KR Kitap Kulübü #8 Shirley Jackson - Biz Hep Şatoda Yaşadık


(Cem) #1

KR Kitap Kulübü tüm hızıyla devam ediyor! Sekizinci durağımızda Amerikan gotik ve korku edebiyatının önde gelen yazarlarından Shirley Jackson’ı 1962 tarihli “Biz Hep Şatoda Yaşadık” romanıyla ağırlıyoruz.

Her zamanki gibi bu başlıkta tartışma başlangıç tarihinden (22.05.2019) itibaren kitabın üzerine konuşacağız.

Siren Yayınları’ndan Berrak Göçer çevirisiyle çıkan eserin tanıtım bülteni şu şekilde:

Dünyadan gizlenerek yaşayan iki kız kardeş ve gölgesini geçmişten bugüne, onların üzerine düşüren gizemli bir olay… Usta yazar Shirley Jackson, bu kısa ve mücevher misali pırıl pırıl romanda ters köşelerle örülü bir öykü anlatıyor, okura tuzaklar ve yanılsamalarla dolu bir zemin sunuyor. Biz Hep Şatoda Yaşadık, inişleri ve çıkışları, anlatımdaki mahir sıçrayışlarıyla Shirley Jackson’ın dehasını ortaya koyuyor; üstelik karşılaşacağınız en tuhaf ve cazip roman kahramanlarından biriyle, Merricat ile tanışmanızı sağlıyor. Merricat, onu mahvedecek hakikatlerin karşısında hayallerinin sayesinde dimdik duruyor, ne ki bazı hayaller, kabuslarla koyun koyuna uyuyor.

Bugün Stephen King’den Neil Gaiman’a değin pek çok çağdaş yazarın ilham kaynakları arasında andığı Shirley Jackson, Amerikan Gotiği’nin klasiklerinden sayılan Biz Hep Şatoda Yaşadık ile anlatıcı olarak ustalığını gözler önüne seriyor ve kız kardeşliğe dair unutulmayacak bir metne imza atıyor. Doğada hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza, hayallerin hezeyana dönmesi için bir an yetiyor; geriye kala kala biraz toz, belki biraz da kül kalıyor. En ölümcül zehirler, tıpkı en kuvvetli tılsımlar gibi insan yüreğinde büyüyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor.

Kitabın sitemizdeki incelemesine de göz atabilirsiniz:

Önemli Not: Kitap tartışmasının başlangıç tarihi (22.05.2019).


Son olarak Kayıp Rıhtım Kitap Kulübü’nün ana başlığına hepinizi bekleriz. Gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.

Tüm etkinliklere göz atmak için #kitap-kulubu kategorisine bakabilirsiniz. Aynı zamanda etkinlikleri Goodreads’ten takip etmek için KR Kitap Kulübü’nün grubunu ve Kayıp Rıhtım’ın ana hesabını takip etmeyi unutmayın.

Keyifli okumalar ve sohbetler hepimize.


Kayıp Rıhtım Kitap Kulübü
#3

Kitabın çevirmeni, çevirdiği kitaplara müzik listeleri oluşturuyormuş. Bu liste de bu kitabın müzik listesiymiş, belki dinlemek istersiniz.


#4

Okudum ve 22 Mayisa hazirim…herkese iyi okumalar dilerim


(Pelin ) #5

Ben de okudum ve başlangıç tarihini heyecanla bekliyorum :slightly_smiling_face:


(Hazal Çamur) #6

Buralarda yokken son zamanlarda en severek okuduğum kitap ankete girmiş, bir de anketten ipi göğüsleyerek çıkmış :heart:

Tartışma gününü heyecanla bekliyorum.


(Cemalettin Sipahioğlu) #7

Geldi, çattı, 22 Mayıs…


(Pelin ) #8

Kitap beklentimin çok daha ötesindeydi. Okuduğum en garip romandı sanırım. Shirley Jackson’ın hayalgücüne, zekasına, gözlem yeteneğine hayran kaldım.

Julian Amca tek başına çok güçlü ve kitabı sırtlayabilecek bir karakterdi bence. Kitaptaki deliliğin sınırlarını adeta o çizmişti. Kurduğu cümleleri okumak başlı başına bir zevkti. Burada çevirmenin başarısı da epey etkili olmuş. Onun tekrar tekrar “Constance,” Constance’ın da yine sürekli “Şapşal Merricat” demesi kitaptaki garip ve karanlık havayı iyice pekiştirmiş.

Normal bir dünya değil; evdeki üçlünün yarattığı ve alıştığı acayip ortamın normalleştiği bir dünyaydı okuduğum. Bu bakımdan bana kalırsa kitabın fantastik bir yanı da vardı.

Zehri verenin Constance değil de Merricat olması benim için tam bir şoktu. Jackson bu bilgiyi o kadar ustalıkla gizlemiş, okuru failin Constance olduğuna o kadar güzel ikna etmiş ki… Gerçekten hayran kalmamak elde değil.

Her şeyi anlayan, her denileni yapan, Merricat’in can yoldaşı kedi Jonas da kitabın karanlık tarafının en başarılı temsilcilerinden biriydi.

Çok klişe olacak ama bence Biz Hep Şatoda Yaşadık’ı okumayan kalmamalı. Hatta televizyondaki kitap satış reklamlarındaki gibi diyecek olursak: “Okunması, okutulması, hediye edilmesi gereken bir kitap.”


#9

İlginç bir kitaptı. Kitap bitene kadar acaba bir şey olacak mı diye bekledim durdum. Bu açıdan kitap bana Diğerleri’ni anımsattı.
Bana göre kitap bir hapsediliş üzerine kurgulanmış. Daireden kaçamazsın gibi bir cümleyle de yazar bunu pekiştirmiş. Dediğim gibi ilginç bir kitaptı ama açıklığa kavuşmamış bazı yerler de yok değildi.


(Hiçliğin bekçisi…) #10

Kesinlikle katılıyorum. İnsanda bir etki bırakıyor. Ben şimdilik fragmanı beğendim ve bence birebir uyarlama gibi olacak. Bu açıdan tatmin edeceğini düşünüyorum. Karakterlerin şahsına münhasır davranış biçimleri beni çok etkilemişti. Bu sebeple Tepedeki Ev kitabını da aldım ama okuyamıyorum. Arada alıp kapağa bakıp iç çekiyorum çünkü yazardan okunacak bir kitap daha olsun istiyorum. Yayınevi “Lottery” kitabını da basacak bu yaz. O çıksın Tepedeki Ev’i okuyacağım. Sürekli soruyorum. :sweat_smile:


(Cemalettin Sipahioğlu) #11

Jackson’dan kısa öyküler mi gelecek? Harika :heart_eyes:

Tepedeki Ev, özgür olmakla ben merkeziyetçi olmak arasında gidip gelinmesine odaklı. O romandaki Eleanor’un kontrolsüz hayalciliği beni Ev’den daha fazla ürküttü. Elbette Tepedeki Ev için Eleanor mükemmel bir misafir. Romanda Tepedeki Ev’i ve varlığını niteleyen kısımların hakkını yememek lazım… Neyse, bu başlık Tepedeki Ev için değil, :sweat_smile:


(Hiçliğin bekçisi…) #12

Evet, geliyor. :smiling_face_with_three_hearts: Sabırsızım. İnşallah kapak bu olur. Nedendir bilmem çok hoşuma gidiyor. Yaz başı demişlerdi ama bilmiyorum. :smiley: Çok da sıkıştırmak istemiyorum insanları. İki kere sordum, yeterli. Yayına hazırlanıyor demişler. Gelse de okusak. :drooling_face:

Meğersem film 17 Mayıs’ta çıkmış. Kitabı okuyanların dikkatine. Film -bunu diyeceğimi hiç sanmazdım- harika uyarlanmış. Ben bayıldım. Nefesimi tutarak izledim. Nefret duygum yine tavan yaptı. Merricat’i seviyorum.:sweat_smile:


(Cem) #13

Son zamanlardaki yoğunluğumdan ne yazık ki okumaya başlayamadım bile. Ancak şimdi başlayabiliyorum. Bitince görüşürüz. ^^


#14

Ben kitabi severek ve sahiden bir solukta okudum. Shirley Jackson’in ilk okudugum kitabi dolayisiyla digerleri ile karsilastirma olanagim yok. Anladigim kadariyla yazar okurun hayalgucune birakmis ama madem kitap klubundeyiz sizlere sormak isterim. Sizce Merricat ailesini neden zehirlemis olabilir?? Cevaplarinizi heyecanla bekliyorum.

Bu arada beni ablanin kardesine karsi olan sonsuz koruyucu/kollayici yaklasimi cok etkiledi…


(Hiçliğin bekçisi…) #15

Bunun cevabı sanki vardı diye hatırlıyorum. :thinking: Babası Constance’a çok kötü davranıyordu. Yani aile genel olarak habis kişilerden oluşuyordu. Bu sebeple de onları öldürdü. Yanlış hatırlıyorsam aydınlatın arkadaşlar.


(Cemalettin Sipahioğlu) #16

Yazarın karakter temelli gizem anlayışında bir şeyin veya bir durumun neden öyle olduğu mühim değil.

Jackson’ın Piyango öyküsünde, çekiliş sistemini kimin icat ettiği ve nasıl kabul gördüğü bilinmiyordu. Zaten buna gerek de yoktu. Öyküyü vurucu yapan, çekiliş gününe kadar kimsenin önemsemediği sandığın, o gün gelip çatınca, önem kazanmasıydı; sıradan insanların sandığı ve temsil ettiği sistemi hatırlayıp medeni biçimde çıldırmasıydı.

Bu romanda da durum böyle. Hikâye tekinsizliğini geçmişte ne olduğuna borçlu değil. O yüzden gerçeğin orta çıkıp çıkmaması önemli değil. Eh, aile sırrının ortaya çıkma biçimi ile kasabalıların linç girişimi arasında bağ bulunmaması da bundan. Kimse gerçeği umursamıyor. Çünkü herkes kendi gerçeğinin peşinde. Anlatımda önemli olan, kişilerin kendi huzuru ve arzusu namına neye inanmak istediği ve o doğrultuda nasıl davrandığı.

Merricat, büyük ihtimalle benmerkezciliği ve ablasına olan sağlıksız muhtaçlığı sebebiyle hareket ediyor. Constance, kardeşini koruma güdüsüyle her şeye göğüs gerneye çalışarak sevgi tuzağına düşüyor. Amcacağız, ister istemez geçmişe takılı kalarak aile bağına tutunmaya çabalıyor. Kasabalılar adalet ya da onun gibi bir ideal için değil, kendi keyiflerine göre türemiş efsaneleriyle kendi kendilerini doldurduklarından vahşileşiyorlar.

Roman, gizeme sebep olan şeyin aslı bilindiği anda sorun morun kalmayacak hikâyesi olsaydı, çok ama çok farklı karakterizasyonlara ve hikâyeye sahip olurdu.


(Damla Göl) #17

İlk defa Shirley Jackson okudum, adına ve kapağına vurulmuştum kitabın; içini de pek sevdim. Ayrıca Berrak Göçer’in çevirisini de başarılı buldum; iki üç yerde minik yazım hataları gözüme çarptı, mesleki deformasyondandır herhalde. :slight_smile: Bence iyi iş çıkarmışlar.

Kitap beni öfkelendirdi ama… Epey öfkelendim. O kasaba halkını bir kaşık suda boğarım da acımam. Gerçekten. Yazar o alaycı halleri, nefreti, ötekileştirmeyi, linç kültürünü çok sağlam, güçlü bir kurguyla anlatmış.

İlk görüşlerim bunlar, aklıma bir şey geldikçe ya da buradaki yorumlara bağlı olarak geri gelirim. :slight_smile: Bu da benim ilk Kitap Kulübü yorumum oldu. :buyucu:


(Hiçliğin bekçisi…) #18

Çok az kişi okumuş. Kulüpte belki de okunması gereken kitaplardan bir tanesiydi. Diğeri de Kaçan Ayna idi aklımda kaldığı kadarıyla. Gerçi şu an aklıma geldi de Engin Türkgeldi de iyiydi. Diğerlerine katılamadım onlar hakkında yorum yapamam ama bu üçünü öneririm herkese. Geç de olsa mutlaka bir bakın. Özellikle Shirley iyiydi be…


(Cem) #19

Benim kitapta en çok dikkatimi çeken ve beğendiğim Merricat’in karakter tasarımı. Neresinden övmeye başlasam bilmiyorum, harikulade. Shirley Jackson psikolojik sorunlara çok hâkim. İyi bir araştırma yaptığı ve gözlemlediği (hem kendinden hem de ötekilerden) aşikâr.

Yukarıda Merricat’in yahut ailenin geçmişi önemsiz denmiş. Kesinlikle katılmıyorum. Zaten Jackson da kitap dahlinde gereksiz uzatmadan tam kararında buna dair anlatım yedirmiş.

Biliyoruz ki ailede belli sorunlar var: Merricat dışlanıyor. Hatırlarsanız Julian Amca bi’ ara geçmişe gidiyor ve karısı hakkında kardeşlerin babasıyla kavga ediyor. Başka bir yerde karısının sucuk yemesi üzerinden bir kısım var. Annesi aileyi gittikçe daha çok izole ediyor. Çit çekmek, kasabayla arayı iyice açmak gibi gibi.

Tabii ki Merricat’in niye bu kadar psikotik olduğunu bilmiyoruz. Ancak yukarıdaki arada bir yedirmeler, oraya dair bir sıkıntılar olduğunu göstermekte yeterli zaten. Karakterde inanılmaz bir obsesyon da var. Eğer x nesnesini gömersem, dikersem şöyle olur. Gitmesi için camı kıracağım… Düşünceleriyle veya cam kırmak, gömmek gibi kompulsiyonlarla kontrol edebileceği düşüncesi.

Diğer yandan gizem unsuru öne çıkıyor. Yukarıda da Pelin çok iyi ifade etmiş. Evdeki üçlünün normalleştirdiği bir ortam. Hepsinin problemleri birbirlerini besliyor. Ben de uzunca bir süre katili Constance sandım. Bunu da sırf şaşırtmak adına yapmamış. O karakterin de problemleri olduğu bariz ve gayet yapabilir.

Hiçbir zaman kimin yaptığına dair tam bir kanıt görmüyoruz, güzel yanı yapmadığına dair de görmüyoruz. Tekinsiz yanı da bu.

Olumsuz olarak eleştirebileceğim pek bir şey yok. Belki biraz Charles. Tuhaf aile karşısında tepki vermesi çok doğal. Yine de Merricat ve Julian Amca karşısında “Benden nefret edin!” söylem ve eylemlerinden ziyade biraz daha sinsi kurgulanmasını isterdim.


(Cemalettin Sipahioğlu) #20

@Agape haklı. Neredesiniz, ey oy verenler! :face_with_monocle:


(Burak Mermer) #21

Selamlar. Aslında kitabı bitireli birkaç gün oluyor, ama hikayenin tamamını öğrendikten ve kitap üzerine okuduğum bazı yazılardan sonra aklımdaki şeyleri netleştirmek için bir de notlar alarak hızlı bir şekilde ikinci kez okudum.

Biz Hep şatoda Yaşadık, benim bir kurgu eserde görmekten en çok zevk aldığım şeylerden birine sahip: güvenilmez anlatıcı. Daha ilk paragrafta anlatıcımız Merricat’in biraz tuhaf biri olduğu anlaşılıyor. Kim sevdiği üç şeyi sayarken 3. York Dükü Richard Plantagenet’e yer verir ki? Bir de daha ilk paragraflarda kendisiyle çelişmeye başlayınca (ablası dışında ailesindeki herkesin öldüğünü söyleyip bir sayfa sonra bize amcası Julian’dan bahsetmesi gibi) Mary’nin bakış açısının çok da güvenilir olmadığını görüyoruz.

Shirley Jackson, Merricat’in alışveriş rutinini anlattığı ilk sayfalarda hem ana karakterleri okura tanıtmak hem de romanın atmosferini belirlemek konusunda şahane bir iş çıkarmış. Merricat’in, roman boyunca tekrar tekrar tanık olacağımız, diğer insanlara duyduğu nefreti, öfkesi, şiddete yatkınlığı, ablasına olan saplantısı, doğayla ilişkisi, sihre ve masallara olan inancı, “Ay’daki ev” fikri, kasabalıların Blackwood ailesine karşı tutumu… hepsi 20 sayfalık ilk bölümde mevcut.

Tabi sayfalar ilerledikçe ve biz Merricat’in zihninde derinlere gittikçe yukarıda saydığım şeylerin altı da dolduruluyor. Örneğin bize on sekiz yaşında olduğunu söyleyen Mary’nin aslında 6 sene önceki olaydan sonra zihinsel olarak neredeyse hiç büyümediğini fark ediyoruz. Davranışları, konuşma şekli 12 yaşındaki bir kız çocuğu gibi. Ancak Merricat’in öyle büyülü bir anlatım gücü var ki kendisi şimdiye kadar okuduğum en etkileyici, akılda kalıcı roman karakterlerinden biri oldu.

Kitabı ikinci kez okurken özellikle dikkat ettim fakat Merricat’in ailesini zehirlemesine sebep olabilecek, kendisine ya da ablasına, bir tacizden bahsedilmemiş hiç. Merricat’in yaramaz, laf dinlemez bir çocuk olduğunu öğreniyoruz. Babası ise cimri, kendini diğer herkesin üstüne koyan, sert bir adam olarak anlatılıyor. Merricat’in sürekli Ay’a gitmekten bahsetmesi, sinirlendiğinde sık sık çevresine zarar vermesi veya evden kaçıp doğaya sığınması gibi bazı özellikleri irdeleyip böyle bir taciz olduğu sonucuna varabiliriz belki ama bana kalırsa Cem’in de bahsettiği gibi ailenin tamamında olan ve Merricat’de zirve yapmış bir rahatsızlık hali hazırda var zaten. Constance’ın agorafobisi de olaydan sonra ortaya çıkmış olabileceği gibi daha öncesinde de var olan bir sorun olabilir.

Zaten olaydan hemen sonra Constance’ın şekerliği yıkaması, doktor çağırmak için beklemesi, polise kendi suçu olduğunu söylemesi gibi bilgiler iyice akıl karıştırıyor. Merricat’in yalnızca anne babasını değil de on yaşındaki erkek kardeşi dahil bütün aileyi zehirlemesi (en çok şekeri kardeşi yiyor), Constance’ın Merricat’e karşı gösterdiği hastalıklı sevgi, amca Julian’ın bir yerde Merricat’in öldüğünü söylemesi ve daha da önemlisi yanlış hatırlamıyorsam kitap boyunca Merricat ile hiç iletişim kurmaması çok ilginç noktalar. Ve tüm bunları Merricat’in gözlerinden gördüğümüz için anlatılanların güvenilirliği de oldukça şüpheli.

Bu güven sorununun en çok ortaya çıktığı karakter ise Charles bence. Charles’ın hikayeye girmesiyle Constance’ın normalleşme emareleri göstermesi, kendisinin defalarca babaya benzetilmesi Merricat’in ondan nefret etmesi için yeterli sebepler. Charles’ın özellikle Merricat’e karşı takındığı tuhaf tavırlar karakterin okura tam olarak doğru yansıtılmadığı izlenimi uyandırıyor bende. Hakeza kasabalıların Blackwood ailesine olan nefreti de gerçekten anlatıldığı kadar büyük mü yoksa Merricat’in paranoyasının bir ürünü mü emin olamıyorum.

Kitabın sonunu epey beğendim ki açıkçası okurken bu kadar iyi ve kitabın geneline uyan bir son ile karşılaşacağımı düşünmüyordum.

Bu arada kitabın çevirisi çok ama çok güzeldi, Berrak Göçer harika bir iş çıkarmış.

Sonuç olarak 180 sayfa olmasına rağmen oturup saatlerce konuşabileceğim bir eser Biz Hep Şatoda Yaşadık. Öyle ki art arda iki kez okumuş olmama rağmen tekrar tekrar okuyup her seferinde farklı şeyler fark edeceğimi ve bazen Merricat’i kurban olarak görürken bazen de bir canavar olduğuna kanaat getireceğimi biliyorum. Yalnızca kurgusuyla, karakterleriyle değil masalsı diliyle de tam bir şaheser yaratmış Shirley Jackson. Kulüpte okuduğumuz kitaplar içinde benim için ilk sıraya yerleşti.

Ha bir de unutmadan, fark ettim de Netflix dizisi Chilling Adventures of Sabrina’daki başrahibin eşinin ismi de Constance Blackwood. Doğrudan bu kitaba gönderme yapılmış herhalde.