarını da okumak isterdim. Bir şekilde denk gelip alacağımı ve bir gün okuyacağımı düşünüyorum. Kaleminden sıkılmadan keyif aldığım ve kendi adıma kazançlı çıktığım bir yazar oldu kendisi.

Ulus - Terry Pratchett (Tudem Yayınları)

Alıştığımız Terry kitaplarına benzemiyor. Yine ironik yanı var ama gençlerin bunu pek kavrayacağını sanmıyorum ama yetişkinler gülümseyecektir. Çok güzel bir gençlik romanı. Gelenekleri çok farklı olan bir toplumun başına gelen felakette hayatta kalan bir genci konu alıyor. Modern toplum ile vahşi toplumunu birbirine karıştırıp antik kumlar serpiştirmiş Terry.

Kıvılcımlar - Eleanor Glewwe (Kırmızı Kedi Yayınları)

Kıvılcımlar uzun uzun senelerdir elimde olan fakat okumak için ancak gözüme çarpan bir kitaptı. Akıcı, merak uyandırıcı gayet güzel yazılmış. Büyü gücüne sahip olan ve olmayan insanların yaşadığı bir toplumda insanların irislerinin kararmasına, ateşlenmelerine ve bitkin düşmelerine neden olan bir virüs ortaya çıkar. Herkes bu sebepten ölmeye başlar. Politik ve etik yönüyle de yazar kurguyu derinleştirmiş.

Baştan sona kurgudaki tutarlılık olsun konusu olsun başarılı bir gençlik romanıydı. Biraz kafa dinlemek ve hafif bir şeyler okumak isteyen yetişkinler için güzel bir kitap olabilir. Ebeveynler için de önerebileceğim kitaplardan. İlk gençlik dönemde çocuklarla okunabilir.

28 Beğeni

image

Çilek Koklayan Adam - Hakkı Ergök

Hakkı Ergök’ün ilk kitabının ardından bu kitapla ilgili çok güzel yorumlar okuyunca, hemen başladım. Öncelikle Ergök yine kendi yazdığı kitabı seslendirmiş ve harika iş çıkarmış.

Konusu şöyle:

“Hep büyük bir günah işlemek, asla geri alamayacağım bir şey yapmak isterdim,” der Ateş. Yönetmendir, Altın Portakal almıştır ama işini sevmez, hatta bu camiadan nefret eder. Yasak denizlerde yüzebilmek için türlü bahanelerle kendini kandırmış bir erkektir. Ateş’in eşi Su ise, onun son filminden ötürü kaygılıdır; filmin kocasının takıntılarını körüklediğini düşünür, sevdiği adam gözünün önünde sararıp solmaktadır. Birbirlerine hala âşıktırlar ama evlilikleri ikisinin de ellerinin arasından kayıp gitmektedir.

“Belki bir gün uyan parçaları birbirine ekleyip, yeniden hayal kurabilmek umuduyla, çiçekli yorganının altında sakladığı, koca bir hayal kırıklığı koleksiyonu” olan Ateş, bir senaristin ölmeden önce yazdığı son senaryosunu filmleştirmek ister. Bunun için bilgisi de deneyimi de vardır, ya da, o öyle olduğunu düşünüyordur. Uyuşturucunun merkezde olduğu bu senaryo, Ateş’i bakalım hangi yollara sürükleyecektir.

Çok büyük heyecanla başladım kitaba, konu da çok ilgimi çekti. Trainspotting etkisinde bir kitap bekliyordum ama bu konuda (etki konusunda) hayal kırıklığı yaşadığımı inkar edemeyeceğim. Bu belki de tamamen kendi beklentilerimi durduk yere çok yukarıya çıkarmamla alakalıdır, bilemiyorum. Ama sanki yazar hikayeyi anlatırken “kolay yolu seçmiş” gibi hissettirdi bana. Keşke biraz daha kurgu üzerinde (film odaklı) çalışsaydı diye düşündüm. Yine de kötü bir kitap değildi kensinlikle, ama çok daha iyi olabilirdi.

Daha önce de yazmışımdır belki, insanların hayatlarına dokunan, onların yaşadıklarını anlatan kitapları dinlemeyi çok seviyorum. Bu kitapta da aksi yönetmen Ateş’in hayatına konuk oluyoruz. Geçmişinde neler yaşamış, bu yaşadıkları onu nasıl değiştirmiş, ne tür seçimler yapmış ve bu seçimler onu hangi dar sokaklara sürüklemiş, bunlara şahit oluyoruz.

Ben severek dinledim kitabı. Dediğim gibi, 10/10’luk bir heyecan ve beklentim vardı, 8/10’luk bir kitapla karşılaştım. Normalde 8, bana kalırsa gayet yüksek bir puan. O yüzden 10 olamayan bir kitap değil de doğrudan 8 almış bir kitap olarak değerlendirirsek, herkese tavsiye ederim. :slight_smile:

15 Beğeni

Şimdi sipariş verdim. Agape’nin sorunsuz dediği kitap sayısı çok azdır. :slight_smile:

4 Beğeni

THE LAST DAYS OF SOCRATES(SOKRATES’İN SAVUNMASI)

Yunan felsefesine biraz tersten başladım; Socrates veya Platon’dan önce Stoacıları ve Kinikleri okudum. Fakat bunun faydası olarak da Socrates’in görüşlerinin nasıl büyük bir etki yarattığını anlamam daha kolay oldu.

8 Beğeni

Az önce Maus: A Survivors Tale’a başladım.

5 Beğeni

Kaçıncı defa övüyorum ama yine öveceğim, muazzam bir grafik roman.
Eğlenmek, vakit geçirmek için okunan çizgi romanların çok ötesinde, modern bir edebiyat klasiği olduğunu düşünüyorum.
Onlarca çizgi roman, grafik roman okudum ancak hiçbiri bu tadı vermedi maalesef

3 Beğeni

İç Dünyamdan Notlar - Paul Auster (Can Yayınları)

Paul Auster, günlük yazmayı uzun süreler boyunca saçma bulmuş olmasına rağmen zamanla yaşlandığında, hayatın da onu sürüklemesiyle, geçmişe dair yaşanmışlık kanıtları silinince pişman olmuş. Belki de bu düşünce sebebiyle geçmişine dair hafızasında kalan anıları da içeren ve kendisini enine boyuna didiklediği iç dünyasının kapılarını açmış bu kitabında. Aslında başka kitaplarında da kendisini çokça anlatmış. Bunu kitabı okurken fark ettim. Acaba sebebi bu kaybolmuşluk, silinmişlik hissi midir, diye düşünmedim değil. Bir insan neden kendisinden ve hayatından sayfalarca bahsetmek ister? Cevap acaba dünyadan tamamen silinmeyi istememesi midir?

İç Dünyamdan Notlar; çocukluğu, ergenliği ve nispeten gençlik yıllarıyla geçmiş zaman kipiyle bir çeşit irdeleme ve iç konuşma diyebiliriz. Çocukluğundan beri okudukları, hissettikleri, nasıl düşündüğü, gençlik yıllarına nasıl ulaştığı, niçin izole olduğu, politikayla ilişkisi, okul hayatı, ilişkileri, yahudi olmasıyla alakalı yaşadığı sorunlar gibi birçok konuyu anlatarak bugün olduğu kişinin nasıl oluştuğunu da gözler önüne sermiş.

Oldukça akıcı bir otobiyografi olmuş. Son sayfalarda bulunan fotoğraflarla anlattığı bazı noktalara dikkat çekmiş. En sonda olmasaymış da kitap içeriğine dağılsaymış bence daha hoş olurmuş.

Genel olarak beğendim ve sıkılmadım. Çeviri ve editörlük gayet iyiydi. Sevenlerinin veya merak edenlerin rahatlıkla okuyabileceğini düşünüyorum. Eserlerindeki o sisli boğuk havanın nereden sızıp sayfaları kapladığı da iç dünyasında değinilmiş bana kalırsa.

7/10

12 Beğeni

Adsız3

CEHENNEMİN KAPILARI - MAURICE LEVEL

Kitabı bitirdim. Kara Çınar dizisinden çıkan ve beğenmediğim tek kitap bu olabilir :sweat_smile: İçerisindeki öyküler kısa kısa 2-3 sayfa uzunluğunda, kendini okutuyor ama ben beklentiyi çok yüksek tuttum sanırım o yüzden pek beklediğim gibi çıkmadı. Kitaptaki hikayeler ağırlıklı olarak cinayetlerle ilgili. Doğaüstü pek bir hikaye beklemeyin, ki ben o tür hikayeler de barındırır sanmıştım kapakta Lovecraft’ın da yazısını okuyunca. Haliyle beklentiyi de büyük tuttum. Ama ne üzerimde bir tedirginlik hissi yarattı ne bir şey yaptı, öyle düz düz okudum geçtim. O yüzden eğer okuyacaksanız pek beklentiyi yüksek tutmamanızı tavsiye ederim :slight_smile:

Kitaba puanım: 6/10

Herkese keyifli günler ve okumalar dilerim :coffee:

Bu da 1000k hesabım arkadaşlar. Şu an daha inceleme falan yazmadım ama yazmayı düşünüyorum. Takip etmek isterseniz şuraya bırakıyorum:

18 Beğeni

IMG_20210925_160222

Biraz Spoi Bulunur

Kazanan Tarafta Olmayacaksan Savaşa Girmenin Anlamı Yok.

Ankh -Morpork ve Klatch İmparatorluğu karşı karşıya. Hikaye ilk başta bir deniz kenarında başlıyor. Birden bire suyun yüzeyine bir kara parçası çıkıyor. Bu çıkan ada için rekabet başlıyor. Daha sonra şehrin bir köşesinde yaşanan hırsızlığa kameraları çeviriyoruz. Bu yaşanan olaylar esnasında bir de Klatch İmparatorluğunun prensi yaralanıyor. Bu suikast ve gizemler içinde kendini bulan Bekçi Sam Vimes ise bu konuda adaletin sağlanmasını düşünüyor, şehrin yetkilileri ile görüşmeye başlıyor. İmparatorluklar arasında savaş başlamak üzere, bu savaşa ancak Bekçiler dur diyebilir gibi gözüküyor. Bu arada Klatch İmparatorluğu çok ırklı bir yapıya sahiptir. Bir çöl medeniyeti, Astronominin icadı ve Hârizmî ve köriye yapılan ufak göndermeden bile bence bunu çıkarabiliriz. Tam Arap diyemiyorum ama Osmanlı, Araplar, biraz da Hindistan üzerinden Asya topraklarını temsil ediyor gibi. Klatchlar ne icat etti ki diyor bir kahraman, Al ile başlayan tüm kelimeleri icat ettiler. Arapçadaki El takısına olan göndermeyi görüyoruz.

Havucun teşkilata katıldığı günden beri ailesine mektup yazması çok güzel. Hâlâ cüce ekmeği ile ilgili dönen espiriler de. :slight_smile:
Nobby’in aşk hayatına gelince gerçekten içten güldüm. Falcı sahnesi harikaydı :slight_smile: Ayrıca parfüm sahnesinde ise Muhammed ibn Muhammed el-Nafzawi’nin Parfümlü Zevk Bahçesi’ne olan ayrı bir göndermeyi daha görüyoruz.
Veni, vidi, vici sözü ile de Sezara selam çakmaktan geri durmamış bir Bekçi teşkilatı ile savaşa doğru gidiyoruz . İşlerin sarpa sardığı sırada Vimesin koca savaş alanını tutuklayası tutuyor. :slight_smile: Biraz kitap hakkında araştırma yapınca kitabın adının 19. Yy. da yapılan İngiliz bir şarkıdan geldiğini buldum. Şarkı aynı zamanda, Jingoism ifadesinin ve kitabın başlığının kökenini de ifade ediyormuş. Unutmadan bu ada olayı da 1831 yıllarında Sicilyada da yaşanmış. Kitabın ilerleyen bölümlerinde (Vimesin savaş ve şövalyelik üzerine kitap okuduğu zamanlar)
Romalı Senatör ve tarihçi Tacitus’un oyununu ve ismini çokça görüyoruz. Son olarak Birinci Dünya Savaşı ve Kennedy Suikastıyla ilgili şeyler de görüyoruz. Daha burada yazamadığım ama okudukça farkettiğim noktalar da var. Bizim dünyamızın diyalektik göndermesini nasıl böyle yazabilmiş gerçekten hayret ediyorum :). Diskdünya maceraları hiç bitmesin istiyorum.

Kitabı geçenlerde bitirmiştim. 1k da paylaşmıştım ama incelememi burada da paylaşmak istedim. Puanım 9/10

13 Beğeni

image

Atılgan Yayınevi’nin 1999 yılında çıkardığı Bilimkurgu Öyküleri Seçkisini büyük bir zevkle okudum. Çok da uzun olmasa da uzun bir aradan sonra bir bilimkurgu öykü antolojisi okumak çok iyi geldi bana. Özlemişim gerçekten.

Kitapta bilimkurgu alanında usta diyebileceğimiz yazaarın yanında ismini ilk defa duyabileceğimiz yazarların öykülerine de yer verilmiş. Özellikle her öyküden önce yazar hakkında bilgilerin olduğu kısım bazı eserler ve yazarlar için iyi bir referans olmuş.

11 yazar ve 11 öyküden oluşan kitabı genel anlamda çok beğendim. Seçkide yok yok. Zamanda yolculuk, yapay zeka, başka gezegenlere yolculuk vs. Ne ararsanız var. Seçkide dikkatimi çeken en önemli şey de ilk defa duyduğum yazarların öykülerinin çok çok iyi olması. Nasıl olur da bu yazarlara daha önce denk gelmemişim aklım almıyor. Umarım önümüzdeki günlerde bu yazarları da görürüz.

Her seçkide olduğu gibi öne çıkan ve çok sevdiğim öyküleri de belirtmek isterim. Alfred Bester’in Muhammed’i Öldüren Adam ile ele aldığı zamanda yolculuk temalı öyküsü yaptığı finaliyle çok güzeldi. Hazır final demişken Arthur C. Clark’ın Uzaya Çıkmak Yasak isimli öyküsü mizahi sonuyla beni çok güldürdü. Ve elbette Maek Reynolds’ın Her Zamanki Gibi Ticaret adlı öyküsü de bu anlamda harikaydı. Ve son olarak Ben Jeapes’in Veri Sınıfı adlı öyküsü seçkideki favori öyküm oldu. İnsanları ve gelecekteki yapay zeka konusunu Karl Marx’cı bir YZ ile işleyen yazar beni çok etkiledi.

Seçkiye puanım 9/10

29 Beğeni

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı - Bilge Karasu

Bilge Karasu, güneşin yaladığı “yırtılan ve yamanan” suların ortasında küreklere asılan Andronikos’la açar Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nı. İnsanı oyalayan küçük küçük gerçekliklerde boğulmuş, başkalarının varlığına muhtaç bir yalnızlığa hapsolmuş, onu tüm bu yangın yerinden kurtaracak "dışarı"dan uzanan eli tutacak gücü ve inancı olmayan/kalmayan biridir Andronikos. Bizans resim kırıcılığından kaçtığını sanan bu “kahraman olmak istemeyen kahraman”, İonna Kuçuradi’nin de altını çizdiği gibi aslında “kendi imgesinden, aykırı olduğunu düşündüğü kendisinden” kaçadurmaktadır. Karasu da bu kaçaduruşu, bu baskıcı rejimlerin gölgesinden kilitli benliklerin arka bahçesine uzanan bu macerayı, anlatı tekniklerini ustalıkla eğip bükerek sunar okuruna. Sisli birtakım yeşilliklerin buğulu unutuşunun ortasında yükselen “Ada”, olanca gücüyle yalnızca maviyi düşünerek tırmanılan bir “Tepe” ve değişik akşamların, değişik ışıkları içerisinde değişik ama özde aynı renklere büründüğü “Dutlar” olmak üzere Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nı uzun öykü ile roman arasında bir yere konuşlandıran üç anlatı sütunu yaratır Karasu. Birbirini parçalarken tamamlayan, nefesi kesilene kadar konuşmaya-anlaşılmayacasına susmaya mahkum, ölüm payını azaltmak için her gün yaşamlarına yeni bir şeyler katma peşinde, sevginin-kurmanın-yapmanın sözünün değil kendisinin peşinde koşan insanın öyküsünü anlatır. Yeni bir şeyler görme umuduyla gözlerini yuman, yanlışlığın alışkısından utanç duyup yine de bir şeyler yapamayan, unutmamış ama hatırlanacak da bir şeyi olmayan Andronikos, İoakim, ben, sen ve nihayetinde hiçtir izlediğimiz metnin sarı-kızıl aydınlığından geriye kalan. “Şimdi geliyorum” diye diye yaşayanların hikâyesini; yeniden karpuzları, incirleri, üzümleri görmek isteyen bir yaz vedası gibi alınan bitimsiz nefeslerle anlatır durur Karasu. Kahrolası bir sonsuzluğun, ağlanası bir varoluşun şiiridir bu. Karasu kapar gözlerimizi, bize kalır yalnızca mavi. Hep mavi. Sonrası yok. Orası, yangın yeri.

8 Beğeni

Ahmet Ümit - Kayıp Tanrılar Ülkesi

Fazla klişe bulsam da Ahmet Ümit okumayı seviyorum. Türkçe yazmasından mıdır nedir, polisiye olarak yaptığım okumalar arasında ayrı bir yeri oluyor. Hiçbir zaman King, Brown tadı alamayacağız belki ama onu da günahıyla sevabıyla kabul edip, sahip çıkmamız gerekiyor bana göre.

Kitap bol mitoloji, kıt gizem olarak ilerliyor. Mitolojiyle cinayetler arasında ben açıkçası bağlantı kuramadım. Zorla polisiye hikayenin içine ittirilmiş bir mitolojik hikaye söz konusuydu. Kopuk bir havası vardı. Yine de mitoloji kendisi zaten keyifli bir alan olduğundan hiç sıkmadı. Başkomiser Yıldız fena bir karakter değil. Sevdim kendisini. Tabi bizim Nevzat’ın eline şimdilik su dökemez diyecektim ki o da ne! Nevzat abi de şöyle bir arz-ı endam ediyor kitapta. :slight_smile:

Goodreads incelemesi şurada.

12 Beğeni